Archive for the ‘Oyuncu’ Category

Özcan Alper’in “Rüzgarın Hatıraları” adlı yeni filmi gösterim için gün sayıyor…

“Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer”  adlı filmleriyle kalplerimizi fethetmiş yönetmen ÖZCAN ALPER’in son filmi “RÜZGARIN HATIRALARI” 2015 Ekim-Kasım aylarında gösterime girmek için gün sayıyor. Filmin mutfağından aldığımız haberlere göre kurgu aşaması bitmiş olan filmin 140 dakika gibi bir süresi var.

Filmin senaryosu ÖZCAN ALPER ve AHMET BÜKE’ye ait. Filmin görüntü yönetmenliğini ise “SONSUZLUK ve BİR GÜN, ULİS’in BAKIŞI, LEYLEĞİN GECİKEN ADIMI” gibi ANGELOPOULOS filmlerinden tanıdığımız usta görüntü yönetmeni ANDREAS SİNANOS yaptı. 

Filmin başrollerinde Onur Saylak, Sofya Khandamirova, Mustafa Uğurlu, Ebru Özkan, Murat Daltaban, Tuba Büyüküstün,  Menderes Samancılar, Furkan Şeker, Nihat İleri, Necati Zengin, Timur Ölkebaş, Damla Ustabaş, Harun Aksu gibi usta oyuncular yer alıyor. 

RÜZGARIN HATIRALARI

“II. Dünya Savaşının son günlerinde, muhalif olan şair ve ressam Aram Türkiye’den kaçmak zorunda kalır. Aram’ın Karadeniz ormanlarında, Sovyet Gürcistan sınırına ulaşmadan biten yolculuğu Türkiye’nin unutturulmaya çalışılan geçmişi ve Aram’ın sürgün hayatı ile ilgili ipuçları taşır.”

Başta ÖZCAN ALPER’in, film ekibinin, usta oyuncuların ve NAR Filmin büyük çabaları ve özverileriyle çekilen bu dönem filminin gösterime girmesini sabırsızlıkla bekliyoruz.

Crockett… 

http://www.narfilm.com/new-page-2

rüz-7

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

rüz-6

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

rüz-5

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

rüz-1 rüz-2 rüz-3 rüz-4

 

 

Günün Repliği : “Kötülük içkide değildir ki, kötülük insandadır. Ama suçu hep içkiye atmışlardır.” – Serseri Kazım

“Kötülük içkide değildir ki, kötülük insandadır. Ama suçu hep içkiye atmışlardır.”

‘Serseri Kazım’ – Sadri Alışık (‘Serseri’ filminden.)

 

sadri alisik - serseri

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz, birçok şeyin tadına bakacağız, sonra da ister istemez ‘gidiyorum elveda’ şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun.”

‘Serseri Kazım’ – Sadri Alışık (‘Serseri’ filminden.)

 

“SERSERİ”

Konusu :  Kazım serseri ve derbeder bir hayatı kulübesinde tek başına yaşayarak sürdürmektedir. Bir gün Zeynep’le karşılaşır ve hayatına girer. Zeynep kördür ve aynı zamanda Kazım’da değişik duygular uyandırır, ona aşık olur. Hemen akabinde baskılar başlar, karakola şikayet ederler ama ‘Serseri’ Kazım çetin cevizdir, pabuç bırakmaz ve hepsinin hakkından gelir.

Kazım bir gün doktora gider, doktor Zeynep’in ameliyatı için ama 15 bin lira lazım der. Kazım da gider bitirimhaneyi soyar. Zeynep’i ameliyat ettirir ama yerine arkadaşını geçirir. Ameliyattan sonra gözleri açılan Zeynep inanmaz bu duruma ve sonunda gerçekleri öğrenir. Eski Sultanahmet Cezaevine giderek Kazım’ı bulur ve onu bekleyeceğini söyler.

Yapım Yılı : 1967

Yönetmen : Nuri O. Ergün

Senaryo : Safa Önal

Yapımcı : Berker İnanoğlu

Görüntü Yönetmeni: Çetin Gürtop

Süresi: 80 dakika

Oyuncular :

Sadri Alışık – Bitirim Kazım

Sema Özcan – Zeynep

Süleyman Turan – Arkadaş

Feridun Çölgeçen – Naşit Baba

 

‘JEAN SEBERG..’ – Maurice Guichard

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yazacak çok şey var.. bir önceki yazıda ‘bir zamanlar anadolu’danın ‘altyazı’ dergisinin okurlarına bir hediyesi olarak yayınladığı ‘kurgu günlüğü’nde ‘nuri bilge ceylan’ ustanın yazdığı gibi hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki yazılması gerekenler, yapılması gerekenlerin çoğu erteleniyor ve ertelendikçe bir kısmı zamanın derinliklerinde kaybolup gidiyor..

hayatta istediğim şeylerden birisi de güzel insan ve büyük sinema oyuncusu ‘jean seberg’le ilgili bir şeyler üretebilmek ya da yapabilmek.. hayatımda bazı şeyleri değiştiren nadir insanlardan birisi ‘jean seberg’.. ona bir şeyler borçlu olduğumu hissediyorum ve bunun ağırlığı altında eziliyorum hep..

kırk yıllık yaşamına sığdırdığı onca filmiyle, siyasi konulardaki tavrı, ödün vermez dik duruşuyla ve şüpheli ölümüyle herkese örnek olması gereken bir insan..

bu lanet dünyadan erken ayrılışı hepimize, dünyaya çok şey kaybettirmiştir..

onsuz bir dünya gerçekten eksik bir dünya..

fotoğraflarına bakmadığım gün yok..

odamdaki ‘godard’ın ‘a bout de souffle’ filminin posterine gözümün her takılışında dakikalarca ondan gözümü ayıramayışım.. ve gözlerimin dolması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘jean seberg’le ilgili bir şeyler yapabilmek için yakın zamanda çalışmaya başlamıştım.. ufak ufak kaynak taramaları ve okumalar yapıyordum.. onunla ilgili bir kısa film yapabilmek ya da bir yazı dizisi yazabilmek bile biraz rahatlatacaktı belki beni..

cuma günü ‘seberg’in fotoğrafları arasında dolanırken mekanın telefonundan ‘zaferim’ aradı, ‘başkan akşama mekanda mısın, müsait misin’ diye sordu.. ben de onun için her zaman müsait olduğumu söyledim..

