Archive for the ‘Tadımlık’ Category

YAŞAYAN HECE

Napsan boş, hep orada olacak, istemedikleri yerde bittikçe,

gece çöktükçe, süt döküldükçe,

araba yürüdükçe ve her çöküntüyü geçtikçe ve ağız dolusu sövdükçe

orada olacak, peşine köpek salsanız da hiç şaşmaz

yine orada olacak, avlanmaya kalktıkça, izini sürdükçe döne döne

o yine orada olacak, yanı başında herkesin, kavga sürdükçe, dile döküldükçe

her şeyde her yerde, büyüdükçe, eğildikçe

orada olacak, anam avradım olsun, yaşayacak bu hece : çe.

 

JULIO CORTÁZAR 

 

‘SON RAUNT’, JULIO CORTÁZAR, Çeviri : AYŞE NİHAL AKBULUT, YKY Yayınları, 407 Sayfa, Ocak 2009..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI..’ / Gönül Dönmez-Colin

“filmlerimde geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaya çalışırım.. geçmişimde beni etkileyen ve beni eğiten deneyimlerimin arasından geçerek hayatın özündeki hakikati arıyorum.. en saf hisleri, nezaket gibi en güzel erdemleri arıyorum bıkıp usanmadan.. meseleye böyle bakınca hiçbir dünyanın bir çocuğun dünyası kadar yalın, saf ve muhteşem olmadığını görüyorum.. ben çocukların dünyasını çok ciddiye alıyorum çünkü onların dünyası hakikate çok daha yakın.. ‘cennet çocukları’ ve ‘cennetin rengi’ filmlerinde çocukların yanı sıra anne babalar da var.. ‘baran’ ergenlerle ilgili bir hikâye.. ne hakkında film yapacağımı daha önceden kararlaştırmamıştım, konu kendiliğinden gelişti.. hikâye aşk hakkında; tam da bu sebeple filmin merkezinde ergenler yer alıyor.. ayrıca, çocuklar ve ergenler profesyonel olmayan diğer oyuncular gibi kamera karşısında nasıl rol yapacaklarına dair daha önceden tasarlanmış fikre sahip değiller.. dolayısıyla sonuç gerçeğe çok daha yakın.. iran’da her yıl altmış-yetmiş kadar film yapılıyor ancak yalnızca dört beş tanesi çocuklarla ilgili.. film festivallerine onlar gittikleri için batı bizim filmlerimizin çoğunun çocuklarla ilgili olduğunu düşünüyor..

‘baran’ın senaryosunu yazarken ‘latif’ vardı kafamda.. diğer oyuncularsa senaryo yazıldıktan sonra bulundu.. özellikle ‘baran’ı bulmak çok zaman aldı.. ‘mashad’ yakınlarındaki bir kampta on beş yıldır yaşayan, oradaki okulda sekizinci sınıfa giden bir kız oynadı ‘baran’ı.. mülteci kampından ilk defa film için çıktı.. aile, filmden aldıkları parayla bir ev satın aldı.. ‘latif’ benimle daha önce ‘baba’da çalışmıştı.. bir manavda çalışmak için okulu bırakan on iki yaşında bir çocuktu o zamanlar.. ‘baba’daki başarısından sonra onu okula devam etmeye teşvik ettim.. şimdi onuncu sınıfta ancak hâlâ manavda çalışıyor.. aklıma bir şey geldi, paylaşayım.. ‘latif’, ‘baba’ filminin başarısına çok sevinmişti.. onu ünlü yaptığı için değil, ünlü olduktan sonra insanlar gelip ondan karpuz aldıkları için! ‘baran’da profesyonel olmayan oyuncularla, özellikle de sinema ya da oyunculuğa pek aşina olmayan afganlar’la çalışmak oldukça zor oldu.. istediğimizi almak için onlarla üç ay çalıştık; film toplam sekiz-dokuz ayda bitti..

profesyonel olmayan oyuncularla ilgili görüşlerimi anlatmak diğer bütün görüşler gibi epey zaman alır.. ancak profesyonel olmayan oyuncuların başkalarının hayatlarını oynamayı öğrenmek yerine, kendi gerçek hayatlarını oynayabildiklerini hissediyorum.. benim arzuladığım da bu sahicilik..”

‘MAJID MAJIDI ile röportajdan, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Montreal, Eylül 2001..

“ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI.. Ortadoğu ve Orta Asya Sinemalarında Kişisel Bir Yolculuk..”, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Çeviri : MARAL JEFROUDİ, AGORA Kitaplığı Yayınevi, Mart 2012, 452 Sayfa..

 

İÇİNDEKİLER :

1.BÖLÜM : ORTADOĞU

İRAN SİNEMASI

- Rakhsan Bani-Etemad

- Bahram Beyzai

- Abolfazl Jalili

- Mahmud Kalari

- Abbas Kiarostami

- Majid Majidi

- Mohsen Makhmalbaf

- Dariush Mehrjui

- Tahmineh Milani

- Jafar Panahi

2. BÖLÜM : TÜRKİYE

- Erden Kral

- Ali Özgentürk

- Tayfun Pirselimoğlu

- Yeşim Ustaoğlu

- Atıf Yılmaz

3.BÖLÜM: ORTA ASYA

KAZAKİSTAN

- Ermek Shinarbaev ve Ardak – Amirkulov

- Serik Aprimov

- Rachid Nugmanov

KIRGIZİSTAN

- Cengiz Aytmatov

- Aktan Abdikalikov

- Ernest Abdizhaparov

- Gennadi Bazarov

- Tolomush Okeev

TACİKİSTAN

-Tachir Mukharovich Sabirov

TÜRKMENİSTAN

-Halhammet Kakabaev

ÖZBEKİSTAN

- Zulfikar Mussakov

- Yusuf Razikov

Filmografi..

Seçilmiş Kaynakça..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(edebiyat, sinema ve politika alanında oldukça özgün eserleri sayelerinde okuduğumuz ‘agora kitaplığının yöneticilerine bu sefer de ‘gönül dönmez-colin’in 452 sayfalık bu kapsamlı eserini bize kazandırdıkları için teşekkür ediyoruz.. özellikle sinema kitaplığı olarak çok özgün eserleri bize sunan agora kitaplığı büyük bir eksikliği dolduruyor bu konuda..

ancak küçük bir not olarak yine bir konuda uyarmak istiyorum, daha önce de birkaç kitabında (mesela ‘jutta ditfurth’un kapsamlı ve kalın kitabı  ‘ulrike meinhof’da da benzer hatalar olmuştu..)  aynı sorunlar göze çarpmıştı ve uyarmıştık buradan en sadık okuyucuları olarak.. ‘gönül dönmez-colin’in bu kitabının içindekiler bölümünde birçok yanlışlık var.. bazı yönetmenlerin isimleri diğer bölümlerde de alt başlık olarak tekrar yer almış.. ayrıca kitabın ayrıldığı ana bölümlerde de yine yanlışlık var.. örneğin ortadoğu sineması birinci ana bölümken, türkiye ikinci bölüm fakat orta asya sineması da yine ikinci bölüm olarak yer almış kitapta.. ufak hatalar ya da küçük gözden kaçmalar olarak değerlendirilebilir bunlar için fakat böyle kapsamlı bir eserin yayımında ve genel olarak yayıncılıkta affedilemez böyle hataların olması çünkü büyük bir emek sarf edilmiş kitabın yazımında, çevirisinde ve yayımlanmasında.. bence kitap basılmadan önce daha dikkatli bir inceleme olursa, biraz özen gösterilirse bunlar aşılacaktır.. böyle ciddi bir yayınevinin bu kadar güzel kitaplarında bu yanlışlıkların olmaması lazım diye düşünüyorum.. ve kendilerine tekrar teşekkür ederek bitiriyorum.. Crockett..)

