Archive for the ‘Siyaset’ Category

‘senin düş çemberini engellemek içindir karşıda uzanan duvar..’ – St. John Perse

 

 

 

 

 

 

‘aylak adamız’ beşinci yılına bensiz girdi.. sağ olsun reis ‘blackhawk’ güzel bir yazıyla o günü es geçmedi.. zaman su gibi akıp geçiyor.. daha dün gibi şu odada reis ‘blackhawk’ ‘aylak adamız’ fikrini ortaya atmış, odada bulunan altı yedi kişiden çoğu kafa bulmuştu.. şimdi biz ikimiz hepsiyle kafa buluyoruz.. hepsi ‘oblomov’, hepsi karpuz büyütüyor.. lafa gelince varlar, çeneleri makine gibi çalışıyor ama icraata gelince fıslar.. bir el atın, bir iki kelime yazın, bir şeyler üretin, yaratın.. yok nerede o cesaret ve yürek.. bazıları da el attılar kenara çekildiler.. onlara daha da gıcığım.. kimisi de ‘ah ben de burada yazdım’ diyebilmek, hava atabilmek için yazdı birkaç yazı bastı gitti.. olsun biz yine buradayız, kırkı aşkın yazar kadromuzla kafamıza göre takılıyoruz..

‘aylak adamız’ın doğum gününde burada olup ıslatabilmek isterdim aylak adamlarla.. ama yoktum yine yollardaydık.. son dört ayda on dokuz bin kilometreden fazla yol yapmışım tek başıma.. araba artık motor indirmeye hazırlanıyordu ki servise götürdüm son kaçışımdan önce.. servisteki kırıtık baylardan birisi ‘evet seksen binde gelmişiz, şimdi doksan bin kilometre bakımı yapacağız arabamıza’ diye hem konuşup hem  yazmaya başlayınca, ‘canım yüz bin kilometre bakımı olacak’ dedim.. adamın gözler faltaşı gibi açıldı.. ‘nasıl yani’ diye sorunca ‘azmettik  yüz bini geçtik’ dedim.. ‘taksi olarak mı kullanıyorsunuz arabayı’ diye sordu, ‘yok, uzun yol aylaklık aracı’ olarak kullanıyorum dedim.. sırıtarak mal mal bakıp işlemlerimi yaptı.. sanırım dört ayda dünyanın etrafının yarısını dönmüşüm, kısmetse diğer yarısını da önümüzdeki dört ayda tamamlarım..

şaka bir yana yolda olmak gayet güzel, insan kendini bile unutuyor yolda, arabayla bir vücut oluyorsunuz, arabanın bir aksamı gibi oluyorsunuz.. aslında arabanın beynisiniz.. siz olmasanız araba yürüyemez zaten..

son yolculuğumda kafamı bayağı boşalttım.. dünyayla iletişimimi bir hafta tamamen kestim.. ne telefon, ne internet.. belli sayıda insanın bana ulaşabilmesi güzeldi.. bol bol ‘mor dağların yalanı emrecan’ ustayla dağ ova bayır dolandık durduk.. deniz kenarına gidip ‘akdeniz’in en mavi yerlerine gözlerimizi sabitleyerek saatlerce konuşmadan oturup dalgaların sesini dinleyerek tavşanlı biralarımızı yudumladık.. oralar hala esir edilmemiş yerler olduğundan ‘hop birader baksana burada içmek yassah, çekin arabanızı’ diyen ayılar yoktu.. zaten oralarda yerse yapsınlar böyle bir şeyi.. özgürlük güzel şey.. devletin insana ulaşamadığı yerler tek özgür yerlerdir dünyada.. öyle yerleri çok seviyorum..

denizin kenarından sıkıldık mı basıyorduk ‘mor dağların yalanı emrecan’la ‘st. simon’a çıkıyorduk.. orası şimdilerde esir olmak üzere.. etrafını yüzlerce rüzgar gülü tabir edilen elektrik üreteçleri doldurmuş durumda.. manastırın etrafı bile çevrilmiş bunlarla, birinci dereceden tarihi yer olmasına rağmen.. bu devir paranın açamayacağı kapının olmadığı bir devir.. şansımıza manastıra koyulmuş bekçi murtaza kıvamındaki arkadaşa denk gelmedik bu gidişlerimizde.. insanın aklını alıyor siz manastırı dolaşırken ya da dinlenmek için bir kayanın üzerine çömelirken.. ‘hop o kayaya oturmayın..’ soruyoruz ‘niye bize zarar mı verir..’ el cevap : ‘yok o kaya numaralandırıldı, uydudan izliyorlar, bir milim oynarsa ben işimden olurum..’ ben de ‘sen boku yemişsin o zaman, en ufak bir depremde onlarca santim yer değiştirebilir bu kayalar’ deyince de sustu gariban arkadaşım.. ulan manastırın son doksan yılda anasını ağlatmışlar, her yerini hazine bulacağım diye delik deşik etmişler, bir sürü eseri çalmışlar, yağmalanmadık yeri kalmamış.. geriye sadece yüzlerce ton ağırlığında kayalar kalmış, devlet şimdi onun peşine düşmüş.. neredeyse tamamen yerle bir olmak üzere olan bu şaheseri restore edip yeninden eski günlerine kavuşturacaklarına kayaları saymışlar ve numaralandırmışlar.. vay be ne büyük ne muhteşem bir iş..

bir haftalık son kaçışımdan sonra 1 mayıs günü sabaha karşı istanbul’a geldim.. iki üç saat kestirdikten sonra yataktan fırladım.. bugün büyük gündü.. emeğin günü.. her önemli gün gibi içi boşaltılmaya çalışılan, ‘emek’ özünden koparılmaya çalışılan büyük gündü.. yüzlerce insanın geçmişte katledildiği, yaralandığı, işkencelerden geçirildiği o anlamlı gündü.. tüm yorgunluğuma rağmen her sene yaptığım gibi yüzbinlerce emekçi kardeşimle birlikte olmak için hemen hazırlandım.. annem, babam, kardeşim gibi beni her daim arayıp, soran, merak eden kardeşlerim ‘kenanım, zaferim ve büyük reis blackhawk’la kadıköy iskelede buluşup vapura atladık.. karaköy’den geçen sene yaptığımız hatayı yapmayıp yokuştan istiklale doğru tırmandık.. sonra son sürat meydanların meydanı ‘taksim’e yollandık.. geçen sene yürüyüş güzergahı olmamasına rağmen sadece ‘aylak adamız’ pankartı arkasında biz yürümüştük burada binaları, kaldırımları sarsa sarsa.. bu sene ‘oblomov’lar ve artistler yüzünden böyle bir şey gerçekleştiremedik.. biz rahattayız, sıkıntımız yok.. kafalarına göre takılanlar düşünsün.. neyse alana vardık.. alan biz geldiğimiz sırada bile hınca hınç dolmuştu.. zaten alanın büyük bir kısmını geçen seneye göre gasp etmişlerdi.. çünkü katılımın rekor seviyede olacağını biliyorlardı.. ve nitekim diğer sarı sendikalar türk-iş ve hak-iş’in başka illere tüymesine rağmen gelmiş geçmiş en geniş katılımlı 1 mayıs oldu.. akşama ve ertesi gün medyaya baktım, özellikle yandaş medya mitinge katılımların başladığı ya da bitmesine yakın ki dağılım esnasındaki görüntüleri kullanmışlar ve verdikleri rakamlar otuz ila elli bin arasında değişiyor.. ‘yürrüyün’ anca gidersiniz.. yüreklerinizdeki korku taksimden duyuluyordu.. büyüyen toplumsal muhalefetin gücünü az göstermeye çabalayın siz ama meydanlar gün geçtikçe daha da kalabalıklaşıyor.. o çok sevdiğini söylediğiniz demokrasinin dikenleri bunlar ne yapacaksınız katlanacaksınız bre.. yüzbinlerin katıldığı kutlamalardaki ufak birkaç çapulcunun kırdığı birkaç camın görüntüsünü vererek kötüleyemezsiniz o alana gelenleri.. bir de hala ‘marx, engels, lenin’ takıntınız yok mu sizin ona daha çok bitiyorum.. ne kadar korkuyorsunuz bu adamlardan hala.. niye korkuyorsunuz ki.. yıkıldı gitti sosyalizm ve onun sakallı adamlarının düşünceleri.. öyle demiyor musunuz.. e neden hala bu kompleks ve korkunuz.. neden hala televizyonlarda ‘deniz’e, ‘che’ye, ‘castro’ya salya sümük vahşice saldırıyorsunuz.. siz kimsiniz arkadaşım.. sizi bir iki sene sonra kimse hatırlamayacak fakat onlar sonsuza kadar halkların yüreğinde yaşayacak ve hatırlanacaklar.. kıçınızı yırtsanız da o televizyonlarda ve dokunulmaz gazete köşelerinizde bu böyle olacak.. çatlayın patlayın.. bakın ne güzel kutlandı devlet uzaktan bakınca meydana.. devletin olmadığı yerde şiddet olmaz, anarşi olmaz.. nerede devlet var orada kaos oluşuyor.. çünkü devlet baba hemen ortaya çıkıyor ‘yassah hemşerim’ diyerek.. niye yasak lan niye.. ne, yasak olan ne.. işte yıllarca yasakladınız ne oldu.. seve seve verdiniz meydanı.. bak iki senedir oluyor mu bir şey.. olmuyor.. kırk elli kişilik gencin yaptığı saçmalık mı kaldı elinizde geyiğini yapacağınız.. yapın sabaha kadar yapın.. size malzeme çıktı işte.. ama tüm ülke gördü ki devlet uzaktan bakınca olay çıkmıyormuş.. bu kadar basit..