‘zaferim’ akşama kalbime güç veren birbirinden güzel ve güzel oldukları kadar hiçbir yerde bulamayacağım, baskıları tükenmiş kitaplarla ve bizleri daha da güzelleştiren ateş suyuyla gelmişti.. biz gürselle bira ve ‘asbach’ takılırken onun viskisi de güneş gibi doğmuştu.. ‘zaferim’le içmek bir şenliktir, sizi dolu dolu sohbetiyle neşelendirdiği kadar verdiği bilgilerle, anekdotlarla sizlere çok şey katar.. hele şiir okumaya başladığında bulutların üzerinde gezinmeye başlarsınız onunla birlikte..

neyse işte ‘zaferim’ ve diğer arkadaşlarla o gün çok güzel içtik.. herkes bir şekilde mekandan ayrıldıktan sonra ‘zaferim’le içmeye devam ettik.. zaman nasıl geçmiş fark edemedik bile.. sabaha doğru mekanı nasıl kapattık, nasıl eve gittik bilmiyorum ama güzeldik ve neşemiz yerindeydi.. bize de bu gerekli zaten.. ne kadar içtiğimiz değil nasıl içtiğimiz önemli bizim için.. ‘en kısa zamanda yine……..’ diye ayrıldığımızda bile yüzümüzde hüzün yerine gülümseme vardı..

eve geldim ‘zaferim’in getirdiği kitaplara daldım.. dalış o dalış öğlene doğru uyanmışım kitaplarla kucak kucağa.. neyse ki kitaplara zarar vermemişim iki kuruşluk uykum sırasında..

uyandığımda kitapları gördüğüm anda aklıma mekan geldi direk.. eyvah dedim ulan nasıl bıraktık acaba mekanı.. ‘ciğerim’ gelmeden mekana yetişip ortalığı toplamam gerekiyordu.. yirmi dakika sonra mekandaydım.. oh neyse ki bir şekilde mekanı toparlayıp çıkmışız ve ben geldiğimde henüz kimse gelmemişti..

camları açtım, güzel bir çay demledim.. kafam kazan gibiydi, bunun tek ilacı iyi demlenmiş bir çay ve sıkı bir kahvaltı.. kimyasal ilaçlar ağrılara sadece bir perde çeker.. mecbur kalmadıkça ilaç içmiyorum uzun süredir..

çay, kahvaltı derken yakın zamanda edindiğim ganimetleri okumaya başladım.. sessizlik bir an rahatsız etti beni.. bir gün önce sabah saatlerinde her şeyim  ‘komşi’m ‘fran(sı)z’ ile keşif ataklarımız sırasında rastladığımız ‘ibrahim maalouf’ üstadın yeni albümü ‘diagnostic’i dinlemeye başladım.. henüz kimse yoktu o yüzden sesi açtım bayağı.. sonra lan komşular dedim.. adamlara geceleri rahat vermiyorsun sabahları da.. güldüm ama ‘uyanma vakitleri gelmiştir, hem böyle bir müziğe bayılırlar’ dedim kendi kendime..

‘abidin dayı’ geldi önce, sonra da ‘ciğerim’.. sabah sohbeti.. akşam raporlarımızı birbirimize verdik.. benim raporumu dinleyince ‘ciğerim’ keşke ben de olabilseydim sizinle dedi.. şans işte..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sabah sohbetinden sonra gittim oturdum ‘jean seberg’ dünyasına attım kendimi yine.. telefonun titremesiyle kendime geldim, arayan ‘kenanım’dı.. kadıköy’e ineceğini ve istersem beraber kitapçılarda beraber keşif yapabileceğimizi söyledi.. reksin önünde buluştuk kitaplara, dergilere doğru yola çıktık.. gecenin ağırlığını en çok bacaklarımda hissediyordum, sanki on saat falakada kalmış gibiydim, yorgunluktan yürüyecek halim yoktu aslında.. ama ‘kenanım’ın omzuna elimi attım çocukluğumuzda hepimizin arkadaşların omzuna eline atıp yürümesi gibi yürümeye başlayınca ‘kenanım’ aldı tüm yorgunluğumu..

neyse ilk girdiğimiz kitapçıda kitapların arasında kaybettik birbirimizi.. daha doğrusu kaybetmişiz.. çünkü ben elimde tuttuğum kitabı ona heyecanla göstermek için etrafımda döndüğümde fark ettim ki o dergi reyonunda ben yeni kitapların arasındayım..

neşeyle ona doğru kitabı sallayarak ‘hey jean seberg bu, jean seberg kenanım’ diye bağırdım.. sevinçten gözlerim dolmuştu, ‘jean seberg’le ilgili bir kitabı agora kitaplığı basmıştı.. inanamıyordum, şaka gibi gelmişti..