‘2666..’ – ROBERTO BOLAÑO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İŞE YARAMAK.. herkesin bildiği gibi güneşin pek çok yararı vardır, dedi seaman.. yakınına gittiğinizde cehennem olabilir ama uzaktan bakıldığında onun ne kadar yararlı, ne kadar güzel olduğunu görmemek için vampir olmak gerekir.. bu sözlerin ardından, gülümsemeler gibi eskiden yararlı olan ve herkesin takdir ettiği ama artık insanda güvensizlik yaratan şeylerden bahsetmeye başladı.. örneğin 50’lerde, bir gülümseme insana pek çok kapıyı açabilirdi, dedi.. bir yerlere gelmesini sağlar mıydı bilmiyorum ama kapıları açardı.. artık kimse gülümsemelere güvenmiyor.. eskiden satıcıların gülümsemyi bilmesi gerekirdi, iyi iş yapmanın sırrı gülümsemekti.. garson, iş adamı, sekreter, doktor, senarist veya bahçıvan olmanız fark etmezdi.. sadece polisler ve gardiyanlar gülümsemezdi.. işin o kısmı değişmedi, ama geri kalan her şey değişti.. 50’li yıllar, amerikalı diş doktorlarının altın çağıydı.. siyahlar elbette her zaman gülümsüyordu, beyazlar gülümsüyordu, uzak doğulular gülümsüyordu, güney amerikalılar gülümsüyordu..  oysa bugünlerde, yüzümüze gülümseyen bir insan, içten içe en büyük düşmanımız olabilir.. başka türlü ifade edecek olursam, artık hiç kimseye, özellikle de gülümseyen insanlara, güvenmiyoruz çünkü bizden bir şey isteyeceklerini biliyoruz.. amerikan televizyonu gülümsemeler ve gün geçtikçe daha mükemmel görünen dişlerle dolu.. onlara güvenmemiz bekleniyor mu? hayır.. televizyondaki gülümseyen insanların iyi insanlar olduklarını, sineği dahi incitmeyeceklerini düşünmemiz bekleniyor mu? yine hayır.. gerçek şu ki, bizden hiçbir şey beklenmiyor.. televizyondaki o insanlar bizden hiçbir şey istemiyor.. tek istedikleri bize dişlerini, gülümsemelerini göstermek ve bunun karşılığında onlara hayran olmamızı bekliyorlar.. hayranlık.. onlara bakmamızı istiyorlar, hepsi bu.. mükemmel dişlerine, mükemmel vücutlarına, mükemmel tavırlarına tapmamızı bekliyorlar, hepsi de güneş’ten kopmuş birer ateş parçası, tapılmak için sıradan gezegenimize düşmüşler.. çocukluğumda diş teli olan çocuklar gördüğümü hatırlamıyorum, dedi seaman.. bugün diş teli takmayan çocuğa rastlamak zor.. bizi yararsız şeyleri kullanmaya zorluyorlar ve bu nesnelerin amaçları hayat standardımızı yükseltmek değil, insanlar onları moda veya statü sembolü oldukları için kullanıyor.. elbette moda geçicidir, bir şeyin modası bir yıl, en fazla dört yıl sürer, sonra çürümenin aşamalarından geçerek kaybolup gider.. ama statü sembolleri farklıdır.. onlar, ancak bir zamanlar onlara sahip olmuş cesetler çürüdüğünde çürürler.. seaman, vücudun ihtiyaç duyduğu yararlı şeylerden bahsetmeye başladı.. ilki dengeli beslenmeydi.. bu kilisede pek çok şişman var, dedi.. çok azınızın sebze yediğine eminim.. belki yeni bir yemek tarifinin sırası gelmiştir.. bu seferki tarifin adı limonlu brüksel lahanası.. lütfen not alın.. dört kişilik yemeğin malzemeleri: 800 gram brüksel lahanası, limon suyu, soğan, maydanoz, 40 gram tereyağı, karabiber ve tuz… şöyle hazırlanıyor: 1. brüksel lahanalarını iyice yıkayıp dış yapraklarını ayıkladıktan sonra soğan ve maydanozu ince ince doğrayın.. 2. kaynar suya attığınız lahanaları 20 dakika boyunca veya yumuşayana kadar kaynatın.. ardından sularını süzüp bir kenara koyun.. 3. tereyağını tavada eritip soğanları kavurun, limon suyunu, tuzu ve biberi ilave edin.. 4. brüksel lahanalarını ekleyip sosla karıştırın ve bir iki dakika ısıtıp üstüne maydanoz serpin.. o kadar güzel olacak ki parmaklarınızı yalayacaksınız, dedi seaman.. içinde hiç kolesterol yok, karaciğer ve kan basıncı için iyi, çok sağlıklı.. ardından karides salatası ve brokoli salatası hazırlamayı tarif etti ama cümlesini insanın sadece sağlıklı yiyecekler yiyerek yaşayamayacağını söyleyerek tamamladı.. kitap okumalısınız, dedi.. bu kadar televizyon izlemeyin.. uzmanlar, televizyonun göze zararı olmadığını söylüyor.. onlara inanmıyorum.. televizyonun göze iyi gelmediği kesin ve cep telefonları hâlâ gizemini koruyor.. belki bazı bilim adamlarının dediği gibi kansere yol açıyorlar.. kansere yol açıp açmadıklarını söylemek bana düşmez ama soru işareti hepimizin kafasında.. söylemeye çalıştığım şu, kitap okumak gerek.. rahip, doğruyu söylediğimi biliyor.. zenci yazarların yazdığı kitapları okuyun ama sadece bununla yetinmeyin.. işte, bu gece size vereceğim en değerli bilgi: okumak, asla zaman kaybı değildir.. hapisteyken kitap okurdum.. okumaya orada başladım.. biri sürü kitap okudum.. bir yemek gibi kitapları sindirdim.. hapishanede ışıkları erkenden kapatırlar.. yatağa yatarsınız ve sesler duyulur.. ayak sesleri.. bağrışan insanların sesleri.. hapishane sanki kaliforniya’da değil de güneş’e en yakın gezegen olan merkür gezegenindedir.. aynı anda hem soğuk hem sıcaktır, hem üşür hem terlersiniz ki bu da yalnız veya hasta olduğunuzun işaretidir.. başka şeyler, güzel şeyler düşünmeye çalışırsınız elbette ama bazen elinizden gelmez.. bazen biri masasındaki ışığı açar ve o lambadan yayılan ışık hücrenize ulaşır.. pek çok kez bunu yaşadım.. yanlış bir yere yerleştirilmiş lambanın veya koridordaki floresanların ışığı gecenin bir vakti hücremi aydınlattı.. o zaman kitabımı çıkarıp ışığın altına yerleştirdim ve okumaya devam ettim.. kolay değildi çünkü harfler ve paragraflar, yeraltı dünyasının ne yapacağı kestirilemez ışığından ürküyormuş gibiydi.. ama okumayı sürdürdüm, anlamasam da okudum.. bazen kendimi şaşırtacak kadar hızlı, bazense çok yavaş okuyordum, her cümle veya kelime sadece beynimi değil vücudumu da besliyordu.. yorgunluğa veya hapishanede olduğum gerçeğine aldırmaksızın saatlerce kitap okuyabilirdim, hapishanede olmamın yegâne nedeni kardeşlerim adına savaşmış olmamdı, oysa hapishanede çürüyüp gitmem çoğunun umurunda bile değildi.. ölsem, ruhlar bile duymazdı.. ama kitap okurken, yararlı bir şey yaptığımı biliyordum.. önemli olan buydu.. gardiyanlar ileri geri turlar ve kulağıma küfür gibi gelen arkadaşça sözler eşliğinde nöbet değiştirirken okumayı sürdürüyordum… şimdi düşünmüyorum da gerçekten kaba saba şeyler söylüyor olabilirler.. yararlı bir şey yapıyordum.. neresinden bakarsanız bakın yaralıydı… okumak, düşünmeye, dua etmeye, bir arkadaşla konuşmaya, düşünceleri ifade etmeye, başkalarının düşüncelerini dinlemeye, müziğe kulak vermeye, hoş bir manzaraya bakmaya veya sahilde yürümeye benzer..’