bu seneki 1 mayıs ilginç görüntülere sahne oldu.. medyaya malzeme bol çıktı.. islamcı bir grubun 1 mayıs’a katılımı abartıldıkça abartıldı.. vay kardeşim ne büyük olaymış.. orada yüzbinlerce insan ve grup var, yüz kişilik grubun peşine takıldı adamlar.. daha önceki 1 mayıs ve protesto gösterilerinde solculara, işçilere saldıran zihniyetten bir grup imana gelip, özür dileyip 1 mayıs’a katılıyorlarmış, mış, mış.. hele arkalarına takılan ufak bir soytarı grup vardı yedi sekiz kişilik.. onlara kafa göz dalmamak için zor tuttum kendimi.. sivas katliamını meşru gören ve liderleri halen cezaevinde olan bu soytarı grubu da ellerine almış üç çaput parçası kıvamında pankart ve hapisteki liderlerinin resmi yedi sekiz kişi malum işaretlerini yapıp yürüyorlar.. garibim çakal carlos’un da mesajını poster yapıp taşımışlar.. ulan çakal carlos sizin yıllarca solcu kanıyla beslendiğinizi bilse suratınıza tükürürdü.. ama dört duvar arasında nereden bilecek.. neyse öndeki geniş katılımlı diğer islamcı grubun pankartları ve sloganları da kafa açacak cinstendi.. bizim grubun önünden geçerlerken her sloganlarına günaydın diye karşılık verdik.. gerçekten de günaydın.. hele ‘kula, kulluğa ve sömürüye hayır’ pankartları tam bir komediydi.. siz kulsunuz kardeşim nasıl hayır diyorsunuz buna.. öndeki pankartta ‘mülk allahın’dır yazmıyor muydu.. mülk nedir.. mülk dünyaysa, kainatsa siz de kulsanız nasıl kula kulluğa hayır.. ve daha nice komedi pankart ve slogan.. ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye slogan atıyorlardı.. sanki dinin hırsızlıkla ilgisi var, her dinden, gruptan, topluluktan hırsız çıkabilir.. dinle ne alakası var.. ekonomik ve politik içeriği nedir bu sloganın.. neden bu kadar kapalı bir slogan kullanılıyor.. hırsızlar kim, açık açık söyleyin kardeşim.. korkuyor musunuz yoksa.. yapmayın.. stadyumlarda bazen bağırmayan ya da oturan seyircilere böyle koro halinde bağırırlar.. bunlar da ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye bağırıyorlar.. güya sol grupların gönüllerini okşayacaklar.. nitekim cılız da olsa alkışlayanlar oldu bu kafaları karışık grubu.. aramızda konuştuk, gelecek seneye faşistlerde katılırsa bu 1 mayıs’a hiç şaşırmayız diye.. gerçekten de öyle, kızıl rengi maviye çevrilmeye çalışılan 1 mayıs’ın içinin boşaltılmaya, anlamsızlaştırılmaya  çalışıldığı ortada.. yıllarca her alanda solcuların tepesine binmeye çalışan, üniversitelerde bugünlerde dahi solculara saldıran gruplar 1 mayıs alanına ellerini kollarını sallaya sallaya girdiler.. yüz kişi değillerdi belki ama anlamı büyüktü bu alana sızma olayının, tabi anlayana.. her alanda, edebiyatta, sanatta, sinemada olan sızmaların, muhafazakarlaştırma operasyonlarının bir aşamasıydı bu.. artık hayırlısı bakalım seneye faşist gruplarla, işadamları da katılacak mı ve gülerek aramızda onlar için bulup söylediğimiz sloganları atacaklar mı.. ve 1 mayıs günü bu sağcı grupları alkışlayanlar gibi onları da alkışlayacaklar mı.. ne acı ve ne komik..

neyse kısa keseyim şimdilik.. yazacak çok şey birikti, içim dolup taşıyor, hepsini yakında yağdıracağım buradan..

1 mayıs günü alanlardaki kutlama ve anmalara katılan tüm emekçilerin (yukarıda saydığım alana sızan iki grup hariç) yüreklerine sağlık diyorum, geç de olsa hepsinin bayramını tekrar buradan da kutluyorum..

gülüşünüzle kalın..

 

Crockett..

Eğitim Üzerine…

‘İnsanoğlu geri zekalı rolü oynayabilecek kadar zeki yaratıktır.’ Zenon  (İtalyan eğitim bilimci)

 

‘Eğitim, bireyin davranışında kendi yaşantısı yoluyla kasıtlı olarak istendik değişmeler meydana getirme sürecidir.’ (S. Ertürk)

 

Birey çevreyle bilişsel, duygusal ve devinimsel etkileşimlerle kasıtlı olarak kendinde olmayanı kazanır, eksik olanı tamamlar ve yanlış olanı düzeltir. Toplumsal düzeyde eğitim sistemi kalkınma sürecinin kesintisiz ivmesini oluşturur.

Realist, İdealist ve Pragmatik eğitim felsefelerine bakıldığında, Realist felsefe esasicilik temeline dayanır ve madde, mutlak ve değişmez gerçekliktir. Fen ve doğa bilimleri son derece önemlidir. İnsanın zihni doğuştan boştur (Tabula Yasa), öğrenci soru soramaz, toplumun kültürel değerleri çok önemlidir. İdealist felsefe daimicilik, doğuştan var olan bilgilerin sorgulanarak tanrıya ulaşılmasını hedefler. Din merkezlidir. Öğretmen tanrı gibidir, cezayı reddetmez. Pragmatik felsefede bilgi insanın kendi içinde oluşur, Özneldir, ezberi öğrenme aracı olarak kabul etmez, sorgulayıcı öğrenim üzerine kurulur, sürekli gelişme ve değişimi kabul eder.

Cumhuriyetin ilanından sonra, eğitim ile ilgili sürece baktığımızda, 1927 yılında İbrahim Hakkı Balta’nın ‘Bizim okullarımız ve Düşünme birbirleriyle uyuşmaz’ demiştir. 1928 yılında Atatürk’ün çabalarıyla pragmatik felsefeye göre kağıt üzerinde hazırlanan eğitim sistemi Hasan Ali Yücel Zamanı hariç, uygulamaya hiç aktarılmamıştır.

Hasan Ali Yücel sonrasında da Türk eğitim sistemi öğrenci merkezli değil, öğretmen merkezli olmuştur.