‘maurice guichard’ın, ‘jean seberg’ adlı kitabını ‘ender bedisel’ türkçe’ye kazandırmış ve agora kitaplığı da bizlere ulaşmasını sağlamıştı.. o anda yeniden doğmuş gibi oldum.. uzun zamandır bu kadar neşelendiğimi hatırlamıyorum.. kitabı uzun süre karıştırıp mıncıkladım ve tabi ki hemen aldım ve gece içinde kayboldum bu güzel çalışmanın..

kitabın yazarı ‘maurice guichard’a ve bizlere bu kitabı okuma imkanı sağlayan ‘ender bedisel’ ve agora kitaplığının tüm çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek azdır.. ayrıca sizlerle bir şey daha paylaşayım : yine agora kitaplığının yayını ‘mesele’ dergisinin kasım ayı sayısında kitabın yazarı ‘maurice guichard’ın kitapla ilgili bir yazısı var.. ‘jean seberg’in kendisiyle paris’te tesadüf eseri karşılaşıp, tanışmasını da anlatıyor bu yazıda.. kitabı da, dergiyi de kaçırmayın..

ödün vermeyen sanatsal duruşu, politik tavrı, ‘kara panterler’i desteklerken hayatını bile ortaya koyabilecek kadar korkusuz kişiliği, amerikan istihbarat servisi tarafından takibe alındığını öğrendiği zaman hamile olduğu ikinci çocuğunu düşürüp kaybetmesi, yaşadığı bunun gibi onlarca kötü olaydan sonra pençesine düştüğü alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, intiharı ve kısa saçlarıyla o bizim unutmamamız gereken yüce insanlardan birisi..

kendisini çok seven ‘jean seberg’in eşi ünlü fransız yazar ‘romain gary’ eşinin ölümünden sonra düzenlediği basın toplantısında eşinin ölümünden direk amerikan iç istihbarat servisi federal polis fbi’ı sorumlu tuttu ve açık açık ‘onun ölümüne sebep, abd’nin federal polisidir’ dedi.. yine bu basın toplantısında şunları diyor ‘romain gary’ :

‘büyük bir amerikan gazetesi kendisinin fbi tarafından takibe alındığını açıkladığı zaman jean çılgına dönmüştü.. doğacak çocuğunu bu yüzden düşürdü.. çocuğun camdan yapılı şeffaf bir tabutta gömülmesini istedi; onun ‘beyaz’ olduğunu göstermek istiyordu.. o olaydan sonra, psikiyatrik tedavi için hastane hastane dolaştı, intihardan intihara teşebbüs etti.. yedi kez kendini öldürmek istedi; bunu özellikle küçük kız çocuğunun ölümünün yıldönümlerinde yapıyordu..’

bu acı açıklamaları ve daha nice bilgileri ‘maurice  guichard’ın kitabı ve agora kitaplığı sayesinde okuyoruz..

ve beni en çok yıkan yerlerden birisi de ‘jean seberg’in kocası ‘romain gary’nin yaptığı basın toplantısından dolayı bazı çevrelerce kendi reklamını yapmakla suçlanmasıydı.. peki basın toplantısından sonra ne mi oluyordu.. ‘jean seberg’le sahip oldukları tek çocuk olan ‘diego’nun okulunu bitirmesini ve reşit olmasını bekliyor ‘romain gary’.. ve ve ve ‘jean seberg’in ölümünden yaklaşık bir sene sonra 1980’nin aralık ayında ‘romain gary’ de tabancasının namlusunu ağzına dayayarak intihar ediyor..

ne hayatlar değil mi..

lafı fazla uzatmadan sizlere kitabı ve mesele dergisinin kasım ayı sayısını kaçırmamanızı tekrar öneriyorum ve ‘turgut uyar’ın unutulmaz dizeleriyle bitiriyorum..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘saçlarımı hep kestim

tutacak kadar kalmasın dedim

çünkü bir başkaldırma ancak

saçlarından tutulur..’

Turgut Uyar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘JEAN SEBERG..’ , MAURICE GUICHARD, Çeviri : ENDER BEDİSEL , AGORA Kitaplığı, Kasım 2011, 224 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tuncel Kurtiz’den : Otobüs..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘isviçre’deki evde telefon çalıyor birden, tunç okan.. ‘abi, seni çok aradım, nerelerdesin, mutlaka görüşelim.. ben şimdi bir belgesel çekiyorum.. sonra görüşürüz.. tamam, benim telefonum şu.. tamam..’

bir bakıyoruz ertesi gün bir telefon: ‘geldim, sizin evin önündeyim..’, ‘buyur, gel yukarıya..’ sarılmalar, ‘kaç yıl oldu baba, seni nasıl özledim.. bak bir gün çalışacağız, buluşacağız dedik, işte buluştuk..’ çok güzeldi..

‘mutlaka bir film yapacağız..’

‘bir film yapmak kolay değil..’

‘biliyorum, öğreniriz..’

ve hikayeler..

bu arada ‘bebek’ filminin cezayir’de çekilmesi kesinleşiyor.. rahmi saltuk da filme alınıyor.. tunç okan da küçük bir rol oynamak üzere cezayir’e çağrılıyor..

yaptığımıza pek de film denemez.. barbaro daha çok acemi.. ama çok beğeniyor yaptığını.. işte öyle bir film çıkıyor oradan..

isviçre’de dişçilik yapan tunç okan bir film çekmeyi kafaya iyice koymuş artık.. 68 günleri, üniversitede arkadaş olan iki isviçreli, biri tunç okan, birisi tuncel kurtiz.. birisi dişçi oluyor, birisi mühendis.. aynı kızı seviyorlar.. sonunda bir düello yapıyorlar.. böyle bir hikaye anlattı bana tunç okan.. ‘iyi bir hikaye olur’ dedim.. ‘sen ve ben, iki isviçreli..’

