Archive for the ‘Sayıklamalar’ Category

yollarda..

‘uzak nedir ?
kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir ?’

 İSMET ÖZEL

yollarda..

‘öyle bir durgunluk var ki üzerimde ne düşünmek , ne konuşmak , ne de yazmak istiyorum.. artık nefes alışlarım bile belli değil sanki.. susmak ve sessizliğimin içinde öylece kalmak istiyorum.. günlerdir ‘reis’ niye yazmıyorsun çok boşladın aylakadamız’ı diye bana fırçayı kayıp duruyor ama bendeki bu isteksizliği nasıl anlatabilirim ona bilmiyorum.. nefes almak için nefes alıyorum , yemek yemiş olmak için yiyorum her şey mecburiyetten.. yazmak , hele aylakadamız’a yazmak mecburiyet olmadığı için , dünyanın en güzel olaylarından birisi olduğu için ve asla mecburiyet gibi bir şeyi  düşünemeyeceğimden  kıyamıyorum abuk sabuk şeyler yazmaya.. o yüzden siteyi takip ediyorum bu aralar.. sadece bu..

fakat ilginçtir ki aylakadamız’da yeni yazıların sıklığı azalmasına rağmen giriş sayısı sanki bize inat artıyor , öyle bir genişliğe ulaştı ki site her gün yorumladığımız da ‘reis’le birlikte ikimizde anlam veremiyoruz.. onlarca profesyonel yazarı olan sitelere giriş oranları , okur sayıları ‘ip’ bazında belliyken , okunan sayfa sayıları belliyken bizim sitedeki bu inanılmaz takipçi sayısı duygulandırıyor ikimizi de.. ikimizin de çocuğu yok fakat ‘reis’in deyimiyle bu site ‘hayatta sahip olacağımız yegane çocuk..’ elimizde büyüyor.. fakat işte günlerdir bu çocuğa kıyamadım , yazamadım , ekleyemedim bir şeyler.. yığınla ekleyeceğim konu var , umarım üzerimdeki bu durgunluk uçar gider yakında..

ilginç olan şeylerden birisi de günlerdir süren bu durgunluğuma rağmen o kadar hareketliydim ki fiziksel olarak tahmin edemezsiniz.. kalp spazmı , hastane olaylarından sonra yerimde durmadım , kaç kilometre yol yaptım direksiyon salladım ben de artık hesaplamıyorum.. yollar akıp gidiyor bir yerlere hep.. öyle güzel ki yol yapmak , yollarda bitip tükenmek.. yolculuk kadar güzel , sıkıcı olmayan bir şey var mı bilmiyorum.. hele yanınızda kafa dengi bir yol arkadaşı – yoldaş varsa püffffff.. dadından yinmez bre.. yanımda seyahat edenler o kadar şanslıdır ki çünkü hep oturup izlerler , konuşurlar ve asla yorulmazlar.. neden mi ben o arabadaysam benden başka kimse araba kullan-a-maz , böyle bir takıntım var işte.. çok seviyorum araba kullanmayı.. zaten sevgili arkadaşlarımdan biri bir ara demişti sen avukat değil şoförsün diye.. hala gülmekten kırılırım bu lafı hatırlayınca.. evet aslında avukat değil uzun yol şoförü olsaydım kıyak olurdu.. hele hele tır ya da kamyon şoförlüğü mükemmel olurdu.. ama ne yapalım nükleer enerji mühendisliği mi doktorluk mu radyo televizyonculuk mu derken işte çok alakalı bir meslek seçtik hukukçu olduk.. gülmeyin sakın ben de insanım , ne yapalım avukatlık hep idealimdi ama ben sabiyken nükleer enerji ve doktorluk da ilgimi çok çekerdi.. fakat radyo televizyondan ikinci sınıfta atıldıktan sonra hep idealim olan hukuk ağır bastı biz de yön değiştirdik.. ama hiç pişman olmadım.. kişiliğime en uygun meslek buymuş.. yoksa bu kadar özgür ve aylak nasıl olabilirdim..

yaptığım yolların birinde uzun zamandır görmediğim ve göremediğim ‘cenaze’ ile karşılaştım.. bana olan haklı sitemlerini yaşının küçüklüğüne rağmen öyle ince , öyle kırmadan söyledi ki tutup bir kez daha sarıldım kendisine.. özürlerimi ve nedenlerimi üstü kapalı olsa da kendisine anlattım.. sonra bir hafta kadar beraber takıldık , kendimi affettirmeye çalıştım biraz.. içerde amcası yüzünden kapalı kaldığı 8 aylık süreyi ona unutturmaya çalışıyordum ilk başlarda ama o anlattığı hikayelerle bizleri hep kahkahaya boğdu.. hele ‘ayna’ ile muhabbetlerini , ‘ayna’ ile kavgalarını , inatlaşmalarını anlattığında gözlerimden yaş geldi gülmekten.. sırf ‘ayna’ yüzünden 40 metrekarelik koğuşta ‘ayna’ ile karşılaşmamak ve muhatap olmamak için yedi ay boyunca gündüzleri uyuyup , geceleri tek başına koğuşta uyanık durduğu , duvarlarla kapılarla arkadaşlık edip konuştuğu günleri anlatınca içimde bir şeyler ezildi gitti.. ona babasıyla hukuki seyir konusunda tartıştığımız ve beni dinlemediği için anlaşamadığımızdan yardım edemediğimi anlatsam kaç yazardı ki..

‘cenaze’ bana anlattıkça anlattı fakat sorularıyla beni bazen öyle bunalttı öyle bunalttı ki o sordukça ben onun önüne alkolü dayıyordum.. ama susacağına öyle açılıyordu ki sorularıyla kafamı da açıyordu.. ‘halo’muz ‘dayı’nın ‘denizler bu kadar yağmur yağmasına rağmen neden taşmıyor’ , ‘faks makinesi binlerce kilometre uzaklığa amerika’ya misal nasıl yazının ya da resmin aynısını yollayabiliyor’ gibi   ilginç soruların benzerlerini bıkmadan usanmadan tekrar tekrar soruyordu.. ‘savcı mı büyüktür hakim mi.. , polis mi savcıyı savcı mı polisi hakim mi polisi tutuklar.. vali mi büyük savcı mı’ diye garip garip sordukça soruyordu.. bir ara rüyadayım bile sandım.. çünkü ‘cenaze’nin sorduğu sorular karabasan gibi iki saatte bir tekrarlanıp duruyordu.. ama sonunda bu sonu gelmeyen soruların hiçbir suçu olmadığı halde abuk subuk nedenlerle haksız tutukluluğun yarattığı travma nedeniyle ortaya çıktığını anladım ve bıraktım ‘cenaze’yi konuştukça konuşsun istediği kadar.. aslında ‘cenaze’ lakabının tam tersi kişilikte bir insan , lakabıyla uzaktan yakından ilgisi yok.. bu lakabı kendisine takan amcasına aslında bu lakap uyuyor.. bu konuda da uzlaştık kendisiyle büyük kahkahalar eşliğinde.. tutuklulukta yaşadığı komik olayları bir ara anlatırım..

