Archive for the ‘Sayıklamalar’ Category

Yeraltında Ölen Dosta

sahi ne demişti şair :

kayıp bir adresten geliyor sesin şimdi

üşüyorsun..

unutma dostumsun sen

neredeysen orda ölmek isterim..

….

 

nerde olmadığın bir vaha oldu

ben tutup orda öldüm

nerde acınası bir tutam

dolandırıcılıktan arda kalmış

dost sevisine sarılsam

sen çıktın kaypaklığına ömrümün

 

öyle ya bitmedi daha gece

bitmedi yavşaklığına

bıraktığım küfürler

 

ve sen şimdi orda

gül yüzünle

palyaço maskarasına askıntı

olmuş piç yosma dostluklarla

varoluşunu kutluyorsun.

 

aklıma ak selim bir tarihti

bugüne nispi olarak hatırladıklarım

ama karasına ak olmaz

bir leke şimdi

savurduklarım geceye

 

sen sensiz bir tanrıcılık oyunu

olan mülteci bir düzenbaz manifestosu..

bunca araya asırlar

dizilmiş olsa da boynuma,

unutmadım seni dost..

 

yaşların yasa olsun boynuna da

ömrün hep kırgın bir nehir olsun,

serzenişimle çağıldasın..

 

ağlamıyorum,

üzgün falan da değilim,

yalnızca unutmadım

yokluğunun ölüm kokusunu

 

nice mutlu yaşlar dost..

 

MAVİNİN ÇIĞLIĞI

39 = 0

39 = 0

(31.03.1974 Göynücek / 31.03.2013 Kadıköy)

 

ss-14

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Ah, kimselerin vakti yok

Durup ince şeyleri anlamaya”

 

Gülten AKIN

(İlkyaz)

 

“dünyada bir ben varım

bir de olmayası sahipsizliğim…”

 

“gelin bütün yıldızları doldurun

karanlık yalnızlığıma…”

 

Turgut UYAR 

(TEL CAMBAZININ TELDEN DÜŞERKEN SÖYLEDİĞİ ŞİİRDİR ve DENEME’den)

Hasta Parçacıklar- VIII :

“Siyah –Girizgah…”

Otuz gündür yıkanmıyordum. Otuz gündür sifonu çekilmemiş bir tuvalet gibi hissetmeye başlamıştım .  Dışarıda kar beyazının temizliği gözümü alıyordu. Ama kokum vardı evet benim kokum. Ama vardı ya yeterdi. Tıpkı  O’nun ve onların olduğu gibi. Her şey kokmalıydı. Her şey kendince kokmalıydı. Gözleri ışıldayan  ve Güneş’in alevleri gibi yanan bir tanecik kızım kokmalıydı ruhunda. Kadınım kokmalıydı ve ben ise otuzuncu günün sonunda yine kokmalıydım. Çünkü yeryüzündeki tek varoluş göstergem buydu. O kadar çabalıyordum ki kokmak için kokarcalar bile bu kadar uğraşmıyorlardı herhalde. Ama her şey ortadaydı , aslında hiç kokmuyordum. Benim kafamda canlandırdıklarım beynime dokunan  parmaklar gibiydi. Kokuları sağlayan beynime dokunan parmaklar… Saçmalama deyip kendime geldim. Geldim mi acaba. Kafamda bir saniyeliğine bir sürü soru: “ Görünmeyen her yerde olan tanrılar… ne gökte ne de yerdeler onlar. Her şeyi var ettiler, her şeyi  devam ettirdiler , ilk insan Onlar’dan korktu. Şimdi son insanlar da korkuyor. Çünkü onlar olmadan hayat var olamaz onlar varken de hayat yok olabilir…” . Evet işte sana somut. İşte sana tanrısallığı en çok hak eden varlıklar… Ne olduğunu söylemeye bile gerek yok…

“Neler oluyor!” diye saçma sapan bir haykırışla uyandım. Havlunun içinde çok temiz ve paktım. Kollarımı kaldıracak  gücüm yoktu. Kalbimin atacak mecali olmadığını düşündüğüm zaman O geldi. Evet Işımakta olan bir S…’dı bu. Kalbinin büyüklüğü içinde sadece  kendi aydınlığını değil ikimizin de Güneş’ini taşımaktaydı. Ellerimden tuttu. Ruhum hafifti o an… “S” diyecek oldum. O ise sadece kocaman yuvarlacık gözleri ile “S’enin atmakta olan  Kalb’inim” diye buyurdu. O an anlamalı ki ey dost insancıklar hayat sadece S.. olabilirdi. Ama beyin Tanrı’yı buyurdu: İlim ve S’abır.

Az sonra kar beyaz soğuğunda kulübeden çıktım. Her şey sessizlikti.  Etrafta kış için biriktirilmiş çalılar, boynu bükük bir kardelen, ufukta gözlerimi alan bir ışık kaynağı ve akşam açlığımı nasıl gidersem düşüncesi. Evet biraz arayış içindeyken karşımdaki kar dolu tepeciği tırmandım. Biraz ötede “düşünce otu” olarak bilinen A… göründü.  Bilmem neden zengin bilmem kaçıncı kimin bilmem ne hastalığına iyi geldikten sonra adamın zeka dolu zaferler elde etmesini sağladığı iddia edilen ot. Benim için ise ıspanaktan farkı olmaksızın koparıp çiğnedim. Ekşi tadıyla kendini itmeyen bu ot biraz da ısıtıyordu  vücudumu.  Biraz daha ilerledim. Başım o S’ufle dolu  trompet sololarıyla iniyordu otun etkisiyle. Ya da ot sadece bir araçtı… Hayat soluk almaya devam ediyordu sanki benim nefesimle. Yoksa ben de O da olmamalıydı hatta trompet üstadı da… Çevrenimizdeki karmaşıklığın  asil basitliği… Kimindi bu laf? Ben mi saçmalamıştım?

Derken ortalık kararmaya başladı ya da ben öyle sanmıştım. Ne siyah ne gri bir bulut belirdi sahnede . O sahne ki nasıl tanımlanmalı nasıl? İnsanoğlu nasıl acılarla göğü inletti nasıl? Nasıl bir renk idi ki o ve kimdi aslı biz Aşk olmuşken bu dünyacıkta…”

Fran(sı)z…

 

[Tarih belli olmamakla birlikte en organize en mantıklı soykırımı ve aslında en tanrıyı anlatan bir düşünce silsilesi…  (20/06/2005 kayıtlı metinde sanırım tarih olarak o tarihteki son okunuş tarihlenmiş.)