Hayat en büyük okuldur, içine doğduğumuz çevre aile ve toplumdur. Daha sonra ne kadar çok uyarıcıyla karşılaşırsak, eksiklerimizin farkına varıp, bunları gidermek ve ilerlemek için çaba göstermeye başlarız. İlk çabaların motive edilmesi ilerleme ve gelişmeyi sağlar. Bu noktada da öğretmenler belirleyici rol alır. Kendimizle yüzleştiğimizde yeteneksiz olarak kendimizi şartlandırdığımız durumların aslında hep bir öğretmen engeline takıldığıdır esas olan. Özellikle resim, müzik, spor vb. not sistemine dahil edilerek, zevk alınması gereken araçlar değil, öğretmenlerin tatmin edilmesi gereken dersler olur. Herkes profesyonel sanatçı olmak için müzik yapmalıdır, resimle uğraşmalıdır vs. Normal ve özel okullardan ailenin ve öğrencinin özel çabası olmadıkça, bir müzik aletini çalmayı öğrenen kaç kişi vardır acaba?

Teknolojinin evlere girmesiyle seçme şansı artarken temel alanda kültürel gelişime katkı sağlayacak medya ortamının yaratılmamış olması, aydınların (!) katkılarıyla genç neslin gelişim evresinin sekteye uğramasına neden olmuştur. Çevresinden aldığı uyaranlarla bu tür eksikliği kendinde hissetmeyen nesil, doğal olarak bunu giderme ihtiyacı da hissetmeyecektir.

Eğitim sistemi değişmelidir, aklın ve bilimin ışığında. Değişmeyen tek şey değişimdir. Eğitim sistemi üzerine karar vericiler bazen bir mum ışığı kadar ışık verirken, bazıları projektör gibi geleceğe ışık tutmuştur. Amaç, geçmişten ders alarak, şimdinin durum değerlendirmesini yapmak ve geleceği şekillendirmek olmalıdır.

Bugün eleştiri yağmuruna tutulması gereken gençler değil, onların yetiştiği dönemde karar vericiler, medya, aile ve ilk öğretmenleridir.

Halil Cibran’ın dediği gibi, çocuklar bizlerden ileri atılmış oklar gibidir, bizler onların uzaklara gitmesine yardımcı olacak yaylar olabiliriz ancak. Yeter ki projektörleri gözlerine değil, geleceklerine tutalım.

Skycell

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ..’ – SELDA HIZAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“AMATÖR KAMERALARIN ETKİLERİ..

 

elektronik medyanın masum olmadığını gösteren ‘mcluhan’a, iletişimi anlamaya çalışanların çok şey borçlu olduğu aşikardır.. bu bakış, gelişen her yeni mecranın boyutlarını algılamada oldukça değerli bir perspektif kazandırmıştır.. ‘mcluhan’, bir ‘araç’ın etkilerinin anlaşılabilmesi için şu dört sorunun sorulabilmesi gerektiği görüşündedir:

a) araç neyi arttırır ve ön plana çıkartır?

b) araç neyi ıskartaya çıkartır?

c) son noktaya kadar zorlandığında neyi üretir veya neye dönüşür?

d) önceden ıskartaya çıkartılan neyi geri kazanır?

bu dört soru eşliğinde yapılacak bir analizin, aracın telematik (yazarın telekominikasyon ve enformatik alanlarının birleşmesini öngören anlayışı) paradigma içerisindeki tutumunun algılanmasını sağlayacağını düşünen yazar, bu analiz yönteminin her yeni teknoloji için geçerli bir bakış sağlayacağını vurgular..

amatör çekim kameralarının ‘yeni gerçeklik’inin analizinde, bu dört soru eşliğinde yapılacak bir planlama, amatör çekimlerin şua ana kadar bahsettiğimiz bütün özelliklerini gözden geçirerek bir sonuca varmamızı sağlayacaktır..”

 

..

 

“SADDAM HÜSEYİN’İN YAKALANMA GÖRÜNTÜLERİ NEDEN AMATÖRCE?

 

askerler tarafından kaydedilen ve ‘saddam hüseyin’in yakalandığı yeri anlatan görüntülerde yapılan ciddi hatalar, ‘abd’nin yalan haber üretme üzerindeki ısrarını bütün kamuoyuna kanıtlamıştır.. zira bu görüntülerde, ‘saddam hüseyin’in yakalandığı çukurun bulunduğu bahçe yer almaktadır.. aralık ayında yakalandığı iddia edilen ‘saddam hüseyin’in yakalandığı bahçenin görüntüleri yine aralık ayı içerisinde haber bültenlerine servis edilmiş, fakat görüntüde bulunan ayrıntılar, bu görüntülerin gerçeği yansıtmadığını oraya koymuştu.. bahçede yer alan kurutulmaya bırakılmış hurma görüntüleri, çekimin yapıldığı zamanın aralık ayı olmadığını, çekimin bölgede kurutulma işleminin yapıldığı yaz ayları içerisinde yapıldığının kanıtıdır.. bahçe sahibiyle yapılan röportaj da bu yalan haberi ortaya çıkaran ikinci faktördür.. daha önce defalarca bahçesine gelip arama yapan ve ardından çekim yapıp giden askerleri anlatan bahçe sahibi, ‘saddam hüseyin’i hiç görmediğini ve şayet ‘saddam hüseyin’in bahçesinde yakalansaydı yaşamasının mümkün olamayacağını ya da en iyi ihtimalle hapse konmuş olması gerektiğini ifade etmiştir..

durumun ortaya çıkmasının ardından yazılı bir açıklama yapan ‘abd’ yönetimi, görüntülerin gerçeği yansıtmadığını kabul etmiş ve ‘canlandırma amaçlı bir kayıt’ olduğunu itiraf etmiştir.. ‘saddam hüseyin’in yakalanacağı mekânın birkaç ay önce çekime alınması, yazılan senaryonun da inandırıcılığını yitirmesine sebep olmuştur.. burada dikkat edilmesi gereken nokta, amatör bir asker tarafından kaydedilen kötü çekimlerin canlandırma amaçlı yapılması ve kaydın ‘gerçek’ görüntüler’ olarak sunulmasıdır.. peki, canlandırma amacıyla çekilen bu görüntünün profesyonel bir kamerayla düzgün bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün iken, neden böyle bir çekim tercih edilmiştir?”

 

SELDA HIZAL..

 

Kitap arkası :

 

“saddam hüseyin’in idam sahnesini cep telefonu kamerasından değil de profesyonel bir çekim kamerasından izleseydik nasıl duygular hissederdik? ‘kaddafi’nin ölüm görüntülerini bir kurgudan ayıran neydi?

‘mcluhan ‘araç mesajdır’ demişti. ‘körfez savaşı’nın hiç olmadığını iddia eden ‘baudrillard’ ise ‘bundan böyle, varlık ile çeşitli görünümleri, gerçek ile gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma yoktur” diyerek gerçekliğin sunumunu sorgulamıştı.

gerçeklik ile onu aktaran araç arasındaki ilişki her daim merak konusuydu. bugün gelişen teknikler iki düşünürü de doğrularken hayatımızı sarmalayan ‘mobese ve güvenlik kameraları’ gerçekliğin tespitinde sık sık kullanılıyor.

haber bültenlerinden yeni sinemaya birçok alanda kullanılan amatör kameraların yansıttığı hiper-gerçekliği ve bu hiper-gerçekliğin ifade ettiklerini anlatan bu kitapsa, medyanın ideolojik bir aygıt haline geldiği bu dönemde bir karşı-iletişim taktiği olarak ortaya çıkarılan amatör kamera görüntüleriyle iletilen mesajları ve o mesajların etkisinin boyutunu inceliyor. gerçeğin bu yeni araçla aktarımına teknik ve felsefi yorumlar getiriyor.”

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ.. İMGE, ALGI, ARAÇ..’ , SELDA HIZAL, AGORA Kitaplığı, Mart 2012,125 Sayfa..