‘cenaze’nin tek sustuğu anlar ‘yüce sezar’ ve başkan ‘bezelye’ ile amik ovası 52 derece ile yanarken batıayaz dağlarında 26 derecede çam ağaçlarının altında yaptığımız uzun sohbet ve yemek anlarıydı.. orada sustu çünkü ‘yüce sezar’ çocuğun bütün dimağını sohbetin başında söylediği sadece tek bir cümleyle yerle bir etti.. dakikalarca elinde çatal kalakaldı.. sonra dönüp bana ‘abi bu adamlar mı seni buluyor yoksa sen mi onları buluyorsun’ diye sordu.. ben de gözlerimde yaşlar gülümsedim sadece.. bir ara ‘yüce sezar’ın balzac cafe de yaptığı gafla bu son gafını anlatmaya çalışırım ne kadar anlatılabilirse.. ama ‘yüce sezar’ın kötü niyetinden değildir bunlar , ‘sınırsız özgürlük’ kavramından diye düşünüyoruz.. düşünün öyle bir adam ki elli küsür derecelik sıcaklıktan gelmişiz : 26 derece sıcaklık , bol oksijen , bol rüzgar , çam kokusu var ama ‘yüce sezar’ henüz yarım saat geçmeden ‘ben üşüdüm , hem burası çok sıkıcı artık gidelim’ diyen birisi işte.. ‘bezelye’ , belediye başkanlığı döneminin yoğunluğundan olsa gerek çam ağaçlarının altında , müthiş serinlikte yemekler gelene kadar biraz kestirmek istediği sırada ‘yüce sezar’ın bu lafını duyunca kafasını yattığı yerden kaldırıp ‘sakın kızmayın yüce sezar’a , bol oksijenden beyni ambele olup , stop etti yine , bırakın yola insin minibüsle cehenneme gitsin , muhatap olmayın’ dedi.. tabi biz güldük çünkü bulunduğumuz mıntıkadan dört saatte bir minibüs geçiyordu sanırım.. ‘yüce sezar’ da bizimle paşa paşa oturdu ama mızıkçılığını yapıp durdu..

bakmayın ‘cenaze’nin lafı bir yandan çok doğru nerden buluyorsun bu arkadaşları dediğinde.. örneğin ‘bezelye’.. belediye başkanı olduktan sonra ne arar ne sorar oldu ancak biz arayacağız soracağız.. aradığınızda da hep aynı nakarat kaç kere aradım seni ulaşamadım nerelerdesin be usta der.. ‘politikacı’ işte.. iki ay önce ‘ciğerim’le urfa dönüşü yolumuzdan gidişli gelişli 680 kilometre fazla yapıp yanına uğrayalım bir sürpriz yapalım dedik.. şehre girdiğimizde aradık kendisini nerede makamında mısın diye sorduk.. ‘hayır , il merkezinde bilmem ne parkındaki bilmem ne kahvesinde kağıt oynuyorum’ diyince dumura uğradık.. lan mesai saatinde işin ne parkta demeye fırsat vermeden ‘hava çok sıcak o yüzden’ dedi , ikimiz beraber kahkahayı attık.. meğer esas dumur konuşmanın ilerleyen bölümlerinde bizi bekliyormuşuz bilemezdim.. ‘tamam o zaman parkın ana kapısına gel bekliyorum’ diye konuşunca tarihe geçecek sözü söyledi : ‘şu el bitsin geliyorum usta’.. artık bu sözü işittikten sonra benim ne gibi veciz sözler sarf ettiğimi tahmin edebilirsiniz.. telefonu son veciz sözümden sonra suratına kapattım ‘bezelye’nin.. ‘ciğerim’e de ‘boşver bu sibop kapağını’ dedim ama ‘ciğerim’ çok ısrar edip ‘görelim , uzun zaman oldu’ diye söyleyince  ‘kendin ara laleyi’ dedim.. sonra ciğerim aradı ‘bezelye’ efendiyi ve ustası ‘ciğerim’in sesini duyunca emir telakki edip koşa koşa geldi ‘bezelye’.. ben mi.. ben arabadan dahi inmedim , elini sıkmadım , ‘ciğerim’le ayak üstü sohbet ettiler sonra onu geride bırakıp hızla kaçtım o şehirden.. ama iki ay sonra kendim aradım ve çamların altında bizlere güzel bir özür yemeği sundu.. yemeği geçelim tabi ki sohbetti önemli olan ve rüzgarın çam ağaçlarını okşarken çıkardığı o eşsiz ıslığı..

benim tayfam hep böyleler ama hepsini çok seviyorum bu ‘topitoplar’ın.. kıyak adamlar vazgeçemiyorum tüm uçarılılıklarına rağmen..

işte günler böyle geçiyor üzerimdeki durgunluğun aksine : hep yollarda , çok hareketli ve renkli.. nasıl bitecek , nasıl kurtulacağım bu durgunluktan bilmiyorum.. ha ‘reisim’ nasıl..’

Crockett..

‘olur mu gülseren teyze.. ha salih abi ha ben’

‘olur mu gülseren teyze.. ha salih abi ha ben..’

bir aydan fazla oldu sanırım senden haber almayalı..

en son haziranın yirmi dördünde görmüştüm seni..

yani tam bir yıl aradan sonra.. ve sonra o günden beri seni göremedim.. sen kayıplara karıştın yine..

nereden nasıl ulaşabilirdim sana bilmiyorum ‘ikizim’.. kayboldun gittin.. bilmiyorum belki de bir yıl aradan sonra benimle görüşmek istemen benim acılarımı derinleştirmek içindi.. olabilir mi böyle bir şey.. oysa bir yıl aradan sonra gölün kenarında seninle birlikteydik yine.. sanki bir gün önce görüşmüştük seninle.. hiçbir şey olmamış gibi konuşman ve davranman.. bir yıl boyunca çektiklerimden şüphe duydum sana bakarken , seni dinlerken.. yoksa yaşamamış mıydım ben o günleri..

hiçbir şey diyemedim , neden diye soramadım bir kere bile sana o gün.. havadan sudan konuştuk çünkü gelirken arkadaşını da getirmiştin.. sana bakıp gülümsedim , konuşmanı dinledim..

seni , sesini ne kadar özlemişim senin..

sonra zaman aktı geçti gitti ve sen de gittin.. gidiş o gidiş..

sonra ne mi oldu.. seni aradım , mesaj attım , mail attım , her yerden aradım.. ama sen sır olmuştun..

ben de sensizlik cehenneminin içinde daha az acı çekmek için sırdaşım , teskin edicim alkolüme daha da gömüldüm..

sonuç mu :

bana bir kalp borçlusun ikizim..

geçen çarşamba oturduğum yerde bir kalp spazmı geçirdim..

sanki geleceğini biliyorlarmış gibi arkadaşlar yanımda oturuyor , havadan sudan konuşuyorduk..

sonra güzel bir ağrı hem göğsüme hem koluma girdi.. bütün vücuduma göğsümden yayılan bir sıcaklık da eşlik etmeye başladı.. kendimi sıktım , durdum , belli etmedim..

sonra yer altımdan kaymaya başlayınca ve ağrı şiddetlenince arkadaşlara durumu belli ettim.. ve apar topar hastaneye..

kalp hastalıkları hastanesi olmasına rağmen acilinde bekleyen doktor kardeşlerim ikinci kez beni orada ‘kalpten götüreceklerdi’.. başımda dört arkadaşım gülüp sıranın bana gelmesini bekliyorduk.. nöbetçi doktor teşrif edip önce kafa buldu benimle.. ama ilk ekg’yi eline aldıktan sonra yüzünü buruşturunca ben sakat bir durum olduğunu anladım , acı gerçekle yüzleşmem gerektiğinden ‘ne var’ dedim.. buz gibi boğuk bir sesle ‘kalp krizi olabilir’ diyince yamuldum.. oysa ben daha çok içecektim.. ‘bir yanlışlık olmasın’ dedim.. izleyeceğiz diye yine soğuk bir şekilde cevapladı.. daha önce de başıma aynı şekilde bir olay geldiğinden hemen salmadım kendimi..

