Archive for the ‘Yazar : ‘Crockett’’ Category

günlükten bir sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanlıktan doğuştan atılmıştık.. gemimizi doğuştan batırmıştık..’ – masist gül

 

saat 01 10 - uyudum..

03 25 – uyandım..

05 50 – bin bir debelenmeden sonra tekrar uykuya dalmışım..

07 30 - geç kaldım telaşıyla denizde son anda boğulmaktan kurtulurken su yüzeyine çıkış gibi uykudan uyandım.. perdeleri açtım kar başlamış.. ama benim bir an önce ümraniye adliyesine gidip bazı işleri halletmem lazım..

08 20 – evden çıktım.. kar bizim mahallede yoğunlaşmış durumda.. rüzgarla birlikte nefes kesen bir tipiye dönmüş.. arabaya bindim motoru çalıştırdım.. saçma sapan korkularım vardır.. yılda en az yirmi otuz bin kilometre yol yapan birisi olarak geçmişte yaşadığım bir iki kötü olay nedeniyle kar yağışlı havada araba kullanmayı sevmem..

08 35 – on, on beş dakika arabada oturduktan sonra arabayı söndürüp caddeye attım kendimi.. kendi arabamla gitsem on dakikada ara yollardan ulaşabileceğim ümraniye adliyesine bakalım hangi kaprisli taksiciye denk gelirsem onun sabah kalktığında evinde ve daha sonra trafikte şekillenmiş ruh haline göre hangi saçma yollardan gideceğiz adliyeye..

09 05 – kaç dakikadır caddedeyim soğuktan artık hatırlamıyorum.. trafik kilit ve taksi filan yok.. geriye dönüp arabamla mı gitsem diye düşünüyorum.. artık dayanma gücüm sıfırlanmışken trafik ışıklarına doğru yöneldim, arabama doğru gidiyordum.. yeşil yandığı sırada yolun karşı kısmında bir taksi durup korna çaldı.. kimse kapmadan koştum kendimi taksiye attım..

‘-selamünaleyküm.. ümraniye adliyesine gideceğiz..’

selama cevap yok sadece sert bir sesle saçma bir soru :

‘çevreden mi gidelim..’

tabi bende şalterler attı hemen..

‘ataşehir’e çığ düşmediyse, ataşehir’in içinden  beş dakikada gidelim zahmet olmazsa..’ dedim aynı sertlikteki ses tonuyla rücu ederek taksici efendiye..

topu topu ara yollardan 4 kilometre tutacak yolu arkadaş çevre yolundan ve köprü trafiğine bulaşarak on beş kilometreye çıkaracak ve bu kar yağışında bile on dakika sürecek yolu belki bir saatlik belki de ucu açık bir zaman dilimine yayacak..

‘haklısın abi’ diyerek geri vites yapıyor arkadaş aynadan hayvani yapımı ve tipinin altında daha da korkunçlaşan görünüşüme bakarak..

09 08 – taksici muhabbete girmek istiyor..

-memleket neresi abi..

- antakya..

onun nereli olduğunu sormuyorum, bozuluyor ama ısrarlı muhabbet kurmakta..

-seni bizim sivaslılara benzettim bıyıklardan abi diyor.. maşallah ne kullanıyorsun abi bıyıklara.. (yılışık bir kahkaha..) ceviz yağı filan mı sürüyorsun.. benim bıyıklara ne denediysem böyle gürleşmedi.. sırrı nedir senin bıyığın abi..

hayatım boyunca üç soruya sinir olurum.. birincisi meslek ne ve arkasından memleket neresi sorusu.. ikincisi dönemsel psikopatça zayıflamalarımla ilgili, özellikle kadınların nasıl zayıfladın, sırrın ne, hangi diyetisyene gittin vs. sorusu.. üçüncüsü ise bıyıkların sırrı ne.. sana ne diyesim gelir bu sorulara hep.. meslek sorularına avukat yerine işsizim derim genelde.. birkaç kez muhasebeci, öğretmen  filan dedim yine soru yağmuru başladı.. o yüzden ya işsizim diyorum ya da avukatım diyorum.. en azından sorular bildiğim yerlerden geliyor.. zayıflama sorularına ‘doktorum kendim, sırrım da irade’ diyorum inanmıyorlar.. e ne yapayım, ne diyeyim daha.. yok  diyetisyen miyetisyen yahu.. boğazınıza hakim olun yeter.. ama anlayan nerede.. illa mucize bir ilaç ya da mucize bir doktor olacak.. televizyonlarda yeterince şaklaban mevcut, onları izleyin.. neredeyse adamlar televizyonlarda ameliyat yapacaklar.. hey gidi hey, zamanında ‘dr. ziya özel’ diye biri zakkumdan kanser ilacı yaptığını söylemişti de derman arayan millet zakkum yiyip, suyunu içip patır patır ölmüştü.. o günlerden belliydi bugünlerin gelişi zaten..

neyse taksici gözlerini aynaya dikmiş bana bakıyor cevap bekliyor bıyıkla ilgili sorusu için.. ben de gözüm yolda bir an önce yol bitsin diye bakıyorum.. sonra derin bir nefes alıp cevap veriyorum, kurtuluş yok çünkü, kardan dolayı zırto yavaş  gidiyor doğal olarak..

-bıyıkların sırrı yok birader.. bırakıyorsun uzamalarını bekliyorsun.. ve bol bol -sadece bıyık için kullanacağın- ufak bir tarakla tarıyorsun.. temiz tutman da önemli.. ve tabi ki en önemlisi kesmemek.. öyle badem gibi bırakırsan uzamaz tabi..

halbuki lavuğun benden milyon kat daha fazla kıl kökü var bıyık kısmında.. kırpa kırpa bademe dönüştürmüş, sen kesersen ne yapsın o kıl kökleri sana..

-ama abi olmuyor benimkisi öyle..

içimden saydırmaya başlıyorum herife.. benim aklımda bu karda kıyamette ‘uyap’ denen zamazingonun çalışıp çalışmadığı düşüncesi ve stresi var..

09 21 – adliyenin önünden özgürlüğe kaçar gibi taksiden indim..

09 23 – merdivenleri son hız çıktım.. tevzi bürosunun önünde kuyruk yok.. güzel.. ön kayıt ve tevzi.. bilmem kaçıncı icraya düşüyorum.. peki memnuniyetle..

09 28 – icra dairesine iniyorum.. çok güzel burada da yoğunluk yok.. müdürden havale alıp sonra kayda gidiyorum.. kar yağışından memurların hepsi gelmemiş.. neyse ki tanıdık birisini buluyorum kaydı yapıyor.. dosya damgalama ve numaralandırma işini kendim yapıyorum yarım yamalak.. harcı ödemek için müdür yardımcısına gidiyorum.. yanında bir avukat ya da başka daireden memurla çıkarmışlar silahlarını birbirine gösterip anlatıyorlar.. ben ayakta kazık gibi dikilmiş bu manasız ve tehlikeli muhabbetin bitmesini bekliyorum sabırla.. tabi benim sabrım silahlardan birinin namlusunun sağa sola dönmesinden aniden tükeniyor..

-ya kardeşim sağa sola döndürüp durmasana şunu, sabah sabah bir kaza olacak..

müdür yardımcısı bayan gülerek :

-korkmayın avukat bey, şarjörü çıkardı arkadaş..

- ya namluda varsa.. olur mu böyle şey adliye içinde müdürüm..

- haklısın deyip geri vitese bağlıyor bu da..

fena kızgınım ama diğer memurun elindeki silah ilgimi çekiyor ve filmlerde gördüğüm eski faşist alman subaylarının silahlarından olduğunu anlıyorum ama adını çıkaramıyorum o an.. muhtemelen 1940-44 arası bir silah.. nerden bulmuşsa lavuk.. müdür yardımcısı hanıma harcımı ödeyip siktirip diğer işlerim için üst kata çıkıyorum.. orada da hakimden havale alıp dosyaya dilekçeyi bırakıyorum.. aynı kattaki diğer işleri de bitirince sokağa çıkıp iş taksi bulmaya kalıyor.. bir an önce cennetim kadıköy’üme ulaşmam lazım nefes alabilmem için..

10 02 – taksideyim.. aynı muhabbet dönmeye başlıyor..

-çevreden mi gidelim abi..

birden sinirli bir sesle kükrüyorum :

-nerden istersen keyfine göre git, ister çevreden ister içerden.. kafana göre takıl..

- yok abi sen nerden istersen..

- en hızlı nereden gidebilirsen oradan git kardeşim.. kafana göre takıl..

içimden de muhabbet etmeye çalışma da nerden istersen git diyorum..

10 35 – kadıköy’deyim.. her zaman kahvaltılık tıkındığım fırının önünde çayımı içip tostumu ısırıyorum.. canım pek bir şey istemiyor nedense.. iştahsızım.. soğuktan belki.. bu arada bizim evin orada ve ümraniye adliyesinin orada yerde en az dört beş santim kar varken kadıköy merkezde kar yok.. komedi.. sıkılıyorum, tostu filan yarıda bırakıp kalkıyorum..

10 42 – iki adım bile atmamışken fırının bulunduğu meydanın diğer ucunda ‘halo dayı’ ve ‘mehmet abi’yle karşılaşıyorum.. aralarında tartışıyorlar.. ‘halo dayı’ ‘benim büroya gidelim orada viski atalım’, derken ‘mehmet abi’ hemen o meydandaki bir kokoreççi de ‘ikişer duble rakı atalım’ diyor, fakat daha sabahın körü.. onlar beni fark etmiyor bu tartışmaları sırasında, tiyatro gibi izliyorum muhabbetlerini.. sabahtan beri olan gerginliğim uçuyor.. gülümsemem yayılıyor yüzüme ve beni fark etmeleri için iki adım daha ileri atılıp ‘halo dayı’ya sarılıyorum hızla ve

-bebeğim nasılsın, diyorum..

-bak ya bebeğim diyor.. sapık mısın müdür sen..

-he ya sadece senin sapığınım ‘halo’ deyip öpüyorum tenten saçlarının kakül kısmından..

‘sapık’ diyerek bağırıp ittirerek benden kurtulmak istiyor.. ama nafile yetmiş beş yaşındaki adam, doksan kiloluk bu insan azmanından nasıl kurtulur.. bir daha öpüyorum.. ‘mehmet abi’ gülmekten öksürük krizine boğuluyor.. sonra serbest bırakıyorum ‘halo’yu ve onlara teklifte bulunuyorum :

-bu soğukta buralarda ne içeceksiniz, buyurun bizim mekana gidelim iki şişe rakımız var.. meze hazırlarım sizlere, birkaç çeşit meyvede yaparım.. sıcak sıcak oturun için.. hem bu sabahın köründe içmek niye..

-kafalar bozuk müdürüm diyor ‘mehmet abi..’

anlıyorum ne demek istediğini.. üstelemiyorum.. kabul ediyorlar, bizim mekana doğru yola koyuluyoruz..

10 55 – yoldan meyve, peynir vs aldıktan sonra mekana giriyoruz.. ‘halo’ ve ‘mehmet abi’ mezeleri vs’yi beklemeden birer duble rakı doldurup hemen içmeye başlıyorlar bu saatte.. ben mezeleri hazırlamaya girişiyorum.. mekanda ‘abidin dayı’ da var..

-nereden buldun bunları getirdin diyor..

-sokakta üşüyorlardı, içecek açık mekan arıyorlardı gönlüm el vermedi ısrar ettim yukarıya getirdim..

-iyi etmişsin diyor ‘abidin dayı’ ve gülümsüyor..

11 20 – mezeler hazır.. arka odaya balkondaki ‘halo dayı’nın çalışma masasını geçirip çilingir sofrasını onun üzerine kuruyorum.. sonra ‘ciwan haco’nun son albümü ‘veger’i de çalmaya başlıyorum.. ‘mehmet abi’ duygulanıyor.. çok hoşuna gidiyor.. kendince eşlik etmeye başlıyor türkülere şarkılara..

11 40 – ben de masa kurma işim bitince oturup kendi masamda o gün yaptığım işlerin dosyalarını işliyorum.. bir yandan da ‘mehmet abinin’ anlattığı ‘halo dayı’yla ilgili anılarını dinliyorum.. yetmişli yıllardan bir sürü duymadığım anı, hikaye.. ben de on beş senedir ‘halo’yla ilgili tüm anıları dinledim ve bilirim sanırdım..

11 45 – ‘kenanım’ arıyor.. sana uğrayacağım diyor.. yüzüm yine gülümsüyor, seviniyorum..

12 20 – ‘kenanım’ geliyor.. sarılıyoruz sanki yüzyıldır görüşmemiş gibi özlemle.. oysa akşam sekizde filan ayrılmıştık.. ama biz biliyoruz ki böyle kardeşliklerde beş dakikalık ayrılıklar bile bir asra bedeldir.. bir gün önceden, ‘özcan alper’le karşılaşmamızdan, ayak üstü dolu dolu dertleşmemizden ve akşamleyin ‘derya ile can’ın sahaflarında ‘turgut çeviker’ abimizin güzel ve bilgilendirici sohbetinden konuşuyoruz biraz..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

12 45 – bir bakıyorum ‘kenanım’ kendine küçük kulüp rakı bardağına rakı koymuş ‘halo ve mehmet abiyle’ kadehleri tokuşturuyor.. vay ulan bensiz içmek ha ‘kenanım..’ ben de koşuyorum rakı alıyorum kendime yarım yamalak bir kahvaltı  üzerine rakıya vurmaya başlıyoruz.. mekanda iki şişe ‘izmir rakısı’ vardı.. ilk kez aydın, ‘ortaklar’da ‘ciğerim’in babası sevgili ‘musa amcamız’ içirmişti bana ‘izmir rakısını.. çok sevmiştim.. gerçekten içimi güzel bir rakıydı.. sabahlara kadar günlerce ‘izmir rakısı’ içmiştik kendisiyle.. ama ne yazık ki bu hafta midesinden ağır bir operasyon geçirdi iki milimetrelik bir tümör için.. moralimiz çok bozulmuştu.. neyse ki ameliyat gayet iyi geçti ve tümör iyi huylu çıktı.. şimdi iyileşme sürecini bitirmesini bekliyoruz.. doktoru sevgili ‘ertuğrul’ abimiz midesinin dörtte üçü gitmesine rağmen eylüle doğru rakı içmeye başlayacağını, sadece aç karna tatlı vs yememesi gerektiğini söyleyince gülmüştük dolu dolu.. biz de buradan aylak adamız ailesi olarak sevgili ‘musa amcamıza’ geçmiş olsun diyoruz..

