
‘yazacak çok şey var.. bir önceki yazıda ‘bir zamanlar anadolu’danın ‘altyazı’ dergisinin okurlarına bir hediyesi olarak yayınladığı ‘kurgu günlüğü’nde ‘nuri bilge ceylan’ ustanın yazdığı gibi hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki yazılması gerekenler, yapılması gerekenlerin çoğu erteleniyor ve ertelendikçe bir kısmı zamanın derinliklerinde kaybolup gidiyor..
hayatta istediğim şeylerden birisi de güzel insan ve büyük sinema oyuncusu ‘jean seberg’le ilgili bir şeyler üretebilmek ya da yapabilmek.. hayatımda bazı şeyleri değiştiren nadir insanlardan birisi ‘jean seberg’.. ona bir şeyler borçlu olduğumu hissediyorum ve bunun ağırlığı altında eziliyorum hep..
kırk yıllık yaşamına sığdırdığı onca filmiyle, siyasi konulardaki tavrı, ödün vermez dik duruşuyla ve şüpheli ölümüyle herkese örnek olması gereken bir insan..
bu lanet dünyadan erken ayrılışı hepimize, dünyaya çok şey kaybettirmiştir..
onsuz bir dünya gerçekten eksik bir dünya..
fotoğraflarına bakmadığım gün yok..
odamdaki ‘godard’ın ‘a bout de souffle’ filminin posterine gözümün her takılışında dakikalarca ondan gözümü ayıramayışım.. ve gözlerimin dolması..

‘jean seberg’le ilgili bir şeyler yapabilmek için yakın zamanda çalışmaya başlamıştım.. ufak ufak kaynak taramaları ve okumalar yapıyordum.. onunla ilgili bir kısa film yapabilmek ya da bir yazı dizisi yazabilmek bile biraz rahatlatacaktı belki beni..
cuma günü ‘seberg’in fotoğrafları arasında dolanırken mekanın telefonundan ‘zaferim’ aradı, ‘başkan akşama mekanda mısın, müsait misin’ diye sordu.. ben de onun için her zaman müsait olduğumu söyledim..
‘zaferim’ akşama kalbime güç veren birbirinden güzel ve güzel oldukları kadar hiçbir yerde bulamayacağım, baskıları tükenmiş kitaplarla ve bizleri daha da güzelleştiren ateş suyuyla gelmişti.. biz gürselle bira ve ‘asbach’ takılırken onun viskisi de güneş gibi doğmuştu.. ‘zaferim’le içmek bir şenliktir, sizi dolu dolu sohbetiyle neşelendirdiği kadar verdiği bilgilerle, anekdotlarla sizlere çok şey katar.. hele şiir okumaya başladığında bulutların üzerinde gezinmeye başlarsınız onunla birlikte..
neyse işte ‘zaferim’ ve diğer arkadaşlarla o gün çok güzel içtik.. herkes bir şekilde mekandan ayrıldıktan sonra ‘zaferim’le içmeye devam ettik.. zaman nasıl geçmiş fark edemedik bile.. sabaha doğru mekanı nasıl kapattık, nasıl eve gittik bilmiyorum ama güzeldik ve neşemiz yerindeydi.. bize de bu gerekli zaten.. ne kadar içtiğimiz değil nasıl içtiğimiz önemli bizim için.. ‘en kısa zamanda yine……..’ diye ayrıldığımızda bile yüzümüzde hüzün yerine gülümseme vardı..
eve geldim ‘zaferim’in getirdiği kitaplara daldım.. dalış o dalış öğlene doğru uyanmışım kitaplarla kucak kucağa.. neyse ki kitaplara zarar vermemişim iki kuruşluk uykum sırasında..
uyandığımda kitapları gördüğüm anda aklıma mekan geldi direk.. eyvah dedim ulan nasıl bıraktık acaba mekanı.. ‘ciğerim’ gelmeden mekana yetişip ortalığı toplamam gerekiyordu.. yirmi dakika sonra mekandaydım.. oh neyse ki bir şekilde mekanı toparlayıp çıkmışız ve ben geldiğimde henüz kimse gelmemişti..
camları açtım, güzel bir çay demledim.. kafam kazan gibiydi, bunun tek ilacı iyi demlenmiş bir çay ve sıkı bir kahvaltı.. kimyasal ilaçlar ağrılara sadece bir perde çeker.. mecbur kalmadıkça ilaç içmiyorum uzun süredir..
çay, kahvaltı derken yakın zamanda edindiğim ganimetleri okumaya başladım.. sessizlik bir an rahatsız etti beni.. bir gün önce sabah saatlerinde her şeyim ‘komşi’m ‘fran(sı)z’ ile keşif ataklarımız sırasında rastladığımız ‘ibrahim maalouf’ üstadın yeni albümü ‘diagnostic’i dinlemeye başladım.. henüz kimse yoktu o yüzden sesi açtım bayağı.. sonra lan komşular dedim.. adamlara geceleri rahat vermiyorsun sabahları da.. güldüm ama ‘uyanma vakitleri gelmiştir, hem böyle bir müziğe bayılırlar’ dedim kendi kendime..
‘abidin dayı’ geldi önce, sonra da ‘ciğerim’.. sabah sohbeti.. akşam raporlarımızı birbirimize verdik.. benim raporumu dinleyince ‘ciğerim’ keşke ben de olabilseydim sizinle dedi.. şans işte..