Parçacıkların kendi aralarında düzenlenişi ve numeroları da saçmalıktır aslında ama aslında vardır böyle bir düzen ve V.. nin bilmem kaç mevsimine benzerler. Çünkü hayat sadece Aşk’dır. “Aşk” olmayan hayat batsın, der kimileri…  Bu arada ufkumuzdaki şizofreniyi depreştiren sevgili İhsan Oktay Anar şahsiyetlerine şahsım adına teşekkürü bir borç bilirim ey Yüce Aylak Adam’lar (Gerçi İOA , Sayın ATILGAN’ a karşı şizosunu teşekkür babında sunabilmelidir diye geçirmekteyim kanaatimce bir  Zebercet  hatmederek…Çünkü esas olan… Deli miyim neyim?) (19.09.2012)]

‘ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu; yaşamak…’

“ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
bir kumru bir kumruyu tamamlasın
bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
sadece bu.. “

Bir bahar günü en sevilen caddelerin birinde bom boş yürümek.. göz ucuyla süzülen vitrinlerde ucuz, indirimli bir şeyler bulup almak.. bir yanından tren geçen, sedirli bir çay bahçesinde oturup, saatlerce gazete okumak.. telefonu kurcalamak.. acıkınca patatesli bir gözleme yemek.. bazen ıspanaklı.. peş peşe keyifli keyifli yudumlanan demli çayların eşliğinde saatleri devirmek.. zamanın farkında olmamak..
bazen tüm bu sıradan yapılan şeyler sebebiyle gülümseyebilmek..
evet, yavaşlık.. sıradanlık..
Sadece BU..

“iş edinmişim öyle kimsesizliği
kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi –
çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi..”

Sesler.. hayatı, yaşamı anımsatan, çağıran sesler.. her kafadan çıkan sesler.. mutlu, mutsuz, acılı, sevinçli bazen ölümcül sesler.. ama, o sesleri duyamıyorum .. Kimse Yok muuu !!


“çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
değişmek..”

Bir film.. Bir replik.. “Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, Gece devriyelerinde bağırırdı: “Herşey yolunda. Herşey yolunda!” Biz de huzurlu bir şekilde uyurduk. Sonra bir gece, bir hırsızlık oldu. Ve öğrendik ki meğerse bekçi körmüş! O, “Herşey yolunda!” derdi, biz de güvende hissederdik kendimizi. O gün, bu kalbin ne kadar kolayca korkabildiğini öğrendim. Kandırmanız gerekiyor. Sorun ne kadar büyük olursa olsun, “Herşey yolunda.”


“biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
güneşler girer çıkar ellerinize..”

Bir kitap.. bir aşkı anlatacak, okursam.. okuyamıyorum.. yüzümde aşka yabancı olma ifadesi.. aşk, bomboş bir park şimdi.. kimsesiz.. umutsuz.. sahici olmayan..

“işte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
sabaha kadar sabaha
uyuyup uyandığımız
bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız.”

Doğduğumu hatırlıyorum.. sonra öldüğümü de .. çok oldu öleli.. ço
k zor oldu ikisi de.. hep hatırlıyorsun.. hep hatırlıyorsun..

“biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

‘TAFLAN’

‘sınırlara inanan o sınırların parçası olur..’ don cherry

her zaman olduğu gibi yerimdeyim.. mekanda arka odadayım..

‘katia farah’ çalıyor.. o çalarken yanında ‘fifi abdo’ muhteşem dansıyla ona eşlik ediyor.. kendimden geçiyorum ‘fifi’yi izlerken.. ‘katia farah’ ön odanın pencerelerinden içeri girmeye çalışan insan kalabalığının anlamsız gürültüsünü geri püskürtüyor..

o insan kalabalığının aralarından bir hayalet gibi geçip geldiğim şu sığınağımda her şeyden herkesten uzakta alkole yatırıyorum ruhumu ve beynimi..

evet bir hayalet gibi geçtim geldim yine.. hiçbiri görmedi beni.. görünmezliğime ilk başlarda üzülüyordum fakat şimdilerde o görünmezlik için kendimi şanslı sayıyorum..

gelirken herkesin gözlerinin içine bakmama rağmen görmüyorlardı beni.. herkesin yüzünde sahte bir gülüş, yapmacık konuşmalar, davranışlar.. herkes ayrı bir rolde.. ne kadar da mutlu görünüyorlar..

kimisi tuttuğu takıma göre sırtlarına formalarını giymişler birazdan başlayacak maçı bekliyorlar.. kimisinin arasında maçla ilgili hararetli tartışmalar, kimi köşe başlarında ise gerginlik en üst seviyede kavgalar koptu kopacak..

bir toplum nasıl böyle ‘top kafa’ , ‘top beyin’ olabilir anlamıyorum.. varsa yoksa top.. ‘şut ve gol..’ ‘yaşşaaaaaaaa.’. bağırın yırtının.. dünya savaşa gidiyor ama bizim aklımız fikrimiz topta.. yanı başımızda kıyamet birkaç yerde birden koptu kopacak bizim aklımız topta sayın seyirciler.. ‘savaşa, savaşlara hayır’ diyen kimse yok artık.. herkes iyi ‘seyirci’.. herkes izliyor, ipnotize olmuş, uyuşturulmuş, tek tipleştirilmiş insanlık.. ‘franco’ canavarı yaşasaydı ne mutlu olurdu tüm ülkelerdeki toplumları gördüğünde.. ‘fado, futbol, fiesta’, yani 3f formülü tam tutmuş durumda.. gözleri yaşarır ağlardı faşist ‘franco’ tam ‘top beyin, top kafa’ olmuş bu insanlığı gördüğünde..

ama beni en çok şaşırtanlar bu topa başka anlamlar yükleyip yüceltenler.. hele tribünlerde ‘sol’ siyasi çağrışımlı gruplar yok mu onlara daha da bitiyorum.. trilyonluk oyuncular sahada kafalarına, keyiflerine göre koşturup dakika başına on binlerce dolar para kazanırken tribünlerde bazıları kendilerini yırtıyor, karşı takıma ya da hakeme demediklerini bırakmayıp saydırıyorlar, bir yandan da kendilerini bilmem ne grubu diye nitelendiriyorlar.. bu arka odamız ne adamlar gördü.. ahh ah.. sendika başkanlığı yapmış birinden benim tüm futbol takımlarının kirlenmişliğine yönelik bir tespitimi söyledim diye az kaldı dayak yiyordum.. ‘alın şunu önümden götürün’ dedim onu getirenlere yoksa bir kaza çıkacaktı.. adama bak binlerce işçinin sendika başkanlığını yapmışsın yıllarca ama ben genelleme yaparak tüm futbolun kirlendiğini söylemişim, beyefendi ne çıkarsamalar yaptı bilseniz kafayı yersiniz.. aman aman.. koptum yıkıldım yahu.. her aklıma gelişinde de vay halimize, vay başımıza diyorum..

iki gün önce turgut abiyle otururken ne güzel demişti ‘elime imkan verseler iki şeyden başlardım.. önce tüm spor faaliyetlerini durdurur ve tüm takımları lağvederdim, sadece amatör mahalle takımlarının kurulmasına izin verirdim.. ikincisi de tüm ülkede bütün inşaat faaliyetlerini durdururdum..’ ağzından bal damlıyordu sanki turgut abinin.. bir sanatçının kanayan yüreğinden dökülenlerdi bunlar.. ona katılmamak mümkün mü.. yüz milyarlarca euroluk futbol pazarının uyuşturucudan daha tehlikeli olduğunu kabul etmemek at gözlüğü takmaktır..