ROBERTO BOLAÑO..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kitap kapağından :

“kuzey meksika’dan nazi almanyası’na, stalin’in moskovası’na, drakula’nın kalesine ve denizlerin derinliklerine uzanan çarpıcı bir edebi labirent…

bolaño, ölümle yarışarak yazdığı 2666’da, kötülüğün en yalın halinin günümüz meksika’sından bir gazete haberiyle başlayan hikâyesini anlatıyor. hikâyenin geçtiği santa teresa sadece cehennem olmakla kalmıyor, aynı zamanda da bir ayna; “sürekli işe yaramaz bir değişim içinde olan zengin ve yoksul amerika’nın” hüzünlü bir aynası.”

kitap hakkında yazılıp söylenenlerden :

“kitaplar pek çok işe yarar, sizi bazen çalışmaya bazen eğlenmeye ve bazen de yazmaya teşvik eder. bolaño’yu okumak bana yazma konusunda ilham veriyor. tam bir dâhi.” – patti smith

“bu yılki okumalarıma çoğunlukla roberto bolaño hâkimdi. bolaño, 2666’da güney amerika, abd ve avrupa geleneklerini; modernizmin vahşi gerçekçiliği ile suç romanlarını pürüzsüz bir şekilde bir araya getiriyor. bolaño’nun romanları, yazarı modern edebiyat tarihinde önemli bir yere oturtuyor.” – kazuo ıshiguro

“bu doğaüstü roman tasvir edilemez; bütün ihtişamıyla yaşanması gerekir. gelmiş geçmiş en korkunç gerçek cinayet furyasıyla, juarez (meksika) ve çevresinde öldürülen 400’den fazla kadınla ilgili olduğunu söylemek belki de yeterli.” – stephen king

“garcia marquez’in yüz yıllık yalnızlık’la yarattığı depremden kırk yıl sonra, bolaño yeri göğü yerinden oynattı. 2666, en yalın ifadeyle, yirmi birinci yüzyılın ilk gerçek başyapıtıdır.” – the complete review

“tıpkı cervantes, melville, proust, musil ve pynchon gibi bolaño da totaliter dünyayı romanda yeniden kuruyor.” – neue zürcher zeitung

“bolaño’nun mirası olağanüstü. kafka, borges ve cortázar’ın izinden giderek anlatıların sınırlarını muğlaklaştırıyor. 2666 bunun en güzel örneği.bir roman bundan daha heyecanlı olamaz.” – frankfurter rundschau

(kitap kapağı yazıları kitaptan alınmıştır..)

‘2666..’ , ROBERTO BOLAÑO, İspanyolcadan Çeviren: ZEYNEP HEYZEN ATEŞ, PEGASUS Yayınları, Şubat 2012, 992 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dünya yaşayan bir şeydir ve yaşayan hiçbir şeyin çaresi yoktur.. bu da bizim talihimizdir..’ – ‘roberto bolaño’

 

şili’li yazar ‘roberto bolaño’yu ilk olarak bir edebiyat dergisinde keşfetmiştim.. ölümünden hemen önce kendisiyle yapılan bir röportajdan alıntılar vardı.. 50 yaşında sirozdan kaybettiğimiz latin amerikalı bu büyük yazarın hemen kitaplarını almaya koşmuştum kitapçıya.. üç kitabını buldum : ‘katil orospular’, ‘uzak yıldız’ ve ‘vahşi hafiyeler’i alıp hemen ‘katil orospular’ kitabından okumaya başladım.. bu öykü kitabı müthiş etkiledi beni.. keskin zekası, kurgusu, kendi yaşamından esintiler taşıyan otobiyografik olaylar, yer yer çok derin gizemli anlatımlar okuyanı büyülüyordu.. sonra ‘vahşi hafiyeler’e geçtim.. tuğla gibi olan bu kitabı da bir solukta bitirdim.. sonra ise ‘uzak yıldız’a geçtim.. 1973 şili darbesi sonrası yıldızı parlayıp yükselen bir şairi anlatır bu kitabında.. bu darbe şairinin vahşiliklerini, sınır tanımayan faşistliklerini okurken sanki 1980 darbesi sonrası edebiyat dünyamıza giren bu tip yazar ve şair bozuntusu sağcı faşistleri görmüş gibi olursunuz.. anlatılan aslında bizim ülkemizin de hikayesidir.. ‘uzak yıldız’ı bitirdiğimde artık ‘roberto bolaño’ ile çok eski arkadaşlar gibi olmuştuk.. kendisi çoktan dünyayı terk etmiş olsa da kitaplarıyla her gün karşımda capcanlı duruyordu.. 9 haziran 2010 da ‘aylak adamız’a ‘katil orospular’dan uzun bir alıntı koydum.. rastlantının ne büyük bir aktör olduğunu anlatan bir cümleyi başlık olarak koyarak :  ‘şimdi arkanda bıraktıklarını , neler bırakabileceğini , neler bırakman gerektiğini düşün ; rastlantının yeryüzüne gelmiş gelecek en büyük katil olduğunu da düşün..’ – roberto bolaño

aynı zamanda şair olan  ‘roberto bolaño’ uzun yıllar meksika’da yaşadıktan sonra ‘allende’nin iktidara gelmesiyle ülkesi şili’ye dönmüş fakat kanlı darbe sonrası o da tutuklanmıştır.. hapishaneden çıktıktan sonra meksika’ya döner ve orada şair arkadaşlarıyla birlikte ‘infrarealist şiir hareketi’ni başlatır.. fransız sürrealizmiyle, dadaizmden izler taşır bu akım..

işte şili’de doğup genel olarak meksika’da yaşamış bu büyük yazarın ölümle yarışarak yazdığı son kitabı ‘2666’yı ‘pegasus’ yayınları ‘zeynep heyzen ateş’in çok özenli bir çevrisi ile ve yine çok güzel bir kapak ve basımla bizlere sundu geçen ay..

okumasını yeni tamamladım 992 sayfalık bu dev kitabın.. gerçekten edebiyat çevrelerinde denildiği gibi ‘roberto bolaño’nun başyapıtı olmasının yanında bu yüzyılın edebiyat tarihine adını yazdıran başyapıtlarından ilki ‘2666..’

boyutu ve ağırlığıyla insanı korkutsa da bir solukta okunan bir kitap.. belki de sizin ‘roberto bolaño’yu keşfetmeniz için bir fırsat bu kitap.. ama diğer kitaplarını da atlamayın derim.. bilhassa ‘katil orospular’ı..

kitaplarla ve gülüşünüzle kalın..

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘şiir bir barış sığınağı değildir / şiir yırtıcı gücü savaşın..’ – YEVGENI YEVTUŞENKO

ÖNDEYİŞ

 

Bambaşka bir insanım ben,

hem çalışkan

hem tembelim,

bir amacım var ama amaçsızım yine de!

Elim her işe yatmaz öyle,

beceriksizim,

utangacım, kabayım,

hem kötüyüm

hem iyiyim.

Kutuplar birleşir içimde

Doğu’dan Batı’ya kadar,

kıskançlıktan sevince kadar.

Bilirim, böylesi sevilmez insanım,

ama asıl değerli olan

bana kalırsa kutuplardır!

Saman yüklü bir kamyon gibi

yüklüyüm ben de.

Sesler arasında uçarım,

dallar arasında uçarım,

gözlerim kelebeklerle dolu,

samanlar taşar her yanımdan.

Bütün canlıları selamlarım!

Tutkuluyum, ateşliyim, coşkunum!

Sınırlar dikilmiş önüme;

bilmiyorum Buenos Aires’i, New York’u

bilmek isterim;

Londra sokaklarında gezmek

ve kırık dökük İngilizcemle

canım kimi çekerse

onunla konuşmak isterim.

Çocuklar gibi asılıp bir tramvaya

dolaşmak isterim sabahları Paris’te.

Sanatın da, benim gibi,

çeşitli yanları olsun isterim;

yorsa da beni sanat,

canımı çıkarsa da,

kuşatılmış olmak isterim sanatla.

Her şeyde kendimi görürüm biraz;

yakınlık duyarım Yesenin’e,

Walt Whitman’a,

Bütün çalgıları avucunda tutan

Moussorgski’ye,

Ve el değmemiş çizgisini götüren Gauguin’e.

Kayak yapmayı severim kış gelince,

uykusuz gecelerde şiir yazarım;

sevmediklerimle alay etmeyi

ve tutup bir kadıncağızı

derenin bir kıyısındaa öteki kıyısına

geçirmeyi

severim.

Kitaplara dalarım, çalı çırpı taşırım;

umutsuzluğa kaptırırım kendimi bazen,

ne istediğimi bilmez olurum.

Ağustos’un kavurucu sıcağında

buz gibi bir karpuz dilimini

kemirmek hoşuma gider.

Ölüm aklıma bile gelmez,

şarkı söylerim, içki içerim,

kollarımı açıp çimenlere uzanırım,

bu koskoca dünyada bir gün ölürsem

dünyanın en mutlusu olarak öleceğim. (1957)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ŞİİR

 

Şiir bir barış sığınağı değildir

Şiir yırtıcı gücü savaşın.