 

‘ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR..’ – ANNIE THÉBAUD-MONY

‘son yirmi yıldır, iş hakkındaki politik ve bilimsel diskur, işi, ekonomik ve sosyal maliyet boyutlarına indirgedi.. çalışanlar, gün geçtikçe daha az, kendi tarihlerinin ve çağdaş toplumların tarihinin öznesi olarak kabul görür oldu.. bununla birlikte, yaşama hakkı, sağlık hakkı, onurlu yaşam hakkı temel evrensel haklar arasında.. bugün, bilimsel ve tıbbi bilgileri, çalışma hayatında sağlık kaybının nedenlerinden birçoğunu anlamamıza olanak sağlarken, iş organizasyonu ve çalışma koşulları ile ilgili tercihlerde ve bu tercihleri meşrulaştıran kamu politikalarıyla bir başkasını, bilerek tehlikeye atmanın yaygınlaştığını saptıyoruz.. bu çelişkiyi nasıl açıklamalı?

iş organizasyonu tercihleri, çok uluslu büyük şirketlerin yönetimlerinin, ‘işgücü’ maliyetini sürekli olarak düşürmekle görevli ‘karar vericiler’in ve ‘müdürler’in, işi ve risklerini alt işverene devreden emir vericilerin yetki alanındadır.. fransa’daki gibi, hindistan’da, brezilya’da, çin’de ya da başka ülkelerde; geçici statüde çalışanların, düzensiz (aralıklı, kesintili) çalışanların ve tüm ‘fark edilmeden’ çalışanların; alt işveren iş ilişkisinin son halkasındaki varlığı, insan hakları evrensel beyannamesi’nin ya da fransız ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun yasakladığı güvencesizliğe ve aşağılanmaya yeniden dönüldüğünü gösteriyor..

bugün, köleliğin ‘modern’ biçimlerini onaylayarak, bu biçimlere karar ve yön verenleri tamamıyla cezasız bırakan istihdam, çalışma ve sağlık politikalarının, insan haklarının fransa’sında ‘kara yasa’nın köleliğe meşruluk kazandırmasındaki gibi, bir rolü oynayıp oynamadığını sorabiliriz.. politik partiler, sendikalar, birlikler gibi bireysel ve kolektif hakları savunun geleneksel örgütler, sömürünün bu ‘modern’ biçimlerinin meşruiyet temellerini sorgulayacak bir muhalefet oluşturmakta zorlanıyor..

bu kitap, araştırmalar sırasında, nükleer, demir çelik, otomobil, elektronik sektörlerinden ve hizmet sektöründen toplanan çok sayıda tanıklığa dayanarak, sürekli bir biçimde kamu sağlığının ‘kör nokta’sında bırakılan alanı; yani, çalışanların hayatına, sağlığına ve onuruna yönelen saldırıları gösterme amacındadır.. ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun tanımladığı temel hakları referans alarak yürürlükteki somut sömürü ve tahakküm ilişkilerini anlamaya; bireysel ve kolektif, dağınık ya da örgütlü direniş stratejilerinin acımasız bastırma yöntemleriyle nasıl karşı karşıya bırakıldığını analiz etmeye çalışmaktadır..’

 

ANNIE THÉBAUD-MONY

 

‘ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR.. risklerin alt işverene devri, başkasını tehlikeye atma, onura saldırı, duygusal ve fiziksel şiddet, mesleki kanserler..’, ANNIE THÉBAUD-MONY, Çeviri: AYŞE GÜREN, AYRINTI Yayınları, 2012, 284 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ORTADOĞU, YALANCI BAHAR..’

‘demokrasi aşığı (!) emperyalist devletlerin; çıkarları gerektirdiği zaman savaş çıkardıkları ve mali tekellerin ihtiyaca binaen faşist yönetimlere kucak açtıkları aleni bir durumdur.. kaldı ki en demokratik burjuva rejimin var olduğu emperyalist kapitalist ülkelerde; hükümetlerin düzen dışına çıkan hareketlere karşı ne denli azgınca saldırdığının da üstü açıktır..

emperyalistleri, sömürge ülkelere ilişkin amaçlarının ne olduğunu anlamak için, derinlemesine bir araştırma yapma gereği de yoktur..

kurulduğu günden beri emperyalist devletlerin kucağında büyüyen arabistan ve ürdün krallığının, ortadoğu’yu sarsan hareketliliğin dışında kalmasının nedeni; bu devletlerin, gıkını çıkarmadan emperyalist sisteme uysal eşek olarak hizmet ediyor olmasıdır..

abd emperyalizmi, afganistan ve ırak işgallerinin ardından iran’ı hedef göstermesine; fransa ve almanya gibi emperyalist devletlerin ‘karşı duruşu’(!), bu zemindeki ilişkilerin somut hali algılanarak kavranabilir.. emperyalist devletlerin islami iktidarlara onay vermesi; doğrudan bu iktidarların emeğin sömürüsüne ve iktisadi bağımlılık ilişkilerine müsait olmalarıdır.. emperyalist çıkarlara zarar vermeyecek ve kapitalist sistem içerisinde, kendi halkını sömürü batağında tutarak, küresel kapitalist sistemin parçası olmaya mahkum bir islami hareket, emperyalist kapitalist sistem için mubahtır..

bugün ortadoğu’daki islami hareketler, ülke iktidarını ele geçirmek karşılığında; tüm emperyalist yağma projelerine onay vermektedirler.. emperyalist kapitalizm için siyasi iktidarın biçimin ne olduğu değil; iktisadi iktidarın ve çıkarların kimin elinde olduğu önemlidir..’

 

‘bölge ülkelerinde gerçekleşen hükümet değişim süreci halk hareketinin, söndürülmesi ve egemen sınıf iktidarına rıza göstermesi sürecini tanımladı.. bu ülkelerde, islam şeriatı eksenli hareketin, emperyalist devletlerin aktif desteğini alarak, eski hükümeti, yıkması ve siyasi iktidarı devralması; hareketin devrimci demokrat olması olasılığını dahi sıfırladı.. bu toplumsal hareket, baskıcı burjuva hükümete karşı yıkıcı bir tavır içerisinde olsa da; amacı ve eyleminin pratik sonuçları; demokrasi ve sosyalizmin reddini içerdi.. dolayısıyla daha önceki askeri cunta ne kadar karşı-devrimci ise, emperyalist devletlerin kotrolü ve emri altında, siyasi iktidarı ele geçiren islami hükümetler de en az o kadar devrim karşıtı bir tavır sergiledi.. alaşağı edilen cuntanın karşı-devrimci vasfa sahip oluşu; ondan iktidarı devralan islamcı hükümetin devrimci sayılmasının gerekçesi olmadı.. islamcı burjuva iktidarın, yıktığı siyasi erkin vasfından önce; kurduğu siyasi iktidarın vasfı, kendi karakterini tanımladı.. toplumsal kalkışma; demokrasiye veya sosyalizme yönelmesine dahi izin verilmeden denetim altına alındı ve halk ayaklanmasının belli bir anında, devrime yönelebilecek güçle bertaraf edilerek, emekçiler devrimine yönelebilecek en küçük eğilim kırıldı.. ayaklanma karşı-devrimi besleyerek yürüdü ve beslediği karşı-devrimci güç tarafından söndürüldü..’

 

BABÜR PINAR

‘ORTADOĞU, YALANCI BAHAR..’ Editörler : BABÜR PINAR, RECAİ ULUTAŞ, Yazarlar : BABÜR PINAR, FİKRET BAŞKAYA, MAHDİ DARİUS NAZEMROAYA, MAHİR SAYIN, METİN ESEN, MİCHEL CHOSSUDOVSKY, SAİT ÇETİNOĞLU, TEMEL DEMİRER, NİTELİK KİTAP Yayınları, Şubat 2012, 448 Sayfa..