ön odaya gidiyorum aşağıya bakıyorum.. sokak hınca hınç dolu.. bardaklar inip kalkıyor.. herkes rolünü doğru dürüst yapmaya çalışıyor.. pencereden onların hepsine birer oscar heykelciği yolluyorum.. en beğendiklerime de altın portakal fırlatıyorum.. herkes döktürüyor.. kimisi de aptal kutusu beyaz camlara kitlenmiş durumda.. kimi köşelerde ise sert tartışmalar, itişip kakışmalar.. sokağa bakan mobese kameralarının görüntülerine sahip olmak isterdim.. tam bir toplum tahlili yapmak için müthiş bir imkan.. ama yok elimde öyle bir şans..

tekrar arka odaya dönüyorum..

‘halo dayı’ gibi şişeleri birbirine tokuşturarak insanlığın akıl sağlığına içip reverans yapıp eğiliyorum saygıyla tüm insanlığın önünde ve ‘st. simon tepesine’ ‘bekle beni birkaç gün sonra yine oradayım’ diyerek dışarıdaki gürültünün içeri hiç girmemesi için ‘tony hanna’nın şarkıları çalarken sesi sonuna kadar açıp kafamı kitaplara gömüyorum : 

‘asla alman işgali altındayken olduğumuzdan daha özgür olmadık.. savaşımızın gaddarca koşulları bize gerçekten hayatta olduğumuzu, maskeler ya da peçeler olmadan insanlığın durumu  denilen o dayanılmaz yürek parçalayıcı hali anlamamızı sağladı..’ j. p. sartre..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanlıktan doğuştan atılmıştık.. gemimizi doğuştan batırmıştık..’ – masist gül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Ey benim yitip giden dinginliğim,

Huysuz gözlerim, taşkın duygu ırmağım.

Sakınır oldum şimdi dileklerimi bile,

Yaşantım benim, düşte mi gördüm seni yoksa?

Sanki ilk yazın tınlayan erkeninde

AKTIM GEÇTİM PEMBE BİR TAYLA DÖRTNALA..’

 

SERGEY YESENİN..

 

 

“27 mart ‘reis’in (blackhawk) doğum günüydü.. bugün de benim doğum günümmüş.. ‘reis’ 30’a dayandı bense ona fena fark attım tozumu topluyor arkamda, ondan 8 sene öne geçmişim.. ama ikimiz için de kendi yaşımızın önemi yok.. biz hala 20’lik aylaklarız.. bizim için sadece ‘aylak adamız’ın yaşı ve yaşaması önemli..

bebeğimiz büyüyor yakında 4-4-4 yani eşittir kocaman SIFIR olan eğitim sistemine başlayacak yaşa gelecek.. ama biz onu bu dandik olan ve daha da dandikleştirilen eğitim sistemine ait okullara göndermeyeceğiz.. o kendi kendisini yetiştirecek ve yetiştiriyor..

neyse ‘reis’in 30’a benim 38’e girdiğimiz şu günlerde ortalık toz duman ülkemizde ve dünyada..

yaz boz tahtası olan eğitim sistemini tüm cumhuriyet kazanımlarını ve tecrübelerini yok etmek için  elbirliğiyle bir kez daha paramparça ettiler..

demokrasi hakkındaki görüşlerimi herkes bilir, inanmadığım ve güldüğüm bir sistemdir, insanları kandırmak için oynanan bir tiyatro oyunu gibidir ‘demokrasi..’ şu aralar bakıyorum da ‘demokrasi’ havarisi yazarlar, entel danteller, liboşlar ‘newroz’ bayramı sürecinin başlamasından bu yana iki haftadır meydanlarda, sokaklarda sıkılan onlarca ton biber gazını ve binlerce metreküp boyalı suyu demokrasinin beş şartından saydıklarından olsa gerek pis sırıtık gülüşleriyle ‘provokatörler, provokasyon, gizli tertipler, derin devletin oyunları..’ vs gibi kelime ve kelime kalıplarının arkasına sığınıyorlar.. bir ara demokrasinin beş şartını yazacağım ve o yazıyı o pis, sırıtık, yalaka suratlarına fırlatacağım..

kürt açılımı, demokrasi açılımı dediler şimdi faşizmin doruklarına açılım yapıyorlar.. derin devletin cirit attığı, faili meçhullerin, kayıpların en yoğun yaşandığı dönemleri aratır zamanlara gidiyor gibiyiz..

gazeteler kapatılıyor, biber gazlarıyla insanlar öldürülüyor, sonra da hastaymış zaten diyorlar.. darbe anayasası tarafından da korunduğu öne sürülen en temel ‘demokratik’ insan haklarını gasp ediyorlar.. keyifleri gelince yürüyüş ve protesto mitinglerine izin veriyorlar, keyifleri gelmeyince provokasyon olacak, olmaz yürütmem, toplandırtmam diyorlar.. kafalarına nasıl eserse.. demokrasi ve demokratik hakları kullanma özgürlüğü onların iki dudağının arasında..