sonra bir ‘otobüs’ senaryosu üzerine çalışmaya başladık.. istanbul’dan başlamak istiyordu.. florya plajında uzun donlu insanlar vardı.. bunların hepsi kalktı, bir otobüs geldi, içinde insanlar vardı.. bunlar harikulade gelişti..

fakat filmin ortalarında tunç okan’ın patron tavırları takınması, insanları ayırması ve bütün bunları kimseye para vermeden yapması? herkes oraya beni sevdiği için, bana inandığı için geliyor.. ben de herkese demişim ki ‘bu hepimizin filmi, herkes bu filmin ortağı olacak, ama yüzde bir ama yüzde yarım..’

bazı anlaşmazlıklar yüzünden filmin bir bölümünü bitirdikten sonra bizim tunç okan sırra kadem bastı ve filmlerle birlikte gitti, şoförü oynayan oğuz roylas’ı aldı.. hamburg kerhanelerinde birkaç sahne çekti ve filmi böylece bitirdi.. sonra mektuplar yazdı, ‘bu filmi ben yaptım, güneş balçıkla sıvanmaz’ gibi beylik laflarla.. ‘sokaktan topladığım insanlarla film yaptım..’ çok üzüldüm..

yıllar sonra sizin festivalde, bursa’da ‘otobüs’ filmi gösterilirken karşılaştık.. film başlamadan önce mikrofonda ‘bugün yıllar sonra ‘otobüs’ filmini burada izlemek benim için harikulade bir şey.. ama daha önemli bir şey var ki, yıllar sonra burada karşılaşabildiğim tuncel kurtiz.. onunla beraber olabilmek, tekrar onu görebilmek ne büyük mutluluk..’

teşekkür ettim..

ben ‘otobüs’ filminden bir kuruş para almadım..’

‘TUNCEL KURTİZ’

‘BÖLÜK PÖRÇÜK’ , TUNCEL KURTİZ , BOYUT Kitapları, 216 Sayfa, 2004..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİ BACAKLI AT (TWO LEGGED HORSE / ASBE DU-PA..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİ BACAKLI AT (TWO LEGGED HORSE / ASBE DU-PA..)

 ‘iranlı başarılı genç bayan yönetmen samira makhmalbaf’ın iki bacaklı atı’nı izlemeyen var mı aranızda hala.. tabi bu filmi izlemek biraz güçlü bir kalp ve sağlam bir psikolojik yapı gerektiriyor.. sizi yıkıcak kadar sert , acı dolu ve umutsuz bir film..

dün ulus baker’in yazılarını okurken samira makhmalbaf’tan bahsedince ‘iran sineması’ üzerine olan bir yazısında açtım dvdyi tekrar izledim filmi..

filmi sanki ilk defa izliyormuşum gibi etkiledi yine..

iran sineması filmlerinin eskimezliğini bir türlü anlayamıyorum işte bu yüzden.. kaç kere izlersen izle herhangi bir iran filmini sanki ilk defa izliyormuşsun gibi çiviliyor perdenin karşısına seni..

değindiği konulardan mı  , oyuncuların kabiliyeti mi , yönetmenlerin başarısı mı , iran’daki politik baskı ve şiddet mi ya da iran’ın suyundan mı bilmiyorum , bulamıyorum bunun cevabını.. aklım hiç kavrayamıyor bazı şeyleri.. bir ülke sinemasının bu kadar sarsıcı ve güçlü olmasının sebebi nedir.. anlayan varsa anlatsın , yazsın , öğretsin bana lütfen..

kötü bir film izleyemeyecek miyim ben bu ülke sinemasında.. var mı kötü film.. izleyeniniz oldu mu..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yönetmen samira makhmalbaf’ın ‘iki bacaklı at’ filminin senaryosu da kendisi gibi ünlü bir iranlı yönetmen olan babası ‘mohsen makhmalbaf’a ait..

samira makhmalbaf bu filmi nasıl çekmeye karar verdiğini ve çekerken neler yaşadığını şöyle anlatıyor bir röportajında : ‘bir sabah babam elinde bu filmin senaryosuyla geldi , oku ve istersen filmini yap dedi.. senaryoyu okudum ve şok oldum.. neden bu kadar acı, öfke dolu , şiddet dolu ve umutsuz bir senaryo diye sorduğumda babam şöyle cevap verdi ‘iran’da yaşıyoruz ve bu güç politik sosyal durum içinde benden daha farklı nasıl bir senaryo bekleyebilirsin ki..’

daha sonra günlerce kabuslar yaşadım bu senaryo ile.. sabahları gözlerimi açtığımda ise hala beynimde ‘iki bacaklı at’ın kabusu devam ediyordu.. bir sabah uyandım ve kendime haykırdım görmüyor musun çevrendeki tüm atları ve onların sırtındaki sürücüleri ve karar verdim bu filmi yapmaya..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

makhmalbaf şöyle devam ediyor filmini anlatırken : ‘film afganistan’da çekildi.. orada yaptığımız araştırmalar sonucu oradan yerel çocukları seçip onlarla birlikte çalıştık.. filmdeki bacaklarını kaybetmiş olan çocuk gerçekten savaşta bacaklarını kaybetmiş bir çocuk.. diğeri ise yoksulluk içinde araba yıkayarak geçimini sağlayayan bir genç çocuk.. tüm afganlı çocuklar gibi çok yoksul ve perişan bir yaşamları içinde türlü çileler içinde yaşıyorlar.. filmde rol yapmıyorlar belki fakat hayatlarından kesitler ortaya koyup , filmde yaşıyorlar adeta..’

filmin konusu gerçekten çok etkileyici.. bize nasıl iki bacaklı atlar olduğumuzu gösteren , suratımıza haykıran bir film.. çoğumuz sırtımızdaki sürücüleri bile göremiyoruz , farkına varmıyoruz.. oysa filmde en azından ‘mirvais’ adlı delikanlı sırtındaki ‘sahibini’ görüyor , onunla güçte olsa konuşuyor..