 

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDA..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“eğer varoluşçu bir durumdan ’gazeteci bir tavırla’ yola çıktıysam, okur beni bağışlasın.. ama farklısını yapmak benim için güç olurdu..

sabahla öğleden sonraki çalışma saatlerimin arasındaki zamanda, ostia’da bir evdeyim.. çevremde gürültü patırtıyla ya da tersine bir sessizlikte denize girenlerin kalabalığı var.. kudurmuşçasına denizdeler..

bana gelince – kendimi baskı laboratuarının sağlıksız karanlığından arıtmakla uğraşıyorum – elimde espresso.. sanki bir kitapmış gibi hemen hemen hepsini okudum..

kalabalığa bakıp kendime soruyorum : ‘cahilleşme sanatında çokça tüketilmiş halk için sıkça sözünü ettiğim bu antopolijik devrim nerede? ve kendimi yanıtlıyorum: ‘işte orada..’ aslında çevremdeki kalabalık, on yıl öncenin halkı değil, olmak istediği ve olmayı bildiği gibi en aşağılık burjuva kalabalığı..

on yıl önce bu kalabalığı severdim; bugünse bana usanç veriyor.. özellikle gençler, beni tiksindiriyor: yeni toplumun onlara sunduğu her şeye karınlarının tok olduğunda inanan bu budala ve kendini beğenmiş gençler: kendilerinin bir de neredeyse saygıya değer örnekler olduklarını sanırlar..

ve ben burada, yalnız, korunmasız, bu kalabalığın ortasına atılmış onun, bir laboratuarındaymışçasına önüme bütün ‘niteliklerini’ seren yaşamına dönüşü olmayan bir biçimde karışmış durumdayım.. hiçbir şey beni ayırmıyor ve hiçbir şey beni korumuyor.. ben bundan önceki dönemde, çok uzun yıllar önce  bu varoluşçu durumun aynısını seçtim ve şimdi kendimi bir devimsizlik içinde buluyorum: çünkü acılar sonuçsuz ve seçeneksizdirler.. diğer yandan fiziksel olarak nerede yaşamalı?

dediğim gibi elimde gazetem; onu inceliyorum ve onda yapay bir şeyler olduğu izlenimine  varıyorum..  ‘beni ilgilendiren konuların aynısını yazan bu insanlar benden ne denli farklılar.. ama bunlar neredeler, nerede yaşıyorlar? ‘beklenmedik bir düşünce, söylenmemiş ve sanırım gayet açıkça sözcükleri önüme seren bir elektrik çarpması gibi: ‘onlar fildişi kulelerde yaşıyorlar..’

espresso’da ‘fildişi kulenin içinde’ olanlara yönelik haberlerin dışında ne bir sayfa, ne bir satır ne de bir sözcük var.. (ama bu büyük olasılıkla hiçbirinde yok.. ne panaroma’da ne mondo’da, ne de günlük haftalık hiçbir gazetenin günlük habere ayrılmış sayfası var..) dikkat ve ilgiye yalnızca ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten layıktır: gerisi tümüyle: ayrıntı, sürü, biçimsizlik, ikinci sınıftır..

ve doğal olarak ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten: yani egemenlerin ve onlarla birlikte dorukta olanların yaşantısıdır gerçekten önemli olan.. ‘ciddi’ olmak onlarla ilgilenmek demektir.. onların entrikalarını, anlaşmalarını, suikastlarını, talihlerini; ve hatta onların ‘fildişi kule dışındaki’ gerçekliği kavrama biçimlerini: böyle az saygın ve tam da ilgilenilmesi böyle az ‘ciddi’ olsa da, her şey işte bu  can sıkıcı gerçekten kaynaklanmakta..

son iki, üç yıldır ilgilerin doruktaki ünlü kişilerin üzerinde öbekleşmesi bir saplantıya dönüşecek kadar özelleşti.. hiç bu ölçüde olmamıştı..

italyan aydınları her zaman ‘fildişi kulenin içinde’ yaşamışlar; birer dalkavuk olmuşlardır.. ama aynı zamanda halkçıdırlar da, yeni gerçekçi ve bu doğrultuda uç noktada devrimcidirler: bu, onlarda ‘halk’la ilgilenme zorunluluğunu yaratmıştır.. şimdi, eğer ‘halk’la ilgileniyorlarsa; adlarını yanlış anımsamıyorsam bu da hep ‘doxa’ ve ‘pragma’ istatistiklerine göredir.. örneğin: ev kadınlarıyla ilgilenmek yakışık almaz, bunları seçmekle, çok iyi bir dalga geçilme noktasına gelinebilir: oysa ev kadınları, sanıldığı gibi gülünç kişiler değillerdir.. ve aslında espresso ev kadınlarıyla, bu anlaşılması güç, uzak, günlük yaşamın derinliklerinde yitmiş hayvanlarla –ilgilenir- çünkü bir doxa ya da pragma istatistiği, son seçimlerdeki komünist zaferde oyların hatırı sayılır bir önemi olduğunu ortaya çıkarmıştır.. bu ; erkin hiyerarşisinde depremlere neden olmuş, fildişi kuleyi titretmiştir..

‘fanfani’ ya da ‘zaccagnini’ tarihe mal olurken, ev kadınları gündelik habere sıkışıp kalırlar.. ama birincilerle ikinciler arasında derin bir boşluk, büyük bir olasılıkla anlaşılmaz bir diyakroni’ (zamandaşlık) ortaya çıkıyor..

bu boşluk, zamandaşlık neden kaynaklanmaktadır.. neden 1945’ten sonra, hep önemini koruyan gündelik şeyler, bugün bir bataklığa gömülmüş, zihinsel  bir gettoya kapatılmıştır.. tüketimin ilkeleri tarafından telkin edilen tüm olanaklı biçimleriyle  gerçekten  incelenmiş, sömürülmüş, tekelleşmiş, ama resmi tarihle hiçbir ilişkisi olmamış olması, teslim olmamış olması yani anlamlı bir şey mi..

soygunlar, kaçırılmalar, küçük yaştakilerin suç işlemesi, gece sokağa çıkma yasakları, hırsızlıklar, sermayenin yaptırımları, nedensiz adam öldürmeler mantıktan ‘dışlanmış’ bir somutlukta oldukları halde  gene de neden asla bunların arasındaki ilişki gösterilmemişti.. ‘ladispoli’de (ipsiz sapsız takımının tatil yeri) 17 yaşında iki genç, kendi yaşıtları bir diğer genci, kendilerine gereken motosiklet bujilerini vermediği gerekçesiyle tabancayla öldürücü bir biçimde yaraladılar: ve ‘paese sera’ bu gündelik olaya: ‘ladispoli’deki akla sığmazlık’ diyerek başlık atıyor..

bu, belki 65’te mantıkdışı bir şeydi.. oysa bugün normal olandır.. o başlık da : ‘ladispoli’nin olağan halleri’ olmalıydı.. ‘paese sera’daki bu zaman dışılık neyin nesidir.. ‘paese sera’nın muhabirleri roma kenar mahallelerinde silahsız bir on yediliğe rastlamanın bir ‘istisna’ olacağını bilmiyorlar mı.. neden hiçbir gazete ‘tormaroncio’da birkaç gün önce çalıntı bir ‘porsche’ nedeniyle, makineli tüfekle yapılan silahlı çatışmadan söz etmiyor.. neden hiçbir gazete, 15 yaşındaki bir gencin: ‘bir dahaki sefere seni ağzından vuracağım’ diye bağırıp, silahla bacağından vurduğu sporcu gencin yaralarının lafını etmiyor.. söylemek istediğim şu ki: neden basın, büyük kentlerde her gece meydana gelen milyonlarca suçu hasıraltı ediyor (hırsızlık ve yankesicilik de bunlara dahil) ve yalnızca artık sözünü etmemenin olanaksız olduğunu anladığını bunların arasından seçip yazıyor.. ve bunları gerçek boyutları içinde göstermeyip, bunlara kamuoyunu alıştırmaya çalışarak sunmak doğru mu..

dozajı arttırmak ve bir düzen adamı gibi incelemek istemiyorum.. gayet açık ki, ‘ipsiz, sapsız takımı’ ancak kendi temsilcilerinin on yıl öncekine göre insanca bir değişime uğradıkları sürece beni ilgilendirir.. ve bu, ikincil bir olgu değildir.. bu, bir bütün parçasıdır: ev kadınlarının da değişmesini içeren bütünsel bir antropolojik devrimin parçasıdır..

gerçek soru şudur: politik ve toplumsal sorunlarla uğraşanlardaki bu gündelik haber ve us bütünlüğü arasındaki zamandaşsızlığın nedeni nedir ve neden gündelik haberin çevresinde böyle bir ‘olgu bölünmesi’ oluyor..