bir yandan da demokrasi havarileri ağababalarının emirleriyle ‘suriye’deki yönetimin (ki daha iki sene öncesine kadar fenerbahçe’yi şam’a götürdüklerinde, fethiye’de yatla tatile çıktıklarında da aynı yönetim vardı ve şimdi ‘katil, diktatör’ dedikleri adamla tatil yapıyorlardı, komedisiniz yahu komedi) devrilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.. kendi partilerinin ilçe teşkilat başkanları seçim çalışmalarında hatay’da oy toplamak için şam yönetimine nasıl yakın olduklarını her yerde belirtiyorlardı ve fenerbahçe’yi şam’a götürmelerini örnek gösteriyorlardı.. e şimdi ne oldu ağalar beyler.. diktatörlerle yat gezisine çıkıldığında nasıl güvendiniz de aynı yatta vakit geçirdiniz bu adamla.. ne değişti şimdi.. ‘kaddafi’de de aynı hikaye olmuştu, çadırına kadar rahmetli erbakan gitmiş orada bir güzel türkiye’ye hakaret eden, fırça atan ‘kaddafi’ dinlenmiş sonra hiçbir şey olmamış gibi iki ülke arasındaki ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı..  2010’da bu sefer şimdiki başbakanımıza ‘kaddafi insan hakları ödülü’ verilmesi uygun görülmüş ve başbakanımız bu ödülü istanbul’da bir otelde törenle almış ve bu ödülü almaktan memnuniyet duyduğunu belirterek övgülerle dolu uzun bir konuşma yapmıştı ve bu ödül iade edilmedi hiçbir zaman.. yine sudan’da 300 bin insanın katili olan ‘ömer el beşir’ tüm dünyada savaş suçlusu olarak aranırken ve uluslararası ceza mahkemesi’nde yargılanırken ülkemizde büyük törenlerle ağırlanmış ve pohpohlanıp övgüler düzülmüştür..   

galiba ben her şeyi yanlış anlıyorum ve yanlış biliyorum.. kafayı yememek elde değil.. ve ben yedim, ayrıca içtiğim alkol oranını üç katına çıkardım bu adamlar yüzünden.. siroz ya da pankreas kanseri olursam onlara dava açacağım..  arkadaşım ben aylak, ayyaş bir adamım.. koskoca adam da olmuşum tam 38 yaşıma gelmişim.. sizin bu akıl sır erdiremediğim değişkenliğinize hala bir türlü anlam veremiyorum.. bu nedir yahu.. ben mi anormalim acaba.. benim mi beyin fonksiyonlarım yetersiz, algılama kapasitem düşük.. hep içip sarhoş kalmak istiyorum sizin bu değişkenlik hızınızdan yere yapışmamak ve baş döndürücü değişkenlikteki yönetim sisteminizi görmemek, duymamak için..

38 yaşıma girdiğim şu günde tek isteğim bu: yazın, bozun, çizin, değiştirin, kapatın, açın ama benden uzak durun.. uzak durun.. uzak durun.. uzak durun..  

ne yaparsanız yapın yeter ki benden uzak durun, gölge etmeyin bana yeter..

çok mu şey istiyorum, hayır..

demokrasi de, ülke de, dünya da sizin olsun yeter ki benden uzak durun..

benim size ihtiyacım yok..

gökyüzünün, denizlerin, st. simon’un rüzgarlı tepesinin yanında tavşanlı biralarım, mangal gibi yürekleri olan yaşama sebebim ‘komşi’ (fran-sı-z) kardeşim ve diğer aylak kardeşlerim, bir tanem ‘güneş’ yeğenim, bana sabırla tahammül eden ve sonsuza dek yoldaşım ‘ciğerim’, onsuz geçirdiğim her saniyemin boşa geçmiş olduğunu acıyla her an hissettiğim ve o boşa geçirmiş olduğum vakitler için ağladığım ‘kenanım’, yeni tanıştığımız halde 40 yıllık yol arkadaşıymışçasına kader birliği ettiğimiz ‘zaferim’, bir görünüp bir kaybolan kalbimin atımları elinde olan ‘ikizim’ ve her zaman yanımda olan ‘aylak adamız’ın  yaratıcısı tertemiz kalpli, dünyanın en  fedakar insanı ‘reis’ (blackhawk) ve AYLAK ADAMIZ var..

geri kalan ne varsa  hepsi sizin olsun bu dünyanın..

nefes almama karışmadığınız sürece işim olmaz sizinle.. yolunuz açık, değişim hızınız sonsuz olsun..

‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ diyen ‘ingeborg bachmann’ yüreğimde ve ben kendimi yokuş aşağı bırakmışım zaten, özgürlük önümde ve yakında!”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hasta Parçacıklar –VI

“Çıplak Narkolepsi ”

Birden merdivenlerde buluverdim kendimi. Geniş, en azından her katta ellişer basamaklık beton merdivenler. Bulunduğum yeri kestiremiyordum. Ortamda garip bir serinlik vardı. Ve loştu. Gecenin bir vakti olmalıydı herhalde. Hiç kimse yoktu ortalıkta. Merdiven boşluğundan aşağıya baktım. Sessiz bir karanlık vardı . Yukarıya baktığımda ise bu loşlukta hatta yukarılara doğru zifirileşen karanlıkta en azından beş kez gidişli gelişli dolanan  merdiven parmaklıklarını seçebildim. Üşümeye başlamıştım. Neden buradaydım. Ne zaman gelmiştim. Birden o ana kadar fark etmediğim vücudumun çıplaklığını sezdim. Daha fazla üşümeye başladım. Ne olmuştu bana. Beni bu tanımadığım merdivenlere getiren neydi? Amaçsız bir şekilde merdiven boşluğundan  aşağıya ve yukarıya bakıyordum. Ara sıra da aynı kat üzerinde birkaç basamak inip çıkıyordum. Bir süre sonra yorularak merdivenlerin inilip çıkmaktan aşınarak parlamış basamak kenarlarına ayağımı sürterek isteksizce bulunduğum yere oturuyordum. Bir an  ayak sesleri duydum- alt katlardan olsa gerek. Telaşlandım. Böyle  çırılçıplak merdivende yakalanmam pek de hoş olmazdı. Yukarı doğru hızla çıkmaya başladım.  Arada bir merdiven boşluğunu da gözlüyordum. Ayak sesleri kesildi. En azından dört kat çıkmış olmalıydım. Merdivende ne bir pencere vardı ne de çıktığım katlar herhangi bir daireye açılıyordu.  Bir koridorun merdivenleştirilmiş  şeklinde  yürüyor gibiydim. Kısılıp kalmışlık duygusu ağır basmaya başlamıştı ve merdivenlerin nereye kadar gittiğini görmek için yukarı doğru  tırmanmaya başladım.  Çıktıkça her katta durup  içinde bulunduğum binanın  tavanına ne kadar yaklaştığıma bakıyordum. Bir ara merdivenlerin hiç bitmeyeceği düşüncesi  belirmişti. Çıktıkça yoruluyor ve umutsuzluğa kapılıyor , bu umutsuzluksa beni korkutuyor  ve daha  hızlı çıkmama neden oluyordu.  Sonuçta yorgunluğum  daha da artıyor ve kısır döngüdeki umutsuzluk son haddine ulaşıyordu.  Oldukça hızlandığım hatta koşarcasına  çıktığım bir anda  önümde ansızın beliren duvara çarptım ve olduğum yere yığıldım. Nefes nefese kalmıştım. Karnıma heyecan ve tedirginliğin yol açtığı ağrı ve kasılmalar girmeye başladı. Daha derin nefesler alarak biraz olsun kendimi toparlamaya çalıştım.   Yukarı çıkarken  herhangi bir pencereye de rastlamamıştım hani.  Birileri bana bir tuzak mı kurmuştu yoksa bir rüyada mıydım? Ama dokunduğum her şey gerçekti. Merdivenin soğukluğunu ayak tabanlarımda hissedebiliyordum. Duvarlar gerçekti. Muhtemelen beyaz olan tertemiz iğrenç duvarlar.  Birkaç kez yumrukladım. Tok bir ses çıktı. Oldukça kalın olmalıydılar.