alete bağladılar beni izlemeye başladılar.. sonra tekrar bir ekg bu sefer doktorun yüzü daha da buruştu.. ne var diyince anjiyoya alabiliriz , kalp krizi olma riski yüksek dedi.. benim bu sefer gardım düştü.. ya yapma etme doktor dedim.. arkadaşlarımdan birinin eve gidip eski ekglerimi ve testlerimi getirmesini istedim.. arkadaş koştu , dosyamla birlikte annem babam da geldi.. üzüldüm onları böyle korkuttuğum için..

sonra doktor eski tetkiklerime bakınca yüzü gülümsedi o an.. eski ekglerinizle uyumlu bugünküler.. sizin kalp atışlarınız size özgü dedi.. gülümsedim tabi o kalbin içinde ‘ikizim’ var dedim kendi kendime.. sonra doktor kalp krizi olmayabilir , kan , eko vs testler yapacağız akşama kadar buradasınız ama yatırabiliriz de duruma göre’ dedi.. ben yatmaya razıyım o hastanede yeter ki kalp krizi demeyin bana.. neyse kanlar alındı , eko yapıldı.. ve beklemeye başladık.. eko temiz çıkmıştı ama kan testleri bekleniyordu.. insan hasta olunca doktora dönüşebiliyor bir anda.. her şeyi kapıyordu beklerken ve bir anda doktor olabiliyordun..

testlerden troponin testi esas olandı.. iki kere altı saat arayla yapıyorlar.. temiz çıkarsa yırttın gibi oluyor.. neyse beklemek en kötüsü ama mecbursun bir kere.. beklerken hastane bir anda ana baba günü oldu sağ olsunlar önce ‘halo dayı’ , sonra diğer arkadaşlar akın etti.. haber vermek istemediğim , kendi derdi başından aşkın binlerce kilometre ötedeki canım kardeşim aradı.. bana moral verdi her zaman ki gibi.. ‘turrup gibisin abi , merak etme bir şeyin yoktur’ dedi.. gülümsedim.. marcos gibi olurdum ben de o zaman turp gibiysem.. sevindim.. marcosun dediği gibi : içi beyaz , dışı kırmızı.. bütün ihtimallere açık bir insan..’ 

tutsan tutsan bir yere kadar dayanıyorsun , en son bir yerde insan duygulanıyor boşalıyor gözyaşları.. kardeşimle konuştuktan sonra gözlerim doldu ve beklemeye başladım..

‘halo dayı’ da gelince kadro tam oldu.. ben hem kendime hem de etrafımdaki aileme , arkadaşlarıma ve ‘halo dayıma’ moral vermeye çalıştım..

espri olarak ‘hazır gelmişken halo senden de kan alsınlar bir check uptan geçiver’ diye söyleyince halo hemen kendini hastane bahçesine atıyordu.. sigara içip sonra tekrar geliyor , bacaklarıma ayaklarıma omuzlarıma masaj yaparak beni teskin etmeye çalışıyordu dayı ve ben her seferinde ‘halo’ya  ‘hayırdır , niyeti bozdun mu dayı.. hasta hasta bizi götüreceksin yani..’ diyince ‘halo dayı’ anne ve babama dönerek ‘sapık bu’ ya diyip yine hastane bahçesine kaçtı defalarca..

neyse beklemelerimiz sonunda iki troponin testinden de ‘kalbimizin akıyla’ geçince yırttık dedim.. ama saniye geçmeden doktor ‘olmaz beyim , yarın sabah efor testine teşrif edeceksin’ diyince ayaklarım titredi.. çünkü defalarca kötü hikayeler dinlemiştim efor testiyle ilgili.. hele altı sene önce özel bir hastanede efor testi öncesi bana imzalatılan ‘ölümüm halinde sorumlu hastane değildir..’ beyanını da hatırlayınca uykusuz bir gece geçirdim yine.. bu hastanede prosedür de başkaydı.. daha önceki efor testinde olmadığı halde bu yaşıma kadar itinayla uzayan göğüs kıllarımı kesmem gerektiği söylenince hayırdır hazırlık mı yapıyorlar acaba diye düşündüm.. doktora ‘biz anadolu erkeğiyiz doktor , kılları mılları ne ayağa keseceğiz.. sakalımı bıyığı mı da keseyim mi bari’ dedim.. ‘ona gerek yok , elektrotların iyi yapışması için senin gibi postlulardan bunu yapmalarını istiyoruz..’ karşı espirisini yiyince gülümsedim sadece..

sonra gece boyunca sıfır uyku , o televizyon kanalından bu kanala.. sonra açtım bornova bornova’yı izledim.. ‘olur mu gülseren teyze , ha salih abi ha ben’ diyalogunu izledim defalarca geriye alıp alıp.. 

ve sonra sabah oldu.. kaktım , hazırdım ama o koşu bandında ne koşacak halim ne de moralim vardı..

gariban annemle gittik hastaneye , kağıt işlerini bitirdikten sonra annemi dışarıda bırakarak efor odasına aldılar.. beklerken bir kaç kez kapıyı açıp anneme baktım.. o da merak içindeydi.. onu da hastane kapılarında süründürmek moralimi daha da bozuyordu.. son kez görüyorum belki diyip , hep kapıyı açıp ona bakıyordum.. bir ara ciğerim aradı beklerken ona hakkını helal et dedim.. artık gözyaşlarım aktı akacaktı..

sonra vakit geldi üzerime garip bir file geçirdiler bandın üzerine çıktım , bilmem kaç tane elektrotu bağladılar sağa sola.. bayan doktor vardı yanımda.. evraklarıma bakınca yüzünü buruşturdu ve ‘özür dilerim , sizi en sağdaki banda alalım çünkü evraklarınızda -bilmem neden- (burayı ben hatırlamıyorum) bahsediyor , bu alet biraz parazitli , murat beyin aletine alalım sizi , yaşınız genç , vebal almak istemem’ diyince benim tansiyon uçtu gitti tepelere fırladı , elim ayağım boşaldı , ne demek vebal almak , ne demek yaşım genç.. kafam bulandı , başım dönmeye başladı.. neyse murat bey’in ‘aletine’ doğru aldılar beni.. ‘darağacına ya da giyotine çıkan mahkumlar gibi çıktım bandın üzerine tekrar.. koşmaya başladık yavaş yavaş.. uzatmayayım.. testi zar zor dilim dışarıda fakat başarıyla tamamladım.. raporum buradan da yırttığımı söylüyordu.. sonra aldık raporu doktor doktor dolandık.. hepsi bir ‘b.k yok , domuz gibisin , duygusal ya da sinirsel nedenlerle gelişen bir kalp spazmı’ dediler.. neye kafayı taktıysan düşünme onu falan filan dediler..

en son olarak da babamın yirmi yıldır doktoru olan bir kardiyologa gittik.. ‘kötü alışkanlık var mı’ diye sordu.. tabi annem oğluna laf kondurur mu.. sanki beni doktora verecekmiş gibi ‘yok’ dedi.. ben de dedim ‘ne yanlış yönlendiriyorsun doktor beyi , günlük ortalama on – on beş arası bira ya da iki büyük rakım var doktor bey’ diyince önce beni buz gibi bir sesle tebrik etti.. sonra ekledi ‘bir süre kullanmasan ve kendine dikkat etsen iyi olur’ dedi.. teşekkür ettim.. ‘bir süre’ lafı bana ödüldü çünkü.. hem ‘bir süre’ derken süre konusunda net bir zaman bildirilmediğinden bu süre bir gün de olabilir bir haftada olabilir diye bir yorum geliştirdim kafamda mutlu oldum.. bana bir ilaç verdi ‘bir süre kullan ama istersen’ dedi.. ilaç kalp ritimlerini , tansiyonu düzenliyordu.. olur olur dedim.. yemin etmişim altı senedir hiçbir ilacı kullanmamaya.. yalan bu ilaç işi.. kullanmadım kullanmayacağım da..