‘mirvais’ yoksulluk içinde eski bir tuğla fabrikasının bacalarının kalıntıları içerisinde yaşamaktadır.. ne annesi ne babası ne bir akrabası vardır.. yaşlı bir adamın meydanda ‘günde bir dolar para kazanmak isteyen beni takip etsin’ diye çığırtkanlık yapması üzerine adamın peşinden diğer onlarca çocuk gibi koşar.. bir evin avlusuna girer çocuklar.. orada kendilerini işe girebilmek için zor bir sınav beklemektedir.. verilecek iş savaşta annesini ve kendi bacaklarını kaybetmiş on yaşında bir çocuğu sırtında okula getirip götürmek ve ona diğer ihtiyaçlarında yardımcı olmaktır.. ancak işe girmeye çalışan çocuklar içindekli en hızlı koşanı ve çocuğun en çok rahat edeceği birisi olacaktır.. ‘sahip’ konumundaki çocuk sırasıyla işe girmek isteyen çocukların sırtına oturur.. kimisi yavaştır , kimisinin de kemikleri ona yaslanırken rahatsız eder.. sonra sıra birden ‘mirvais’e gelir.. konuşma güçlüğüne sahip ‘mirvais’ çok hızlı koşmakta ve ‘sahip’ onun sırıtında çok rahattır.. böylece işe ‘mirvais’ alınır ve film işte orada başlar.. iki çocuk arasındaki sahip-at ilişkisi ilerleyen süreçte film , dehşet ve acı sahnelerin yaşanacağı ve insanlığımızdan utanacağımız , kendimizi sorgulayacağımız ve arkamızı dönüp kendi sırtımızda kimin olup olmadığına bakmak zorunda kalacağımız boyuta taşınıyor.. hele bir sahne vardı ki orada kalbime çakıldı tüm çiviler her izleyişimde.. film boyunca  ‘mirvais’in çektiği tüm acıları , umutsuzluğunu sonuna kadar hissettim , yaşadım..

yukarıda da yazdım eğer hala izlemediyseniz bu filmi ve yüreğiniz yetiyorsa ‘aynaya bakmaya’ bulun ve izleyin samira makhmalbaf’ın 2008 yapımı bu filmini.. ve filmde oynayan erkek çocuklar ‘ziya mirza mohamad’ ve ‘haron ahad’ ve kız çocuğu oynayan ‘gol-ghotai’nin oyunculukları karşısında ise ne kadar şaşırsanız az olacak..

 filmle ilgili çok önemli bir anekdot anlatarak yönetmen samira ve babası mohsen makhmalbaf’a saygılarımızı sunalım..

bu iki usta binbir zorluk , engel ve yoksulluk altında bu filmi çekmeye çalışırken filmin çekildiği mekanlardan bir tanesinde çekimler sırasında etraftaki çatılardan birinden setin ortasına bir bomba atılarak saldırı düzenleniyor..

saldırıda oyunculardan bazıları yaralanırken , çekimlerde kullanılan at ve eşeklerden bir kısmı can veriyordu..

savaş kurbanı bir çocuğun yine savaş kurbanı bir çocuğu canlandırdığı filmin setine bombalı bir saldırı.. ne kadar acı değil mi..

saldırının direk ‘makhmalbaf’ ailesini hedef aldığı çok açıkça biliniyordu.. sinemanın güçlü dilinden korkan , beyinsiz , örümcek kafalı savaş bezirganı kan içicilerin bu saldırısına rağmen yönetmen samira makhmalbaf ve babası hayatları pahasına korkmadan filmi tamamlayıp bizlere kazandırdılar.. filmi izlemeden sadece bunun için bile bu iki sinema ve sanat insanına ne kadar saygı duysak ve  teşekkür etsek azdır..

hepiniz sinemayla ve gülüşünüzle kalın.. ha arada sırtınızı kontrol etmeyi de unutmayın..’

 Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ümo , reis , nazmi , asghar farhadi ve golshifteh farahani..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ümo , reis , nazmi , asghar farhadi

 ve golshifteh farahani..’

hayata yetişmek mümkün değil.. sinemanın hızına da.. tıpkı diğer sanat dallarındaki gibi..

iran sineması ise bir derya.. nereden başladım onu bile hatırlamıyorum ama kiarostami ve furuğ ile daldığım iran deryasına arkamdan cevo’nun tekmesiyle tepetaklak yuvarlandım , boğuldum.. elime nerede ne geçerse hepsini aldım.. bir film canavarı gibi tükettim.. cevo’yla majidi’nin ya da kiarostami’nin filmlerinin herhangi bir sahnesi için saatlerce konuşurduk.. onu yakalayan bırakmayan yerler beni de yakalıyordu.. sonra o gitti o kara şehirlerden birine , ben burada kaldım bir başıma deryanın içinde..