12 50 – ‘kenanım’la ilk kadehleri fondip yapıyoruz.. yağ gibi kayıyor meret.. günlerdir ameliyat vs yüzünden yaşadığım stres üzerine iyi geliyor bu duble.. ve devam ediyoruz müzik ve muhabbetle beraber..

13 30 – ilk şişe ‘izmir’ rakısı bitiyor.. ‘halo’ ikinciyi açıyor..

14 20 – kafalar on numara, muhabbet tavanda.. ‘mehmet abi’, ‘halo’nun ikinci çocuğunun doğduğu günü anlatmaya başlıyor.. gülmekten kırılıyoruz hepimiz.. ‘mehmet abi’ ve ‘halo dayı’, ‘haloların’ evinde oturmuşlar içiyorlarmış.. birden yan odadan yengenin sesi gelmiş ‘hasan, hasan galiba çocuk geliyor, acele ambulans çağır, hastaneye götür beni..’ ‘halo dayı’ hiç istifini bozmadan diğer odaya bağırmış ‘dur kadın, fışkırma şimdi.. viskiler bitsin bakarız bir hal çaresine..’ gülmekten yıkıldık ama ‘mehmet abi’ anlatmaya devam ediyor.. ‘yahu olmaz kalk yengeyi hemen hastaneye götürelim benim arabayla, saçmalama, şakası olmaz bu işin..’ inanın dedi ‘halo’ viskisi bitince kalktı yengeyi omuzladı ve benim arabaya bindirdik.. ama aksilikler bitmiyor ki ‘zeynep kamile’ giderken ‘haydarpaşa’ yokuşunda benzin bitmez mi..’ kendine gelen ‘halo’ elinde bidon koştu en yakındaki benzinciden benzin almaya gitti.. neyse ki yengeyi yarım saat sonra yetiştirdik ve akşamına da normal doğumunu yaptı.. ‘biz tabi bu güzel anının ‘dur fışkırma kadın’ repliğine takıldık kaldık.. insanın bu kadar rahat olması ancak ‘halo dayı’da görülebilecek bir meziyet.. not ettik bu anısını da..

14 50 – ‘gürselim’ de geldi hemen rakıya katıldı..

15 10 – ikinci şişe rakı bitmek üzere kalkıp ‘suat’ abimizin dükkanına gidiyorum bir şişe rakı ve on altı tane cilalık bira alıyorum.. ‘ciğerim’ de geliyor tam ben mekana girerken.. nereden buldun ‘halo ile mehmet abi’yi diyor.. anlatıyorum sabahın köründe çarşının ortasında rakı içecek yer arıyorlardı buraya getirdim diyorum.. gülüyor..

16 10 – ‘mehmet abimiz’ gençliğinde yazdığı şiirlerden bahsedip örnekler verip ezberinden okumalar yapıyor ‘kenanım’a.. ‘kenanım’ getir bir değerlendirelim abi diyor.. ‘gürselim’ de gazı veriyor ‘mehmet abi’ye şiirleri getirmesi konusunda.. ‘mehmet abi’ de tam muhabbet adamı.. samimiyeti ve sofrası güzel insanlardan.. o sırada ön odada ki ‘abidin dayımız’ da elinde boş rakı kadehiyle geliyor ve kendisine rakı doldurmaya başlıyor.. ‘abidin dayımızın’ da içtiğini görünce neşem çoğalıyor..

16 25 – ‘kenanım’ gidiyor.. sevgili ‘canan’ dizinden bir operasyon geçirdiği için evde istirahatte on gündür.. onu daha fazla yalnız bırakmak istemiyor ‘kenanım..’ uğurluyoruz kendisini gülerek, sarılarak.. sevgili ‘canan’a da buradan ‘aylak adamız’ ailesi olarak geçmiş olsun diyoruz.. gerçekten son altı aydır akrabalarımızdaki, ailemizdeki, dostlarımızdaki hastalıklardan, ameliyatlardan artık yılmış,, bitmiş durumdayız.. hep üzücü sağlık sorunları.. neyse ki adım adım, teker teker yeniyoruz ve yeneceğiz tüm bu hastalıkları..

16 50 – ‘halo dayı’ ile ‘mehmet abi’ de mesailerine aşağıda kendilerini bekleyen arkadaşlarının yanında devam etmek üzere ayrılıyorlar.. öpe öpe yolluyorum ‘halo’yu.. ‘halo’lar giderken sevgili ‘mustafa’ abimiz geliyor.. ‘musa amca’nın yanında kalmıştı gece.. ondan alıyoruz son havadisleri.. ‘mustafa’ da bira içmeye başlıyor.. muhabbet kervanına o katılıyor bu sefer..

17 00 – ‘gürselim’ de satışa getiriyor ve o da gidiyor başka arkadaşlarının içki muhabbetine..

17 30 – ‘abidin dayı’, ‘mustafa abimiz’ ve ‘ciğerim’ de evlerine gitmek üzere ayrılıyorlar mekandan..

17 31 – tek başıma kalıyorum.. içmeye devam ediyorum.. yüzümdeki neşe yavaş yavaş sönüyor ve kayboluyor.. nedense kendimi sabahın köründen geç saatlere kadar bedenini satarak rızkını kazanan ve gidecek hiçbir yeri olmadığından dolayı parayla insan  eti satılan genelevde tek başına kalmış bir  ‘orospu’  gibi hissediyorum.. anlayamıyorum bu hissi ve bu benzetmeye zoraki gülümsüyorum.. boş bardaklardan birisine kadehimi vurup içmeye devam ediyorum.. pilli bebek dinliyorum..

17 50 – dün sahaftan aldığım kitaplardan ‘carl jung’un, ‘can’ yayınları tarafından ‘iris kantemir’ çevirisiyle yayınladığı ‘anılar, düşer, düşünceler’ kitabının son sayfasına kitabın eski sahibi 2010 yılında kaybettiğimiz şair, psikiyatrist ‘halil ibrahim bahar’ın 7 kasım 2001 perşembe günü kendi el yazısıyla ve kurşunkalemle yazdığı anlamlı notu tekrar okuyorum :

‘beni anlayanlar değil ancak sesimi duyanlar çoğaldıkça yalnızlığım, yabancılaşmam da daha  hızlı artıyor.. bu ağırlığın taşıyıcısı benim.. kiminle paylaşabilirim? çevrem uçuşan kınkanatlılarla dolu.. (kınkanat: uçamayan bir böcek çeşidi..) ayakları balçığa batmışken uçtuklarını sanıyorlar..’ – halil ibrahim bahar

(bu el yazısının tamamını ‘kenanım’la birlikte çözebildik.. kırk yıl geçseydi ‘kınkanatlılar’ kelimesini çıkaramazdım o el yazısından.. ufuk açıcım ve akıl sağlığım ‘kenanım’a ne kadar teşekkür etsem azdır bu yardımı için..)

ne kadar anlamlı yazmış değil mi ‘halil ibrahim bahar’ üstadımız.. umarım ‘halil ibrahim’ üstadın ciltler dolusu yazdığı fakat sağlığında yayınlamadığı tüm şiirleri de bir gün yayınlanır ve tüm şiir düşkünlerine yeni bir okyanusun sularında yol alma imkanı doğar..

18 30 – rakının üçüncü şişesi de bitiyor.. tekrar cilaya başlıyorum.. ‘kenanım’ ayrılırken halbuki cila yapmıştım.. fakat sonra tekrar rakıya dönmüştüm.. neyse ki yeterli bira stoku bulunuyor her zaman mekanda..

19 20 – kafamda dönüp duruyor ‘gidecek hiçbir yeri olmayan bir orospu gibiyim’ cümlesi.. bunca yoğun bir günden sonra böyle tek başına ortada kaldığını düşünmek koyuyor insana.. dışarı çıkıyorum.. soğuk havada biraz dolaşmak iyi gelir diye düşünüyorum.. dışarı çıktığım anda mideme müthiş bir kramp saplanıyor.. o an hatırlıyorum sabahın köründen beri kıytırık bir tostla yapılan kahvaltıdan sonra on dubleden fazla rakı ve en az altı şişe bira içmişim.. ne yapsın, daha ne kadar idare etsin bu mide.. demirden değil ki.. sıcak bir çorba içmek için alkollüyken girilmeyecek kadar badem bıyıklılar cenneti olan bir mekana inatla atıyorum kendimi.. üzerimden yayılan anason kokusunu alınca tiril tiril giyinmiş garsonların yüzlerindeki gülümseme soluyor.. neyse ki lavuklar tanıyorlar beni, zart zurt etmiyorlar.. tavuk suyu çorba.. pilav üstü döner.. içtiğim her yudum, yediğim her lokma mideme yumruk gibi iniyor.. kıvrana kıvrana bitiriyorum zoraki yemeğimi..

19 50 – mekana dönüyorum.. sıcak bir çay demliyorum kendime.. dört bardak çayı da içince biraz kendime geliyorum ama midem hala taş gibi ve ağrıyor..

20 40 – eve gitme vakti diyorum.. ama gitmeden önce şu midedeki şişkinliğe bir çözüm bulmak adına kaloriferin yanında ısınmaya bıraktığım iki şekersiz tavşanlı birayı  arka arkaya götürüyorum.. yüce insan ‘bukowski’den bizlere kalma bir tedavi yöntemi.. gerçekten biralar iyi geliyor.. bir yandan da her günkü ibadetimi yaparak ‘ikizim’in fotoğraflarına bakıyorum..  son yudumları alırken gideceğim yolda yiyeceğim soğuğu ve hızını arttıran rüzgarı düşünürken sanki aklımdan geçenleri gizlice takip ediyormuş gibi müzik oynatıcıda biraz önce  çalmaya başlayan ‘grup yorum’a ait şarkının sözleri dökülüyor şarkıyı söyleyen kardeşimizin güzel sesinden :

‘fırtına olanlara rüzgar neylesin..

günü doğuranlara gece neylesin..’

gerçekten de ‘özcan alper’, ‘turgut çeviker’ gibi insanların inatla güzel üretimler yaptığı, insanlara bir şeyler  göstermeye uğraştıkları bir dünyada ve yine ‘halo dayı’,  ‘mehmet abi’ ve ‘kenanım’ gibi güzel insanların olduğu bir dünyada bizim gibi ‘fırtına’ olanlara rüzgar ve gece neyler ki.. vız gelir tırıs giderler..

21 03 – ‘gürselim’ mesaj atıyor : ‘mekanda mısın’ diyor.. ‘çıkıyorum’ diyorum.. sonra ‘yanına geliyordum’ diyor.. ben de ‘kendimi orospu gibi hissettim tek başıma kalınca, çıktım’ diyorum..

21 40 – kümesimdeyim.. anneme ve babama sarılış.. dört yıldır evli kardeşimin boş odasına bir selam çakış ve kitaplarla filmlerin ortasına kendimi atış ve gözlerim kapanırken ‘arthur rimbaud’nun satırlarında kayboluş :

‘dünya faltaşı gibi açılmış şaşkın gözlerimiz önünde

tek bir kara ormana indirgendiğinde

tek bir kumsala vefalı iki çocuk için

ve aydınlık sevgimiz için şarkılar dolu tek bir eve…

sizi bulacağım.’

Crockett..

(fotoğraflar : kenanım ve crockett.. yer: st. simon manastırı, samandağ, antakya..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TEHLİKELİ İLİŞKİ / A DANGEROUS METHOD..’ – DAVID CRONENBERG

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kanadalı usta yönetmen ‘david cronenberg’in izlediğim ilk filmi ‘the fly’ (sinek- 1986) adlı filmiydi.. bilim-kurgu tarzında fantastik bir gerilim filmiydi.. uçuk kaçık olmasının yanında insan psikolojisini de ele alan etkileyici bir filmdi.. daha sonra ‘dead ringers’ (ölü ikizler-1988) filmini izledim..’jeremy irons’un başrolde oynadığı yine uçuk kaçık bir filmdi.. bu filmler 80’li yılların filmi olmasına rağmen izlememiz 90’lı yılların ortasını bulmuştu..  daha sonra eski filmlerinden ‘the scanners’ ve ‘videodrome’ ve ‘the brood’ elime geçti.. artık yavaş yavaş bir ‘david cronenberg’ hastalığı başlamıştı ruhumda.. filmleri karanlık, sert filmlerdi.. ona bağlandığım ve artık benliğimde silinmez yer edinmesine sebep olan filmi ise 1991 yapımı ‘william s. burroughs’un kült romanı ‘naked lunch’ (çıplak şölen)’dan uyarlanan aynı adlı filmiydi.. filmde çizdiği dünya, romanın dünyasına çok yaklaşmıştı.. kurduğu karakterler, madde kullanımından doğan halüsinasyonlar, krizler o kadar iyi sinema diline uyarlanmıştı ki hayran kalmamak elde değildi..

daha sonra en çok bilinen ve ‘cronenberg’ adının sinema tarihine silinmez şekilde yazılmasını sağlayan kült filmi ‘crash’ (çarpışma – 1996)’ı izleme fırsatım oldu.. gerçekten yine insan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşan bir filmdi.. insan ruhunun açmazları, çatışmaları, toplumsal baskıları, cinsel saplantıları, bitmez tükenmek bilmeyen arzular, hışlar, kıskançlıklar, şiddet bağımlılığı vs işleniyordu filmde.. aslında bu başlıklar ‘david cronenberg’in sinema dilinin ana başlıklarıydı.. oluşturduğu sinema dilinin kelimeleriydi..