hastanede beni yalnız bırakmayan aileme , canım kardeşime , arkadaşlarıma , ‘halo dayı’ma ne kadar teşekkür etsem azdır.. onlara o gün yaşattığım stresten dolayı da çok özür dilerim.. sağ olsunlar , var olsunlar hastanenin bahçesini , koridorlarını , acil servisi doldurup beni bir an olsun yalnız bırakmadılar..  

hastane ortamından birkaç anekdot anlatayım.. geberirken bile aklım hınzırlıktaydı.. ilk olarak hastanedeki acil kısmında bana müdahale eden doktorun yine ilk sorusu şuydu : ‘yaş , sigara var mı..’ ama bu soruyu sorarken bana doğru eğilen doktorun önlüğünün cebinde (reklama girmesin baş harfini söyleyeyim) ‘w……’ sigara paketi bana doğru sırıtıyordu.. gülümseyip , ‘sigara yok , kullanmadım ve kullanmıyorum ama siz de kullanmasanız ya da paketi en azından hastaların gözüne sokmasanız daha inandırıcı olur bu sorunuz’ diyince doktor beyle aramızda soğuk bir rüzgar esti..

hastanede doktorlar kalp krizi değil , spazm olabilir diyince yıllar önceye gittim fakültede kendini şair sanan bir arkadaşımız vardı , kendini doğuştan şair sayan ama şiirlerinden hiç kimsenin bir şey anlamadığı bir arkadaşımız.. onun devamlı bize okuduğu ama her okuyuşunda bizi kahkahalara boğan fakat kendisinin okurken o sırada duygulanıp doruğa çıktığı ve gözlerinden yaş geldiği ‘spazm.. yaklaşıyor orgazm’ dizesi aklıma geldi.. kahkaha atacaktım fakat ağlanacak halime gülmemek için sadece içimden kahkaha attım dışımdan gülümsedim..

bir de hastane bahçesinde iki gün boyunca hasta önlükleriyle sağda solda saklanıp gizlice sigara içmeye çalışan hastaları görünce aklıma elia suleiman’ın ‘intervention divine’ filmindeki hastane sahneleri aklıma geldi.. orada da hastalar , hemşireler , hasta bakıcılar ve doktorlarla birlikte bahçede bile değil hastanenin içinde kardiyolojiye benzer bir klinik koridorunda volta atıp sigara içiyorlardı.. ben de daha gerçek bir versiyonunu izledim bu sahnenin.. insan nasıl bir yaratık , yaşamın kıyısındayken bile alışkanlıklarından vazgeçemiyor zararını bile bile.. 

neyse sonrası mı ‘ikizim’..

sonrası şu oldu efor testinden vesaire doktor ziyaretlerinden beş dakika sonra ben birkaç parça eşyamı aldığım gibi arabaya atladım ve yollara koyuldum yine peşinden.. nereye gideceğimi bile bilmiyordum.. herkes geçmiş olsun , ne oldu test sonuçları diye sorup arıyordu beni ve ben herkese yolda olduğumu , araç kullandığımı , şehir dışında olduğumu söylüyordum ve insanlar şaşkınlıktan sessizliğe boğuluyorlardı.. bir gün önce ölecek olan ben değildim sanki..laf yetiştirmemek için telefonları da açmadım bir süre sonra..

‘ikizim’ nerede olabilirsin dedim.. seni bulamasam bile ‘ikizim’ olabileceğin yerlerin yakınlarında olmak istiyordum en azından.. manisa , izmir , denizli , aydın.. dolandım durdum.. sana ulaşamadım telefonlarından yine.. ama belki aynı yıldızlara baktım seninle , belki de aynı havayı soludum.. belki de defalarca yanından geçtim..

uzatmayayım hastanedeyken doktorların temel sorusu şuydu ‘niye bu kadar üzgünsün’.. her soruşlarında gülümsüyordum.. niye gülümsediğimi sadece sen anlayabilirsin ‘ikizim’..

ha sen şimdi inanamazsın bana her zaman ki gibi.. ama hastanenin tüm kayıtları açık ‘ikizim’.. hoş , sen neyime inandın ki..

bütün yaşadıklarım ve bu son kalp spazmı sana ulaşamamamın , senden haber alamamamın sonucu ama sen her şeye değersin  ‘ikizim’..

ama artık bana ikizim bir kalp borcun var..

şimdi nerde miyim.. binlerce kilometre yaptım sana doğru belki de senden uzağa.. şimdi senden belki uzakta belki yakınlarındayım ama gerçek şu kendimden çok uzaktayım ve belki de sonundayım her şeyin ‘ikizim’..

bu sayıklamayı burada bitirirken ikizim , sana ve tüm sevdiklerime günün şarkısı olarak timur selçuk’tan ‘ispanyol meyhanesi’ni dinleyin diyorum..  

 

Crockett..

‘yeter, yeter.. öleceksek ölelim..
haydi vur kendini şaraba , kedere ve aşka vur..
daha içelim hey.. daha içelim hey hey..

ispanyol meyhanesinde bir gece
seninle, seninle başbaşayız..
üstelik , sarhoşuz adamakıllı.. daha içelim, daha içelim..
ispanyol meyhanesinde olduğumuzu kimse bilmesin..’

Timur Selçuk..

‘çaya , çorbaya , adaya , modaya limon..’ – ‘HALO DAYI’

‘kadehim doluysa boşaltan ben, kadehim boşsa dolduran yine ben..’

William IRISH (‘The Bride Wore Black’ – F. TRUFFAUT)

dünya kupası bitti sonunda ve o zulmeden ‘vuvuzela’ mıdır nedir adı o zımbırtının sesi kesildi.. yırttık yani.. o neydi öyle ya.. evde maç izlerken annem her gün gelip televizyonda arıza mı var diye sorup duruyordu.. bitti , bitti artık.. arı vızıltısı da değil , dünyadaki tüm arı kovanları sanki statlara doluşmuştu.. ayrıca o kafası her daim bizden güzel top ‘jabulani’den de kurtulduk.. serseri mayından beter düştü mü yere nereye gideceği belli değil.. kesin içi hava değil alkol doluydu , kafasını kırmışlardı jabulani denen topun..

fitbol afyondur , çağımızın mükemmel kafa buldurucusu , kafayı kaybettiricisidir.. hem de günah değildir bildiğim kadar hiçbir yerde.. bunları kabul ediyorum fakat bizim gibi kafası güzel arkadaşlara pek etkisi olmuyor eğlenmek , kafamızı boşaltmak dışında.. bu yüzden topluca maç izlemenin hastasıyız.. dün akşam final maçının sadece uzatmalarını izleyebildim çünkü ‘reis’ ve ‘serdar’la kafaları yumuşatıyorduk.. adam başı ikişer kasa birayı afiyetle tarihe ve mideye gömdük.. bu yüzden ziftlenmeyi bıraktığımızda ancak maçın uzatmalarına yetiştik..