Bu kez ümitsizce aşağıya inmeye başladım.  Üçer dörder atlayarak iniyordum. Bir ara ayağım bir basamakta  kayıp burkuldu. Bir süre kıvrandıktan sonra tekrar inmeye başladım. Tüm katlar aynıydı, soğuktu. “Birileri tarafından gözetleniyor olabilir miyim?” diye düşündüm. Ama her yerde pürüzsüz duvarlar ve kenarları inilip çıkılmaktan yuvarlanmış merdiven basamakları dışında hiçbir şey yoktu.  Mademki hiç pencere yoktu  merdivenleri az da olsa görebilmemi sağlayan  ışık nereden geliyordu? Duvarların boyası fosforlu türden parlayan bir boya da değildi hani. Yalnızca beyazımsıydı. Buna rağmen ışık yokken bu özellikleri seçebilmem mümkün olmamalıydı.  Hatta tenimin rengini de seçer gibiydim.  O zaman bir yerlerde ışık olmalıydı. İnmeye devam ettim. Merdiven boşluğuna yaklaştığımda aşağıdaki karanlığa yaklaşmış olduğumu gördüm  ve sonunda ulaşmayı başardım. Karşıma çıkan şeyse  yine anlamsız bir duvar oldu.  Yani merdivenlerin çıkışı yoktu. Neler oluyordu?  Giderek üşümem artmıştı.

Bir rüya gördüğüme dair şüphelerim artmaya başlamıştı. Böyle anlamsız bir ortamda nasıl oldu da kısılıp kalmıştım? Labirent içine konan deney fareleri gibi hissetmeye başlamıştım kendimi. Ama onlar yine de şanslıydılar. Labirentin elbette bir sonu vardı.  Ama benim içinse son  duvardı.

Bir an kendimi düşündüm. Kimdim ben? Sevdiğim bir kadın var mıydı? Ne iş yapıyordum? Hayattan zevk alıyor muydum? Tüm bu soruların cevapları karşıma çıkan duvarları açıklıyordu. Merdivenlerin birer nedeni vardı ve sonunda beliren duvarların. Düşünüldüğünde bulunabilecek nedenlerdi bunlar. Merdivenlerde uzun bir zaman inip çıkarak kendimi yormayı amaçladım. Böylece uyuyup gerçek hayatta uyanabilir miydim acaba? Ancak uykum zaten oldukça yorulmuş olmama rağmen gelmiyordu. Uyanmak istememe rağmen  böyle bir dürtüyü de kendimde bulamıyordum. Kısacası hem uyuyamıyordum hem de uyanamıyordum. Zihnimde ufak matematik hesaplar yapıyordum. Yalnızca vakit geçirmek için. Ama yaptığım basit işlemlerin cevaplarını şimdi hatırladığımda farklı veriyordum. Yani aslında cevaplar yanlıştı ama bana o an son derece mantıklı görünmüştü. Uyuyamıyordum ama sanki  aynı zamanda uyuyordum. Ama ya karşımdaki beyazımsı duvar. O da neyin nesiydi?

Birden bir ses duydum. En başta boğuk , kalın bir sesti bu. Sonra yavaş yavaş netleşmeye başladı. Midem bulanmaya başlamıştı sanki ve boğazımda bir şeyler düğümlenmiş gibiydi. Daha sonra boğazımdan bir şeylerin çekildiğini hissettim. Ardından ani bir öğürtü ile uyandım. “Hadi bitti ameliyatın. Uyan artık!” diyen bir sesi artık net olarak duyabiliyordum. Karşımda bulunduğum yerin beyaz tavanı duruyordu. Etrafıma baktım. Yeşil önlükler içinde yeşil kepli maskeli insanlar dolaşıyordu. Birisi elinde beyaz bir şeyle gelerek karnımın üzerine yapıştırdı. Kafamı yerine koyup uyumaya çalıştım. Bir şeyler düşünmeden.

Fran(sı)z (2003)

(Uyumuş ve uyanmışlık deneyimleri…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(çizim: fran-sı-z)

‘çünkü herkes kurbandır.. ve herkes suçludur da..’ – pier paolo pasolini

“gündemden yine uzak kalmışız.. öyle diyorlar..

biz gündemin içindeyiz..

göbeğindeyiz..

yazmamız gerekmiyor.. biz zaten yaşıyoruz..

gerektiğinde de gerekeni kıvırtmadan yazıyoruz.. herkes rahat olsun..

neyse ülkenin gündemi yine karışık.. ‘suriye’ye ne zaman gireriz, nasıl gireriz diye sözde aydınıyla, politikacısıyla, medyasıyla bombardımana devam ediyorlar.. sağa sola kudurmuş köpekler gibi saldıran emperyalist devletler nedense ‘suriye’ye atlamakta tereddütteler ve maşa olarak kullanacak birkaç ülke aramaktalar..

bu hengame içinde ülkenin iç gündemi de karışık.. yaz boz tahtasına dönen eğitim sisteminde yapılmak istenen değişiklikler, tutuklu gazetecilerin bir kısmının tahliyesi, ‘sivas’ katliamının zamanaşımına uğratılması ve daha birçok mesele..

‘demokrasi eşittir faşizm’ düşüncemi her yerde her zaman dile getirdim ve sonuna kadar da bu düşüncemi savunuyorum.. ‘demokrasi balonu’ ya da ‘demokrasi yalanı’ ne derseniz deyin, yeryüzüne bakıldığı zaman ayan beyan ortadadır.. tartışmaya bile gerek yok.. demokrasi, saçma sapan seçim sistemleriyle iktidara gelen ‘x partisinin’ veya bilmem ‘p partisinin’ kendi düşüncesi dışındaki insanları  kendine benzetmek için değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştığı ve kendi faşizmini ve fiziki yada manevi şiddet mekanizmalarını   kurduğu bir sistemdir.. bu kadar basit..