‘çarpışma’dan sonra ise ‘existenz’ (varoluş – 1999) geldi.. ama onda sonra gelen filmi beni en çok derinden etkileyen filmiydi :  ‘spider’ (örümcek).. ‘spider,’ ‘cronenberg’in filmografisinde kendi imkanlarıyla, kısıtlı maddi olanaklarla çektiği ve başrolünde usta oyuncu ‘ralph fiennes’in mükemmel bir performans sergilediği ve de bence ‘cronenberg’in en iyi filmiydi.. bu film hep elimin altında olan ve sıklıkla izlediğim filmlerden birisi haline geldi..    filmin kurgusu,  ‘ralph fiennes’ın adeta yaşayarak oynaması filmin karanlık, kafkaesk havası filmi başyapıt haline getirmişti.. ancak nedense hak ettiği değer verilmedi bu filme..

 ‘spider’dan sonra ‘a history of violence’ (2005) ve ‘eastern promises’ (2007) geldi.. bu iki film de iyi filmlerdi ama bence ne ‘spider’dan ne de ‘çarpışma’dan iyi değillerdi.. ‘dead ringers’ ve ‘the fly’a ancak yaklaşan filmlerdi.. ama yere göğe sığdırılamadı bu filmler.. bu filmlerin en önemli yanı bu filmlerde başrolde oynayan ‘viggo mortensen’in üstün performansıydı..

2007’deki ‘eastern promises’ filminden sonra uzun bir sessizlik dönemi geçiren ‘david cronenberg’in, ‘sigmund freud’ ve öğrencisi ‘carl jung’un arasında geçen olayları anlatan bir filme başladığını duyduğumda çok heyecanlanmıştım.. psikanalizin kurucusu ‘freud’ ve en yakın dostu ve yardımcısı ‘jung’un ilişkisi, dostlukları, sonra aralarının bozulup küsmeleri ve bu ilişki sırasında ‘sabina spielrein’ın adlı kadının ortaya çıkıp bu ilişkiyi etkilemesi.. tüm bunların işlendiği bir film olacaktı..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘freud’ ile ‘jung’ arasında neredeyse baba-oğul ilişkisine varan bir yakınlık varken ‘jung’un hastası olarak zürih’teki kliniğine büyük krizler geçirirken getirilen ‘sabina spilrein’ın önce ‘jung’un hayatına girmesi, onun aile yaşamını etkilemesi, daha sonra bunun viyana’da yaşayan ‘freud’un kulağına kadar gitmesi ve bu ilişkinin de yansımaları sonucu ikilinin arasının bozulması.. ‘sabina spielrein’ gerçekten ilginç birisi.. ‘jung’un hastası olan ‘spielrein’, iyileşme döneminde önce ‘jung’un asistanı olmuş daha sonra eğitimini tamamlayarak kendisi de bir psikanalist olmuş birisi.. gençlik yıllarında histeri teşhisi konulmuş ve çocukluğunda babasının gördüğü şiddetten dolayı rahatsızlandığı tedavi sürecinde ortaya çıkmış ‘spielrein’ aynı zamanda çok zeki ve hırslı bir kadındır ki kısa sürede dünyanın ilk kadın psikanalistlerinden birisi olur ve şizofreni ile çocuk psikolojisi üzerine uzmanlaşır.. zengin bir kadın olan ‘emma jung’ ile evli olan ‘carl jung’, çok önemli olan hasta – doktor ilişkisinin gerektirdiği meslek etiği sınırını aşarak hastası ‘spielrein’ ile tutkulu ve cinselliğin ağır bastığı bir ilişki yaşar.. ‘jung’un yanında yetişen ‘spielrien’ bir süre sonra ‘viyana’da ‘freud’un yanında çalışmaya başlar.. film bu üçlü arasındaki ilişkileri anlatan ve daha çok sanırım tarihte pek önem verilmeyen ve es geçilen ‘sabina spielrein’ın yaşamına odaklanmış bir hikaye örgüsüne sahip.. sabina spielrein ismi freud ile jung’un arasındaki mektuplaşmalarının ortaya çıkmasıyla duyulmuş ve araştırma konusu olmuştur.. bu araştırmaların sonunda ‘spielrein’ın, ‘freud’ ve ‘jung’un araştırmalarında ve oluşturdukları kuramlarda çok önemli bir yere sahip olduğu ortaya çıkmıştır..

filmde artık ‘cronenberg’ filmlerinin gediklisi olmuş ‘viggo mortensen’ ‘freud’u canlandırıyor.. ‘eastern promises’teki ‘viggo mortensen’ bir de burada ‘freud’u canlandıran ‘viggo mortensen’e bakıyorsunuz ve ister istemez bu adam o adam mı deyip hayran kalıyorsunuz bu oyuncunun yeteneğine.. ‘carl jung’u ise yine usta bir oyuncu canlandırmış : ‘michael fassbender..’

‘sabina spielrein’ı ise ‘keira knightley’ canlandırmış.. filmi izlemeden önce onunla ilgili o kadar kötü eleştiriler okumuştum ki neredeyse şartlanmış olarak filmi izlemeye başladım ancak ‘keira knightley’ın performansı en üst düzeydeydi, kendisini ilk defa izliyordum ve hayran kalmıştım.. filmi taşıyan oyuncusu kendisiydi.. hele filmin başında ve filmin devamında yaşadığı histeri atakları sırasında sergilediği performans hayranlık uyandırıcı.. bazı çekemeyenler onun hakkında filmde iğreti durmuş, oynayamamış demişlerdi.. filmi izledikten sonra şaştım kaldım.. aynı filmi izlemedik mi ya da oyunculuk daha nasıl olabilir diye uzun süre düşündüm..   ‘keira knightley’in hakkını teslim etmek lazım, bence bu performansıyla hem tüm bayan oyunculara ders niteliğinde performans sergilemiş hem de 2012’de verilecek tüm ödüller layıktır kendisi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin sürprizlerinden ve bence fazla önem verilmemesi nedeniyle filmin eksikliklerinden  birisi de filmin bir bölümünde yer alan ‘otto gross’ rolündeki ‘vincent cassel’in müthiş oyunculuğu.. ‘vincent cassel’i, usta yönetmen ve oyuncu kassovitz’in ‘la haine’ (protesto- nefret)  filminden beri tanırım, yeni filmlerini hep sabırsızlıkla beklerim.. onun her zaman bende ayrı bir yeri  vardır ancak bu filmde yer aldığı kısa süre içerisinde gösterdiği oyunculukla hayranlığımı bir kez daha kazandı.. bu filme ivme kazandırıp daha da etkileyici kılanlardan birisi de ‘vincent cassel..’ bir zamanların ünlü psikanalistlerinden birisi olan ‘otto gross’ anarşist düşünceli avusturyalı hedonist bir bohemdir.. babası tarafından akıl hastası olduğu gerekçesiyle ‘freud’un aracılığıyla ‘jung’un kliniğine zorla gönderilir.. ancak ‘jung’un hastası olmaktan çok ‘jung’u dönüştüren ve ‘jung’un bastırmış olduğu duyguları, istekleri ortaya çıkarmasına yardımcı olmuş birisidir.. tek eşliliğe inanmayan ve yaşadığı sayısız ilişkiden de doyuma ulaşamayan birisidir ‘otto gross..’ ‘jung’un yanında bir süre kaldıktan sonra alıp başını yeni maceralara doğru kaçıp gider.. ‘freud’, ‘otto gross’un kaçtığını öğrenince hem ‘jung’a kızar hem de üzülür.. ‘kropotkin, nietzsche ve kafka’ gibi düşünürlerin büyük etkisinde kalmış ‘otto gross’ yine tarih sahnesinde pek önem verilmemiş kokainman, ayyaş birisi olarak görülmüştür.. halbuki ‘spielrein’ gibi incelenmesi gereken şahsiyetlerden birisidir.. ‘vincent cassel’ bu filmde ‘otto gross’u canlandırması tekli edildiğinde çok heyecanlanmış ve seve seve teklifi kabul etmiştir.. zaten filmde sergilediği performansla ne kadar isteyerek ve severek bu rolü canlandırdığını görüyorsunuz.. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filme geri dönersek bu film ‘david cronenberg’in en iyi filmlerine yaklaşan bir film değil kesinlikle.. bunu peşin peşin yazayım da sonra bir hayal kırıklığı yaşamasın kimse.. ‘cronenberg’in  diğer filmlerinin karanlık, şiddet dolu ortamlarına karşın bu film bembeyaz, parlak, aydınlık bir atmosferin hakim olduğu ve tertemiz bir hijyen bir dünyanın sunulduğu bir film.. tabii bu film ‘cronenberg’in diğer filmlerinin aksine bir dönemsel film.. ‘spider’ ile ‘naked lunch’ hariç diğer filmleri genelde günümüzde ya da zaman kavramının pek önemli olmadığı filmlerdi.. oysa bu film 1900’lü yılların başında ‘freud-jung-spielrein’ üçlüsü arasında başlayan ve ‘otto gross’un da bu ilişkiye dahil olmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hal alan ilişkiyi konu alan bir dönem filmi.. diğer karmaşık, karanlık ‘cronenberg’ filmlerine karşın bu film oldukça yalın ve sade bir film..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin senaryosu ‘john kerr’in ‘a most dangerous method’ (çok tehlikeli bir yöntem) adlı romanından uyarlanmış.. christopher hampton tarafından senaryolaştırılan ama önce tiyatroya uyarlanmış, sonra da ‘cronenberg’ ve ‘hampton’ tarafından sinemaya kazandırılmıştır.. filmin adının ‘a dangerous method’ yani ‘tehlikeli yöntem’ olmasına rağmen yine ülkemizin garabetlerinden birisi olan film adlarının abuk sabuk türkçeye çevrilmesinden nasibini almış ve ‘tehlikeli ilişki’ olarak vizyona girmiştir.. 

büyük beklentilere girmeden izlemeniz gereken bir film bu.. en azından ‘cronenberg’in dilindeki değişikliği görmek için bile izlenebilir.. tabii ‘keira knightley’ ve ‘vincent cassel’in muhteşem oyunculuklarını izleme fırsatının yanında ‘viggo mortensen’ hayranlarının da kaçırmaması gereken bir film aynı zamanda.. psikoloji ve psikanalizle ilgilenenler içinse mutlaka izlenmesi gereken bir yapım..

performansı hakkında o kadar yazdık çizdik, o halde bu yazıyı da filmde ‘otto gross’u canlandıran ‘vincent cassel’in repliğiyle bitirelim :

‘hiçbir zaman hiçbir şeyi bastırma..’

Crockett..

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ – PIER PAOLO PASOLINI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GRAMSCI’NIN KÜLLERİ..

 

III

 

Kırmızı bir bez, direnişçilerin

boyunlarına sardıkları gibi,

ve çanağın yanında, kül rengi toprakta

bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan

o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına

düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla

kuşku arasında varıyorum mezarının başına,

rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,

yeryüzünün özgür insanlar arasında

kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,

daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,

yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında

esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede

-burada mezarların sessizliğinde- nerede

yanıldığını- ama nasıl da haklı

olduğunu duyumsuyorum kaygılı

yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde

kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de

yüzyılların ötesine uzanan

bir mülke bağlı bu ölüler

eskil egemenliğin tohumlarının

yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-

gizliden gizliye yükselen

boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri

sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde

vitrinlerin kaba ışığında yoksulların

gözlerini kamaştıran giysilerle.

bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının

beni güne yabancılaştıran

kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide

azalıyor yaşam kavgası içinde;

ve sevecek olursam dünyayı,

çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle

seviyorum, tıpkı vaktiyle

şaşkın yeniyetmeliğimde,

burjuva hastalığı burjuva benliğimi

sardığında ondan nefret ettiğim gibi :

ve şimdi –seninle- bölünen dünya,

iktidarı elinde tutan bölümün kininin,

neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,

seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,

bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında

bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından

tiksindiğim- bu dünyayı

severek…

 

PIER PAOLO PASOLINI

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : REKİN TEKSOY, NİSAN Yayınları, Ekim 1993, 32 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(‘gramsci’nin külleri’ -1957- italyan faşizminin yıllarca zindanlarda çürüttüğü ve zindanlarda 46 yaşında ölümüne sebebiyet verdiği büyük marksist düşünür ANTONIO GRAMSCI’ye adanmıştır..

ha bu kitabın yazarı büyük yönetmen ve şair pasoloni’nin sonu ne olmuştur bilmeyeniniz varsa kısaca yazalım.. ‘hepimiz tehlikedeyiz’ adlı bir röportajı ‘la stampa’ gazetesine verdikten birkaç saat sonra feci şekilde dövüldükten sonra kafası kendi arabası kullanılarak ezilerek 1975 yılında öldürülmüştür.. komünist, eşcinsel ve antifaşist ‘pasolini’ sanki kendi ölümünü yazar gibi gül biçimli şiirler adlı kitabında şunları yazmıştır :

‘diri diri yakılan,
bir kamyon lastiği altında ezilen
çocuklar tarafından bir incir ağacına asılan
ama hala alınacak yedi, sekiz canı bulunan
bir kedi gibiyim.
çünkü ölüm,
başkalarıyla iletişimde bulunamamak değil, anlaşılamamaktır başka insanlar tarafından..’

 

pasolini ve gramsci’ye bin selam olsun.. Crockett..)

‘ZENNE..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dürüstlük bazen öldürür..’