final maçında ve turnuva boyunca gönlüm portakallardan yanaydı.. ama olmadı azgın boğalar ispanyollar aldı maçı son dakikada.. o biraz tesellimiz oldu.. ne de olsa ‘halo dayımızın’ dediği gibi ispanyollar da ‘arkadişimiz , hepsi arkidişimiz ve kanımız aynı yere akıyor..’ kanımız aynı yere akıyor derken futbolu afyon olarak kullanan ve 3f si (futbol fado fiesta , kimisi de 3s der , buna girmeyelim koparız , dağıtırız ) ile tüm faşistlerin taptığı ispanyol diktatörü franco’yla alakamız yok tabi.. dünkü maçtan hafızalarda kalacak olan sneijder’in gözyaşları ve iki şey daha : ispanyol ve hollandalı seyirciler yan yana , omuz omuza maçı izledi ve yan yana gülüp , ağladılar ve ikinci güzel şey ise ispanya kupayı aldıktan sonra sahaya inen ispanyol futbolcular kupayla sahaya indiklerinde iki sıraya ayrılmış hollandalı futbolcular hem ellerini sıktılar hem de alkışladırlar.. her şeyin top , başarı , futbol , skor olmadığını gösterdiler , herkese örnek olur umarım..

neyse bir dünya kupasını daha kapattık , halbuki daha dün gibi başlamıştı ve hiç bitmeyecek gibiydi.. uzun süre sohbetlere meze olur.. epeyi malzeme çıktı dünya kupasında.. mesela alın size ‘dayı’mızla ilgili yakın zamanda yaşanmış komik bir anekdot dünya kupasından..

‘dayı’ , ‘abidin dayı’ , ‘ciğerim’ , bir urfalı ahbabımız ve ben kadıköy’de yıllardır takıldığımız bir mekanda oturmuş dünya kupası maçı izleme ayağına ziftlenip içiyoruz.. maç ‘almanya-arjantin’ maçı.. ben ve ‘abidin dayı’ hariç herkes arjantin’i tutuyor.. che hayranı , che dövmeli , castro’nun yakın arkadaşı ve fahri kübalı maradona’ya rağmen nedense ben almanya’yı tutuyorum.. her zaman olan kılçıklığımdan değil ama.. o sırada mekanda var yirmi kişi , aralarında ‘abidin dayı’yla birlikte almanya’yı tutan iki kişiden biriyim.. benimkisi belki de alman oyuncu philip lahm’a olan ‘aşkımdandır’..

her neyse aşklara meşklere girmeyeyim , maçı almanya’nın baştan zaten kopardığı açıkça belli olunca ben televizyona arkamı dönüp urfalı ahbabımızla kadehleri bir ileri iki geri seri şekilde tokuşturup havadan sudan konuşurken baktım ‘dayı’ yerinde duramıyor , kıpır kıpır , spikerin her sesi yükselişinde ayağa fırlıyor ‘dayı’.. bir ara ‘dayı’ bana dönüp sırtıma sağlam bir yumruk indirip ‘arjantin bastırıyor , geliyor goller’ diyince arkamı döndüm televizyona baktım fakat yine almanya atak üstüne atak yapıyor.. gülümsedim.. o sırada ‘dayı’ öyle bir ‘yuh’ çekti ki döndüm baktım tekrar televizyona almanya yine yüzde yüzlük gol kaçırmış ama ‘dayı’ bir bağırıyor ki sormayın : ‘allah belanızı versin bu golü atamayacaksanız da almanya’yı nasıl yeneceksiniz.. al şu kazmayı oyundan maradona daha ne duruyorsun’ diyince yenilgiden dolayı sinirli olan herkes ve abidin dayı , ben gülmekten yıkıldık yerlere.. meğer dayı maçı takip etmeye başladığı andan itibaren almanya’yı , arjantin diye izliyormuş.. kaç dakika güldük bilmiyorum ama ‘dayı’ bize küfür edip yandaki kahveye kaçtı , bir iki el kağıt oynayıp ikinci yarının ortalarında çaktırmadan yanımıza geldi.. fakat maç bitene kadar maçla ilgili tepki vermedi.. ‘dayı’ sen bizim her şeyimizsin..

Crockett..

‘kalbim hep bir yusuf..’ – Crockett

‘gülefer : yusuf.. sen misin.. yusuf.. canına kurban olayım oğul..

gerçek misin yoksa rüya mı görüyorum oğul..

iyi misin.. geldiğin yollarına kurban olurum oğul..’

 

‘gülefer : oy.. oy.. oğul.. büyüdün mü küçüldün mü bilmiyorum oğul.. ne yapayım.. on yılda belki büyümüşsündür sana olur mu bilmem..’

‘gülefer : hiç büyümemişsin oğul.. zayıf kalmışsın.. kimseye derdimi söylemek istemedim oğul..

gittim bahçede ağladım , kapı önünde ağladım.. geldim odanın duvarlarına baktım hep ağladım..’

‘KALBİM HEP BİR YUSUF..’ – Crockett

Günün Şarkısı : SABIR TAŞIM.. – HARİKA DEĞİRMENCİ

‘diğerine yazmıştım..

bu telefonu açmışsın..

seni seviyorum..

sana bir şey olmasın..

ben sensiz kalmayayım..

sensiz olmayı hiç düşünmemiştim daha..’

 

bitmeyen ve bitmeyecek gibi görünen yağmurlu , serin günlerde bu ‘sensizlik cehenneminin ateşlerinde’ yukarıdaki alıntıda yazdıkların gibi bana yazdığın ya da yazmadığın (kim bilir belki hepsi sonu gelmeyen bir rüyanın parçalarıdır) yüzlerce mesajı , maili ve yazıyı okuyarak yanarken ,  donuk bir ruh haliyle geceden kalma sarhoşluğumla yalpalayarak sabahleyin bilgisayarın başına oturdum.. kahvaltı etmemiştim ama içmek istiyordum.. içtikçe sana daha da yakın oluyorum.. anlattığımda komik geliyor belki herkese fakat benim hoşuma gidiyor artık bu durum..

bana saçma sapan bir ‘sensizlik’ biçtin.. amenna kabul ettik fakat biçtiğin bu ceza boşuna.. ben çözümünü buldum işte.. içiyorum ve hop senin yanında bitiveriyorum hemen.. hep yanındayım böylece.. aylar boyunca yanına , yaşadığın o deniz kenarındaki ‘kara’ şehre yaptığım günlük yüzlerce kilometrelik umutsuz yolculuklardan daha kolay bu yöntem.. içiyorum ve kopuyorum dış dünyadan ve sadece seninle kalabiliyorum.. öyle bir ruh hali işte yaşayan bilir.. ne sen ne başkası , senin yanı başındayken  , belki belki belki sana bir metre uzaktayken  seni görememenin acısını bilemez.. hissedebilseydin bu acımı ve yaşadıklarımı düşünebilseydin yanı başına her gün koşturup gelen bana bu ‘yok oluşu’ yaşatmazdın sen..  

işte bu ‘sağlıklı ruh halimle’ bitik mideme daha fazla eziyet etmemek için müzik dinleyerek esrikliğimi uzatmak istedim.. yarı sarhoş bir halde açtım eski şarkıların klasörünü.. dolandım şarkıların üzerinde.. harika değirmenci’nin ‘sabır taşım’ şarkısı gözüme çarptı , dinlemeye başladım.. mest oldum sabah sabah.. sana söylediğim sabah ‘duam’ oldu ‘sabır taşım’ şarkısı..

sonra harika değirmencinin güzelliği aklıma geldi.. şimdinin defolu , kendini beğenmiş şarkıcı , oyuncularına inat ışıl ışıl , duru bir güzellik : harika değirmenci..