sabah sohbetinden sonra gittim oturdum ‘jean seberg’ dünyasına attım kendimi yine.. telefonun titremesiyle kendime geldim, arayan ‘kenanım’dı.. kadıköy’e ineceğini ve istersem beraber kitapçılarda beraber keşif yapabileceğimizi söyledi.. reksin önünde buluştuk kitaplara, dergilere doğru yola çıktık.. gecenin ağırlığını en çok bacaklarımda hissediyordum, sanki on saat falakada kalmış gibiydim, yorgunluktan yürüyecek halim yoktu aslında.. ama ‘kenanım’ın omzuna elimi attım çocukluğumuzda hepimizin arkadaşların omzuna eline atıp yürümesi gibi yürümeye başlayınca ‘kenanım’ aldı tüm yorgunluğumu..
neyse ilk girdiğimiz kitapçıda kitapların arasında kaybettik birbirimizi.. daha doğrusu kaybetmişiz.. çünkü ben elimde tuttuğum kitabı ona heyecanla göstermek için etrafımda döndüğümde fark ettim ki o dergi reyonunda ben yeni kitapların arasındayım..
neşeyle ona doğru kitabı sallayarak ‘hey jean seberg bu, jean seberg kenanım’ diye bağırdım.. sevinçten gözlerim dolmuştu, ‘jean seberg’le ilgili bir kitabı agora kitaplığı basmıştı.. inanamıyordum, şaka gibi gelmişti..
‘maurice guichard’ın, ‘jean seberg’ adlı kitabını ‘ender bedisel’ türkçe’ye kazandırmış ve agora kitaplığı da bizlere ulaşmasını sağlamıştı.. o anda yeniden doğmuş gibi oldum.. uzun zamandır bu kadar neşelendiğimi hatırlamıyorum.. kitabı uzun süre karıştırıp mıncıkladım ve tabi ki hemen aldım ve gece içinde kayboldum bu güzel çalışmanın..
kitabın yazarı ‘maurice guichard’a ve bizlere bu kitabı okuma imkanı sağlayan ‘ender bedisel’ ve agora kitaplığının tüm çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek azdır.. ayrıca sizlerle bir şey daha paylaşayım : yine agora kitaplığının yayını ‘mesele’ dergisinin kasım ayı sayısında kitabın yazarı ‘maurice guichard’ın kitapla ilgili bir yazısı var.. ‘jean seberg’in kendisiyle paris’te tesadüf eseri karşılaşıp, tanışmasını da anlatıyor bu yazıda.. kitabı da, dergiyi de kaçırmayın..
ödün vermeyen sanatsal duruşu, politik tavrı, ‘kara panterler’i desteklerken hayatını bile ortaya koyabilecek kadar korkusuz kişiliği, amerikan istihbarat servisi tarafından takibe alındığını öğrendiği zaman hamile olduğu ikinci çocuğunu düşürüp kaybetmesi, yaşadığı bunun gibi onlarca kötü olaydan sonra pençesine düştüğü alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, intiharı ve kısa saçlarıyla o bizim unutmamamız gereken yüce insanlardan birisi..
kendisini çok seven ‘jean seberg’in eşi ünlü fransız yazar ‘romain gary’ eşinin ölümünden sonra düzenlediği basın toplantısında eşinin ölümünden direk amerikan iç istihbarat servisi federal polis fbi’ı sorumlu tuttu ve açık açık ‘onun ölümüne sebep, abd’nin federal polisidir’ dedi.. yine bu basın toplantısında şunları diyor ‘romain gary’ :
‘büyük bir amerikan gazetesi kendisinin fbi tarafından takibe alındığını açıkladığı zaman jean çılgına dönmüştü.. doğacak çocuğunu bu yüzden düşürdü.. çocuğun camdan yapılı şeffaf bir tabutta gömülmesini istedi; onun ‘beyaz’ olduğunu göstermek istiyordu.. o olaydan sonra, psikiyatrik tedavi için hastane hastane dolaştı, intihardan intihara teşebbüs etti.. yedi kez kendini öldürmek istedi; bunu özellikle küçük kız çocuğunun ölümünün yıldönümlerinde yapıyordu..’
bu acı açıklamaları ve daha nice bilgileri ‘maurice guichard’ın kitabı ve agora kitaplığı sayesinde okuyoruz..
ve beni en çok yıkan yerlerden birisi de ‘jean seberg’in kocası ‘romain gary’nin yaptığı basın toplantısından dolayı bazı çevrelerce kendi reklamını yapmakla suçlanmasıydı.. peki basın toplantısından sonra ne mi oluyordu.. ‘jean seberg’le sahip oldukları tek çocuk olan ‘diego’nun okulunu bitirmesini ve reşit olmasını bekliyor ‘romain gary’.. ve ve ve ‘jean seberg’in ölümünden yaklaşık bir sene sonra 1980’nin aralık ayında ‘romain gary’ de tabancasının namlusunu ağzına dayayarak intihar ediyor..
ne hayatlar değil mi..
lafı fazla uzatmadan sizlere kitabı ve mesele dergisinin kasım ayı sayısını kaçırmamanızı tekrar öneriyorum ve ‘gülten akın’ın unutulmaz dizeleriyle bitiriyorum..’
Crockett..

‘saçlarımı hep kestim
tutacak kadar kalmasın dedim
çünkü bir başkaldırma ancak
saçlarından tutulur..’
GÜLTEN AKIN

‘JEAN SEBERG..’ , MAURICE GUICHARD, Çeviri : ENDER BEDİSEL , AGORA Kitaplığı, Kasım 2011, 224 Sayfa..















