ara ara gelir cevo bende ne varsa alır gider.. geçenlerde geldiğinde tarumar edip arşivimi gitti yine.. sonra bir gün mesaj attı asghar farhadi’nin ‘about elly’sini izledin mi diye.. henüz izlemedim dedim.. o sıralarda asghar farhadi yeni filmiyle berlin’de en iyi film altın ayı ödülünü almıştı ve oyuncularda diğer ödülleri toplamıştı.. cevo hemen izle dedi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ben de kaç aydır beklettiğim filmi o gece uykum gelmesine rağmen geç vakitte attım makineye izlemeye başladım.. filmin başlamasıyla uzandığım yerden kalktım kendimden geçercesine dikkatle izlemeye başladım.. belki de filmin içinde kayboldum gittim.. zaten ilk sahnelerle birlikte ‘golshifteh farahani’ ile karşılaşmam benim dikkat kesilmeme yetti arttı bile.. ilk hangi filmde görmüştüm onu bilmiyorum ama elime onun oynadığı bulabildiğim tüm filmleri almıştım.. bu filmde oynadığını nasıl bilmiyordum ve nasıl atlamışım hala hayret ediyorum..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

golshifteh farahani , iran sinemasının yetiştirdiği çok güzel ve yetenekli oyunculardan birisi.. nacer khemir’in bab’aziz’ini izleyen onu oradaki ‘noor’ rolünden mutlaka hatırlar.. nasıl unutulur ki o masalsı güzellik..

sonra kiarostami’nin shrin’in de o sinema salonundaki onlarca iranlı güzelliğin yüzlerinde kamera dolaşırken onun yüzü hemen nasıl da kendini fark ettiriyordu..

bahman’ın ‘half moon’ filminde oynarken de döktürüyordu..

hollywood sinemasının son yıllarda yetiştirdiği en iyi oyunculardan birisi olan leonardo dicaprio ile oynadığı ve emperyalist ajanların fink attığı ortadoğu ülkelerinde geçen dolapları ‘belli bir açıdan’ güzel anlatan ‘body of lies’ filminde yine   ‘golshifteh farahani’ oyunculuğunu ve güzelliğini konuşturuyordu..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bazen düşünüyorum  golshifteh farahani’nin sadece bir filmde görünmesi bile o filmi güzel yapabilir mi diye..

neyse golshifteh farahani’nin başrolde oynadığı ‘about elly’ adlı film insanı sarsacak kadar etkileyici bir film..

insan bir an nereye gidiyor , ne anlatacak bu film bize derken o monoton akış birden arka arkaya sarsıcı olaylarla bambaşka bir seyir izlemeye başlıyor.. filmin tek kusuru var kamera bazı yerlerde aksıyor.. kameranın piri cevo daha iyi anlatır bu konuyu.. belki bir gün kim bilir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin konusundan da kısaca bahsedeyim : ahmad yıllar sonra iran’a döner.. arkadaşları onun için deniz kenarında bir gezi düzenlemeye karar verir.. evli olanlar aileleriyle , bekarlar tek başlarına geziye katılır.. sepideh (golshifteh farahani) çocuğunun öğretmeni elly’i de (taraneh alidoosti) bu geziye davet eder.. elly , o sırada nişanlısıyla sorunlar yaşamaktadır ve bu gezi kafasını dinlemek için iyi bir fırsattır.. gezi sırasında spontane şekilde ahmad’ın diğer arkadaşları -en başta da sepideh- ikisi de bekar olan elly ve ahmad’ı birbirlerine yakıştırır.. elly durumu fark ettiğinde mahcup olur ve oradan ayrılmak ister ama sepideh kesinlikle bırakmaz , gitmemesi için eşyalarını saklar.. işte olaylar bundan sonra bambaşka boyutlara ulaşır.. bundan sonrasını anlatmıyorum çünkü insanı derinden sarsacak kadar etkileyici bir akışı ve sonu var filmin..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

cevo’nun deyimiyle ‘iranlılar biliyor sinemayı..’ ne kadar da doğru , haklı bir cümle..

bu film bittikten sonra sabaha kadar uyuyamadım.. tekrar başa döndüm tekrar izledim.. milyonlarca dolar harcayarak , abartılı bütçelerle saçma sapan harcamalarla film yapmaya gerek olmadığını , çok sade ve hayatın içinden filmlerin nasıl yapılabileceğini asghar farhadi çok güzel göstermiş filminde..

bağırmadan çağırmadan iran özelinde kadın erkek ilişkilerinin nerelere vardığını da gözler önüne seriyor filmde..

benim gibi saçma sapan sebeplerle hala izleyemediyseniz bu filmi bulun izleyin.. ve siz de yüreğinize iran’ı ve isterseniz golshifteh farahani’yi koyun..

ben böyle etkilendiğim zamanlarda hemen yazmam filmler yada kitaplar filan hakkında.. beklerim bir süre.. o film ya da kitap filan demlenir içimde.. tekrar izlerim , tekrar okurum.. içinde yaşarım o filmleri ya da kitapları.. o eserin kahramanları beni görmezler ama ben yanlarında sessizce izlerim onları..

sabaha kadar uyamayan ben filmin ya da golshifteh farahani’nin sarhoşluğuyla tıngır mıngır mekana geldim öğlene doğru.. o gün hiçbir şey yapmak istemiyordum.. sonra mekanda birden kimse kalmadı , tek başıma kaldım.. bir süre filmle ilgili yazıları , eleştirileri bulup , okudum.. sonra açtım mekanda izledim filmi bir süre..

filmi izlerken reis geldi önce , sonra da ümo’yu çağırdık.. reis’le nedense ilk aklımıza gelen kişi ümo oluyor.. ümo’da hemen koşa koşa geldi..

ben içimde about elly’nin sarsıntıları demlenmeye başladık.. üç kişi oradan buradan konuşurken konu döndü dolaştı nazmi kırık’a geldi.. ümo ‘la votka limon’u izlemiş miydin’ diye sordu.. evet izlemez miyim , çok sevmiştim.. hem ben votka limon’u da çok severim bilirsin dedim..