1975 türkiye güzeli kendisi.. harika değirmenci ismiyle ve değişik isimlerle birçok 45’liğe imza atmış.. iki de sinema filmi var bu güzel ablamızın.. ‘sabır taşım’ şarkısı zaten oynadığı iki filmden biri olan ‘fırtına’ filminde söylediği bir şarkı.. harika değirmenci’nin sinema serüveni kısa sürmüş , evlendikten sonra film yapmamış.. hoş filmler konusunda pek olumlu şeyler yazamayacağım.. klasik zengin-fakir duygusal top çevirmeleri konu alıyor filmleri..

 

ama kesin olan şudur ki harika değirmenci sesiyle ve güzelliğiyle büyülemiştir herkesi yetmişli yıllarda.. dedim ya yukarıda : bir harika değirmenci’ye bakın bir de günümüzdekilere.. tamam tamam fazla sağa sola salça olup sataşmayacağım bugünlük..

‘reis’in katkılarıyla ilerleyen saatlerde ya da yarın belki de yarından yakın umarım dinleyebileceksiniz ‘sabır taşım’ şarkısını.. kim bilir belki de dinleyemeyeceksiniz.. yok yok bir ara dinlersiniz , dediklerimizi yapmadığımız olmadı şimdiye kadar.. oldu mu yoksa..

neyse bu kadar yeter..

şimdi ne yapıyorsanız hemen durun , boş verin  her şeye , koşturup çalışmayın.. basın gidin en yakın deniz kenarına , deniz yoksa mutlaka vardır yakınlarda sessiz sakin bir park , gidin , ağaçların altına koşun , oturun bir banka ve aylak aylak gökyüzüne , denize , ağaçlara neye istiyorsanız ona bakın , her şeyi unutun ve harika değirmenci ablamızı dinleyin ve müzikle kalın.. ben mi.. ben senin yanındayım işte.. yine oturmuş içiyorum seninle ve iliklerime kadar ’sensizliği’ yaşıyorum..

Crockett..

SABIR TAŞIM..

sensizliğim senden sonraki aşkım
yalnızlığım benim tek arkadaşım
sende kaldı mutluluğum arayıp da her bulduğum
rüyalarım umutlarım da sende..

seni hatırlar dururum kadehlerde sarhoşluğum
gelsen de bir hiç gelmesen de..

yavaş yavaş eriyor sabır taşım
yaklaşıyor kapıma adımların..

‘HARİKA DEĞİRMENCİ’

CAFE BALZAC TERAS..

CAFE BALZAC TERAS..

günlerdir size güzel bir mekanı anlatmak istiyorum fakat bir türlü bu anlatmak istediğim mekandan kurtulup fırsat bulamıyorum size anlatmaya.. açıldığından bu yana sanırım yirmi gün geçti , işte bu süre zarfında hayatımızın akışını değiştiren sıcacık bir mekan oldu : cafe balzac teras..

cafe balzac teras kadıköy’de alkım kitapevinin terasında açıldı..

eşsiz bir manzarası var balzac cafe’nin.. istanbul önünüzde tüm ihtişamıyla.. haydarpaşa garı’ndan , galata kulesi’ne , sultanahmet’e , ayasofya’ya , topkapı sarayı’na , gelip geçen vapurlara kadar boğazın eşsiz güzelliğiyle tüm istanbul önünüzde.. dilerseniz sadece deniz ve gökyüzüne kendinizi hapsedebilirsiniz..

cafe balzac’ın sağlam , temiz ve güzel bir mutfağı var.. yemek menüsü geniş bir seçenek imkanı sunuyor size.. kaliteden ödün vermedikleri gibi yemekleri oldukça lezzetli.. isteyene fast food tarzı yemekler de var menüde.. sabahları bu eşsiz manzarada kahvaltınızı da yapabilirsiniz..

tabi bizi ilgilendiren en önemli konu doğal olarak cafe balzac’ın içecek menüsüydü.. bu mekanı ilk keşfeden pirimiz ‘halo’ yani ‘dayı’ gidip bu hususta keşif yapmış bizi götürmeden bir gün önce.. çünkü ne o ne de biz böyle güzel manzaralı bir yerde alkolsüz bir mekana tahammül edemezdik.. canımız çekerdi , kötü olurduk , yazık olurdu bizlere.. ama korkmayın yemek menüsü gibi içecek konusunda da çok geniş bir menüsü var cafe balzac’ın.. alkollü , alkolsüz istediğiniz içeceği bulabilirsiniz.. balzac’ın hayatını ve kahveye düşkünlüğünü bilmezdim ama cafe balzac’ta öğrendik ki balzac’ın hayatı boyunca elli bine yakın aşırı sert kahve içtiği tahmin ediliyor.. kahveye pek düşkünmüş balzac üstadımız.. hoş bizim tayfanın kahveyle değil de daha çok alkol çeşitleriyle arası var..

cafe balzac teras’ta çalışan personel arkadaşlarımız da çok sıcak ve cana yakın insanlar.. aylak aylak sekiz dokuz saat oturduğumuzda bile gözlemlediğimiz : saatlerdir ayakta olmalarına ve sağa sola koşturmalarına rağmen yüzlerinde sıcak gülümsemeleri hala arkadaşların yüzlerinden eksik olmuyordu.. hepsine verdiğimiz uzun rahatsızlıklardan dolayı buradan hem özür dileyelim hem de teşekkür edelim.. burada çalışan arkadaşların en çok merak ettikleri şuydu : bizim her gün aylak aylak saatlerce nasıl oturabildiğimiz ve işimizin gücümüzün olup olmadığıydı.. sonra onlar da vazgeçti bunu düşünmekten.. bizi sessizce anlayıp gülümsediler aylaklığımıza..

cafe balzac teras’ın bir özelliği de sanat , edebiyat çevrelerinden bir çok tanınmış ismin burayı mesken edinmesi.. sevdiğiniz yazarlarla , sanatçılarla kahve içerek güzel bir sohbet etmek istiyorsanız doğru adres kesinlikle burası..

tabi ki diyeceksiniz anlat anlat da sadede gel : önemli olan fiyatlar.. fiyatlar ne alemde.. fiyatlara da beş yıldız mı versem , on numara mı desem bilmiyorum , ya da manzaradan mı etkilenip diyorum bilmiyorum ama bu kalitede ve bu manzaraya sahip benzer mekanlara göre de oldukça uygun bir fiyat listesi var..

bu yazıyla kendimi biraz garip hissettim.. bir an ne oluyorum ya dedim mehmet yaşin ve vedat milor’a mı öykünüyorum ne.. haddime değil kesinlikle.. sadece bu hoş mekanı tanıtayım istedim..

işte neyse biz yirmi günü geçtik belki ama bu mekanla yatıp bu mekanla kalkıyoruz.. dayı bir bulaştırdı bizi yörüngemiz değişti.. çevremizdeki insanlara da anlatınca ya da onları oraya götürünce müptelası oluyor herkes.. bazen gittiğimizde bakıyoruz cafe balzac teras  ‘dayı’nın müritlerinin mekanına dönmüş.. ah ‘halo’ ah senin için mekan önemli değil önemli olan içmek ama bizim aklımız havada bulaştırdın bizi bu mekana kendin tüydün gittin.. bir oradasın bir burada.. neyse ki ben mücbir sebeplerden beş altı gündür kendimi kurtardım mekandan.. ama inanın zor tutuyorum kendimi , çok özledim cafe balzac’ı ya da terasımızı ya da çatımızı , ya da damımızı..

uzun ömürlü ve hep aynı kalitede olması dileğiyle cafe balzac teras’ın yolu açık olsun diyelim ve son olarak ayhan sicimoğlu üstadım gibi ‘hastasıyız’ diyerek bu karışık alkollü yazıya bir son vereyim..         