‘fildişi kulenin dışında’ olan her şey, nitel yani tarihsel olarak, fildişi kulenin içinde’ olandan farklıdır: sonsuzca daha yenidir, hayret uyandırıcı bir biçimde daha üstündür.. işte bu yüzden ‘fildişi kulenin içindeki’ kodamanlar ve onları tanıtanlar –mantıksal olarak onlar da ‘fildişi kulenin içindedir’- bir oyuncu gibi davranıyorlar, gülünçler ve ölümcül, kokuşmuş birer put gibiler. kodamanlar zaten ölmüş sayılırlar –çünkü onları ‘var eden’ güç artık yok: demek ki onların yaşamları kuklaca bir sıçramaymış..

‘fildişi kulenin dışına’ çıkılırken, bu kez de yeni bir ’içeriye’ düşülür; yani tüketiciliğin cezaevine.. bu cezaevinin baş kişileri gençlerdir..

söylemesi garip ama : gerçek şu: kodamanlar, üstlerinde gülünç bir maske gibi sırıtan kleriko- faşist erkleriyle, muhalefettekiler de gelişmecilik ve hoşgörüleriyle, gerçekliğin gerisine bırakıldılar..

ekonomik erkin yeni biçimi (yani artık kilise olmadığı için klerikalist bir parti olmayan hristiyan demokrat partinin – eğer ‘moro’ izin verirse- yeni gerçek ‘ruh’u) büyüme aracılığıyla, aslı olmayan bir ilericilik ve hoşgörü biçimi gerçekleştirdi.. bu sahte ilericilik ve hoşgörünün döneminde doğan ve biçimlenen gençler bu sahteliği (yeni erkin her şeyi mahveden kinimizmi) en korkunç biçimiyle ödemekteler..

işte burada, çevremde; gözlerinde budalaca bir alaycılık, aptalca doygun bir hava, saldırgan ve yargılamaktan uzak bir serserilikle – bir acı olmadığında neredeyse eğiten bir korkuyla, bu hoşgörü yıllarında gerçek bir hoşgörüsüzlüğü yaşıyorlar..

sözünü ettiğim ‘espresso’da ‘moravia’; katil, asi bir oğlu olan, iyi bir babaya, böyle güç bir durumda, ‘oğlunu anlamaya çalışmaktan’ başka bir şey kalmıyor diyerek konuyu noktalıyor.. trajedi yaratmamak, onu öldürmemek, kendini öldürmemek ama onu anlamaya çalışmak! anladıktan sonra ne olacak.. soruyorum kendime; bu görkemli ahlaki liberalizm davranışını yerine getirdikten sonra ne olacak.. tabii ki herhalde ‘moravia’nın burada sözünü ettiği; bunu izleyen bir davranma olasılığını gerektiren, ussal yani batılı bir anlama.. diyelim ki bu baba-böceğini inceleyen bir böcek-bilimci ruhuyla- sonunda oğlunu anlamayı başarsın ve onun bir budala, bir kendini beğenmiş, bir ikircimli, bir saldırgan, bir çalım satıcı, bir suça eğilimli – ya da acınacak biçimde bir duyarlı da –olduğunu anlasın- ne yapmalıydı.. onu anladığı için sevinmeli miydi.. ama buna sevinmek tarafsızlık ve ilgisizlik gerektirir.. bunu niteleyen eyleme geçmektir.. ve bunu yapmaktan hoşlanan bir baba, o gözden düşmüş ‘laios*’ gibi tozun içinde ölü kalmaya yazgılamıştır: başka bir olasılık yoktur.. demek ki anlamak pek bir şey değildir.. tam da sonunda tozların üstünde ölüp kalabilmek için, eyleme geçmek, oğluna saldırmaktan başka bir şeyi içermez.. ben, oğulları gözlemliyorum, onları anlamaya çalışıyorum ve sonunda eyleme geçerek onların hesabına inandığım gerçekliği dile getiriyorum : ‘siz, gündelik olanda yaşıyorsunuz ve bu, gerçek tarihtir – belirlenmiş onaylanmış, konuşulmuş olmasa da – çünkü bizim sıkıntısız tarihimizden çok daha öndedir; çünkü gerçeklik ‘fildişi kulenin dışında’dır; onun yanlı yorumlarında ve daha da kötüsü caydırıcılıklarında değil, gündelik olandadır.. ama bu gündelik olan, sizden değerlerin altüst oluşunu ister, tarafımızdan yaratılan sonuçta, erk, arı üretim ve tüketim nedeniyle sahte bir mutluluktan oluşmuş kültürünü yaratmak için kendinden önceki tüm kültürleri yıkmıştır.. değerlerden yoksun kalış, sizin yön-duygunuzu yitirmenize yol açan ve sizi insancıl olarak alçaltan bir boşluğa attı.. sizin ‘kitle’niz; adına, hiçbir şeyin konuşulamayacağı ‘bir suça eğilimliler kitlesi’dir.. sizin, seçkin çevreden gelme, sütün durumdaki birkaç sosyalist ya da radikal ya da katolik aydınınız: bir yandan umutsuzluğa, bir yandan da konformizme gömülüp kalmıştır.. geleceğe doğru atılan, başından beri –sınıfsal olarak burjuva, arkaik olarak halkçı- kayıp kültürlerden daha ötede olan bir kültürün adına, ‘değişik’ bir kültür için savaşım veren birkaç kişi de komünist gençlerdir.. ama onlar, daha ne kadar bu tanrısallıklarını koruyabilirler ki?” (1 ağustos 1975, ‘corriere della sera’..)

 

PIER PAOLO PASOLINI..

 

(* laios : sophokles’in ‘kral oidipus’ tragedyasına kaynak olarak aldığı efsaneye göre, laios, ikoaste ile evlenir ve bir oğlu olur.. çocuk doğmadan tanrı sözcüsü bu çocuğun laios’a kendini öldüreceğini söyler.. kral çocuk doğar doğmaz bir uşağına verip dağa bıraktırır.. ama tanrı sözü gene de gerçekleşir.. günün birinde laios, delphoi’ye giderken yolda bir yabancıyla kavgaya tutuşur, bu yabancı kendi oğlu oidipus’tur.. oidipus, laios’u öldürür ve thebai’ye vardıktan sonra anası iokaste ile evlenir.. oidipus’un, babasını öldürmek ve anasıyla evlenmekle işlediği, korkunç günah, nasıl haber aldığı ve nasıl cezaya çarptırıldığı oidipus efsanesi ve tragedyasında anlatılmıştır..)

 

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDAN..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : FİLİZ ÖZDEM, BELGE Yayınları, Şubat 1991, 80 Sayfa..

(kitaplığımdan her zamanki gibi malum şekilde kaybolan bu nadide kitaba uzun arayışlarımdan sonra tekrar kavuşmamı sağlayan kadıköy’ün en iyi kitapçısı ‘penguen’ çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi ve sevgilerimi buradan da sunarım.. Crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

her dönemin faşizmine karşı : romanıyla : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ – VASSILI VASSILIKOS.., filmiyle : COSTA GAVRAS, müziğiyle : MIKIS THEODORAKIS..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“akşamın başta gelen konuşmacısı, tarım bakanı, pas hastalığıyla mücadele konulu konuşmasını tamamlamak üzereyken general saatine baktı :

-sonuç olarak konuşmamızı şöyle özetleyebiliriz : bağlara sıvı halindeki bakır sülfat püskürtmekle pas hastalığının önüne geçilebilir.. en bilinen terkipler de bordaux ve burgonya karışımı adı verilen, sıvı halindeki ilaçlardır.. ikinci karışım, adını hazırlandığı bölgeden, burgonya’dan alır.. burası aynı zamanda, gerçek bir ün kazanmış şarapların çıktığı bölgedir.. bordaux karışımı ise, sönmemiş kireç katılarak hafifletilmiş yüzde iki ya da iç oranındaki bakır sülfattan meydana gelir.. birinci karışım ikincisinden, sönmemiş kirecin yerine bakır karbonat konmasıyla ayrılır.. bu çok bilinen karışımlara çeşitli jelatinimsi maddelerin katılmasıyla yağmur suyundan eriyip gitmeleri önlenir..