Onun da taktikleri vardır, kendince oyunları.

Savaş savaş olmalı.

Şair bir asker.

Ve haklıysa,

hakkıdır her şeyi denemek de

dalarken duman ve ateşin ortasına.

Geride o gizlice sürünen fareler

nasıl bilebilir kaç adamın

çarpıştığını ateş altında?

Titreşen fareler

cepheden o güvenli uzaklıkta.

Onlar için,

-o fareler ah-

göstermelik bir tavırdır cesaret olsa olsa.

Ve hepsi hepsi ihanettir

savaş yöntemleri de..

Nedir işleri peki hainin

kendini yüceltmek için

onun mertebesine

damgalamak kahramanı ‘hain’ diye.

Şair dediğin

Kutuzov gibi olmalı

apaçık görünmeli yerine.

O, geri çekilir kimi

tam ilerlemeye.

Bitkindir,

bir kuyudaki suyun yarısını tüketir.

Uyumak ister elbette.

Ama bir başkumandanın gözleri,

iç benliğidir ona kumanda eden

hep bir yükseklikten

görmek için ilerisini.

Onun güçlü elleri

saatine ayarlıdır topların

yük trenlerinin

bayrakların.

 

Ki onlar

düşünüyor sansınlar sağdaki süvarilerini.

Oysa o soldakilerin şafaktan beri

hücum borusunu beklediklerini bilir,

Ormanın gerisinde

burun delikleri titreyerek

ateşe hazır.

Şairin savaşı

ne zaferin şanı,

ne rütbe, ne emirler adınadır.

Varsın olsun ona sağdan soldan

kara çalanlar!

Küçülür yalancılar onun bakışlarıyla.

Sadedim odur – bir şair…

şair can verdiğinde,

ölümünde bile, evet

korkudan titretir.

Silahlarını indirmemiştir çünkü öldüğünde-

gazabı bakışlarında öylece kalır

korkarlar gözlerini gagalamaktan.

ve o hep aynı savaşçıdır,

öldüğünde de

öldüğünde de

yılgıdır düşmanın içinde. (1962)

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENÇLERE YALAN SÖYLEMEK YANLIŞTIR

 

Gençlere yalan söylemek yanlıştır

Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.

Tanrı’nın gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde

işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır.

Gençler anlar ne demek istediğiniz. Gençler halktır.

Güçlüklerin sayısız olduğunu söyleyin onlara,

yalnız gelecek günleri değil, bırakın da

yaşadıkları günleri de açıkça görsünler.

Engeller vardır deyin, kötülükler vardır.

Varsa var, ne yapalım. Mutlu olamazlar ki

değerini bilmeyenler mutluluğun.

Rastladığınız kusurları bağışlamayın,

tekrarlanırlar sonra, çoğalırlar,

ve ilerde çocuklarımız, öğrencilerimiz

bağışladık diye o kusurları, bizi bağışlamazlar.

 

YEVGENI YEVTUŞENKO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘BABİ YAR..’, YEVGENI YEVTUŞENKO,, Çeviri : ÜLKÜ TAMER, NESRİN ARMAN, BROY Yayınları, Ekim 1997, 128 Sayfa..

 

NAZIM HİKMET İÇİN..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hayır, olmaz, yazamam, rica ederim, şimdi olmaz.. bırakın benim için bütünüyle ölsün, yoksa daha önce, hapishanenin, hastalığın, yaşlanmanın etkileyemediği bu altmışlık delikanlı, bu sarışın boğa taptaze içimde yaşadığı sürece yazamam.. şimdi olmaz.. daha sonra.. söz veriyorum, yazacağım, hem de bu dergide, daha başka bir konuda: ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim.. paskalyanın yedinci günü, cumartesi sabahı dinlenmeye giderken aldığım ‘znamia’ gergisinin son sayısını da götürmüştüm yanımda, dergide ‘nazım’ın ‘yaşamak güzel şey be kardeşim’ adlı romanının son bölümü vardı.. yortu boyunca herkes onun değil, ‘papa xxııı. jean’ın ölümünü bekliyordu.. her saat, radyoların başında.. ve pazartesi sabahı papa hâlâ yaşıyordu.. ‘nazım’a gelince, hiçbir şey bizi uyarmamıştı, can çekişmedi, bir merdiveni çıkarken, ayakta, ansızın göçüverdi.. yaşarken öldü.. bir ağaç gibi devrildi.. bırakın da benim için gerçekten ölsün.. o zaman yazarım derginize, uzun uzun, benim için, başkaları için ne anlam taşıdığını yazarım, belki gelecek ay, yaza kadar, temmuza kadar izin verin bana, o’na pek yakışan temmuza kadar izin verin.. bundan on sekiz yıl önce hapishanede, büyük türk gizemcisi ‘mevlânâ celaleddin’ ya da iranlı ‘ömer hayyam’ gibi yazdığı şu dörtlüğün bir falcılık olmaktan çıktığını anlayacak kadar zaman bırakın bana :

 

‘paydos..’ – diyecek bize bir gün tabiat anamız,-

gülmek, ağlamak bitti çocuğum…

ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:

görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat…’

 

yortunun pazartesi günü, sabah, onun düşmesinden topu topu bir iki saat sonra, bir telefon.. ‘nazım..’ ey ölüm, ne de hızlı gidiyorsun günümüzde! iki saat bile geçmeden, bütün avrupa’yı geçmiş, beni aramışsın.. ‘yveslineler’de bulmuş, yüreğime işlemiştin, telefonla gelen, görülmeyen, düşünülmeyen, henüz bir sözcükten, bir adıldan başka şey olmayan ölüm, ve ben hayır diyorum, ‘nazım’ olamaz.. evet.. o.. ‘nazım’… başkası değil, ta kendisi.. bütün insanlar gibi, o da.. ve şiirindeki bir çocuğu anımsadım:

 

‘recep, damdan düşer gibi karıştı söze:

harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp

bir yudum içersen kanını

korkun kalmazmış..’

 

ben onun kanından bir damla bile içmeyeceğim.. konuşmayan.. uçsuz bucaksız hayat.. ‘nazım’, senden bana ilk kez 1934’te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim.. dostluğumuz otuz yıl bile sürmeyecekti.. ne de az, otuz yıl.. 1950’de bizler, türk halkı ve dünyanın dört bir yanındaki ozanlar seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü, dosdoğru yaşamın içine daldın.. ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin.. demir parmaklık dışında on üç yıl, ya da ona yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam.. on üç yıl, hatırı sayılır bir şey.. hapishane dışında öldün, bu da bir şey.. ama öldün.. bu düşünceye alıştıracağız kendimizi.. ‘insan manzaraları’nı sensiz kafamızda canlandırmaya çalışacağız… senin deyişinle, manzarayı, ‘şu uçsuz bucaksız hayat’ı ağacın biri olmadan tasarlamaya uğraşacağız.. (6 haziran 1963..)

 

LOUIS ARAGON..

 

‘BİR SÜREKLİ İLKBAHAR..’ , LOUIS ARAGON, Çeviri: BERTAN ONARAN, PAYEL Yayınları, Mart 1999, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor..’