Crockett..

GENJİ..

Beni izlersen hayallerin neyden yapılmış olduğunu sana gösteririm..- GENJİ

Hayat yolunda gösterişsiz tam gaz dümdüz ilerlemek lazım Genji.. Uuuuç Genji uç.. Genji Uç.. -KEN

‘şimdi arkanda bıraktıklarını , neler bırakabileceğini , neler bırakman gerektiğini düşün ; rastlantının yeryüzüne gelmiş gelecek en büyük katil olduğunu da düşün..’ – ROBERTO BOLANO

‘o zaman , ben max değilim , diyeceğine , grubunla yola devam etmeye çalışıyorsun.. bir an paniğe kapılıyorum , öyle bir panik ki insan zihninde gülmeyle korkuyu birbirine katıştırıyor.. tam ne yapacağımı bilemeden peşinden gidiyorum.. ama sen ve üç kişi daha duruyorsunuz , boş gözlerle beni süzüyorsunuz.. konuşmamız lazım max , diyorum sana.. o zaman sen , ben max değilim , benim adım max değil , diyorsun , beni bir başkasıyla karıştırıyor olmalısın.. ben de sana , kusura bakma , max’a öyle çok benziyorsun ki , ama seninle de konuşmak istiyorum , diyorum.. ne konuşacaksın.. max’ı , diyorum.. gülüyorsun , bu kez kararlı bir edayla arkadaşlarının gerisinde kalıyorsun , onlar ilerlerken gittikleri barın adını söylüyorlar , bu kentten o bardan yola çıkarak ayrılacaksınız.. tamam diyorsun , orada görüşürüz.. arkadaşlarının siluetleri gitgide küçülüyor , arkamızda kalan stadyumda küçülüyor.. motosikleti ben kullanıyorum , gaz pedalına sonuna kadar basıyorum , büyük bulvar o saatte neredeyse bomboş , sadece stadyumdan çıkanlar var , sen arkamdasın , belime sarılıyorsun , sırtıma bir midyenin kayalara yapıştığı gibi yapıştığını hissediyorum.. bulvarda hava gerçekten yumuşakçalara çarpan dalgalar kadar soğuk.. bana daha sıkı yapışıyorsun , denizin sadece düşmanca olmayıp bir zaman tüneli olduğunu kavrayan birinin doğallığıyla.. daha önce boynuna sardığın gömlek gibi şimdi de sen belime sarılıyorsun.. ama bu kez dans eden conga , uzun bir tüpü andıran büyük bulvar’da esen rüzgar oluyor.. gülüyorsun , bir şeyler söylüyorsun , kim bilir belki ağaçların altında yürüyen insanların arasında arkadaşlarını görmüştün , belki tanımadığın birilerine hakaretler yağdırıyordun.. ah , max , sen ne hoşçakal dersin , ne merhaba , ne de görüşelim , sen sadece kan davası kadar eski sloganları tekrarlarsın , evet eski ama tutunduğun kayadan daha eski değil.. hani o dalgaları , geceleri derindeki akıntıları hissederek , sürüklenmeyeceğinden emin tutunduğun kaya..’

‘şimdi arkanda bıraktıklarını , neler bırakabileceğini , neler bırakman gerektiğini düşün ; rastlantının yeryüzüne gelmiş gelecek en büyük katil olduğunu da düşün..’

KATİL OROSPULAR , ROBERTO BOLANO..

’18- bataille bir yazısında gözyaşlarının en uç iletişim biçimi olduğunu söyler.. ben de ağlamaya başladım, ama normal , öyle bildiğimiz gibi ağlamıyordum , yani gözyaşlarım yavaşça yanaklarımdan süzülmüyordu , vahşice , hıçkıra hıçkıra ağlıyordum , biraz alice harikalar diyarında da olduğu gibi , her yanı  seller götürüyordu..’

’40- hüzünden ölünür mü.. evet , hüzünden ölünür , açlıktan ölünür (çok sancılı bir ölüm) , hatta kin beslemekten bile ölünür..

41- aynı işkence ve ölümün tekrarlandığı , aynı partiye mensup , aynı güzellikte , bu tanımadığım şili’li kız aynı kişi miydi , yoksa üç ayrı kadın mıydı.. bir arkadaşa göre aynı kadındı , vallejo’nun ‘kitle’ şiirinde olduğu gibi öldükçe çoğalıyordu , hala ölü kalsa da.. (aslında vallejo’nun şiirinde ölü adam değildi çoğalan , çoğalanlar onun ölmesini istemeyenlerdi..)’

DANS NOTLARI , ROBERTO BOLANO..

KATİL OROSPULAR , ROBERTO BOLANO (öyküler) , Çeviri : PERAL BAYAZ , METİS Yayınları , Şubat 2010..

‘yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu..’ – AYLAK ADAM , YUSUF ATILGAN

‘güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi..’

‘çabuk kurtulma özgürlüğü insanın elindeyken kişinin dayanamayacağı kötü durum yoktu..’

‘ya insanlar.. onların yaşamasında her şey ayrıntı. önemli olan yemek değil , yenecek yemeğin çeşididir ; giysi değil , giysinin çeşidi ; ayakkabının çeşidi. günlerin adı bile.. belli günlerde belli yaşamları vardır.. pazar günleri pazarlık yaşamalarını kuşanırlar, çarşambaları çarşambalık! hep ayrıntılar! paranın sayısı gibi.  güler’in mavi gözlü oluşu gibi..’

‘yaman adamdı bu dilenci. insanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu..’

‘yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu..’

‘bir genç horoz konuşabilseydi ancak bu sesle konuşurdu. neden insanlar susmayı bilmiyor.. ‘o bilir. susulacak zamanı o bilir.’ birden içinde ona karşı dayanılmaz bir sevgi, bir özlem duydu. elini biri nerde çekti aldı.. yerinden kalktı. işte gidecek. filmi görmese de olur. sinemadan çıkarken yarın gelip yine beklemeyi kuruyordu. bu gece günlüğüne ne yazacak.. bu günü nasıl özetleyecek.. ‘bir horozun vakitsiz ötüşü’ diye yazsa olmaz mı..’

‘doğru, hep başkayız. ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. her şey bizim çevremizde dönüyor..’ 

AYLAK ADAM , YUSUF ATILGAN , Yapı Kredi Yayınları , Ekim 2000..

savrulmayan yapraklar..

savrulmayan yapraklar..