ülkemizi baz alacak olursak mecliste ülkenin tüm insanlarının temsil oranı nedir diye inceleyin.. kaç emekçi, kaç işçi, kaç köylü, kaç memur, kaç asgari ücretli var mecliste.. sendika ağalarını, paşalarını saymayın tabi.. ağırlıklı olarak müteahhitlerin olduğu bir meclis.. zaten ülke şantiye alanı.. buna da müteahhitler meclisi yakışır.. a, b, c fark etmiyor parti olarak.. hepsi aynı nitelikte..

neyse siyasi yapı ve sistem böyle olunca bütün ona bağlı sistemlerdeki insana dönük sonuçlar da benzer sonuçlar doğuruyor.. iki haftadır ‘sivas katliamıyla’ yatıp kalkıyoruz.. ‘sivas  zamanaşımına uğramasın’ diye bağırıp çağırıyoruz.. kaç sene geçmiş: 19 sene..

e peki bağıran bizler neredeydik 19 senedir.. 2 temmuz anmaları dışında, yani her senenin 1,2,3,4 temmuzlarında hadi 5 temmuzu da yazalım.. peki 6 temmuzda ne oluyordu diyelim.. UNUTUYORDUK.. ertesi seneye kadar unutuyorduk.. şu birkaç gündür gösterilen tepkiler çok önceden verilmeye başlansaydı bu sonuç ortaya çıkacak mıydı.. bir ihtimal yine de çıkabilirdi ama bu kadar kolay olmazdı.. bir iki hafta kala bağırıp çağırmanın pek bir anlamı yok..

zaten hukuksal olarak ortaya koyulan argümanlar da bir hukukçu olarak naçizane düşüncem çok saçma ve gülünç.. insanlık suçu sayılsın, soykırım sayılsın vs.. hukuksal olarak ve  içi boş söylemler.. yok hemen bir kanun çıkaralım zamanaşımından çıkaralım diyen hukukçular bile gördüm.. e peki hukukun en temel kaidesi olan ‘kanunların geriye yürüyemeyeceği’ hususunu nasıl atlıyor bu hukukçu kardeşlerim çok merak ediyorum.. geçenlerde bir abimizle bu meseleyi konuşurken fikrimizi sorduğunda ben gülünç bulduğumu söyledim kanun çıkaralım önerisini.. yanımdaki arkadaş da aynı şeyi söyledi.. abimiz ‘hayret ki sizin gibi objektif düşünen yok şu sıralar’ dedi.. gerçek budur, ne yani yüreğimiz yanıyor diye saçma sapan önerilerin arkasında mı durmamız gerekir..

sivas katliamı bir insanlık suçudur.. soykırım demek ise komiktir.. soykırımın kıstasları bambaşkadır.. belli bir güruh tarafından işlenen bir insanlık suçudur sivas.. katliamın nasıl meydana geldiği herkesin hafızalarında.. devletin belli güçlerinin denetim ve güdümünde işlenen şeriatçı ve faşist bir katliamdır sivas katliamı.. belli bir kesimdeki sivas katliamını tamamen derin devlete bağlayan görüşlere asla katılmıyorum.. ne yapmıştı derin devlet 20 bin tane psikopatı sivas’a toplayıp mı yaktırmıştı onlarca aydını, sanatçıyı.. zaten şu sıralar gökten yağan kardan, yolların buz tutmasından, hatta ve hatta depremlerden bile derin devlet sorumlu sayılıyor bazı aklı evvellerce.. hay maşallah bu derin görüşlere ne diyelim.. o zaman ki devlet yapısının ve iktidardaki koalisyon partilerinin tamamı sorumludur bu katliamdan.. en başta da iktidar ortağı ‘shp’ sorumludur bu katliamı engelleyememekle.. sen iktidar ortağı olacaksın başbakan yardımcısı olan parti başkanın olacak ve hiçbir bok yapamayacaksın.. iktidarın başındaki sağcı partinin başındaki hanımefendi katliamdan sonra çıkıp ‘otel dışındakilere bir şey olmamıştır’ diye akıllara zarar açıklamalar yapacak ve sen hala iktidar ortağı olup sosyal demokrasiden filan edebiyat yapacaksın.. bazıları yok hükümet yeni kurulmuştu filan diye savunmaya girişir.. hadi oradan.. ne olması gerekiyor hükümette bir yıl ya da iki yıl antrenmanlı mı olmak gerekir böyle bir katliamı engellemek için..

hepsi fasa fiso bu savunmaların.. sizin gücünüz vardı bu katliamı engellemeye ama siz engel olmadınız beyler bayanlar.. şimdi bakıyorum o dönemde hükümette ya da mecliste olan insanlar çıkmış timsah gözyaşları dökerek yavaş işleyen yargıyı vs suçluyorlar.. kendileri hiç suçlu değiller.. hiç iktidara gelmemişler sanki.. hükümetleriniz döneminde hemen failleri bulup yargılayıp iş bitirseydiniz ağalar paşalar.. hiçbir sorumluluğunuz olmadığı anda dışarıdan ahkam kesmek kolaydır..

19 senedir neredeydiniz ey insanlar, neyi bekliyordunuz.. bu ülkeden bu sistemden ne bekliyorsunuz çok merak ediyorum.. bu ülkede ‘çorumlar’, ‘maraşlar’ yaşanmadı mı.. bu ülke de aydınlar insanların gözleri önünde sokaklarda birer birer katledilmedi mi ve katledilmeye devam edilmiyor mu.. siyasi katliamları ve cinayetleri geçelim hepimiz gibi sade vatandaşlara ne demeli..  bu ülkede bir fabrikanın sekiz bayan işçisi kapalı kasa kamyonetin içinde sel sularında boğdurulup öldürülmedi mi daha iki sene önce.. beş tane mahkum daha bir sene önce cezaevi aracı içinde bilmem hangi  osuruktan sebepten  çıkan yangın sonucu yanan cezaevi aracında kameralar önünde ölüme terkedilmedi mi, neden o yangında sadece mahkumlar öldü de araçta bulunan diğer görevlilerin kılına bile ZARAR GELMEDİ! bu olaydan ne kadar vicdanınız sızladı, yüreğiniz yandı ey insanlık..  daha iki gün önce 11 sigortasız, karın tokluğuna çalıştırılan işçi çadırlarda beş dakika içinde göz göre göre yanmadı mı.. 2009 yılında yedi üniversite öğrencisi doğalgaz kaçağı vs denerek zehirlenerek ölmedi mi ankara’nın göbeğinde.. çıktı mı sorumlu birisi delikanlı gibi ‘benim yüzümden öldüler, vicdanım kanıyor’ dedi mi.. yok nerde! Ölenler suçlu sayıldı.. şerefsizce yapılan isnatlarla ölenler suçlandı.. yedi tane hayatının baharında genç ankara’nın göbeğinde katledildi..   yine 2009 yılında bir kan davası filan denilerek mardin’in bilge köyünde 44 insan katledilmedi mi kendi yakınları, köylüleri tarafından..  hayata döndüreceğiz diye 19 aralık 2000’de 30’u aşkın siyasi tutuklu ya da hükümlü katledilmedi mi bu ülkede.. koyunlarını otlatan küçük ceylan’ın kafasına havan topu mermisi inmedi mi bu ülkede.. van depremi sonrasında kurtarma çalışması yapılan alana gaz bombaları atılmış bir ülke burası. Gazeteci metin göktepelerin öldürüldüğü, hasan ocakların kaybedildiği bir vahşet ülkesi.. gazi katliamında sokak ortasında onlarca insanın avlanarak öldürüldüğü bir ülke burası..