‘ya onu bırak.. nazmi , hüner salim’in yeni filminde oynamış geçenlerde’ dedi.. vay dedim nazmi abim gene oyunculuğunu konuşturmuştur.. ümo dur arayalım dedi nazmi’yi ne zaman gelecekmiş öğrenelim.. aradı nazmi’yle sırasıyla konuştuk ümo , ben , reis.. baba dedik ne zaman geliyorsun.. özledik seni.. evet hiç tanımadığım nazmi abimi yıllardır görmüyormuşum gibi özlemiştim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

nazmi ‘az kaldı geliyorum.. yakın zamanda bir film vardı hüner’in onda bir rolümüz vardı oynadık , şimdi özel bir durumum var , onu da atlatınca yanınızdayım’ dedi.. çok sevindik.. ne kadar gelmesini istediğimizi gelince benim ve ümo’nun gözlerinden anlayacaktır..

neyse telefonu kapattık üç aylak , nazmiden , sinemadan bahsederken ben de bir yandan hüner salim’in son filmine bakıyordum internetten.. o anda sustum kaldım durgunlaştım filmin adını okuyunca : ‘si tu meurs, je te tue’ (eğer ölürsen, seni öldürürüm..)

çok etkileyici bir isim derken oyuncu kadrosuna bakıyordum ki ilk başta isim olarak golshifteh farahani’yi görünce çığlık attım..

vay dedim nazmi abim , golshifteh farahani’yle oynamış bu filmde.. reisle ümo şaşırdı.. ilk başlarda hatırlamadılar golshifteh farahani’yi.. onlara resimlerini gösterince ve filmlerini sayınca hatırladılar , bilmez miyiz dediler o güzelliği..

filmi o kadar merak ettim ki.. hemen fragmanını açtım izledim.. bir bıyık hastası olan ve yirmi yıldır bıyıklı olan ben diyorum ki bıyığın uçları hariç nazmi abime bıyık pek yakışmış , güldürdü bizi.. hele fragmanda nazmi abimin söylediği türkü yıkıp geçti bizi , hem de bir kez daha hayran bıraktı oyunculuğuna o kısacık fragmanda.. golshifteh farahani ise o fragmanda tüm güzelliğiyle güneş gibi yakıyordu.. filmin merkezinin  golshifteh farahani olduğu fragmanda açıkça anlaşılıyordu.. defalarca seyrettik..

sonra ümo aynı nazmi abim gibi türküyü söyleyince gülmekten yerlere yattık.. nazmi abim binlerce kilometre uzakta olsa bile sımsıcak oyunculuğu ve o güzel yüreğiyle gecemizi aydınlatmıştı.. ah nazmi abim ah , senin gibi insanlara ne kadar ihtiyacı var bu ülkenin bilemezsin.. senin kıymetini bilmeyenlere yazıklar olsun ne diyeyim daha fazla ağır yazmak istemiyorum kalemin ucu kayar gider çünkü çok doluyum..

neyse işte o gece biz nazmi abimiz’de yanımızdayken yükümüzü yeterince alıp dağıldık evlerimize..

ben eve gittim önce half moon’u sonra bab’azizi , kazım öz’ün fotoğraf’ını , sonra yeşim ustaoğlu’nun ‘güneşe yolculuk’unu ve en son da ‘about elly’i tekrar koyup bazı sahnelerini izledim günün ilk ışıklarına kadar..

sonra ‘ikizim’ , ben sensizliğin dipsiz kuyusunda boğulurken kendimi tüm ağırlığımla suyun en dibine ulaşmak üzere bıraktım bir daha hiç uyanmamak dileğiyle about elly’de geçen şu cümleyle :

‘kötü bir son , sonsuz bir umutsuzluktan daha iyidir..’ (about elly..)

 

Crockett..

david..

şimdilik yorumsuz..

‘DAVID ADLER..’ (ITAY TIRAN..)

‘FORGIVENESS ’ (‘MECHILOT’) – Yönetmen : UDI ALONI

‘BİR+BİR’ nisan sayısı çıktı..

(Fotoğraf : JEANNE MOREAU.. bu fotoğraf BİR+BİR’in bu ay çıkan 2. sayısının kapak fotoğrafı..)

‘BİR+BİR’in ikinci sayısı çıktı..

 yine aynı nakaratla yazmak istemem ama ne yapalım ROLL dergisinin yerini alması biraz zaman alacak ve zor olacak BİR+BİR’in.. ne kadar kızgın olsak da , ROLL çıkmayan bir kafeste bırakılsak da , yine de BİR+BİR’in arkasında duracağız.. belki bir gün ROLL dergisinin ‘ikizi’ deriz BİR+BİR için.. aradaki soğukluk zamanla geçer umarım..

BİR+BİR nisan 2010 sayısı bayilerin raflarında yer aldı.. dolu dolu bir sayı yine.. oğuz atay’ın iki oyunu ile ilgili röportajlar ve yazılar var.. hayko-cepkin & hatice gökçe , peter gabriel , cemal kafadar , kerem güney , istanbul film festivali , john lennon , joseph losey , hindi zahra , jean ferrat ile ilgili yazılar ve röportajlar da var.. tabi sabit köşelerde yine güzel , ilginç yazılar mevcut..

BİR+BİR’in bu sayıdaki kapağı çok güzel bir ‘JEANNE MOREAU’ fotoğrafı ve ‘arzuhal’ yazısı da ona ayrılmış.. kaç kişinin kalbini yakıp geçtin ‘JEANNE MOREAU’ ve hala kaç kişiyi yakıp geçiyorsun bilinmez ama beni ilk kez yüce tanrım truffaut’nun ‘jules et jim’ filminde yakmıştın ve yanmaya devam ediyorum..

neyse özele girmeyelim daha fazla.. ee daha ne duruyorsunuz , daha çok kopya verelim mi dergiden , hafta sonu  da geliyor hadi koşun kendinize BİR+BİR almaya..