“bu kitap geçmişle ve son on yılların belleğiyle ilgili.. burada dile getirilen itiraz tanıklıkların yasal ve etik kullanımına değil, çeşitli kamusal kullanımlarına yönelik.. kitabın bundan sonraki bölümlerinde tanıklıkların bir hakikat ikonuna ya da geçmişin yeninden inşasında en önemli kaynağa dönüştürülmesi inceleniyor; ayrıcalıklı bir anlatım biçimi olarak birinci tekil şahıs tanıklığı, bu tanıklığın olmadığı ya da yerinden edildiği durumlarla karşılaştırılıyor.. sesin ve bedenin dolaysızlığına duyulan güven tanıklıklara yardımcı olur.. amacım bu güvenin nedenlerini incelemek..

askeri diktatörlük döneminde kimi sorunlar üzerinde derinlemesine kafa yorulmuyordu; ya çekinerek ele alınıyordu ya da siyasi koşulların değişmesi beklenerek bir kenara bırakılıyordu.. toplum açıkça dostlar ve düşmanlar olarak ikiye ayrılıyordu ve diktatörlük ortamında bu ayrımın kesin olduğunu bilmek önemliydi.. örneğin, militanlar katledilirken silahlı mücadeleyi eleştirmek kişiye trajik bir paradoks gibi geliyordu.. her halükârda, diktatörlük yıllarında, arjantin’de olsun sürgünde olsun bu konu üzerinde çokça düşünülüyordu, ama manevi şantajlar olmaksızın açık açık tartışabilmek ancak ve yine sayısız zorluklarla demokrasiye geçiş döneminde başlayabildi.. aradan yirmi yıl geçti, bu yüzden sonuçları ne olursa olsun olaylar üzerinde düşünmeyi reddetmek saçmalık.. entelektüel özgürlük ortamı en iyi niyetler karşısında bile kendini savunur..

askeri diktatörlük sonrası arjantin’de ve diğer birçok latin amerika ülkesinde, hatırlamak bir görev olmuştu.. tanıklıklar devlet terörünün mahkûm edilmesine olanak verdi; ‘bir daha asla’ dediğimiz zaman neyin bir daha olmamasını istediğimizi biliyoruz.. hukuki bir araç olarak ve geçmişi yeniden inşa edebilmek için, diğer kaynaklar sorumlularca yok edildiği zaman, anı tutanakları, kimi zaman devlet desteğiyle, her zaman da toplumsal örgütlerin desteğiyle demokrasiye geçişte merkezi bir rol oynadı.. tanıklar ve kurbanların anlatılarından elde edilen anı tutanakları olmasaydı hiçbir mahkûmiyet gerçekleşemezdi..

görüldüğü gibi bellek alanı devlet suçlarını unutmamakta ısrar edenlerle tarihimizin korkunç bir sayfasını kapatıp yeni bir döneme geçmeyi savunanlar arasında bir anlaşmazlık alanıdır.. ama aynı zamanda devlet terörizminin esas olarak hukuksal açıdan açık tutulması gereken bir sayfa olduğunu savunanlarımız ile askeri diktatörlük sırasında olanların okullarda öğretilip yayılması, tartışılması gerektiğini savunanlar arasında da bir anlaşmazlık alanıdır.. ‘bir daha asla’nın geçmişi geride bırakan bir slogan olmayıp olayların tekrarlanmaması için hatırda tutulması gerektiğini savunanlarımız için de bir anlaşmazlık ortamıdır.. bundan sonra ileri süreceğim tezlerin doğru okunabilmesi için bu nokta açıklığa kavuşsun isterim..

güçlü bir öznellik dönemi yaşıyoruz, bu anlamda tanıklıklara tanınan ayrıcalık ‘kişisel’in sadece mahremiyetin değil kamusal tezahürün de alanı olarak görünürlük kazanmasıyla destekleniyor.. bu sadece mağdurlar için geçerli değil, aynı zamanda ve özellikle simgesel hegemonyaya sahip görsel medya alanında da geçerli.. otuz kırk yıl öncesinde ‘ben’ şüphe uyandırıyorduysa, bugün ona ayrıcalık tanınıyor.. bu ayrıcalıkları araştırmak ilginç olacaktır.. söz konusu olan da bu zaten, yoksa birinci tekil şahıs tanıklığın hukuksal bir araç olarak, tarih yazımı türü olarak ya da tarihin kaynağı olarak geçerliliğini sorgulamak değil.. bu tanıklıklar pek çok durumda elimizdeki tek kaynak, bununla birlikte her türden anıt gibi onlara da eleştirel yaklaşılması gereğinin nasıl çözüleceği henüz bilinmiyor..

tartışmam, birinci tekil şahıs tanıklığıyla ve elimizdeki tek kaynak bu tanıklık olduğunda (başka kaynaklar olmadığı ya da tanıklığın öteki kaynaklardan daha güvenilir olduğu durumda) ortaya nasıl geçmiş biçimleriyle çıktığıyla ilgili.. önemli olan sadece söylemin biçimi değil, nasıl üretildiği ve onu inanılır kılan sosyal ve politik koşullar.. birçok kez dile getirildi : anılar döneminde yaşıyoruz ve ‘belleği yitirme’ korkusu ya da tehdidi hatırlanması gereken bir şeyin gerçekten akıllardan silinmesinden çok, özellikle şiddet, savaş ya da diktatörlükler yaşanan ülkelerde, ‘kültürel konuların’ politikayla karışmasından kaynaklanıyor..

geçmiş sorunu birçok açıdan ele alınabilir, tümüyle hatırlama ile tümüyle unutmanın karşılaştırılması tek yol değildir.. bana kalırsa eleştirel bir bakışla daha ileri gitmek gerekir.. bugünün hatırlama süreçleri araştırılırken istenmeyen unutmalar gerçekleşebilir yolundaki tehditler doğru değildir ve dikkate alınmamalıdır..

susan sontag şöyle diyor : ‘belki de hatırlamaya çok fazla değer verilirken düşünmeye yeteri kadar değer verilmiyor..’ bu cümle gereğinden fazla hatırlamanın (sırplara, irlandalılara atıfta bulunarak) yeniden savaşa götürebileceğine dikkat çekiyor.. elinizdeki kitap bu tür savaşçı ulusal anıları araştırmıyor; başka bir yönde ilerliyor, geçmiş üzerine kimi söylemlerin dokunulmazlığını inceliyor.. sontag’ın dediğinden yola çıkıyor : anlamak hatırlamaktan daha önemlidir, her ne kadar anlamak için mutlaka hatırlamak gerekse de..”

 

BEATRIZ SARLO..

 

‘GEÇMİŞ ZAMAN.. Bellek Kültürü ve Özneye Dönüş Üzerine Bir Tartışma..’ , BEATRIZ SARLO, Çeviri : PERAL BAYAZ CHARUM, DENİZ EKİNCİ, METİS Yayınları, Ocak 2012, 105 Sayfa..  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SAHİCİLİK JARGONU..

“bir tapınak dikmek, gökten oraya tapınacak bir şey indirmekten daha kolaydır..” – samuel beckett.. (‘adlandırılamayan’dan..)