hepinizin bildiği bu olayları hatırlamaktan tekrar kanınız dondu mu.. saymak gerekir mi daha.. henüz 1 mayıs katliamlarından, 16 mart katliamlarından ve onlarcasından bahsetmedim bile.. insan öğütme makinesi gibi çalışan bir ülke.. kendi insanına kıymaktan çekinmeyen bir anlayış.. 

yukarıda sayılan olayların kaçında gerçek suçlular cezalandırıldı.. kaçıyla ilgili verilen kararlar insanlığın vicdanını tatmin etti, yanan yüreklerin acısını bir nebze olsun dindirdi.. HİÇBİRİSİNİN..

aksine katliamlarda rolleri olanlar en iyi görevlere, makamlara getirildi.. kimisi milletvekili bile yapıldı.. kimisi geberip gittikten sonra arkasından şiirler, methiyeler bile düzülüp ağlamaklı programlar yapılmadı mı bu ülkede.. yapıldı.. e daha ne konuşup, bağırıp çağırıyorsunuz be kardeşim ‘sivas katliamı’ için.. boğazınıza, ses tellerinize yazık.. zamanaşımıysa zamanaşımı..

önemli olan bizim vicdanlarımızdaki, yüreklerimizdeki, beyinlerimizdeki zamanaşımı..

var mı böyle bir endişeniz..

yoksa problem yok demektir..

‘SİVAS’ VE DİĞER ONLARCA KATLİAMIN BİZİM İÇİN ZAMANAŞIMI YOK!

MESELE BU KADAR BASİT..

NE KATLEDENLERİ, NE GÖZ YUMANLARI ASLA UNUTMAYACAĞIZ..”

 

Crockett..

Psiko-Sosyal İtiraflar – 2: Kabil Habil’i Neden Öldürdü?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Zavallı Kabil, başına bunca iş açılacağını, her cinayette kendisine gönderme yapılacağını bilseydi, Habil’i öldürebilir miydi? Zavallı Kabil, loser Kabil. Hem katil hem de maktul. Son kertede, her ikisi de kendilerine biçilen rolü oynamış iki arketip. Adem’in oğulları olan Kabil’in çiftçi ve Habil’in ise çoban olduğu rivayet edilir. Ortak bilinçaltında, Kabil kötüyü, Habil ise iyiyi temsil eder. Bundan bir sene öncesine kadar Habilgillerden olmanın artı bir durum olduğu kanaatindeydim. Ammawelakin, şimdilerde bu zannım alt üst olmuş durumda. Hep iyi olmak, hep aydınlık tarafta durmak… Onca zaman ruhuma/bedenime/zihnime acıtarak çarpan birilerine kızdığımda, kendimi suyumda boğulayazarken bulduğumda… Şimdi anlıyorum, boğazıma dolan su başkasının dalgasından değil, bizzat kendi karanlığımdandı. Habil de Kabil de aynı anda içimdeydi.

Yıllar öncesinde, yeniyetmelik zamanlarımda çok sevdiğim ve saydığım aile büyüğüm, aile içi bir meselenin görünürde “haksız” olarak yaftalanan tarafı olan bendenize, meseleyi bir çözüme kavuşturmak amacıyla, ancak olaya kendisine aktarılan karşı tarafın görüşüyle yaklaşarak “Habil-Kabil” meselinden dem vurmuştu. Tabi, bu meselde önemli olan, Kabil’in Habil’i öldürmesine neden olan kıskançlık ve zararlarıydı. Karşı taraf, suçsuz ve haksızlığa uğramış Habil, ben ise kardeşini kıskandığı için ona zarar vermekle lanetlenmiş Kabil’dim. Oysa, kimse meselenin aslını soruşturmamıştı. Ben de kendimi savunmamış, kalbimi yaşadığı haksızlığa karşı korumamıştım. Bu ne cüret! İnsan, kendisine karşı böyle bir haksızlığın yapılmasına neden kayıtsız kalır ki? Kimdim ben? Bir kadının bedenine bürünmüş İsa mı? İçine doğduğum ailenin yanlış anlamalarının ve yansıtılmış karanlığının objesi ve sunakta onların huzuru için kendini kurban eden “ailemizin İsa”sı mı?

Görünürde Kabil olsam da, görünmeyen de Habil’dim. Kardeşinin kıskançlığından doğan öfkesine kendini teslim eden Habil’in – mevcut rivayetlere bakıldığında- aslında o kadar da teslim bir hali yok. Giderayak Kabil’i lanetliyor ve gelecek nesillerde ne zaman bir ihtiras cinayeti işlense, Kabil’in de bu günahın ilk temsilcisi olarak lanetlenmesi için Tanrı’ya yakarıyor. Be adam, madem kendini İsa gibi insanlığın kurtuluşu için karşılıksız kurban etmeyecektin, niye kalkıp da Kabil’e karşı nefsini savunmadın? Kendimi, aynı soruya cevap bulmaya çalışırken yakaladım yıllar içinde. Aslında, söz konusu haksızlığı hoş görüp, olayların akışına bilinçle şahitlik edebilecek bir düzeyde değildim.  Körleşmiş ve kendi kalbimin kurban edilmesine kayıtsız kalmıştım. Son kertede, kimse bana bir şey yapmamıştı.

Başkalarının acılarına bir Albatros gibi doğrudan dalan ben, aslında kendi kalbini savunup koruyamadığı için, bunu başkalarının acılarına bakarak, onları kanatları altına alarak telafi etmeye çalışan bir Don Kişot, kalbi kırık bir çocuktum. Belki de bu yüzden, kalbime –evime- dönmek için derin bir özlem duyduğum her seferinde, kendimi Raskolnikov gibi hissediyordum. Kıyımına kayıtsız kalarak katline ortaklık yaptığım kutsal vadime dönüp, ayakkabılarımı çıkararak dolaşacak yüzü kendimde bulamıyordum.