 

‘zenne’ adlı filmle ilgili aylardır yazılan çizilenleri okuyorduk.. gösterime girmesini sabırsızlıkla  beklediğim filmlerden birisiydi.. olumlu olumsuz bir sürü yazı yazıldı film hakkında, tehdit boyutuna varan saldırılar da vardı.. daha gösterime girmeden infaz edilen bir film..

bir haftayı geçen hastalığım bir yandan, babamın üç gündür hastanede olması bir yandan hüzün ve üzüntü boğuluyordum günlerdir.. üstüne üstlük hastayım diye uzun alkolsüz günler.. bari bir iki yudum bir şey içebilseydim üzerimdeki moral bozukluğunu bir ölçüde az hasarla atlatabilirdim.. ama nerde.. varsa yoksa antibiyotik yutmaya devam.. neyse ki öksürüğüm kesildi.. babam da bugün yarın hastaneden çıkacak, bakalım artık ben de bugün yarın babamın hastaneden çıkışını antibiyotiğe rağmen kutlarım bir kadeh ‘arak’ parlatarak..

işte böyle bir ruh hali içindeyken dün akşam ‘zenne’yi izleme fırsatı buldum.. keşke dün izlemeseydim.. sıfır olan moralim uzun bir süre geri gelmeyecek şekilde yok oldu.. çünkü anlatılan hikayeler ve film insanı bir açıdan büyük bir umutsuzluğa sürüklüyordu.. ama tek bir cümle ile özetlemek gerekirse film mükemmel bir film ve mutlaka izlenip desteklenmesi gereken bir başyapıt.. çok etkilendim..

filmden sonra sabaha kadar huzursuz bir şekilde gözlerim dolu dolu, içim buruk, tek başıma oturdum.. bir şeyler yazmak istedim ama elim varmadı ‘ahmet yıldız’ı, ‘can’ı, ‘cihan’ı, ‘sevgi’yi ve filmdeki tüm karakterleri düşünmekten..

film 2008 yılında öz babası tarafından eşcinsel olduğu için öldürülen ‘ahmet yıldız’ın gerçek hayat hikayesinden esinlenerek kurgulanmış bir senaryodan yola çıkıyor ve ona ithaf ediliyor..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(2008 yılında katledilen ve katili hala yakalanmayan AHMET YILDIZ..)

 

tesadüf eseri karşılaşıp tanışan urfalı ‘ahmet’, zenne ‘can’ ve bir süreliğine istanbul’da yaşayan alman fotoğrafçı ‘daniel’in hikayelerini anlatılırken bir yandan da alt öyküler de mevcut filmde.. 99 dakika içinde o kadar hayat hikayesi ve toplumsal sorun öyle bir sadelik ve büyük bir başarı ile anlatılıyor ki filmin bir saniyesi için bile fazlalık diyemiyorsunuz..

askerlik problemi olan ‘can’ hayatını fal bakarak kazanırken bir yandan da ücretsiz olarak çok sevdiği ‘zenne’ sanatını çeşitli gece kulüplerinde icra ederek dans etmektedir.. ‘ahmet’ urfalıdır, muhafazakar bir ailesi vardır ve kız kardeşiyle birlikte istanbul’da yaşamakta ve üniversiteyi bitirmeye çalışmaktadır.. ‘daniel’ ise başarılı bir fotoğrafçıdır.. dünyanın belalı bölgelerine giderek fotoğraflar çekmektedir.. en son gittiği bölge afganistan’dır.. ‘afganistan’da yaşadığı üzücü bir olaydan sonra ‘istanbul’a gelmiş ve geçici süre burada yaşamaya ve dinlenmeye karar vermiştir.. birbiriyle alakası olmayan üç insanın yolları bir gün tesadüf eseri kesişir ve olaylar gelişir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

herkes sadece ‘ahmet yıldız’ın hayatının anlatıldığı bir film olarak düşünüyor bu filmi.. ancak 99 dakikalık bu filmde bu toprakların hemen hemen bütün sorunlarına değiniliyor ve çarpıcı şekilde bu sorunların yol açtığı olaylar anlatılıyor..

film hoşgörünün ismi ‘mevlana’nın ‘kendi kanında dans et / özgürleşince dans et..’ dizeleriyle açılıyor.. ‘dürüstlük bazen öldürür’ sloganını kullanıyor film.. bu slogan belki cinsel kimlikler için gerici bir ifade olarak adlandırılabilir ancak öyle değil kesinlikle.. sadece film özelinde kullanılan ve ‘ahmet yıldız’ın katledilmesine yönelik üzüntülerin bir ifadesi bu slogan..

ayrıca ‘zenne’ türkiye sinemasında yapılmış bence en antimilitarist film.. hem ‘ahmet’in hem de ‘can’ın askerlik sorunu vardır.. ikisi de askere gitmek istememektedir.. ancak önlerindeki tek çözüm mide bulandırıcı bir şekilde özel hayatlarının devlet adına görevli insanların önüne konulmasıdır.. askerlikten muaf olabilmelerini sağlayacak raporu alabilmek için özel hayatlarına ve cinsel tercihlerine dair heyete sunmaları gereken bazı özel fotoğraflar vardır.. ikisi de bir tercih yapmak zorundadırlar.. üzerlerindeki ailevi ve toplumsal baskılar yanında bir de askerlik meselesiyle uğraşmaktadırlar..

‘daniel’ ise tanıştığı zenne ‘can’ın fotoğraflarını çekmek istemektedir.. ancak kendisine ‘ahmet’in gösterdiği ilgi de karşılıksız kalmaz ve o da ‘ahmet’e aşık olur..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin ana öyküsünün dışında alt öyküler de vardır.. örneğin can’ın aynı evde birlikte yaşadığı eski ‘gurbetçi’ teyzesinin trajik hayatı, yine ‘can’ın babasının güneydoğuda yaşanan savaşta ölen bir binbaşı olması ve abisin de yine güneydoğu’da savaşmış ama yaşadıkları nedeniyle savaş travması sonucu alkolik olup, psikolojisi bozulan eski bir asker olması ve bunların yanında bu iki çocuğunu kaybetmek istemeyen anneleri.. ‘can’ ve ‘cihan’ı kaybetmemek için elinden geleni yapan annelerinin öyküsü gerçekten çok etkileyiciydi.. oğlu ‘can’ı askere göndermemek için elinden geleni yapan ve militarizm ile askerlik vazifesini sorgulayan annenin ellerine sarılıp öpmek istedim filmi izlerken.. söylediği her cümle annelik içgüdüsüyle söylenmiş cümleler değil aslında, her insanın söylemesi gereken insan olmanın gerektirdiği bir görev.. ancak annelikten kaynaklanan duygularla bu cümleler daha da etkileyici olarak dile getirilmiş..

filmde hesaplaşılan devlet, askerlik kurumu, töre ve hep dile getirdiğim gibi çökmüş ve çürümüş aile kurumu tamamen deşifre ediliyor.. toplumsal sorunlarımızın temel köklerine iniliyor filmde.. birbirimizi ‘ötekileştirmemizi’ isteyen devlet ya da toplumsal yapı ne derseniz diyin onun ipliğini pazara çıkaran bir film bu..

herkes ‘zenne’ isminden yola çıkarak bir ‘öteki’nin hayatından, sorunlarından kesitler izleyeceğimizi düşünüyor.. ancak anlatılanlar bizim hikayemiz, hepimizin hikayesi.. değinilmeyen bir sorun yok filmde.. cinsel ayrımcılıklardan, mecburi askerlik görevine, ekonomik sorunlara, dünyayı saran vahşi savaşlardan, çocuk ölümlerine, çökmüş aile yapısından muhafazakar toplum yapısına, töre saçmalıklarından gulyabani gibi tepemizde dikilen eli sopalı devlet aygıtına ve bu toprakların doğusunda otuz yıldır yaşanan savaşa ve onun yarattığı toplumsal ve bireysel travmalara kadar her şey anlatılıyor..

filmdeki oyunculuklar kadar, senaryo, kurgu ve müzikler de mükemmel.. filmde zerre kadar yapmacık bir sahne ya da rol göremeyeceğiniz gibi, saçma veya fazlalık bir yeri yok.. özellikle başrollerdeki kerem can (can), erkan avcı (ahmet), giovanni arvaneh (daniel), can’ın annesini canlandıran tilbe saran (sevgi) ve can’ın abisini canlandıran tolga tekin (cihan)’in performansları en üst seviyede.. açık söyleyeyim ayrım yapmak istemiyorum fakat beni en çok etkileyenler ‘can’ı oynayan kerem can, yine ‘can’ın annesi rolündeki tilbe saran ve abisi ‘cihan’ rolündeki tolga tekin’di.. filmde oynamamışlar sanki yaşamışlar..

aslında bir belgesel olarak yapılması düşünülen proje daha sonra sinema filmine dönüşmüş ve proje hayata geçirilmiş.. küçük bir anektod olarak şunu da belirteyim ‘zenne’ filmi kurumsal olarak sadece ‘hollanda kraliyeti’nin istanbul başkonsolosluğundan’ destek alabilmiş.. bu da ayrı bir üzüntü verici ayrıntı..

bu başyapıtın yönetmenleri ‘m. caner alper’ ve ‘mehmet binay’ın şahsında filmin tüm ekibine buradan aylak adamız ailesi olarak sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.. film birçok festivalden ödüllerle döndü ve festivallere katılmaya devam ediyor.. ancak bu ödüllerin yanı sıra filme yönelik karalama kampanyası ve tehditler de gerici, faşist çevrelerden yoğun bir şekilde devam ediyor.. ‘sapıkların filmi’ diye bazı basın organlarında film infaz ediliyor..

bu saldırılara karşı destek olabilmek ve film ekibini ilerdeki projeleri için cesaretlendirip destek olabilmek için herkese bu filmi aynı zamanda kendisi için mutlaka izlemesi gerektiğini söylüyorum, tavsiye etmiyorum, önermiyorum, izlemezseniz eksik kalırsınız diyorum..

bu ülkenin ‘eşcinsellik hastalıktır’ diyen bakanların normal karşılanıp, övüldüğü bir ülke olmaması için ve birbirimizi ‘ötekileştirme’ projelerine karşı durabilmemiz için bu filmi izlememiz ve destek olmamız gerekiyor..

bu filmle ilgili ve katili halen yakalanmamış ‘ahmet yıldız’la ilgili çok şey yazmamız gerekiyor, bu bizim insanlık görevimiz.. ben en azından kendi adıma daha çok şey yazacağım bu filmle ilgili diyorum..

film boyunca gözlerimin dolmasına yol açan ve içimi acıtan bu başyapıtı bizlere kazandıran tüm film ekibine tekrar sonsuz teşekkürlerimi sunuyor, yüreklerine sağlık diyor ve önlerinde saygıyla eğiliyorum..      

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ZENNE..’

 

Yönetmen : M. Caner Alper, Mehmet Binay

Senaryo : M Caner Alper

Oyuncular : Kerem Can Ccan)

Erkan Avcı (Ahmet)

Giovanni Arvaneh (Daniel)

Rüçhan Çalışkur (Kezban)

Tilbe Saran (Sevgi)

Ünal Silver (Yılmaz)

Görüntü Yönetmeni : Norayr Kasper

Kurgu : Jasmin Guso

2011, 99 dakika..

‘AŞK ve İSYAN..’ – KENNETH REXROTH

PARİS KOMÜNÜ’NDEN KRONSTAD AYAKLANMASI’NA

 

Hatırla bundan önce başkalarının da olduğunu:

Şimdi istenmeyen saatler dikelirken

Ve güneş yükselirken kıpkırmızı bilinmeyen köşelerde

Ve burçlar yer değiştirirken,

Ve bulutsuz gök gürültüsü silerken sabahın izlerini

Ve ay ışığı lekelenince ve kızınca yıldızlar.

Kokuşmuş olsa da hava, askere alınan babalar,

Ölü yüzlerinizin kara kabartılarıyla;

İnsanlar fabrikalardan çıkıp işsiz güçsüz dolanıyorsa,

Hem türbinler hem eller donmuşsa;

Ve hava açıyorsa sonunda bacaların üstünde;

Şilteler perde niyetine gerilmişse pencerelere

Ve her saat hırlaması duyuluyorsa infilakların;

Gene de kalkar biri tek başına, seslenir:

‘o pek çok olandan biriyim, duydum

Buyruklar savuran seslerin yükseldiği havada;

Parlayıp meşalelere döndüğünü gördüm gövdelerin;

Gördüm öldü hayvan ve genç kız hava baskınında;

Duydum parolaların söylendiğini kör geçitlerde;

Kanın akışını hızlandırdığını duydum nefretin ve

Korkunun çöreklendiğini sinir uçlarına.

Tanıyorum o son ağır leş kurdunu;

Ve tuza düşürülmüş kısırlık baş dönmesini.

Yol aldım başım öne eğik ve isteksiz

Sarsılan yollar boyunca sıkışık yürüyüş kollarında.

Böyle asılı kalmaya devam edecek miyiz gergin göbek bağlarında

Bozuk sonlara, kokuşuncaya değin;

Karga ve kerkenez kırana dek kafataslarımızı

Ve karıncalar üşüşünceye dek organlarımıza,

Saksağanlar toplayana dek dişlerimizi?’

Bir kahraman olarak ayaklanacaklar, sayısız olacaklar,

Sonunda kimse üstün gelemeyecek onlara.

 

‘Ben pek çoktan biriyim’ diyecekler giderlerken

Ellerinde bir şey olmayacak tarihten başka.

Köprülerde ölecekler, köprü kapılarında, açılan köprülerde.

Hatırla daha önce başkalarının da olduğunu,

Sığlıklar ve köprü başları mezarlıklarla dolu.

Çiçekli çocuklar olacak orada,

Ve kuzular ve altın gözlü aslanlar olacak,

Ve gelecekte hatırlayacak insanlar olacak orada.

 

KENNETH REXROTH

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAN VE KUM

 

Şımartılmış bir sevgili varsa,

O da sendin, Garcia Lorca.

Üç kıtanın heyecanı,

Sendin o, Garcia Lorca.

Her yere yemeğe davet ediliyordun.

Bir harikaydın, Federico.

Neler geçiyordu içinden, Federico,

Dwight Fiske yerini mi alıyordu Orestes’in?

Herkes boca ediyordu sevgisini tepeden aşağı,

O hasta sevgiler, Federico,

Çelenklerinde delik deşik eden bir kurt barındıran.

Kızgın İspanya sana çıplak göbeğini gösterdi.