“yirmili yılların başlarında, felsefe, sosyoloji ve teolojiyle uğraşan birkaç kişi bir araya gelmeyi planladı.. bunların birçoğu eski amentülerini terk edip bir yenisine geçmişti; ortak paydaları bu yeni benimsenmiş dini vurgulamaya verdikleri önemdi, dinin kendisi değil.. hepsi de, o zamanlar üniversitelerde hâlâ hüküm sürmekte olan idealizmden hoşnutsuzdu.. felsefe bu kişileri özgürlük ve özerklikten vazgeçip ‘kierkegaard’ın ‘pozitif teoloji’ adını verdiği şeyi benimsemeye yöneltmişti.. asıl meseleleri, özgül dogmalardan, vahyin hakikat içeriğinden çok zihniyetti.. o zamanlar bu çevreyi ilgi çekici bulan bir ahbabım, toplantılarına davet edilmediği için üzülmüştü.. yeterince sahici olmadığını ima etmişlerdi ona.. çünkü ‘kierkegaardcı’ sıçramaya ihtiyatla yaklaşıyordu; özerk düşüncenin şahadet ettiği dinin böylece özerk düşünceye tabi duruma gelip, tanımı gereği önünde sonunda dönüşmek istediği mutlaklığı olumsuzlayacağından şüpheleniyordu.. bir araya gelen bu insanalar entelektüalizm karşıtı entelektüellerdi.. mutabakatlarının üstünlüğünü karşılıklı tekrar ettikleri amentüleri telaffuz etmeyenleri dışlayarak teyit ediyorlardı.. zihinsel ve manevi düzeyde savundukları düşünceyi ‘ethos’ belliyorlardı; sanki kendinden üstün olanların öğretisini benimsemek kişinin içsel rütbesini de yükseltirmiş gibi; yeni ahitte, ferisiler aleyhine tek bir söz bile yokmuş gibi.. bundan kırk  yıl sonra, ‘evanjelik’ bir bilim kurulu toplantısında, konuşmacılardan birisi günümüzde ilahi müziğin mümkün olup olmadığı konusunda şüphelerini dile getirdiğinde, emekliye ayrılmış bir piskopos toplantıyı terk etti.. bu piskopos da, hizaya girmeyenlerle ilişkiye girmemesi yolunda uyarılmıştı ya da bu kişilerle alışverişten muaf tutulduğunu düşünüyordu: sanki eleştirel düşüncenin nesnel bir temeli yokmuş, eleştirel düşünce öznel bir sapmaymış gibi.. bu tip insanların ortak yanı, ‘borchardt’ın tabiriyle, doğru pozisyon alma çabasıdır; adeta kendilerine kayıtsız şartsız güveniyormuş gibi düşüncelerini açık etmekten korkarlar.. o zamanlar odluğu gibi bugün de, somut addettikleri şeyin, güvenilmez buldukları ama kavramlardan silinmesi mümkün olmayan soyutlama karşısında bir kez daha yenik düşme tehlikesini sezerler.. somutlamanın fedakârlıkta, özellikle de entelektüel fedakârlıkta vaat edildiğini düşünürler.. ‘heretikler’ bu çevreye ‘sahiciler’ adını vermişti.. ‘varlık ve zaman’ o zamanlar daha yayımlanmamıştı.. ‘heidegger’ bu çalışması boyunca sahiciliği varoluşsal ontoloji bağlamında, bütünüyle felsefi bir terim olarak kullandı ve sahicilerin kuramsal açıdan daha zayıf bir yaklaşımla uğrunda çabaladıkları şeyi felsefeye etkili biçimde yedirerek berikine ikircikli yaklaşanları da kendi safına kattı.. onun sayesinde, itibari talepler vazgeçilebilir hale gelmişti.. kitabın halesini, 1933 öncesinde entelejansiyanın karanlık dürtülerinin yönlendiği yeri makul bir yer olarak tasvir edişinden, bunun tümüyle mecburi olduğunu gözler önüne serişinden kazanıyordu.. ondaki ve onun dilini takip eden herkesteki o teolojik tını, zayıflamış halde de olsa günümüzde bile çınlamakta şüphesiz.. çünkü o yıların teolojik iptilaları, o zamanlar kendilerini elitler olarak tesis edenlerden oluşan çevrenin sınırlarını katbekat aşarak dile sızmış durumdadır.. sahicilerin dilindeki kutsal niteliğin kaynağı, etrafa ulaşılabilecek başka bir otorite olmadığı için hıristiyanlığın dilini andırdığı yerlerde bile, hıristiyanlık kültünden ziyade sahicilik kültüdür.. sahicilerde düşünce belirli bir içerik kazanmadan önce bu dilin kalıbına dökülür ve böylece tam da tabi olma hedefine başkaldırma niyetinde olduğu yerde, bu hedefe uyum sağlar hale gelir.. mutlağın otoritesi, mutlaklaştırılmış otorite tarafından alaşağı edilir.. faşizm bir komploydu ama salt komplodan ibaret değildi; muazzam bir toplumsal gelişim sürecinde yeşerdi.. dil faşizme bir sığınak sağladı; için için yanan kötücüllük bu sığınakta kendini kurtuluşun ta kendisiymiş gibi ifade etti..”

..

“zihinsel emek verdiği söylenen ama başkası için çalışan ve bağımlı ya da ekonomik açıdan zayıf olan meslek gruplarında jargon bir meslek hastalığıdır.. bu tür grupların, genelde toplumsal olan işlevlerinin yanı sıra özgül bir işlevleri de vardır.. eğitimleri ve bilinçleri, toplumsal işbölümünde kendilerine düşen eylem alanı olan tini çok geriden, adeta topallayarak takip eder.. hem yüksek kültürün paydaşı –tapon malların modern olduğunu düşünen tipler- hem de kendilerine ait bir öze sahip bireyler olarak, bu arayı jargon üzerinden kapatmaya çalışırlar; aralarındaki daha saf olanlar buna ısrarla, el sanatlarında kullanılan bir tabirle –ki jargon bu alandan da az şey ödünç almamıştır- kişisel dokunuş adını verirler.. jargonun basmakalıp lafları öznel heyecanlar temin eder.. kişinin, o basmakalıp laflarla, aslında yapıyor olduğu şeyi yapmıyormuş, yani diğerleriyle birlikte koyun gibi melemiyormuş, bunu da şüphe götürmez biçimde özgür biri olmasına borçluymuş gibi görünmesini sağlar.. özerkliğin içeriği, biçimsel özerklik jestiyle ikame edilir.. cafcaflı bir adla bağlanım denen şey aslında dışarıdan dayatmayla ödünç alınmıştır.. kültür endüstrisinde sözde-bireyselleşmenin sağladığını jargon kültür endüstrisini küçümseyenler için sağlar.. ilerici yarı-eğitimliliğin almanya’daki semptomudur bu:  tarih tarafından yargılandıklarını ya da en azından düşüşte olduklarını hisseden ama akranlarına ve kendilerine elit sınıfın içindeymiş gibi rol kesenler için icat edilmiş gibidir.. sadece küçük bir gurup tarafından yazıldığı için nüfuzunun küçümsenmemesi gerekir..  sınavlarda sahici karşılaşmalar üzerine sayfalar dolduran üniversite öğrencisinden, bir piskoposun ‘tanrının sadece akla hitap ettiğine inanıyor musunuz?’ diye soran basın sözcüsüne kadar çok sayıda kanlı canlı insan konuşmaktadır jargonu.. bu insanlar dolaysız konuşma tarzını bir dağıtımcıdan teslim almıştır.. ‘thomas mann’ bu yeni almanca’nın teamüllerini gözlemleyecek kadar uzun yaşamamıştır ama ‘doktor faust’un öğrencilerinin 1945 yılında ‘auerbach’ mahzeninde gerçekleştirdikleri teoloji sohbetlerinde söz konusu teamüllerin büyük bölümünü keskin bir ironiyle öngörmüştür; münasip modeller elbette 1933’ten önce de mevcuttu ama jargon ancak nasyonal sosyalizmin dilinin artık istenmediği savaş sonrasında her yere yayılabilmiştir.. o zamandan beri, konuşulanla yazılan arasında çok yakın bir karşılıklı etkileşim söz konusudur; bu sayede, besbelli radyo seslerini taklit eden  -radyodaki sesler de sahiciliğin matbu eserlerinden yararlanır- matbu jargon okumak mümkün hale gelmiştir.. dolaysızlık ve dolaylılık ürpertici biçimde birbirleri üzerinden aktarılır; bu ikisi sentetik biçimde hazırlandığı için dolayımlanan şey de doğal olanın karikatürü haline gelir.. jargon birincil ve ikincil cemaatleri tanımadığı gibi tarafları da tanımaz artık.. bu gelişmenin reel bir temeli vardır.. ‘kracauer’in 1930’da ‘maaşlılar kültürü’ olarak teşhis ettiği, o zamanlar doğrudan işlerini kaybetme tehdidi altında olan beyaz yakalı proletaryayı bundan daha özel olduğuna inandırarak burjuvazinin hizasına getiren kurumsal ve psikolojik üstyapı, süregelen konjonktürde kendini orta sınıf mensuplarından oluşan birleşmiş bir millet sanan ve kolektif narsisizmin devamı için sahicilik jargonunu memnuniyetle benimseyen bir müşterek dille bunu tasdik ettiren bir toplumun evrensel ideolojisi haline gelmişti; sadece bu dili konuşanlar için değil, nesnel tin için de geçerlidir bu durum.. jargon, evrensellikle damgalanmış burjuva kökenlere sahip olma ayrıcalığıyla evrensel olanın güvenilir olduğunu beyan eder: nizami müşkülpesentlik tınısı, kişinin kendinden kaynaklanır gibi görünür.. en önemli getirisi iyi hal belgesidir.. söylenen ne olursa olsun, böyle bir tınıya sahip ses, bir toplumsal sözleşmeye imza atmaktadır.. gerçekte olduğundan daha fazlasıymış gibi davranan bir varolan karşısındaki huşu itaatsiz olan her şeyi yerle bir eder.. bu oluvermenin, dilin söylenmiş olanın içini söyleme yoluyla boşaltmasına yol vermeyecek kadar derin olduğunu anlamamız istenir.. pirüpak eller, geçerli mülkiyet ve iktidar ilişkilerini herhangi bir şekilde değiştirmeye tenezzül etmez; o tını bunu tıpkı ‘heidegger’’in ontik olanı hor görmesi gibi hor görür.. jargonu konuşan kişi, güvenilir kişidir; insanlar ceketlerinin iliğine, şu sıralar pek itibarı kalmamış parti rozetleri yerine jargonu takıverirler.. jargonun o saf tınısından pozitiflik damlamaktadır adeta, üstelik fazlasıyla sabıkalı olanın lehinde konuşarak kendini küçültmesine bile gerek kalmaz bunun için; uzun zaman önce topluma nüfuz etmiş ideoloji şüphesi bile silinir.. faşizmin eleştirel düşünceyi yok etmek için kullandığı yıkıcı ve yapıcı ayrımı jargonda rahatça kış uykusuna yatar..”