‘sensizliğin’ ve hayatın rutin boğuculuğu altında ezilirken , pazartesi günü nefret ettiğim telefonlarım öğleden sonra bir halt olmuş gibi çalmaya başladı yine.. baktım tanımadığım bir numara , doğal olarak cevap yok.. sonra dikkat ettim aynı numara son bir haftadır defalarca arayan bir numara.. yıkılsa dünya açmam yine de.. açmadım..

beş on dakika sonra kapı çaldı , açan arkadaşlar ‘umut’ diye birisinin geldiğini haber verdiler.. o sıkıntı içinde küfürler yağdırarak kendi kendime ‘kim bu umut’ derken girişe doğru yöneldiğimde baktım bizim ‘umudo’ klasik gülümseyişiyle duruyor.. ve saydırıyor bana : ‘niye telefonlarını açmıyorsun ulan’.. meğer günlerdir arayan oymuş..

vay vay vay.. kaç yıl oldu görmeyeli kaç yıl.. duygulandım.. 20 yıl öncesinden başlayan arkadaşlığımız , çocukluğumuzdan gençliğe adım atarken beraber yaşadığımız yüzlerce anı , olay.. kaybedip de hiç ummadığım anda bulduğum sımsıcak bir kalp..  sarıldım , sarıldık.. insan yol aldıkça hayatta daha da duygusallaşıyor , neredeyse ağlayacaktım..

dünyada her şey değişiyor , herkes değişiyor zaman geçtikçe : fiziksel , düşünsel , ruhsal vs.. ama bizim ‘umudo’nun bir farkı var : o fiziksel olarak da hiç değişmiyor.. ‘umudo’ hala aynı umudo.. insan hiç değişmez mi ya.. yok ‘umudo’ hiç değişmez.. liseden mezun olduğumuzda ‘umudo’ nasılsa fiziksel olarak yine aynı.. biz şekilden şekle girmişiz , yamulmuşuz , dağılmışız ama ‘umudo’ hala dipçik gibi , zıpkın gibi.. ‘maşallah’ diyeceğim lafın gelişi ama onun işi olmaz maşallahla , nazar boncuğuyla..

oturduk bir iki lafladık.. durumlarımızı kısaca özet geçtik.. ispanya ve almanya arasında dolanıp duruyormuş ‘umudo’.. iki ülkede yaşıyorum diyor.. ingilizce’nin yanına ispanyolca’yla , almanca’yı da eklemiş.. sevindim.. mutlu görünüyordu çünkü biraz olsun.. gözleri ışıldıyordu hala lisedeki gibi.. adı gibi hala umut doluydu.. çevremde böyle savrulmayan yaprakların , fırtınalara karşı ayak direyenlerin , umutla gülümseyenlerin olduğunu hatırlayınca ben de gülümsüyorum , kalbime bir sıcaklık yayılıyor..

kısa bir sohbetten sonra kalktık kadıköy’ün sokaklarına daldık eski günlerdeki gibi.. her köşesinde değil her adımında bu sokakların bir anımız var.. dolaştık , dolaşırken anlattık , güldük , kahkahalarla birbirimizin üzerine yıkıldık ; sonra bazen hüzünlendik , gözlerimiz doldu , küfrettik ; hayatımıza giren , girmeye çalışan çiyanlara ve kötülere küfrettik fütursuzca.. ellerimiz kollarımız rahat durmadı bazen birbirimize saldırdık , kapıştık lise yıllarındaki gibi.. benim gözlüklerimi nasıl , nerelerde kırdığını hatırlattım ona.. sayısını unuttum ama olsun varsın feda olsun ona gözlükler.. hele bir tanesi var ki akıllara zarar.. onu da unutmuş ‘umudo’.. ayrıntıyı vermeyeyim ama 17 – 18 yaşlarındaydık sanat , edebiyat , siyaset içeren bir konu da okula giderken tartışıyorduk.. bir o duruyor bana bağıra çağıra bir şeyler söylüyor bir ben.. neyse tartışmanın dozajı artık o dereceye gelmişti ki vücut dilini iyi kullanan ‘umudo’ sol taraftaki vitrinlere bakıp bir şeyler anlatırken sağ kolunu bana doğru uzatınca benim bir haftalık yeni gözlüklerim havalandı gökyüzüne doğru ve sonra kaldırımları öptü çatt diye.. bir camı kırıldı , bir de gözlüğün sağ kolu.. donduk kaldık.. gittik hemen gözlük cesedinin başına , ‘umudo’ özürler diliyor , bense akşama evdekilere ne yalan söyleyeceğimi kurmaya çalışıyorum aklımda , bir de tüm günü okulda nasıl geçireceğimi düşünüyorum.. toparlandık , okula doğru giderken ‘umudo’ en nazik sesiyle bir daha böyle kapsamlı , sosyal içerikli tartışmalar yaptığımızda kendimizi kaybetmememiz gerektiğini bana anlatıyordu..

‘umudo’yla binlerce anımız var.. o gün hangi birine güleceğimizi , hüzünleneceğimizi şaşırdık.. oturduk bir yerde önce zıkkımlandık.. sonra çöplüğüme geldik , baş başa gece yarısına kadar içtik.. kafalar çakır olunca ‘itiraflar’ da başladı tabi.. ben ‘umudo’yu sarhoş ettiğim bir gün babasının kütüphanesindeki kapitallerinin üç cildini ve yine tuğla gibi olan seçme eserlerinin üç cildini bana nasıl hediye ettirdiğimi hatırlatınca ‘şerefsiz kitap hırsızı’ dedi gülümseyerek.. ama ben de ona kendisinin benim kütüphaneden bir haftalığına aldığı onlarca kitaplık bir yürütme hikayesini anlatınca ‘ödeşmişiz’ dedi kahkaha atarak..

sohbet sohbeti açtı.. ‘umudo’ aynı.. her şeyiyle.. hala ‘fenerbahçeli’ mesela.. hala aynı derecede koyu fenerli.. ya adam yurtdışında bile  maçları kaçırmıyormuş , günü birlik uçağa atlayıp türkiye’ye gelip maçları izliyormuş kadıköy’de.. hatta ali sami yen’deki galatasaray derbisine gelmiş , fotoğraflarını gösterdi.. ‘lan ne iş’ dedim.. sporun siyasetle , ekonomiyle , sistemle ilişkilerini , etkileşimlerini konuştuk.. faşist franconun spora bilhassa futbola bakışından girdik livorno’ya , faşist lazioya , hoffenheim’a , futbolun ‘günümüzün afyonu’ haline getirilmeye çalışılmasına kadar her şeye girdik çıktık , özet geçtik , tartıştık..

sonra bir ara bana ‘vamos bien’den bahsetti.. ‘vamos bien’ ispanyolca ‘iyi gidiyoruz , her şey yolunda’ anlamına gelen bir cümle.. aynı zamanda fidel castro’nun bir kitabının da adıydı sanırım..

umudo’nun bahsettiği ‘vamos bien’in ise  fenerbahçe tribünlerinin içinde dejenere olmaya karşı duran , hala spora spor bazında , kardeşleşme bazında bakabilen bir taraftar topluluğu olduğundan bahsetti.. ‘taksime bir mayısa çıktılar , görmedin mi alanda’ dedi.. tekel işçilerine verdikleri destekten , katıldıkları diğer gösterilere ve pankartlarına kadar her şeyden biraz biraz anlattı.. sonra bir mayıstaki görüntülerini izletti ‘vamos bien’in..

beni ‘vamos bien’ci yapacaktı , aklından geçen kesin buydu.. ‘içirdim , şimdi renklerini değiştiririm bunun’ diyordu içinden mutlaka.. renklerimiz farklı olsa da kalplerimiz bir be ‘umudo’..

sohbet hiç bitmesin diye zamandan , mekandan  koptuk sanki.. fakat bitti işte.. gece yarısı atladık bir taksiye evlere tevzi olduk.. takside de tam gaz sohbete devam , kafasını açtık taksicinin..

yatağıma ulaşabildiğimde gözlerim kapandı ama ben hala gülümsüyordum..

sonra gece yarısı bir masal gibi uyutan bir mesaj geldi telefonuma ‘umudo’dan aynen kendisi gibi umut dolu : ‘güzel günler göreceğiz.. , her ilkbaharda yeniden çiçek açacağız..’

ne diyeyim ben sana..

‘tüm gözlükler feda olsun’ sana ‘umudo’..

Crockett..

(Fotoğraflar : Crockett.. – Gölcük , Bolu..)