Sense kapkara karın boşluğunu gördün

Çökük, ıvır ıvır kurt kaynayan. Orada aşk yoktu.

Aşk yok. Bir konser programı hazırladın

Acının anlamdaşlarıyla,

Lut’un karısının sevgililerinin

Korkunç paralayıcı acısıyla

Sen kendi sezaryenli çocuğunu doğuruyordun

Her gün ve kara taşlar.

Seni hep gebe bıraktılar, Federico,

Tutkusuzluklarının kimyalarıyla,

Çirkin, yiyip yutan spermleriyle

Cerahatli, eriten kanlarıyla.

Sen canavarı gözledin, Federico,

Yeats’in çölde sürünür gördüğü hani.

Hiç gözünü ayırmadın ondan.

O da senden ayırmadı gözünü, Garcia Lorca.

Sonra bir gün kalkıp yürüdü. Bir daha

Sana hiç aldırmadı Federico.

 

KENNETH REXROTH

 

‘AŞK ve İSYAN..’, KENNETH REXROTH, Çeviri : GÜVEN TURAN, İYİ ŞEYLER YAYINCILIK, Aralık 1991, 24 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENNETH REXROTH (1905-1982)  kimdir :

 

‘çağdaş amerikan şiirinin her zaman gündeş kalmayı sürdürmüş şairidir.. adı, öncüler arasında anılmasa da 20’li yıllardan başlayarak amerikan şiirinin geçirdiği ingiliz yazınına bağımlılıktan çıkıp çok kültürlü bir derinlik kazanmasında etkin olmuştur. şiirleriyle olduğu kadar çin, japon, eski yunan, latin, fransız ozanlarından yaptığı çeviriler ile de tanınmaktadır..

rexroth, sözcüğün en felsefi tanımıyla ‘politik’ bir şairdir.. bir partinin, bir ideolojinin bağımlısı olmaksızın ‘partizan’ bir şairdir.. önceleri belirgin olan ‘felsefi anarşistliği’ giderek yerini daha öznel bir dünya görüşüne bırakmıştır.. güncelliği yakalayışındaki yalınlığın estetiği rexroth’un şiirinin en belirgin özelliğidir.. özellikle 50’li yıllardan başlayarak, amerika’daki bütün öncü akımların ‘gurusu’ olan rexroth henüz ne amerika’da, ne dünyada hak ettiği yeri alabilmiştir.. bunda kuşkusuz rexroth’un yaşlılığında bile başkaldıran, bağımsız, kurumlaşmaya olan kişiliğinin etkisi vardır..’ (kitaptan alınmıştır..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(kitaplığımdaki binlerce kitabın arasında öyle ilginç dizayn edilmiş kitaplar vardır ki ne kadar ilginç olurlarsa olsun gördüğüm hiçbir kitap şaşırtmazdı beni.. hatta bir gün kitapçının birinde ön kapağında sadece ‘ayna’ olan bir kitap görmüştüm, içimden ‘ne etkileyici bre’ deyip dalga geçerek elime bile almadan geçip gitmiştim yanından.. oysa o kitabı gören herkes uzun bir ‘aaaaaaaaaa!’ çekip kitabı alıp mıncıklıyordu.. satışa yönelik bu tür dizaynlar hep etkili olur zaten.. kitabı alıp okumasalar bile karşısına geçip saçlarını tarayıp, makyajlarını, ya da sakal tıraşlarını yapabilirler örneğin.. komik mi, dalga mı geçiyorum.. yok, kesinlikle öyle bir niyetim yok.. nasıl olsa okumayacakları ya da birkaç sayfasını çevirip atacakları o kitap bari o işe yarayabilir.. bu aynalı kapak gibi işte yıllar önce mesela ant yayıncılıktan çıkmış kapağında üç tane kurşun deliği olan bir kitap görmüştüm.. o da gayet etkileyici kapağı olan bir kitaptı bence..

geçenlerde ‘zaferimin’ bir sahaftan aldığı kitapları beraber incelerken, bir zamanlar güzel şiir kitaplarının çıktığı ve genel yayın yönetmenliğini cevat çapan’ın yaptığı ‘iyi şeyler yayıncılık’ tarafından yayınlanmış olan ‘kenneth rexroth’un ‘aşk ve isyan’ (çeviri : güven turan..) adlı şiir kitabını elime aldım.. daha önce birkaç yerde şiirlerini okuduğum ‘kenneth rexroth’un bu kitabı beni oldukça heyecanlandırmıştı.. şiirlerine daldım hemen.. çok ufak harflerle basılmış olduğundan bir süre sonra gözlerim yoruldu ve kitabı kapattım.. kapatır kapatmaz da ön kapakta şairin isminin ve kitabın isminin bir yara bandına yazıldığını fark ettim.. evet evet bir yara bandı.. üzerinde delikleri olan gerçek bir yara bandı.. elinizle sökebilirsiniz isterseniz.. esas sürpriz ise yara bandının nereye yapıştığıydı.. kitabı tam olarak açıp kapak tarafını incelediğinizde görüyordunuz ki kitap kapağı insan derisi olarak tasarlanmış ve insan vücudunun göğüs kısmı kapağın tamamına alınmış.. bu göğüs kısmı sanki jiletle ya da kesici bir aletle defalarca kesilmiş gibi dizayn edilmiş.. arka planda alt kapağın kırmızılığı sanki kan gibi görünürken bu yaralardan birinin üzerine gerçek yara bandı yapıştırılmış ve yazar ile kitabın ismi oraya basılmış.. bu etkileyici tasarımı sanırım ‘tibet sanlıman’ yapmış, kapaktaki fotoğraf ise ‘azmi dölen’e ait.. ikisini buradan tebrik edip, teşekkürlerimi sunuyorum.. bu etkileyici tasarımla birlikte kitabın tek handikabı çok ufak puntolarla basılmış olması.. rahat bir okuma olanağı sağlamadığı gibi gözleri de hemen yoruyor.. ama yine de gerçekten hayatım boyunca gördüğüm en etkileyici kapaktı bu.. her elime alışımda sanki ilk defa görüyormuşçasına yine inceliyorum kapağı..

ha bu arada sakın bu da ticari bir düşünceyle hazırlanmış bir kitap deyip içindeki muhteşem şiirleri es geçmeyin.. ‘kenneth rexroth’ gerçekten etkileyici ve politik bir şair.. kitabın adı gibi ‘aşk ve isyan’ın yanı sıra her bir dizeden ‘paris komününden, kronştad’a, ‘ispanya’daki yaşanan acılardan, dünyanın dört bir yanındaki ayaklanmalara kadar izler bulunuyor.. acı, sevinç, ihanet, direniş ruhu, aşk gibi birçok insani ve bazen de kötü, duygu ve olayların anlatıldığı ‘rexroth’un şiirlerinin her birini tekrar tekrar okuyacağınıza eminim.. tabi bu kitabı bulabilirseniz çünkü yeniden basımının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.. bulursanız eğer çok şanslı birisi olduğunuza inanın.. gülüşlünüzle kalın.. Crockett..)

‘ELENA..’ – Andrei Zvyagintsev

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dönüş (2003), sürgün (2007)’ filmlerinden tanıdığım ‘andrei zvyagintsev’in en son filminden yine dört sene sonra çektiği ‘elena’yı (2011) izleme şansına sonunda sahip oldum..

‘dönüş’ü ilk izlediğimde müthiş etkilenmiştim.. eski rus yönetmenleri andıran tarzıyla ‘tarkovski’ye bile benzetilen ‘andrei zvyagintsev’in bence kendine özgü bir sinema dili vardı ve her yeni filmiyle bu dili geliştiriyordu..

benim gibi muhakkak aranızda sevdiğiniz yönetmenlerin yeni filmlerini sabırsızlıkla bekleyenler vardır.. benimkilerin arasında  ‘andrei zvyagintsev’ en başlarda gelir.. üstelik ‘andrei zvyagintsev’in uzun aralıklarla film çekmesi nedeniyle de bu sabırsızlık ve bekleyiş bazen umutsuzluğa da dönüşür..

‘dönüş’ ve ‘sürgün’ filmleriyle doğaya ve taşraya kamerasını çevirmişken insanlar arasındaki iletişimsizliğin vardığı boyutları, yabancılaşmanın, umutsuzluğun ulaştığı boyutları da irdeleyip anlatan ve ayrıca sevgi, fedakarlık, yalnızlık, ihtiras gibi insani duygu ve tepkiler ile aile kurumunun çürümüşlüğüne değinen, ancak bunlarla ilgili çözümleri cevapsız bırakarak seyirciyi kafasında sorularla salondan çıkaran ‘andrei zvyagintsev’ son filmi ‘elena’da da yine aynı yolu izleyerek aynı problemler çerçevesinde bu kez kamerasını şehir yaşamına çevirmiş..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(fotoğraf : andrei zvyagintsev)

 

filmin konusuna gelince, ‘elena’ emekli bir hemşiredir.. on yıl önce zengin ‘vladamir’ ile çalıştığı hastanede tanışan ‘elena’ bir süre sonra onun evinde çalışmaya başlar.. on yıllık ilişkilerinin son iki yılında da resmi olarak evlenmişlerdir.. ancak bu evlilik duygusallıktan uzak ve her anı tamamen planlı, programlı bir ilişkidir.. bu durum da arada duyguya dayanmayan tamamen karşılıklı çıkarlar üzerine kurulu satranç tahtasındaki hamlelere benzer bir evlilik ortaya çıkarır..

zengin ‘vladamir’in daha önceki evliliğinden olan kızı ‘katherine’ hayattaki tek yakınıdır.. ‘elena’nın ise evli bir oğlu vardır.. bu oğlu işsizdir ancak geçindirmek zorunda olduğu bir ailesi ve iki çocuğu vardır.. çocuklardan birisi askerlik çağına gelmiş lise öğrencisidir.. askere gitmemesi için üniversiteye kayıt yaptırması ve bunun için de yüklü bir para gerekmektedir.. bu para bulunmazsa askere gidecektir.. ancak ‘elena’nın ve diğerlerinin tek korkusu o sırada süren osetya savaşında cepheye gönderilmesidir.. ‘elena’ bu kadar duyarlı olmasına rağmen ne torunu ne de oğlu ‘elena’yı hiç düşünmemektedir.. oğlunu ve ailesini hep arayıp soran ve onların yanına giden hep ‘elena’dır.. yanlarına her gidişinde bir miktar para ve marketten  alışveriş yapıp yiyecek içecek götürür..

‘elena’ torununun üniversite sorununu çözmek için zengin kocası ‘vladamir’den yardım ister ancak ‘vladamir’ kabul etmez, ‘elena’nın oğlunun eskiden aldığı borçları bile ödemediğini, bir asalak gibi yaşadığını, derhal bir iş bulup çalışması gerektiğini ve oğlunun eğitim sorununu kendisinin çözmesi gerektiğini söyler.. umutsuzluğa kapılan ‘elena’ ne yapacağını şaşırır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘vladamir’ sahip olduğu zenginlikle günlük yaşantısını tek düze ve asosyal bir varlık olarak kimseye bulaşmadan sürdürmeye devam eder.. kızı bile kendisini görmeye gelmez.. sabah kahvaltısını ettikten sonra sporunu yapmaya lüks arabasıyla gider, sonra eve gelir televizyon karşısına oturup göbeğini kaşımaya başlar.. hayat böyle devam eder gider..

ancak bir gün yüzerken kalp kriz geçiren ‘vladamir’ sonunun yaklaştığını düşünüp bir vasiyet yazmaya karar verir.. bu vasiyette ‘elena’ya sadece aylık olarak ödenecek bir maaş bırakacağını, geri kalan tüm mirasını kızına bırakacağını evde sadece ‘elena’ varken söyler ve kendisinden kağıt kalem ister.. o sırada sadece oğlunun ve ailesinin geleceğini düşünen ‘elena’ bu vasiyete karşı bir çözüm düşünür.. çünkü yasal olarak hakkı olan eşinin mirasının yarısını almak varken sadece bir maaşa talim edecek ve oğlunun maddi problemlerini de  çözemeyecektir.. ‘elena’ tecrübelerini kullanarak tüm sorunlara kesin bir çözüm bulmaya karar verir.. bu karar hayatının en önemli kararıdır.. tereddüt etse de ve üzülse de planı uygulamaya başlar..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin bu kırılış anından sonra olaylar arka arkaya gelişir..

‘andrei zvyagintsev’ tüm filmlerinde olduğu gibi bu filminde de seyircinin gözüne gözüne soktuğu insanların arasındaki yabancılaşmayı ve aile kurumunun çürümüşlüğünü bu filmde seyirciyi rahatsız edecek şekilde işler..

filmde ayrıca sosyal adalet ve siyasal gidişat hakkında da değinmeler var.. ‘vladamir’in lüks arabasıyla giderken tulumlu ve baretli bir işçi grubunun yolu geçişi sırasında mecburen durup beklediği sahne, yine ‘vladamir’in karısıyla tartışırken ‘siz fakirlerin inandığı incil’ diye karısı ‘elena’yla dalga geçtiği sahne ve ‘vladimir’in devamlı televizyondan maç ya da eğlence programları izlerken ‘elena’nın kendi odasında sosyal içerikli programlar ya da haber bültenlerini izlediği sahneler gibi özenle filme yedirilmiş sahneler de ‘andrei zvyagintsev’in ince mesajları olarak algılanabilir..

yabancılaşmanın sebeplerinden en önemlisinin anlamlı bir şekilde anlatıldığı ve filmde devamlı tekrar edilen sahne ise evdeki ‘televizyonların’ karşısında insanların hipnotize olmuş şekilde oturdukları sahneler.. öyle ki hem ‘elena’nın hem de oğlunun yaşadığı evlerde herkesin odasında bir televizyon, mutfaklarda da ayrı bir televizyon bulunmaktadır.. neredeyse banyo ve tuvalette bile televizyon izleyecek bir toplum tasviri yapılıyor filmde.. hoş bu pek de ütopik ya da imkansız değil, kaldı ki ülkemizde örneklerini artık görüyoruz.. istanbul-ankara arası yol yapanlar bilirler, devasa büyüklükte yeni bir dinlenme tesisinin erkekler tuvaletindeki elliye yakın pisuvarın her birinde istediğiniz haber ya da müzik kanalını izleyebileceğiniz lcd ekranlar dizilmiş durumda.. yani artık tuvalette bile beyin yıkamadan kaçış yok kimseye.. beyninizi 24 saat etki altında bırakmak ve yönetmek için çaba sarf ediyor kapitalizm..

neyse filme geri dönecek olursak son olarak şunu söyleyeyim son yıllarda izlediğim en şiirsel filmlerden birisi olan ‘torino atı’na abuk sabuk eleştiride bulunup saçmalayan arkadaşlarıma önerim şu : ‘torino atı’ adlı  filme katlanamadıysanız bu filme sakın gitmeyin ya da izlemeyin çünkü sakince ama suratımıza şamar ata ata bizlere yaşadığımız hayatı gösteriyor bu film..

ilk iki filminden tek farkı ‘andrei zvyagintsev’in güvendiği ve devamlı başrolde oynattığı ‘konstantin lavronenko’nun bu filmde olmayışı.. ‘konstantin lavronenko’ 2007’de cannes film festivalinde ‘sürgün’ filmindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu ödülüne layık görülmüştü.. 

artık 2015’i bekleyelim çünkü sanrım usta bir sonra ki filmini yine dört yıllık periyodunu tamamladıktan sonra çeker.. ne yapalım üç başyapıtıyla idare edeceğiz dört sene..

sinemayla ve gülüşünüzle kalın..’