..

“ bilgiçlik, esaslı bilim olarak sunulan sözüm ona radikal felsefi tefekkürün sözcülüğünü yapar, üstüne üstlük asla felsefenin vaat ettiği yere varmamak gibi bir yan ürünle ödüllendirilir.. teferruatlı ön mülahazalarıyla esas meselenin kolaylıkla unutulmasına yol açan ‘husserl’e kadar gider bu; oysa eleştirel düşünüm her şeyden önce, müşkülpesentliğin sürekli ötelediği felsefi ifadeye yönelir.. onurlu ön tarihi alman idealizminde bulunabilecek olan iddia, yani sonucun önemsiz olduğu iddiası bile stratejik kurnazlık olmadan öne sürülemez.. ‘kafka’nın dünyasındaki idari ofisler de benzer biçimde vazifelerini yerine getirmez, karar almayı erteledikçe ertelerler, ama bu kararlar herhangi bir gerekçe olmadan kurbanlarının karşısına apansız çıkabilir.. jargondaki kişisel olanla kişisel olmayanın mütekabiliyeti; nesnel olanı güya insanileştirmesi, insanın gerçekte bir nesneye dönüşmesi, bunların hepsi, soyut hukukla nesnel usul kurallarının yüz yüze karar alma kılığına büründüğü idari durumların göz alıcı bir suretidir.. ‘hitle’ iktidarının ilk dönemlerinde görev yapan ‘sturmabteilung’ mensubu erkeklerin görünümünü unutmak imkansızdır.. idari işler ve dehşet işte bu adamların görünümünde çarpıcı biçimde bir araya gelmiştir: baş hizasındaki belge klasörleri, alt kısımda o uzun çizmeler.. sahicilik jargonu, bazı sözcüklerinde, örneğin, yönelimin adil veya adil olamayan biçimlerde kararlaştırdığı konularla sual kabul etmez emirler arasındaki, otoriteyle duygu arasındaki ayrımın belirsizleştiği ‘görev’ gibi sözcüklerinde bu tablodan bir şeyleri barındırır.. görev sözcüğü jargona, jargonun kurucularından biri olan ‘rilke’nin ‘duino ağıtları’nın ilkinden alınan ilhamla dahil edilmiş olabilir; uzun yıllar boyunca hırs sahibi her doçent o ilk ağıtı çözümlemeyi kendine görev addetmiştir.. ‘bütün bunlar görevdi..’ bu dize, dile getirilemeyen bir deneyimin özneden bir talebi olduğuna dair belli belirsiz bir hissiyata yol açar, tıpkı ‘apollon’un arkaik gövdesinde olduğu gibi : ‘nice yıldız bekler dururdu sen göresin diye..’ şiir bunun üzerine, böylesi bir talimatın bağlayıcı olmayışının ve beyhudeliğinin ifadesini, elbette ki, şiirin öznesinin kifayetsizliği olarak ekler: ‘ama sen yeterli miydin ki?’ ‘rilke’ görev sözcüğünü estetik görünümün korunağı altında mutlaklaştırır ve şiir ilerledikçe, kendi ‘pathos’unun çoktan beyan ettiği hakkı kısıtlar.. jargonun tek yapması gereken, bu çekinceyi ustalıkla aşıvermek ve şüpheli bir şair bozuntuluğuyla mutlaklaştırılan görev sözcüğünü sözlük anlamıyla kullanmaktır.. ama yeni romantik şiirin prosedürlerinin bazen jargonunkilere benzemesi ya da en azından ürkekçe onun için gerekli ortamı hazırlaması bizi hemen kötülüğü şiir biçimi içinde aramaya yöneltmemelidir.. fazlasıyla masum bir bakış açısıyla savunulacağı üzere, kötülük şiir ve düzyazının karışımında temellenmemektedir.. bunların her ikisi de aynı nedenle eşit derecede yanlıştır..”

 

THEODOR W. ADORNO

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SAHİCİLİK JARGONU.. Alman İdeolojisi Üzerine 1962-1964..’ – THEODOR W. ADORNO, Çeviri : ŞEYDA ÖZTÜRK, METİS Yayınları , Ocak 2012, 129 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ESRÂRNÂME..’ – FERÎDÜDDÎN ATTÂR

79. HİKÂYE

 

O divane soru sordu şaha:

‘parayı mı seversin yoksa günahı mı?’

Şah dedi: ‘paradan haberdar olan kimse

Kuşkusuz daha çok sever parayı.’

Şaha dedi deli: ‘aklın varsa niçin

Günahı götürüp parayı bırakıyorsun?’

 

***

 

Günahını yanında mezara götürdün.

Bütün paraları bıraktın, öldün.

Senin canını teslim etmen gerek.

Parayla pulla dolu dünyadan maksat nedir?

Sen dünyayla ortak olmayacaksın.

Git, bir lokma, bir hırkayla yetin.

Toprak üstünde, hasır üstünde olsan da

Padişahsın dünya ile düşüp kalkmadıkça.

Zahmetsiz ekmek bulamayacağına göre

Neden kendini sıkıntıya soktun?

Kendini kara talihin kucağına attın.

Hırkan var, bir tam ekmeğin var.

Fazlasını istemek şan şöhret içindir.

Niçin insanlara bağlanıp geri kaldın?

Ciğerin kanlandı, gönlün hırsla doldu.

Bir gram altın için gönlün iki parça oluyor.

‘O paralı adamdır’ denilmesini istiyorsun.

Hey gamlı adam! Yarım ekmek için

Neden yüzsuyunu toprağa dökersin?

Azizim, saman çöpü kadar minnet yükü

Yüz mihnet dağından ağır çeker.

 

FERÎDÜDDÎN ATTÂR..

 

80. HİKÂYE

 

Bir soru sordu o perişan halliye:

‘Sen neyi seversin?’ dedi : ‘küfürü.

Bana ne verirlerse versinler

Küfürden başkasına minnet etmem.’

 

***

 

İnsanlara neden bu kadar bağlısın?

Görünüşe göre sen bu halka muhtaçsın.

Bir gün parasız, çulsuz kalırsan,

Kimse üç kuruş için elinden tutmaz.

Açlıktan yarı ölü yarı diri olsan da

Yarım ekmek elde edemezsin.

Bir gün iki ekmek uğruna

Aşağılık insanlar çöktürürler seni yere.

Bak, yüce tanrı keremiyle

Namazda kaç kere çöktürür seni yere?

Senin gözün beylerde, hanlarda.

Nasıl can ile canan olur gönlünde?

Handan ekmek alırsan, sofranın bereketi kaçar.

Abartılmış sofra elbette uğursuz olur.

Şahın sofrasında neden böyle dolanırsın?

Bu asalaklar bir avuç aciz, sefil, miskindir.

 

FERÎDÜDDÎN ATTÂR..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arka Kapaktan :

Doğu klasikleri arasında yer alan Esrârnâme (Sırlar Kitabı), yazıldıktan sonra birçok Fars ve Türk şairini etkilemiştir. Mevlânâ’nın çocuk yaşta iken edindiği bu kitabın onda bıraktığı izler Mesnevî’ye aynen yansımıştır. Daha önce aynı tarzda yazılan ve İranlı şair Senâî-i Gaznevî’ye ait Hadîkatu’l-hakîkat (Gerçeğin Bahçesi) da bu eserin kaleme alınmasında etkili olmuştur. İşlenen bazı konularda Hayyam etkisi açıkça görülmektedir. Attâr’ın edebî hayatının birinci ve en verimli döneminde kaleme alınan bu tasavvufî mesnevî, sembollerle, üstü kapalı ibarelerle doludur.

Bu çeviride yararlanılan iki bilimsel neşrin açıklamalar bölümünde bunlar izah edilmeye çalışılmışsa da bazı yerlerde Esrârnâme’yi yayımlayanlar da işin içinden çıkamamışlardır. Zaman zaman basit bir konu veya kelime uzun uzun tefsir edilirken, çapraşık ve üstü kapalı ifadeler ya atlanmış ya da bir iki cümleyle geçiştirilmiştir.