özel kalem müdürünün bir hademeyle yolladığı bulanık sudan bir bardak içip (bu 22 mayıs 1963 günü, bir haftadan beri devam eden sıcak, ağzını iyice kurutup sözlerini anlaşılmaz hale getirebilirdi) sözlerine devam etti :

‘yine aynı hastalığı önlemek için, bakır tuzlarından yapılan toz halindeki ilaçlardan yararlanılır ki, bunlar çok daha kullanışlıdır.. bu ilaçlar, özel tulumbalarla yılda üç kere püskürtülür.. ilk püskürtme, filizler on iki ile on beş santim yükseldiği sıra; ikincisi çiçeklenmeden az önce ya da hemen sonra, üçüncüsü de ikincisinden bir ay sonra yapılır.. ama yağmurlu geçen yıllarda ya da rutubetli bölgelerde püskürtme işlemi sık sık tekrarlanmalıdır..

çoğunluk vali ve jandarma komutanlarının doldurduğu salondaki dinleyiciler uyuklamaya başlamışlardır.. iyi adamdı şu tarım bakanı ama, konuşma yeteneğini ilk kez deneyden geçiriyordu sanki! her şeyden önce dili bilim adamı diliydi.. hem pas hastalığıyla kim ilgilenirdir? bakan, makedonya ve özellikle bu toplantının yapıldığı selanik şehrinde bağların, kendi seçim bölgesi peloponez’deki kadar önemli yeri olmadığını unutmuştu sanki.. burada en önemli tarım ürünü tütündü ve bakan bu konuya değinmemişti bile.. oysa hepsi, alınacak tedbiri biliyordu.. pas hastalığından anlamazlardır ama kendi il ya da ilçe merkezlerine bağlı köylerde doğrudan doğruya doğu ülkelerinden gelme bir hastalığın söz konusu olduğunu yaymış, sözlerine inanan pek çok köylü çıktığından, komünizmle mücadelede başarı sağlama olanakları iyiden iyiye artmıştı.. ne yazık ki, tüm köylüler sözlerini dinlemiyorlardı.. yine de çürütülmez bir kanıt vardı ellerinde : tarlalara yayılıp ürünü mahveden pas hastalığı komünizmle aynı zamanda ortaya çıkmıştı.. aynı yaştaydılar.. uçaklarda attırdıkları beyannamelerde –bu uçakları, tütün tarlalarına ilaç püskürtmekte kullansalar daha iyi ederlerdi ya- kocaman kırmızı harflerle, pas hastalığının bir komünist hastalığı olduğu belirtilmekteydi..

‘patron’un bu çok parlak bilimsel incelemesini, yalnız, kuzey yunanistan bakanlığı tarım servisinde görevli müdürler büyük bir ilgi ve dikkatle dinliyorlardı..

-püskürtme sırasında yaprakların ilaçla sıvanmasına dikkat edilmelidir.. püskürtme, hastalığı önleyici nitelikte olmakla birlikte hiçbir zaman da ihmal edilmemelidir. baylar, pas hastalığıyla mücadelede izlenecek yollarla ilgili konuşmama burada son verirken, konuşmam boyunca gösterdiğiniz ilgiye candan teşekkürlerimi sunarım..

tek tük akış sesleri duyuldu ve bakan kürsüden indi..

general yerinden kalktı.. konuşmacının, dinleyiciler arasında yerini, almasını bekledikten sonra, sırtı kürsüye dönük, çoğu kabak kafalı ve şişko, vali ya da emri altındaki jandarma subayı olan kalabalığın küçük bir bölümünü, tarım kesiminde görevli müdürleri hiçe sayarak şunları söyledi :

-sayın bakanın büyük ilgiyle izlenen sözlerine ben de birkaç şey katmak istiyorum.. ben, içimizdeki pas hastalığından, komünizmden söz edeceğim.. kuzey yunanistan jandarma kuvvetlerinin başkomutanı sıfatıyla siz, devlet hizmetindeki yüksek memurlara, ülkemizi kırıp geçirmekte olan ideolojik pas hastalığını anlatmak, benim için çok güç ele geçen bir fırsattır..

şahsen komünistlere hiçbir düşmanlığım yok.. her zaman onlara acımışımdır.. onları hep, hristiyan –elen uygarlığımızın doğru yolundan sağmış, yolunu kaybetmiş zavallılar olarak görmüşümdür.. her zaman da onlara yardım etmek, yol göstermek ve milliyetçiliğin doğru yoluna sokmak için çalışmışımdır.. hepimiz çok iyi biliriz ki, yunanistan ve komünizm, özü itibarıyla birbirleriyle uyuşamayan iki kavramdır..

pas hastalığı gibi komünizm de, baş vermeden ezilmelidir.. pas hastalığı gibi komünizm de, çeşitli asalak unsurların yol açtığı mariz bir şeydir.. bağlara, üç ayrı devrede ilaç püskürtmekle pas hastalığının önüne geçildiği gibi, komünizmi önleyici bir takım ilaçların da insanlara püskürtülmesi zorunludur.. bu yönde, okullar ilk dönemi teşkile derler.. sayın bakanın kullandığı terimlere başvurmak gerekirse, bu dönem filizler daha on iki ya da on beş santimi bulmamıştır.. ikinci püskürtme dönemi –jandarma kuvvetlerinin yıllardan beri başında bulunmanın bana sağladığı tecrübelere dayanarak, bu dönemin en güç dönem olduğunu söyleyebilirim- çiçek açmadan kısa bir süre önce ya da sonrasına rastlar.. söz konusu, bir takım sorunları bulunan öğrenciler, işçiler ve gençlerdir.. bu ikinci püskürtme işlemi başarılı sonuç verirse, pas-komuna hastalığının, yıkıcı eylemiyle elen özgürlüğünün ağacına yayılıp onu soldurması, imkansız demesek de çok güçtür.. üçüncü ve son püskürtmenin bir ay sonra yapılması gerektiğini sayın bakandan öğrendik.. bir aylık sürenin yerine beş yıllık bir süre koyun, bu kuralın söz konusu durumda geçerli olduğunu görürsünüz..

vardığımız sonuç şu : bu yöntemle, yunan toprağının verimli tarlaları hep sağlam meyve verecek çağımızın komünizm ve pas gibi iki önemli hastalığı da, bir daha ortaya çıkmamak üzere  yenilecektir.. hepinize, gerek pas hastalığı ve gerek komünizmle mücadele gibi bu oldukça güç işte cesaret vermek için söyleyeceklerim bu kadar..’

generalin söylevi bir alkış tufanıyla karşılandı.. toplantı sona erdi.. büyük bir düzenle, valiler, komutanlar, bakanlık müsteşarları yerlerinden kalktılar, sigaralarını yaktılar, gerindiler ve üstlerinin ardından dışarı çıkmaya hazırlandılar..”

 

VASSILI VASSILIKOS

 

‘ÖLÜMSÜZ..’ , VASSILI VASSILIKOS, Çeviri : AYDIN EMEÇ, E Yayınları, Şubat 1970, 420 Sayfa..

Filmi : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ , Yönetmen : COSTA GAVRAS, Senaryo : Vassili Vasssilikos’tan uyarlayan Jorge Semprun ve Costa Gavras, Oyuncular : Yves Montand, Jean-Louis Trintignant, Irene Papas, Jacques Perrin, Müzik : Mikis Theodorakis, 1969..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ – PIER PAOLO PASOLINI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GRAMSCI’NIN KÜLLERİ..