Crockett..

(Fotoğraf : ‘Jules et Jim’ – Yönetmen : François Truffaut..) 

JAMEL DEBBOUZE..

JAMEL DEBBOUZE

Fas asıllı Fransız aktör , komedyen Jamel Debbouze 1975 Paris doğumludur. Küçük yaşta arkadaşlarıyla tren yolunda oynarken geçirdiği kaza sonucu sağ kolunu kaybetmiştir. Yoksul bir çocukluk dönemi geçiren Jamel Debbouze ilk uzun metrajlı filmde 1996 yılında rol almıştır..

Yüzüne aşina olduğumuz Jamel Debbouze , komik ve sempatik olduğu kadar cesur bir antifaşisttir. Fransa’da son yıllarda yükselen İslam karşıtı ve Yahudi karşıtı ırkçı , faşist hareketlere karşı her zaman en önde yer almıştır. .

(Indigénes / 2006 adlı filmde..)

(Amélie / 2001 adlı filmde..)

(Angel-A / 2005 adlı filmde..)

Dünyanın dört bir yanındaki ezilenler ve yardıma muhtaçlar için yapılan her türlü etkinliğe katılan Jamel Debbouze 2007 yılında Zidane ve Ronaldo’nun organize ettiği ‘Yoksulluğa Kırmız Kart’ adı altında düzenlenen ve ünlüler karmasının oluşturduğu iki takımın maçında Zidane’nın takımında oynadı ve bir gol attı. 2004 yılında da Olimpiyat Oyunları ateşini Fransa adına taşıdı..

Faşist Le Pen’in partisinin seçimlerde aldığı oy oranının yükselmesinden sonra 2006 yılında   Indigénes filmiyle Cannes film festivalinde en iyi aktör ödülünü aldıktan sonra hem Le Pen’i hem de Sarkozy’i tiye alan ve yerine dibine sokacak şekilde dalga geçen bir konuşma yaparak töreni izleyenleri kahkahalara boğmuştur.. 

Amélie , Asteriks , Angel-a , Indigénes gibi filmlerde oynamış olan  Jamel Debbouze ünlü Fransız haber spikeri Melissa   Theuriau ile evlidir ve bir çocuk sahibidir. Güçlü oyunculuğu ve sempatik tavırlarıyla herkesin sevgisini kazanmış olan   Jamel Debbouze son olarak ‘Parlez-moi de la pluie (Karım-2008)’ adlı filmde oynamıştır. ‘Cemal’imizin yeni filmlerini sabırsızlıkla bekliyoruz..

(Jamel Debbouze ve eşi Melissa   Theuriau)

Filmografi :

Parlez-moi de la pluie – (2008) – Karim

Astérix aux jeux olympiques – (2008) – Numerobis

Indigènes – (2006) – Saïd Otmari

Angel-A – (2005) – André

She Hate Me – (2004) – Doak

Le Boulet – (2002) – The Malian guard

Asterix & Obelix: Mission Cléopatre – (2002) – Numerobis

Le fabuleux destin d’Amélie Poulain – (2001) – Lucien

Elie annonce Semoun – (2000)

Le Ciel, les oiseaux et… ta mère! – (1999) – Youssef

Zonzon – (1998) – Kader

Les Deux papas et la maman – (1996)

JEAN SEBERG’e……

‘Saçlarımı hep kestim

Tutacak kadar kalmasın dedim

Çünkü bir başkaldırma ancak

Saçlarından tutulur……’

 

TURGUT UYAR

jseberg-10

JEAN SEBERG

(13 Kasım 1938- 8 Eylül 1979)

 

Jean Seberg Iowa Marshalltown’da doğdu. Kendisini keşfeden Otto Preminger, ilk iki filminin yönetmenliğini yaptı. İlk filmi 1957 yılında George Bernard Shaw’ın eseri olan Saint Joan’dan derlenen bir filmdir. Bu filmden sonra ona Saint Jean denilmeye başlanmıştır.

İlk evliliğini yönetmen Francois Moreuill ile yaptı. 1962 yılında kendisinden 24 yaş büyük Romain Gary ile evlendi. Gary’nin yönettiği Peru’daki Kuşlar ve Öldür adlı filmlerde rol aldı. Ancak 1969 yılların sonlarına doğru Meksikalı yazar Carlos Fuentes ile yaşadığı ilişki ile Romain Gary ile evliliğini sonlandırdı.

Giyisileri ve kısacık saçlarıyla Seberg’i sadece günün modacıları değil, FBI dedektiflerinden J.Edgar Hoover de takip ediyordu. Fransız sinemasının Amerikalı aktristi Kara Panterler’e açıktan destek veriyordu. Carlos Fuentes ile olan birlikteliğinden hamile kaldığını bilen FBI, doğacak bebeğin babasının bir zenci olduğu söylentisini yayarak, Kara Panterler’e verdiği desteği önlemek istedi. Yaşadığı bunalım nedeniyle erken doğum yaptı. Bir basın toplantısında bebeğin beyaz ve cansız bedenini gazetecilere göstererek dedikodulara son verdi.

Yaşadığı bunalımlı günlerden sonra depresyona giren Seberg film çevirmeye devam etti.Fakat sık sık intihar teşebbüslerinde bulunuyordu. En son 1978 yılında Paris metrosunda bir trenin altına atlamaya çalıştı. Bir hafta ortadan kaybolduktan sonra 8 Eylül 1979’da Paris’in dışında bir yerde arabasında ölü bulundu. Yanında boşalmış bir kutu uyku ilacı ve bir intihar notu vardı. Ölümüyle FBI’ın bağlantısının olup olmaması hep tartışmalı oldu. Montparnasse Mezarlığına gömüldü.