Esrârnâme’nin çevirisinde iki yol izlenebilirdi. Birinci yolda, bu manzum eser nesren çevrilir, beyitler arasında bağlantı kurularak paragraf çevirisi yapılabilirdi. İkinci yol ise her beytin nazmen çevirisini yapmaktı. Biz ikinci yolu tercih ettik. Tasavvuf terminolojisine ait kelimelere dokunmadan, serbest vezinle, mümkün olduğu kadar kafiye tutturarak, herkesin anlayabileceği bir âşık edebiyatı dilini tercih ettik.’ MEHMET KANAR

‘ESRÂRNÂME..’ , FERÎDÜDDÎN ATTÂR.., Çeviri : MEHMET KANAR, AYRINTI Yayınları, Mart 2012, 286 Sayfa, özel baskı.. 

ALACAKARANLIKTA

Yine ikimiz, koyuyoruz ellerimizi ateşe,

sen nice zamandır yıllanmış gecenin şarabı aşkına,

ben ise sabahın hiç sıkılmamış pınarı uğruna.

Körük, güvenmediğimiz ustasını beklemekte.

 

Keder yaydığında sıcaklığını, geliyor cam ustası.

Gidişi ortalık ışımadan, gelişi çağırmadan sen, hem de

yaşlı, aklaşmış kaşlarımızın alacakaranlığı kadar.

 

Yine kurşun dökmekte göz yaşlarının kazanında,

sana bir kadeh için – kutlamaktır önemli olan yitirilmişi-

bana da isli cam kırıklarım için – ateşe saçılmakta.

Ve sana kadeh kaldırıyorum, gölgeleri çınlatarak.

 

Anlaşılır şimdi kimin çekindiği,

ve kimin sözünü unuttuğu. Sense

ne bilirsin, ne de istersin tanımayı,

kenardan içersin, serindir diye

ve ayık kalırsın, tıpkı eskisi gibi,

üstelik belli ki, kaşların hâlâ çıkmakta!

 

Bana gelince, bilincindeyim yaşadığım

aşk ânının, cam kırıklarım saçılıp ateşe,

yine o eski kurşuna dönüşürken. Duran

benim merminin ardında, hayal gibi,

yalnızca tek gözü açık, hedefinden emin,

ve sıkıyorum onu, sabahın ortasına.

 

INGEBORG BACHMANN..

 

‘INGEBORG BACHMANN.. BÜTÜN ŞİİRLERİ..’ , Çeviri : AHMET CEMAL, KAVRAM Yayınları, Şubat 1995, 200 Sayfa..

 

 

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ..’ – SELDA HIZAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“AMATÖR KAMERALARIN ETKİLERİ..

 

elektronik medyanın masum olmadığını gösteren ‘mcluhan’a, iletişimi anlamaya çalışanların çok şey borçlu olduğu aşikardır.. bu bakış, gelişen her yeni mecranın boyutlarını algılamada oldukça değerli bir perspektif kazandırmıştır.. ‘mcluhan’, bir ‘araç’ın etkilerinin anlaşılabilmesi için şu dört sorunun sorulabilmesi gerektiği görüşündedir:

a) araç neyi arttırır ve ön plana çıkartır?

b) araç neyi ıskartaya çıkartır?

c) son noktaya kadar zorlandığında neyi üretir veya neye dönüşür?

d) önceden ıskartaya çıkartılan neyi geri kazanır?

bu dört soru eşliğinde yapılacak bir analizin, aracın telematik (yazarın telekominikasyon ve enformatik alanlarının birleşmesini öngören anlayışı) paradigma içerisindeki tutumunun algılanmasını sağlayacağını düşünen yazar, bu analiz yönteminin her yeni teknoloji için geçerli bir bakış sağlayacağını vurgular..

amatör çekim kameralarının ‘yeni gerçeklik’inin analizinde, bu dört soru eşliğinde yapılacak bir planlama, amatör çekimlerin şua ana kadar bahsettiğimiz bütün özelliklerini gözden geçirerek bir sonuca varmamızı sağlayacaktır..”

 

..

 

“SADDAM HÜSEYİN’İN YAKALANMA GÖRÜNTÜLERİ NEDEN AMATÖRCE?

 

askerler tarafından kaydedilen ve ‘saddam hüseyin’in yakalandığı yeri anlatan görüntülerde yapılan ciddi hatalar, ‘abd’nin yalan haber üretme üzerindeki ısrarını bütün kamuoyuna kanıtlamıştır.. zira bu görüntülerde, ‘saddam hüseyin’in yakalandığı çukurun bulunduğu bahçe yer almaktadır.. aralık ayında yakalandığı iddia edilen ‘saddam hüseyin’in yakalandığı bahçenin görüntüleri yine aralık ayı içerisinde haber bültenlerine servis edilmiş, fakat görüntüde bulunan ayrıntılar, bu görüntülerin gerçeği yansıtmadığını oraya koymuştu.. bahçede yer alan kurutulmaya bırakılmış hurma görüntüleri, çekimin yapıldığı zamanın aralık ayı olmadığını, çekimin bölgede kurutulma işleminin yapıldığı yaz ayları içerisinde yapıldığının kanıtıdır.. bahçe sahibiyle yapılan röportaj da bu yalan haberi ortaya çıkaran ikinci faktördür.. daha önce defalarca bahçesine gelip arama yapan ve ardından çekim yapıp giden askerleri anlatan bahçe sahibi, ‘saddam hüseyin’i hiç görmediğini ve şayet ‘saddam hüseyin’in bahçesinde yakalansaydı yaşamasının mümkün olamayacağını ya da en iyi ihtimalle hapse konmuş olması gerektiğini ifade etmiştir..

durumun ortaya çıkmasının ardından yazılı bir açıklama yapan ‘abd’ yönetimi, görüntülerin gerçeği yansıtmadığını kabul etmiş ve ‘canlandırma amaçlı bir kayıt’ olduğunu itiraf etmiştir.. ‘saddam hüseyin’in yakalanacağı mekânın birkaç ay önce çekime alınması, yazılan senaryonun da inandırıcılığını yitirmesine sebep olmuştur.. burada dikkat edilmesi gereken nokta, amatör bir asker tarafından kaydedilen kötü çekimlerin canlandırma amaçlı yapılması ve kaydın ‘gerçek’ görüntüler’ olarak sunulmasıdır.. peki, canlandırma amacıyla çekilen bu görüntünün profesyonel bir kamerayla düzgün bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün iken, neden böyle bir çekim tercih edilmiştir?”

 

SELDA HIZAL..

 

Kitap arkası :

 

“saddam hüseyin’in idam sahnesini cep telefonu kamerasından değil de profesyonel bir çekim kamerasından izleseydik nasıl duygular hissederdik? ‘kaddafi’nin ölüm görüntülerini bir kurgudan ayıran neydi?

‘mcluhan ‘araç mesajdır’ demişti. ‘körfez savaşı’nın hiç olmadığını iddia eden ‘baudrillard’ ise ‘bundan böyle, varlık ile çeşitli görünümleri, gerçek ile gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma yoktur” diyerek gerçekliğin sunumunu sorgulamıştı.

gerçeklik ile onu aktaran araç arasındaki ilişki her daim merak konusuydu. bugün gelişen teknikler iki düşünürü de doğrularken hayatımızı sarmalayan ‘mobese ve güvenlik kameraları’ gerçekliğin tespitinde sık sık kullanılıyor.

haber bültenlerinden yeni sinemaya birçok alanda kullanılan amatör kameraların yansıttığı hiper-gerçekliği ve bu hiper-gerçekliğin ifade ettiklerini anlatan bu kitapsa, medyanın ideolojik bir aygıt haline geldiği bu dönemde bir karşı-iletişim taktiği olarak ortaya çıkarılan amatör kamera görüntüleriyle iletilen mesajları ve o mesajların etkisinin boyutunu inceliyor. gerçeğin bu yeni araçla aktarımına teknik ve felsefi yorumlar getiriyor.”

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ.. İMGE, ALGI, ARAÇ..’ , SELDA HIZAL, AGORA Kitaplığı, Mart 2012,125 Sayfa..