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ELENA..’

‘Yönetmen: Andrei Zvyagintsev

Senaryo : Oleg Negin

Oyuncular: Yelena Lyadova,

Nadezhda Markina,

Aleksev Rozin,

Andrey Smirnov

Rusya, 2011

35 mm, Renkli, 109 dakika..’

‘Topaç nasıl döner? İpi sağdan sararsanız sağa döner topaç; soldan sağa doğru sararsanız bu kez sola döner küçük oyuncak. Türkiye’de inançsız politikacılar da topaçlara benzerler. İhtirasın ipi ne yöne sarılmışsa oraya doğru dönerler. Bir süre sağa, bir süre sola…’ – Uğur Mumcu (3 Mayıs 1974..)

‘gazeteciyi nasıl tanımlarsınız? kimdir gazeteci, ne yapar? işlevi nedir? gazeteci, her konuda fikir ileri süren, her şeyi bilen insan demek midir? hayır. nereden bilecek gazeteci her şeyi?

ben kendime göre bir tanım yapayım:

- gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir.

gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.’

uğur mumcu (milliyet, 3 mayıs 1992)

 

“yazın dünyası, gazeteler, dergiler, televizyon  ne kadar boş değil mi.. ne kadar sığ insanlar arzı endam edip boş boş konuşup, yorum yapıp havanda su öğütüyorlar.. yüz kelimeyi geçmeyen kelime dağarcıklarıyla ülkenin kanayan sorunlarıyla ilgili ahkam kesiyorlar, çözüm diye kendi faşist zihniyetlerinin izlerini taşıyan öncü emellerinin ürünlerini sunuyorlar.. kendileri gibi düşünmeyen herkes bilgisiz ya da ‘faşist’ ya da gizli örgüt bağlantılı vs vs vs.. onu bırakın televizyondan ya da gazeteden açıkça tehditler savurup yarın seni de götürecekler diye başka yazarlara göz dağı veriyorlar mahalle kabadayıları gibi..

oysa eskiden böyle miydi.. birbirleriyle en kavgalı olan yazarlar, sanatçılar bile bel altından vurmaz, tehdidi geçin nezaket kurallarını aşmadan en acımasız şekilde tartışır, eleştirir ama birbirlerini gördüklerinde el sıkışır, hal hatır sorarlardı..

şimdi ise bakıyorsunuz en önemsiz konuda bile birbirlerine bağırarak yüksek sesle konuşmalar, hakaretler, tehditler, söz kesmeler, sataşmalar, birbirlerinin üzerine yürümeler, hatta eline geçirdiği nesneleri fırlatmalar oluyor.. zamane ‘aydınları’ böyle tartışıyor işte..

geçenlerde ‘schopenhauer’in sel yayınlarından ‘ülkü hıncal’ çevirisiyle çıkmış ‘eristik diyalektik- haklı çıkma sanatı’ diye bir kitabından alıntılar yapmıştık ‘aylak adamız’da.. sanki bu adamların hepsi daha önceden bulmuşlar bu kitabı, onu iyice hatmetmişler ona göre bilenmiş ve piyasaya çıkmışlar.. en ince ayrıntısına kadar öyle güzel uyguluyorlar ki orada anlatılanları.. hatta bazen o kitap yaya kalıyor onların icrasının yanında..

peki neden böyle oldu.. beğenirsiniz beğenmezsiniz en başta cumhuriyet aydınlanmasıyla yetişmiş bütün aydınlarımızı ya ecelleriyle, ya da kimin yaptığı apaçık ortada iken bir türlü faillerinin bulunamadığı suikastlar, katliamlar sonucu kaybettik.. onların yerine yetmiş ve seksen darbelerinin dayattığı eğitim sistemlerinin eğitip, klonlanmış şekilde piyasaya sürdüğü insanlar doldurdu..

iki kelimeyi yan yana koyduğunda bokunda boncuk bulmuş gibi yaygarayı koparan insanlar yedi gün yirmi dört saat gazetelerde, televizyondalar.. bazıları neredeyse aynı ada üç, dört televizyon kanalında birden boy gösteriyorlar.. bazen bakıyorum aynı zaman diliminde farklı kanallarda aynı nakaratı sürdürüyorlar.. yuh yani diyorum.. kalmadı mı bunlardan başka kimse..

her konuda uzmanlar.. bilmedikleri bir konu yok.. güneşte patlamalar oluyor onlara soruyorlar, dolar alıp başını gidiyor onlara soruyorlar, futbol konuşuluyor yine onlar, suriye’ye saldıralım mı yine onlarla konuşuluyor, deprem oluyor bakıyorsun profesör olmuş bilim adamlarına televizyonda kafa tutuyorlar.. vır vır vır.. ne bitmez enerji.. ne ses teli varmış mübarek adamlarda..

hele bir tanesi var yüzünde malum sebeplerle tek mimik olmadan tüm televizyon kanallarında.. zamanın tüm askeri darbelerine selam durmuş emir eri, askeri darbe yaltakçısı, faşisti, şimdinin ise en demokratı.. o da yetmezmiş gibi bir tane genç versiyonunu bulmuşlar şimdi onun yanında onu yetiştiriyorlar.. tıpkı ikizi, burnundan düşmüş.. kendilerine doğru dürüst cevap veren yok, zaten cevap verebilecek ortam da yok..  dilediklerini konuşturup, yazdırıyorlar..

iki aydır yeni bir operasyon yaptılar medyada zaten.. iki üç kelime yazan kim varsa hepsini ya işten çıkardılar ya da içeri tıktılar.. muhalefete zerre tahammül yok.. ama ortada dolaşan kocaman kocaman demokrasi balonları var..

ama hemen güncel bir örnek vereyim ultra süper sonik falan filan  demokrasimizle ilgili : yıllar önce jitem ve kontrgerilla tarafından katledilen ape ‘musa anter’in on yıllardır piyasada olan kitapları birden toplatıldı.. sanırım 12 eylül referandum süreciyle gelişen demokrasi sürecimizin açılımlarından birisiydi bu.. ne güzel değil mi.. jitemin cirit attığı, hizbulkontranın katliamlar işlediği dönemlerde bile piyasada satılan kitapların şimdi ‘suçlu’ olduğu tespit edilmiş ve toplatılmasına karar verilmiş.. vay vay vay..  yüz yıllarca fetvaları uygulanmış ve hep hoşgörünün timsali olarak adlandırılmış osmanlı yönetiminin büyük şeyhülislamı  ‘ebussuud efendi’ hazretlerinin hep fetvalarının sonunda buyurduğu gibi bu ‘sakıncalı’ kitapların hepsi ‘tiz toplatıla, tiz yakıla, yazanın da katli vaciptir tiz boynu vurula..’

herkesin malumu zaten şimdilerde yeni yargı paketi geliyor, koştura koştura yargımızı hızlandırıyorlar bu sıralar.. neler yok ki içinde.. ‘çek mağduru’ diye bir saçma sapan terim uydurdular, bu ‘çek mağduru’ denilen tayfanın cezaevinden çıkmalarını da sağlayacak bu yargı paketi.. peki ellerinde patlayan çekleri tahsil edemeyen dürüst tüccar, esnaf ne yapacak.. mağdur esas onlar değil mi.. yok efendim insanları hapse tıkarsan borçlarını nasıl ödeyecekler.. lan zaten bu adamların yargılamaları beş seneden fazla sürüyor, bunlar bu kadar süre dışarda dolanıyorlar ama hiçbir şey yapmıyorlar borçlarını ödemek için.. çünkü gerçekten yüzde sekseni tokatçı.. pırasa doğrar gibi çek yapraklarını doğrayıp piyasaya dağıtmışlar.. karşılığında aldıkları mallardan gelir elde edip tüymüşler.. e ne olacak şimdi alacaklarını alamayan vatandaşlar.. içerdeki sekiz bin küsür insanı düşünüyorsun da alacaklarını alamayan bir milyona yakın kişiyi neden düşünmüyorsun.. öde bakalım o zaman sorumlu bir hukuk devleti olarak sen de onların alacaklarını.. ya da önüne gelen adama çek karnesi dağıtan bankalara ödet bu alacakları.. yok nerde o ince düşünce..

hani yargı hızlanıyor diyorlar ya, size hemen kısaca komedi bir olay anlatayım.. ekim ayında ortağım ‘ciğerim’ müşteki vekili olarak bir karşılıksız çek duruşmasına girdi.. yani 2011’in ekim ayında.. sanık gelmemişti.. sanığın ifadesinin alınması ve başka bir takım eksikliklerin giderilmesi için duruşma başka bir güne ertelendi.. verilen yeni duruşma günü neydi biliyor musunuz : 2013’ün ocak ayıydı.. inanmayana hemen fakslarım duruşma zaptını.. şaka değil gerçek.. iki seneye gün veren hızlanan yargı mekanizması.. bu durumdan dolayı ne hakimin ne savcının ne memurun suçu ya da ihmali var.. suçlu belli problemli sistem.. işte bu yargı paketiyle altı kaplumbağa gücünden sekiz kaplumbağa gücüne çıkıyorlar.. yargının hızını nasıl arttırıyorlar şimdi, var olan davaları ortadan kaldırarak.. neyle afla.. ama kime af.. sadece çek tokatçısına.. çıkarsana genel bir af.. rahatlatsana yargının yükünü.. yok, işine gelene af var..

şimdi bizim mesleğe göz dikmişler bir de.. arabuluculuk yasasını da araya sıkıştırılıyor.. şeyhülislam ‘ebusuud efendi’nin fetvalarını uygulamak üzere bir nevi ‘kadılık’ sistemini getiriyorlar.. neymiş herkes adliyelere gidiyormuş.. artık bir takım meseleler arabulucular sayesinde çözüme hemen ulaşabilecekmiş.. hangi konular mı.. neler yok ki.. en başta kadınların bir sürü hakları biçiliyor, yok ediliyor.. aile mahkemelerinde çözüm üretilmesi gereken konular arabuluculuk adı altında çözüme gönderiliyor..

bırakın bu ayakları kardeşim.. eskiden on saniyede yatırdığımız üç liralık vekalet suret harcını ‘uyap’ denilen zamazingo çalışmadığı için bazen beş altı saatte yatıramıyoruz, bazen bugün git yarın gel oluyor.. şaka değil gerçek.. kar yağıyor ‘uyap’ çalışmıyor, tren geçti ‘uyap’ gitti, köpek havladı ‘uyap’ kesildi, yağmur yağdı şimşek çaktı ‘uyap’ gitti, pazartesileri zaten ‘uyap’ı gören olmaz, sene başlarında güncelleme yapılır bir hafta on gün ‘uyap’ iptal.. ne çağdaş sistemmiş be yahu.. alt yapıyı oluşturmadan sistem oluşturursan olacağı budur işte.. bu konular gündeme geliyor mu hiç.. gelmez..  

neyse kendi dertlerimizden konuyu  saptırdık nerelere geldik..

işte bu yukarıda anlattığım akıllara zarar günümüz ortamında en büyük eksikliğimiz aşağıdaki fotoğraftaki güzel aydınlarımızın artık olmaması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘uğur mumcu, aziz nesin, ilhan selçuk..’ fikirlerini, eserlerini beğenirsiniz beğenmezsiniz daha onlar gibi kimlerin eksikliğini hissetmiyoruz ki : ‘turan dursun, musa anter, server tanilli, turhan selçuk, ahmet taner kışlalı, doğan öz, hrant dink, can yücel, cavit orhan tütengil, rıfat ılgaz, cemal süreya, ece ayhan..’ saymakla bitmez..

kimisi gazeteci, yazar olarak, kimisi sanatçı, şair olarak her alanda doldurulamaz boşluklar bırakarak sonsuzluğa gittiler..

bugün işte onlardan güzel ve yiğit insan ‘uğur mumcu’ ustanın katledilişinin yıl dönümü.. işte ‘şu kadarıncı yıl dönümü’ demiyorum artık.. sayı vermek istemiyorum.. tarihimiz ağıt yakma yıldönümlerine döndü artık.. bir iki damla gözyaşı, bir iki slogan, bir iki konuşma ve hadi bakalım seneye görüşürüz.. ayın 19’unda hrant abimizin katledildiği gündü, bugün de uğur mumcu ustamızın katledildiği gün.. acımasızca, kahpece katledildiler ikisi de.. arkadan sinsice tezgahlanan cinayetler.. sanki her yılın başında insanların ayağını denk alması seçilen kurbanlar gibiydiler..

peki ‘uğur mumcu’ kimdi..

gazetecilik okullarında ders olarak okutulması gereken ilkelerinden ve gazetecilik meslek kurallarından hayatı pahasına ödün vermeyen, derin devletin çözümleyicisi, silah tüccarlarının belalısı, hayali ihracatçıların korkulu rüyası ve  hep dimdik durmuş bir gazeteci, anti emperyalist, laik, aydınlanmacı ve devrimci bir insan..

“bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” şiarıyla yazan ve düşüncelerini savunan örnek bir insan..

yazarken eğilip bükülmeden dimdik duran uğur mumcu usta 4 şubat 1981 günlü yazısında da başına neler gelebileceğini bildiğini göstererek adeta karanlık köşelerdeki  derin güçlere ve onların pislik tetikçilerine meydan okumuştur : ‘isterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar. evet yazacağız, susmayacağız. bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.’

işte böyle inançlı ve kararlı aydınlanmanın savunucusu bir insandı uğur mumcu..

onun katledildiğini çok geç bir vakitte gece eve geldiğimde öğrenmiştim.. annem, babam ağlıyordu, kardeşim gözleri dolu dolu ekrana bakıyordu.. ne oldu dedim.. hiçbirinden ses çıkmadı.. ekrana doğru yaklaştım.. ankara’dan canlı bağlantı.. insanalar haykırıyor : ‘uğurlar ölmez..’ dizlerimin bağı çözüldü, yığıldım kaldım.. kim nasıl yapmış, kafamdan bunlar anlamsızca uçuşuyordu.. sonra gittim odamda onun kitaplarına sarıldım sabaha kadar okudum, ağladım durdum..

çevremde kaç kişi okumuştur onun kitaplarını bilmem.. ama çoğu insan bilgi sahibi olmadan ahkam kesip dururlar onun hakkında, acımasızca atıp tutarlar.. ne faşistliği, ne ulusalcılığı kalmaz.. oysa tek bir satır yazısını okumamışlardır.. boş beleş kulaktan dolma bilgilerle konuşurlar..

ben de birçok görüşüne katılmam uğur mumcu’nun ama ortak noktalarımız da çoktur.. beşlik simit gibi her türlü şekle girebilen, zamanın iktidarına göre pozisyon değiştirip cep dolduranlardan olmadığı için, aydınlanmacı, yurtsever, laik, antiemperyalist olduğu için, örnek bir gazeteci olduğu için severim kendisini..

uğur mumcu’nun tüm yazdıkları her dönem mutlaka okunması gereken ve önümüzü görebilmemiz için bizlere sönmeden ışık tutan, tecrübe aktaran, ufuk açan ve eskimeyen yapıtlardır..

şimdi o kadar yırtınıp duruyorlar derin devleti deşifre edeceğiz diye ama onun derin devleti deşifre edip 1970’lerden beri yazdığı yazılarının yanına bile yaklaşamadılar.. onun gibi korkusuzca çomak sokup karıştıramadılar derin tezgahlara..

anlamsız bir koşturmacanın içerisindeyim günlerdir, bu sıkışıklık içinde bugün ‘uğur mumcu’yla ilgili bir yazı yazmasam, anmasam çok üzülecektim büyük ustayı.. hele ‘reis’in bu yukarıdaki fotoğrafı bugün bana yollamasından sonra öyle bir hüzün çöktü ki içime.. yıkıldım.. üç güzel insan güzel günler için kadeh kaldırmışlar..

bu fotoğraf karşısında konuşmanın, yazmanın ne anlamı var artık onlar gibi gülümseyerek kadeh kaldırmaktan başka..

selam olsun aydınlık gülüşlerinize..”

Crockett..

‘düşünen her kişi sabah kalkar kalkmaz kusmaktan alıkoyamaz kendisini..’ – thomas bernhard

“neredeyse beş yıl süren bir yargılama sonunda ‘hrant dink’ abimizle ilgili davada karar verildi.. kararın verilmesiyle birlikte tartışmalar, protestolar, kararı haklı bulmalar, karşı çıkmalar birbirine karıştı.. demeç veren verene..

bu süreçte şu da bir kez daha su yüzüne çıktı : yaklaşık on yıldır onlarca ‘ünlü davayı’ takip eden medyada hukuktan zerre kadar anlayan bir insan yok ve varsa da var olan hukuk danışmanları da zerre kadar yorumlama yeteneğinden yoksunlar..

laf kalabalığı yapıp duruyorlar, yok tck bilmem kaçıncı madde, yok cmk bilmem kaçıncı madde..

‘ne diyorsun adamım sen ya..’

‘ne vızıldayıp sayıklıyorsunuz günlerdir..’

hele geçen anlı şanlı bir haber kanalındaki tartışmaya gözüm takıldı, programın sunucusu ‘ağır abilerden erhan tuncel’in avukatı meslektaşıma ‘kararı temyiz edip etmeyeceklerini’ soruyor :

‘………….. edecek misiniz..’

‘evet edeceğim..’ diyor..

dediği anda da lafı ağzına tıkıyor programın sunucusu ve bangır bangır bağırmaya başlıyor:

‘evet, evet sayın seyirciler erhan tuncel’in avukatı bile kararı temyiz edecek..’

ekranın alt köşesine hemen ‘son dakika’ yazısı giriliyor ‘flaş flaş flaş : ‘erhan tuncel’in avukatı bile kararı temyiz edecek..’

lan bir dur, adamı dinle, sözünü bitirsin, ayıp yahu, adam kararın neresini temyiz edecek bir dinle..

müvekkili cinayetten, örgütten beraat etti diye temyiz eder mi kararı.. bu kadar zekadan yoksun musun sen ey cahil spiker bozuntusu..

müvekkili başka bir olaydan, yıllar önceki hamburgerci bombalamasından on yıl yemiş, tabi ki onu temyiz edecek..

müvekkilinin yararına olan bir kararı temyiz etmek hangi akla mantığa sığar.. meslektaşımız gülümseyerek bekliyor, dakikalar sonra konuşma fırsatı verilince ‘ben beraati temyiz etmeyeceğim ki’ diyor..

spiker bozuluyor hemen çünkü az önce yarattığı heyecan dalgasının balonu suratında patlıyor beş dakika geçmeden..

işte böyle bir ortam var ülkemizde.. bu cinnet ortamında da akıl sağlığımızı korumalıyız öncelikle..    

neyse davaya gelelim yine.. o kadar tartışmaya, gürültü yapmaya ne gerek var ki.. her şey ayan beyan ortada değil mi..

devletin sevmediği vatandaşlarından birisi katledilmiş, katledenlere göstermelik cezalar ödül gibi dağıtılmış.. e daha ne istiyoruz ki.. adalet sağlanmış işte, allah razı olsun yüce devletimizden deyip susmamız gerekiyor..

parkta oturup çekirdek çitleyen gençlerden örgüt yaratan, aynı minibüste tesadüf yolculuk eden insanlardan örgüt yaratan, parasız eğitim istiyoruz diyen öğrencilerden örgüt yaratan, tutuklu ziyaretine giden arkadaş grubundan örgüt yaratan, aynı fabrikada çalışıp da birbirini tanımayan ve hatta sendika üyesi bile olmayan ama hak aramak için bir araya gelen işçilerden örgüt yaratan, 4-c yasasına karşı eylem yapan işçilerden örgüt yaratan, henüz yayınlanmamış kitaptan örgüt yayını, yazarından da örgüt üyesi yaratan, okulda saldırıya uğrayıp güvenlikleri için okulun kapısından beş kişi ya da on kişi topluca çıkmak isteyen öğrencilerden örgüt yaratan bu devlet değil mi.. on sekiz yaşındaki çocuğa küçüklüğünden beri takılan lakabı ‘kod adı’ yapan ve organize çeteden acımasızca tutuklayıp aylarca cezaevinde yatırıp okulundan edip sonra sırıtarak beraat veren bu devlet değil mi.. üç kişi kaldırımda yan yana yürü seni örgüt yaparlar.. ağzını açamazsın.. üç kişi akşama bira içelim diye sözleşin ‘hop değiş tonton’ sabaha varmadan örgüt olursun.. ha bira içmek için değil de adaçayı içelim akşama diye sözleşin devletin işine gelmezse yine örgüt yaparlar.. alkol olup olmamasında sıkıntı yok, sakın yanlış anlamayın.. sadece alkol kullananlar örgüt olmuyor, kullanmayanlar da aynen yaratılabilecek bir örgüte konu olabiliyorlar..

neyse gırgır yapmayı bırakayım diyeceğim fakat bu ortamda gırgır da yapılmadan akıl sağlığı korunmuyor ki..

kısacası örgüt bulmak ya da örgüt üyesi yapmak o kadar kolay ki bu ülkede.. ama nedense işte ‘hrant dink’ cinayetine gelince örgüt mörgüt ‘hayal’ oluyor..

bu olayda bir başka noktaya daha dikkatle bakmak gerekiyor : herkesin malumu son yılardaki meşhur politik davaların hepsinde herkesin bildiği bir ‘örgüt’ tespit edildi ve ülkemizin kanayan yarası onlarca siyasi faili meçhul cinayet dosyası tekrar açılarak bu örgüt davalarının dosyalarına eklendi..

ama ama ama sadece bir dava dosyası bu meşhur derin devlet örgütünün davasının dosyasına eklenmedi  : ‘hrant dink davası..’

daha hrant dink abimiz katledildiği ilk gün koşa koşa basına demeç vermeye giden görevli, görevsiz, emekli, faal onlarca siyasinin ve yetkilinin verdiği demeçlerde ortak nokta şuydu : ‘kesinlikle örgütlü bir iş değil, kahve köşelerinde pişpirik oynarken bir iki cahil gencin gaza gelip milliyetçi duygularının kabarmasıyla işlediği ferdi bir cinayet..’

hadi canım deme..  adamlar utanmadan sıkılmadan çıkıp günlerce bunu dikte ettiler insanların beynine..

bir yandan da ‘hrant dink’in yazdığı yazılardan cümleler yazının özünden koparılarak medyaya da servis edildi ki insanlar ‘ama o da tahrik etmiş canım’ desinler diye çalışmalar yapıp, dezenformasyon yürüttüler..

neredeyse hrant dink abimiz suçlu çıkarılmak üzereydi ki hala insan kalabilmiş yüzbinler hrant dink’in cenazesinde son kez ona eşlik edip yürüyünce, derin tezgahı çeviren pislikler ellerine yüzlerine bulaştırdıkları bu tezgahta biraz geri adım atıp seslerini bir süre kestiler..

yüzbinlerin yürüdüğü o yürüyüşten sonra dava süreci başladı, hrant’ın sevenleri yine her duruşmayı takipteydi..

ancak onlarca politik, siyasi veya örgütsel davayla ilgili haberler arasında basında hep geri plana atıldı hrant dink davası..

ve yukarıda da dediğim gibi onlarca siyasi cinayet, suikast davası derin devletin yapılanması olduğu iddia edilen davanın dosyasıyla birleştirilirken bu dava dosyası inatla ayrı tutuldu..

önce tetikçinin dosyası ayrılıp, çocuk mahkemesine gönderildi.. ona oradan şeker gibi, bir ceza çıktı..

sonra ‘büyük abilerine’ şeker gibi cezalar, tahliyeler çıktı..

ve dava bitirildi..

bayrak önünde çektirilen sırıtık salyalı pozlar da bile ayan beyan ortada olan örgüt ve örgüt desteği nedense yargılamada bulunamadı..

sonra ülke tarihinde olmayan şeyler olmaya başladı.. kararı veren mahkemenin üyeleri arasında medyada tartışmalar, sataşmalar, yorumlar başladı.. kararı veren mahkemenin başkanı bile verdiği kararı beğenmezken kamuoyundan bu kararı beğenmesini isteyen beyinsizler de yine ortaya çıkıp hönkürmeye başladılar..  ‘işte verdiler en yüksek cezaları, daha ne istiyorsunuz, örgüt olsa ne olur olmasa ne olur’ diyorlar günlerdir.. saklandıkları inlerinden birden fırlayıp konuşmaya başladılar aldıkları talimatları, tıpkı kurulmuş makineler gibi..  

öyle mi peki canım 5237 sayılı türk ceza kanunu ne diyor en az üç kişi kanunun suç saydığı fiilleri işlemek amacıyla bir yapılanmaya giderse örgüt sayılırlar diyor.. e peki burada nasıl örgüt yok.. şimdi iki tane beyinsiz kahvede kağıt oynarken ‘lan bu hrant çok konuşuyor, bunu sen bir koşu gidip indirip gelsen kağıt oynamaya sen gelince devam etsek’ demiş ve bunlardan birisi kalkıp istanbul’a gitmiş, yerini yurdunu bilmediği adamı bulmuş, takip etmiş ve kahpece arkasından yaklaşıp ensesinden vurarak öldürmüş öyle mi.. ülke tarihinin en büyük siyasi cinayetlerinden birisi işleniyor ve bu kadar basit öyle mi.. hiçbir istihbari ve lojistik çalışma yapmamışlar öyle mi.. sonra vuran pislik tetikçi saklanmış, yakalanmamış, elini kolunu sallaya sallaya ta samsun’a kadar gitmiş ve orada sırtı sıvazlanarak yakalanmış..

öyle mi..

bu kadar basit..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ha bir de olayın öncesi var : cinayet bağıra bağıra geliyorum demiş..

istihbarat raporları akmış durmuş devlete, fakat ortalarda dolanıp dolanıp, imzadan imzaya giden evraklardaki ihbarı hiç kimse görmemiş, duymamış.. derin bir sessizlikte kaybolmuş bu ihbarlar..