 

III

 

Kırmızı bir bez, direnişçilerin

boyunlarına sardıkları gibi,

ve çanağın yanında, kül rengi toprakta

bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan

o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına

düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla

kuşku arasında varıyorum mezarının başına,

rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,

yeryüzünün özgür insanlar arasında

kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,

daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,

yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında

esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede

-burada mezarların sessizliğinde- nerede

yanıldığını- ama nasıl da haklı

olduğunu duyumsuyorum kaygılı

yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde

kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de

yüzyılların ötesine uzanan

bir mülke bağlı bu ölüler

eskil egemenliğin tohumlarının

yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-

gizliden gizliye yükselen

boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri

sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde

vitrinlerin kaba ışığında yoksulların

gözlerini kamaştıran giysilerle.

bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının

beni güne yabancılaştıran

kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide

azalıyor yaşam kavgası içinde;

ve sevecek olursam dünyayı,

çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle

seviyorum, tıpkı vaktiyle

şaşkın yeniyetmeliğimde,

burjuva hastalığı burjuva benliğimi

sardığında ondan nefret ettiğim gibi :

ve şimdi –seninle- bölünen dünya,

iktidarı elinde tutan bölümün kininin,

neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,

seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,

bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında

bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından

tiksindiğim- bu dünyayı

severek…

 

PIER PAOLO PASOLINI

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : REKİN TEKSOY, NİSAN Yayınları, Ekim 1993, 32 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(‘gramsci’nin külleri’ -1957- italyan faşizminin yıllarca zindanlarda çürüttüğü ve zindanlarda 46 yaşında ölümüne sebebiyet verdiği büyük marksist düşünür ANTONIO GRAMSCI’ye adanmıştır..

ha bu kitabın yazarı büyük yönetmen ve şair pasoloni’nin sonu ne olmuştur bilmeyeniniz varsa kısaca yazalım.. ‘hepimiz tehlikedeyiz’ adlı bir röportajı ‘la stampa’ gazetesine verdikten birkaç saat sonra feci şekilde dövüldükten sonra kafası kendi arabası kullanılarak ezilerek 1975 yılında öldürülmüştür.. komünist, eşcinsel ve antifaşist ‘pasolini’ sanki kendi ölümünü yazar gibi gül biçimli şiirler adlı kitabında şunları yazmıştır :

‘diri diri yakılan,
bir kamyon lastiği altında ezilen
çocuklar tarafından bir incir ağacına asılan
ama hala alınacak yedi, sekiz canı bulunan
bir kedi gibiyim.
çünkü ölüm,
başkalarıyla iletişimde bulunamamak değil, anlaşılamamaktır başka insanlar tarafından..’

 

pasolini ve gramsci’ye bin selam olsun.. Crockett..)

Sesleniş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken, bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım unutma bizi!..

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi!..

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezartaşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..

Kanserdik. Ölüm her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimize. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..      

Giresun’daki yoksul köylüler. Sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz-sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!..

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk: Komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında, emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı, daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi.

Bir kez anlamak istemediler bizi…

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!..

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline, değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki, korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik, boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi!..

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı, bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım unutma bizi!..

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir  gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

 

Uğur Mumcu

 

Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975

‘esas sorun, esas hesaplaşma vicdanlarda aslında ama bu mesele bitsin, yirmi yıl sonra tv’lere çıkıp hiçbir şey olmamış gibi konuşacaklarından eminim..’ – ÖZCAN ALPER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“senaryoyu yazarken tek bir çizgide ilerlemiyorum.. o süreçte çok emek harcıyorum.. filmi yazma ve çekme süreçlerinde ben de öğrenmesem, heyecanlanmasam belki de film yapamam diyebiliyorum kendi kendime döndüğüm zaman.. çünkü sadece setin mekanikleşen bir tarafı var.. bense film yapmak istediğim andan itibaren kendimce alt kazılar dediğim 4-5 katman belirliyorum.. bu hem hikaye, hikayenin geçtiği mekanlar, beslendiğimiz sinema, edebiyat.. bu etkilenmeyi olumlu bir şey olarak görüyorum.. yönetmen görüşünü, hikayenin ilk halini yazdığım zaman rahatlıyorum.. işin temeli çıkmış oluyor.. ondan sonrası emek yoğun bir süreç oluyor.. kentin kendisini de, doğanın kendisini de bir karakter gibi düşünmeyi ifade ediyorum ve bunun üzerine çalışıyorum.. yazma sürecinde o mekanlara ve kente daha çok gidip gelmeye başlıyorum hatta orada yaşamaya başlıyorum.. o kentin görünürdeki hikayelerini değil derinliğini yakalamaya çalışıyorum.. sabah erkenden kalkıp sokaklarında dolaşıyorum, ruhunu yakalamaya çalışıyorum.. ‘sonbahar’da örneğin ‘john berger’in ‘avrupa üçlemesi’ benim için yol gösterici oldu.. ölmekte olan köylülük hakkında yazdıkları.. birinin senden önce yapmak istediğini edebiyatta yaptığını görüyorsun.. ‘john berger’in bunun için çamlıhemşin’de yaşaması gerekmiyor.. alpler’in altındaki fransız köylerinde de aynı şeylerin yaşandığını görüyorsun..

..

filmi büyük bir ev olarak düşünmüştüm.. bana bunu hatırlatan ‘tül akbal’ın kitabı oldu sanırım.. bizim çamlıhemşin’deki evleri düşünün.. odaların açıldığı ortadaki odaya ‘hayat’ denir bizim orada.. orta kısım geniştir, odalar ise dar olur.. ‘sonbahar’daki ‘yusuf’un odası çok küçüktü örneğin, bir usta bulup büyütmek zorunda kaldık.. yine de bir hapishane hücresinden daha büyük olmadı.. düşündüğüm şuydu : bir sorun çıkıyor bir odayı kapatıyorsun, türkiye de böyle.. bir süre sonra bir yaşam alanı kalmıyor.. ev ve oda konusu üzerine düşünmüştüm.. kendi yaşam alanını da yok ediyorsun aslında..

yası nasıl tutacağız meselesi aslında.. ağıtlar da bunun bir parçası.. türkiye’de aslında etnomüzikoloji diye bir bölüm yok.. antropologlar ilgileniyor..

buradaki esas sorun ülkenin kendisinin aslında bir kayıplar ülkesine dönüşmesi ama bununla nasıl baş edilecek,  yası nasıl tutulacak belli değil.. o yüzden ‘john berger’in ‘efendilerin’ sözünü kullandım ve ’musa anter toplumsal hafıza merkezi’ni kurdum filmde.. bütün otuz yılda çok ağır koşullar yaşanırken bir arşiv tutulmamıştı aslında.. tabi 1,5 milyon ermeni’nin öldüğüne resimlerini görünce mi inanacaklar.. esas sorun, esas hesaplaşma vicdanlarda aslında ama bu mesele bitsin, yirmi yıl sonra tv’lere çıkıp hiçbir şey olmamış gibi konuşacaklarından eminim.. filmin bir yerinde, filmin kendisi de sadece kayıt altına almayı amaçlıyor, sadece bunu yapsa yeter dedim.. o yüzden kayıplarla ilgili kayıtları uzun uzun çektik..

film esnasında onlarca kişiyle kayıt yaptık.. bir kopyasını bir kurum olsa da versek diye düşündüm.. ama orada fark ettim ki , ağıtlar, dengbejler de bu hafızanın korunmasını sağlıyor.. yaşar kemal ağıtların bir direniş biçimi olduğunu da söylüyor.. başka kültürlerle de karşılaştırıyor.. faili meçhul cinayetlerde kaybedilen insanların fotoğrafının üzerine bir tülbent örtülüyor evlerde.. ölüm yaşanmıyor, kabullenilemiyor.. bu durumda ciddi travmalar yaratıyor.. bir mezarı olsa her şeyi affedecek hale geliyor kadınlar.. o mezara gidebilse neredeyse yarı yarıya bağışlayacaklar..”

YENİ FİLM Dergisi’nden SERAY GENÇ ve YUSUF GÜVEN’in ÖZCAN ALPER’le yaptıkları röportajdan bir bölüm..

Röportajın tamamı için ‘YENİ FİLM DERGİSİ..’, Sayı 24, Kasım 2011,  Sayfa 14, 15, 16, 17, 18, 19..