Kabil, Adem’in asi çocuğu, Habil ise itaatkar çocuk; ancak her ikisinin de doğal çocuğu babanın otoritesine göre sınıflandırılmış. Kabil, hasadından en iyisini Tanrı’ya adak olarak sunmuyor, Habil ise sürüsündeki en besili hayvanını sunuyor. Ne yani, Tanrı’nın Habil’in ve Kabil’in adayacaklarına gereksinimi mi var? Baba yani Adem, Tanrı’nın yeryüzündeki elçisi. Yasa’yı diğerlerine aktarmakla ve gözetmekle yükümlü. O kadar! Yargılamak ise ne onların ne de bizim işimiz. Rab iki eliyle yarattı alemi, ademoğulları koşulsuz sevginin yolunu, yazgının karanlık ve aydınlık patikalarından geçerek, duyarak, sezerek, yüksek bir bilinç düzeyine geçiş yaparak bulsunlar diye. Tanrı adına mı konuşuyorum? Öyle, ama benim “özel rabbim” böyle diyor. Çünkü, hem dışında ve O değil hem de merkezinde ve O.

Kabil’in kıskançlığının kölesi olması onu kardeş katili yaptı, lanetlendi, evden uzak yollara vurdu kendini, yine ona dönebilmek için. Lakin dönemedi. Aldığı “ah” ile yüzleşmediği için, nereye sürüklerse sürüklesin üzerine, “öldür beni ben bir katilim” emri kazınmış bedenini, bir türlü huzur bulamadı. Bir gün, kendi oğlunun attığı taş ile öldü.  Habil ise teslimiyetinin, koşulsuz sevgisinin değil, kayıtsız itaatinin kölesi oldu. Bir ikindi vakti, kardeşinin suretine bürünerek gelen ölüm yeryüzünden Habil’i silerken, Habil kalbinin ilk defa, kardeşi Kabil’i lanetlerken farkına vardı. Tüm bu olup bitene dair ne kaldı geride, sadece anlamsızlığın, sadece zulmün, sadece şeyleri yerli yerine koyamamanın neden olduğu kafa karışıklığı. Bugün burada, Kabil ve Habil yan yana. İkisi birbirlerinin gözlerinin içine bakıyorlar. Kabil, babasının emirlerine kayıtsız itaat etmediği için onaylanmamasının kendisine hissettirdiği yetimlik hissinin tetiklediği kıskançlığının kölesi olduğunu söylüyor: “Evet, gitmeliydim. Kendi yoluma gitmeli; özgürce içimdeki karanlık yüzümle mücadele ederek evin yolunu bulmalıydım.” Habil, kardeşinin üzgün ve anlamış yüzüne bakıyor. Kafası karışmış; ancak şimdi daha rahat. O da ortada bir suçlu ya da suçsuz olmadığının farkında artık. Kardeşinin elini tutuyor ve onunla: “Ben de sorgulamalı, kalbime rağmen Yasa’ya kayıtsız şartsız itaat etmemeliydim. Beni sen öldürmedin. Beni yine ben, senin suretine bürünmüş duygularım, bastırdığım karanlık yanım öldürdü.” diyerek sulh yapıyor.

Şimdi daha özgürüm.

‘İbn-i Zerabi’

Not: “Psiko-sosyal itiraflar” adı altında sizinle paylaştığım bu iç döküşlere ebelik yapan; yıllardır göz ardı ettiğim Jung’u görünür kılan ve Transaksiyonel Analiz’in kurucusu olan Eric Berne ile tanışmama vesile olan Bayan B.’ye, bilgeliği ve cömertliği ile şifalanmama destek olduğu için çok teşekkürler.

(resim : william blake…)

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’

 

 

 

 

 

 

 

 

sen bu sözcükleri okuduğunda, ben artık var olmayacağım.. belki ölümün ne olduğunu bilmiyorum ama eminim ki sevinçlerim, acılarım, korkularım, benim ardımdan yaşamaya devam etmeyecekler.. seninle ilgili onca kaygı, shoko’yla ilgili durmadan yinelenen onca kaygı.. bütün bunların çok yakında artık bu dünyada olmalarının hiçbir nedeni kalmayacak.. vücudum ve ruhum yok olacak.. ben gittikten, yokluğa dönüştükten saatler sonra, günler sonra bile senin bu mektubu okumana hiçbir engel olmayacak ve o sana, ben yok olduktan sonra var olmaya devam eden sana, yaşarken bana ait olan birçok konuya ilişkin düşünceleri söyleyecek.. sanki, sesimi duyuyormuşsun gibi, bu mektup sana düşüncelerimi, duygularımı, bilmediğin şeyleri söyleyecek.. sanki konuşuyormuşuz gibi olacak, sanki sesimi duyuyormuşsun gibi.. çok şaşıracaksın, ve hiç kuşkusuz acı çekeceksin, ve bana çok kızacaksın.. ama biliyorum, ağlamayacaksın.. yalnızca bakışlarında hüzün olacak, benden başka hiç kimsenin görmediği o hüzün, ve belki de diyeceksin ki : ‘sen çılgınsın sevgilim..’ yüzünü buradan görür gibiyim ve sesini duyar gibi..

işte bu yüzden, öbür dünyadayken bile, sen okumayı bitirinceye dek yaşamım bu mektupta sürecek.. onu açtığın, okumaya başladığın andan başlayarak, onda yaşamımın sıcaklığını yeniden bulacaksın.. ve on beş yirmi dakika boyunca, son sözcüğünü okuyuncaya kadar, bir zamanlar -ben henüz yaşarken- olduğu gibi bu sıcaklık bütün vücuduna yayılacak, aklın bütün düşüncelerden arındıracak..

yazarı öldükten sonra okunan bir mektup ne tuhaf! bu mektuba tutsak olan yaşam on beş-yirmi dakika sürecek bile olsa, evet bu yaşam bu kısalıkta bile olsa, sana içimdeki ‘beni’ anlatmak istiyorum.. bu çok ürkütücü olsa da, şimdi sana yaşarken hiçbir zaman gerçek ‘beni’ göstermediğimi sezinliyorum.. ‘ben’ sözcüğünü yazan bizzat benim, gerçek ‘benim..’

 

YASUSHI INOUE..

 

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’, YASUSHI INOUE, Çeviri : AYŞE TEKSOY, TELOS Yayınları, Haziran 1996, 75 sayfa..