önce hrant dink abimiz, yaşadığı ilin valiliğine çağrılıp en üst yetkililerce ayağını denk alması konusunda uyarılmış, hukuk diliyle söylersek ‘tehdit’ edilmiş..

sonra da ayağını denk almayan hrant dink abimiz kahpece katledilmiş.. ama ama ama bu işi örgütlü bir yapı yapmamış.. ‘bireysel , münferit bir menfur saldırı..’ bu kadar basit işte.. zaten hepimiz biliyoruz ki ‘bireysel , münferit bir menfur saldırı..’ cümlesi bu ülkenin yazgısı.. ‘abdi ipekçiler, uğur mumcular, mehmet sincarlar, ahmet taner kışlalılar, musa anterler, doğan özler, turan dursunlar, cavit orhan tütengiller ve onlar gibi yüzlerce aydın, milletvekili, savcı, sanatçı katledilir ama hep aynı cümle hazırdır : ‘bireysel , münferit bir menfur saldırı..’     

devlete karşı en ufak bir hak arama amacıyla insanlar ses çıkarınca örgüt isimleri havada uçuşurken nedense bu devletin kimliğini ve pasaportunu taşıyan ermeni vatandaşı istanbul’un göbeğinde katledildiğinde örgüt bulunamıyor işte..

ülkemizde uygulamada ve öğretide benimsenen ve ilgili türk ceza kanununda tanımı yapılan yasadışı örgüt oluşturmak suçu ve yasadışı örgüt üyesi olma suçu eyleme geçmeden de hazırlık hareketlerinin de cezalandırıldığı bir ‘tehlike suçu’dur.. bu kapsama alınmasındaki amaç gelecekte işlenebilecek suçların önlenmesidir.. basit bir birleşme için bir araya gelme değil de toplum için tehlike yaratacak bir birleşmeyi cezalandırmak amaçlanır.. bu tip suçları basit bir birleşmeden ayıran unsurlar devamlılık, birden fazla suç için bir araya gelmektir.. ortada ortak bir niyet ve sayısı belirsiz sayıda eylem yapmaya yönelik ortak bir karar ve birlikte hareket etme kararlılığı olmalıdır.. bu kadar basit tariflerden sonra hukuk okumayan, bilmeyen bir insan bile ‘birlikte sayısız eylem yapan ve sürekli bir arada bulunup, ortak hareket eden hrant dink davası sanıklarının yapılanmasında örgütü açık seçik görür ve söyler..  ama beş yıllık bir yargılama sonucunda bu cinayette örgütsel yapılanma bulunamaması çok ilginç ve acı değil midir..

bu adamlar yaşadıkları ilde birçok olaya karışmış, hamburgerci bombalamış, adam dövmüş, tehdit etmiş, devletin ajanı olduğu söylenen ‘abilerden’ en jantisi sayısız rapor yollamış çalıştığı birimlere bu cinayet işlenecek diye ama raporları okuyup arşive atan herkes derin derin susmuş..

bu susuşta, görmezden gelme de bile ortak bir amaç, bir örgüt yok mu.. burada bile bir yapılanma yok mu..

var..

var..

var..

bayrak önünde sırt sıvazlanarak çekilen fotoğraflarda örgüt yok mu..

var..

var..

var..

ama hayır yokmuş be, ne yaparsın ey ‘bireysel , münferit bir menfur saldırı kurban adayı’ vatandaş..

insanlığınızla kalın..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘siz inanmayın bir gün değişir elbet güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü..’ – Arkadaş Z. Özger

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“seversiniz sevmezsiniz türk sanat müziği sanatçısı ‘bülent ersoy’ geçenlerde bir şeyler anlattı çocukluğuyla ilgili.. anlattıklarının arasından güzel ve yiğit insan ‘deniz gezmiş’le ilgili söyledikleri şeyleri yağlı boya medya sanki çok acayip bir durummuş gibi cımbızla çekip manşetlere taşıdılar..  ‘deniz bana üç gazoz aldı, ben ona şarkı söyledim, sesimi çok beğendi, ben onların toplantılarına katıldım vs..’

iki üç gün boyunca gazetelerde bolca yer aldı bu haber.. arkasından ‘bülent ersoy’a sağlı sollu salvolar başladı.. içlerindeki erkek egemen, cinsiyetçi, faşist pislik düşünceleri kusmaya başlayan ve çoğunluğu kendisine ‘solcu’ diyen güruh saldırılarını tehdit derecesine vardırdı.. yazıklar olsun hepsine..

ar damarı kopmuş çağımızın insanlığında böyle insanların kendilerine ‘solcu’ demesi de gayet normal gelmeli bizlere ama hala insan ‘kalabildiğimizden’ yine de öfkeleniyoruz.. beğenirsiniz beğenmezsiniz ‘bülent ersoy’un açıklamalarını, ‘doğru değil, yalan söylüyor, reklam yapıyor, şu nedenlerle mümkün değil’ diyerek yalanlayabilir, karşı argümanlarınızı sunabilirsiniz.. fakat bastırılmış cinsel duygularınızı, içinizdeki faşist düşünceleri kusarak insanların cinsel tercihlerine, kişiliğine saldıramazsınız..

‘bülent ersoy’a yapılan bu çirkin saldırılara katledilmeseydi eğer en önce özgürlük için yaşamını hiç duraksamadan feda eden ‘deniz gezmiş’ isyan ederdi.. önce onun kemiklerini sızlattınız beyler, bayanlar..

kimler yoktu ki bu faşist güruh arasında ‘deniz gezmiş’in arkadaşı olduğunu söyleyen ama onu hiç tanıyamamış, anlayamamış insanlar, 68’li olduğunu söyleyip 2000’lerde faşistlerin avukatlığını yapanlar, eski maocu yeni liboş tayfa, demokrasi için mücadele ettiğini söyleyen demokrasiyle alakası olmayan ‘ne sağcıyım ne solcuyum paranın en has kuluyum tayfası..’ ne ararsınız var aralarında..

1980’lerde ‘bülent ersoy’un sahneye ve televizyona çıkmasını yasaklayan faşist diktatörlerden hiçbir farkları yok ve hatta onlardan daha faşistler..

dostlarımızla konuştuğumuzda hep deriz zaten ulan bu tip ‘solcular’  hiç iktidara gelmesinler, bir gelseler önce bizi içeri tıkıp, kökümüzü kurutacaklar.. çünkü şöyle bir ‘solculuk’ anlayışları var : yaşama hakkına, farklılıklara, tercihlere saygı duymayan ve yok etmek isteyen bir ‘solculuk..’

bu ‘solcuların’ zihniyetlerinin ‘hitler’in üstün ırk teorisi ve katliamlarından, keza ‘mussolini’ ve ‘franco’ gibi faşistlerin yaptıklarından, ‘stalin’in sosyalizmden anladığı ‘tek ülkede sosyalizm, kutsal anavatan savunusu’ adına yaptığı katliamlardan, sürgünlerden, cinayetlerden, itaat eden koyun sürüsü olacak tek tip insan modelini oluşturmaya çalışan 12 mart, 12 eylül diktatörlerinin katliamlarının temelinde yatan düşüncelerden hiçbir farkı yoktur.. 

bir insan arap ya da türk ya da kürt ya da ermeni doğabilir.. nasıl bu durumun seçiminde engeller koyamazsanız insanların doğuştan gelen ya da sonradan cinsel tercihlerine de engeller koyamazsınız.. bu kadar basit ve doğal bir olayı hala içselleştirememiş ve kabullenememiş aciz insanlar güruhu var işte dünyada..

yıllar önce ülkemizde ‘zeki müren’le, bülent ersoy’a’ yapılmayan kalmamıştı.. otuz kırk sene geçti dünya değişti ama bizdeki beton kafalar hala değişmedi..

ben ‘zeki müren’i çok severim ve onun sesini duymadığım gün yoktur hemen hemen, ‘bülent ersoy’u onun kadar olmasa da severim ve dinlerim.. hiçbir zaman cinsel tercihleriyle, özel yaşamlarıyla ilgili düşünmedim, konuşmadım, espri yapmadım çünkü aklıma bile gelmedi onların bu tercihleri.. beni ilgilendirmiyordu ki.. beni ilgilendirmeyen bir konuyu neden düşünüp, konuşayım, tartışayım ki.. cinsel tercihleri veya özel yaşamlarından yola çıkarak onların siyasal düşüncelerini, sanatlarını, hayat hikayelerini, anılarını nasıl yargılayabilirsiniz, nasıl ilişkilendirebilirsiniz.. ve nasıl bu kadar acımasız olabilirsiniz anlamıyorum.. acınacak zavallılarsınız.. zerre kadar insanlık yok içinizde..

özgürlük, devrim gibi idealler uğruna kendilerini feda eden yiğit insanları tanrılaştırıp, putlaştıranlar ve onları sömürenler de bu zihniyetlerdeki insanlardır.. bunların halka ulaşamamasının, politik mağlubiyetlerinin nedeni de zaten bu özgürlük düşmanı yapılarıdır.. onlar  ‘solcuysa’ da biz değiliz, onların olsun ‘solculuk’ da, devrimcilik’ de, 68’lilik de..

‘bülent ersoy’u tehdit edecek kadar zavallılar ama bizler onları sadece büyük hocam ‘ünsal oskay’, sevgili  ‘arkadaş zekai özger’ ve sevgili ‘kenan yücel’in yazdıklarına havale ediyoruz..

onlara inat hepimiz ‘zeki müren’iz, ‘bülent ersoy’uz..

bu sefer gülüşünüzle kalın demeyeceğim.. bu tip ‘solcular’dan uzakta kalın..”

Crockett..

Doğan Ergül’ün ‘UNUTU’ şiiri ve Majid Majidi’nin ‘BARAN’ filmi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UNUTU

 

unuttum seni

senden dönen işaretini aşkın

 

adını duyduğumda seğiren ellerimle kaldım

 

kaldım ve unuttum

ormanları, çıplak dağlarını, ezilmiş yeşili, kokunu

yamaçlarında hayvanların saklandığı vadini…

 

bana vaat-edilen yaşamı usul usul unuttum

 

unut dedin unuttum adımı

yılları saydım unuttum

artık bir ölüm biçimidir adımız…

 

hiç görüşmemiş olmak nasıldır unuttum

 

köprülerde

köprülerden akan incelmiş sularda

akşamda yoksul bir telaş

 

suskun

deniz fenerini, balıkçı kayıklarını

rıhtımlarının usta kedilerini unuttum

hiç öpmemiş gibiyim çürümüş bir bankta dudakları mor bir

kadını

 

bana uzanan ellerini, yaşamı telaşı gibi bitmeyen yollar,

otobüsleri

bir koltukta geçirdiğim uzun geceleri unuttum

unuttum neresiydi gece geçtiğim dünya

eteğini rüzgara dolayan kadınımın yüzünü küçücük ellerini

 

dünyanın beni unuttuğunu unuttum

 

yağmurlu bir günde bir patikayı yürüdüğümüzü..

 

omuzlarında taşıdığın karaları, su yollarını

ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu

oradan baktığım dünyayı unutmadan unuttum..

 

DOĞAN ERGÜL

 

‘UYKULU YAĞMUR..’ , DOĞAN ERGÜL, Yitik Ülke Yayınları, Haziran 2007, 56 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“doğan ergül 20 mart 1968’de kars’ın arpaçay ilçesinde dünyaya gelmiş.. yıldız üniversitesi, mimarlık fakültesi şehir ve bölge planlama bölümünden 1992 yılında mezun olan doğan ergül’ün şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmıştır.. ilk şiir kitabı olan ‘aşkın ve suların öğleni’ adlı kitabı 2005 yılında babil yayınları’ndan çıkmıştır.. genç bir yaşta yakalandığı kanser hastalığı sonucu 2 haziran 2007’de istanbul’da vefat etmiştir.. ikinci şiir kitabı olan ‘uykulu yağmur’ kitabı vefat ettiği haziran ayında yitik ülke yayınlarından çıkmıştır..

kendisinin şiirini bana tanıtan ‘kenanım’ olmuştu ilk kez.. daha sonra bana iki kitabını getirip ‘doğan ergül’ün dünyasını daha iyi tanımamı sağlamıştı..

geçenlerde mekanda ‘kenanım’la demlenirken masanın üzerinde duran kitapların arasından ‘uykulu yağmur’ kitabını çekip ‘unutu’ şiirini okumaya başlayınca şirin sonuna doğru birden kafamda şimşekler çaktı.. ‘doğan ergül’ün bu güzel şiirinin ‘ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu’ dizesi birden aklıma büyük usta ‘majid majidi’nin 2001 yılı yapımı ‘baran’ adlı başyapıtının final sahnesini getirdi.. bu filmi izleyenler bilir filmin son sahnesi veda anıdır.. ‘lateef’, sevdiği ‘baran’ı bir bilinmeze doğru uğurlarken yağmur yağmaya başlar.. sevdiği ‘baran’ın lastik ayakkabısı çamurlu yolda derin izler bırakır ve o izlere yağmur suları dolmaya başlar.. işte ben o sahneyi hiç unutamam.. ‘ankaralı cevo’yla kaç kere o sahneyi oturup konuştuk hatırlamıyorum.. ‘majidi’nin sinema dehasının farkına vardığım birçok sahneden birisidir o.. sinemada şiirin izidir işte bu sahne.. ve bu sahneye yıllar sonra ben ‘doğan ergül’ün 2007 basımı ‘uykulu yağmur’ kitabında rastlamış oldum.. ‘doğan ergül’ün büyülü şiir dünyasında ‘majid majidi’nin izine rastlamak beni daha da duygulandırdı ve şiirlerini başka gözle okumaya başladım.. ‘doğan ergül’ün sinemayla çok  ilgilendiğini de ‘kenanım’dan yine o gece öğrenmiştim.. ve belli ki ‘majidi’nin bu filmi ‘doğan ergül’ü de çok etkilemişti.. çok erken yaşta kaybettiğimiz bu değerli şairimizi saygıyla bu vesileyle anıyoruz burada.. ayrıca gür ve umut dolu sesiyle bu şiiri okuyan ‘kenanım’a da sonsuz teşekkür ediyorum ve ufkuma ufuk katmaya devam ettiği için tüm kalbimle iyi ki varsın diyorum..

şiirle ve sinemayla kalın..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(majid majidi’nin ‘baran’ filmindeki yazıya konu sahne..)