Archive for the ‘Müzik’ Category

“Rüyalar ölmek için nereye giderler?”

Sinead O’Connor’la ilk karşılaşmam, “Nothing Compares 2 U” adlı şarkısıyla olmuştu. Sene 1990, henüz 13 yaşındayım… Sıfır numara kazınmış kafası, öfkesinin ardındaki politik duruşu ve yalın giysileriyle, herkesten farklı duruyordu. İrlanda onun annesi, o ise İrlanda’nın yaralı kalbi, evin yolunu kaybetmiş yetimiydi.

 

Ama ben onun en çok, “Universal Mother” adıyla piyasaya çıkan albümünü sevdim. Sinead büyümüş, anne olmuş ve öfkesi de sakinleşmeye başlamıştı. İrlanda için acıyan kalp, sevgi ve şefkatle bağ kurmuş, İbrahimi bir balta ile öğretilmiş ve ezberletilmiş ne kadar kabul varsa, bir bir yıkıyor, âlem ile ilişki kurmanın yolunun koşulsuz seven bir kalp ile mümkün olabileceğini mırıldanıyordu. Ama önce kendimizi, parçalanmışlığımızdan, bu bölük pörçük rutubetli zihinden, hayvanat bahçesindeki koşullanmış hayvanlar gibi hissettiğimiz tüm hallerden, anlardan, ilişkilerden azat etmemiz gerekiyordu:

“I am not no animal in the zoo

You may not treat me like you do

I am not no animal in the zoo

This animal will jump up and eat you…” (Red football / Universal Mother)

İbrahimi baltanın yeterince anlaşılmış, hakkı verilmiş bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Birliğe giden yolda bütünleşebilmek için, inançlarımızı, ideolojilerimizi, kabullerimizi, karşıt olanların tepesine tepesine indirip, cinlerin (yabancılaştırıcı etkilerin) barınaklarını bertaraf etmek mi bu sadece? Suretler, hayalin, gövdemin ortasında gezinen anlamın ve karanlığımda cirit atan ifritlerin yansıdığı adacıklarsa ya? Kendime indirmeden baltayı, suretlerin altını üstüne getirmemin ne anlamı var, öyle değil mi bayım? Bir vakit önce, yeryüzündeki hırs, kin, açgözlülük vs. duygular için kapitalizmi suçluyordum. Bir yerde bir yanlışlık, bir eksiklik vardı; ancak bilincim anlamaya çalışsa da anlayamıyordu. Sonra, bir gün, peşinden gitmeyi bıraktığımda, sezgisel olarak bilindi: “Kapitalizm, sadece ortak bilinçaltında depolanmış arzu ve heveslerin bir yansımasıydı.” Yetemeyen, kötürüm olmuş bir kalp, koşulsuz sevme yetisinden yoksun olduğu için, yerine hırsla binalar inşa ediyor, başkalarının olana göz dikiyor ve ölene kadar harcayamayacağı kadar maddi değeri istifleyerek teselli bulmaya çalışıyordu:

“All babies are born saying God’s name

Over and over, all born singing God’s name

All babies are crying

For no one remembers God’s name

There is only love, there is only love

There is only love in this world…” (All babies / U.M.)

Sinead da bunu yapıyor aslında. İbrahimi balta onun eline çok yakışıyor. Diskografisine göz attığımda her daim bir seyr-ü sûluk pırıltısıyla arz-ı endam ettiğini görüyorum. Hiç sapmamış; belki anlaşılmamış; ama hiç satmamış. Karanlıkta ifritlerle savaşan yetim kalp, inci tanesi gözbebekleriyle baktığı her şeye İsa’nın kanını serpiyor. Sina Dağı’nda ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremeyen zahirin oğlu Musa’ya da gönderme yapıyor fenafillah kavşağında yaptığı son albümünde:

“I plead the blood of Jesus over you

And every fuckin’ thing you do

Seven times I plead the blood of Jesus over you

Take off your shoes

You’re on hallowed ground…”

(Take off your shoes/ How about I be me -And you be you?)

Görünen görünmeyenle, suret anlamla, sonlu olan sonsuzla, bahtiyar bedbahtla, iyi kötüyle iç içe geçmeden… Welhasılıkelam, önce kendimizi bilmeden, olduğu gibi, ne ise o olarak perdesiz görmeden ve kabul etmeden, kim inanır ki dünyayı ve diğerlerini değiştirebileceğimize? Ki bu ne ola, şu dünyayı ve insanları değiştirme, yapıp bozma, eğip bükme fantezisi? Jung’un kör büyücüsü, Cervantes’in Don Kişot’u… Sinead, uçurum kenarlarında dolaşan Tanrı’nın diğer bir güzel çocuğu John Grant’ın “Queen of Denmark” şarkısını da çok tatlı senlendirmiş bu bağlamda:

“I wanted to change the world

But I could not even change my underwear

Who’s gonna be the one to save me from myself

Don’t know what to want from this world

I don’t know what it is you want to want from me” (HAIBMAYBY)

 

İşte böyle egom, her şeyi beni korumak ve hayattan en az zararla sıyrılmam için yapıyorsun biliyorum. Ancak, senin yarattığın yalancı cennette, katarakt düzeninde, plastik sevgilerle avunarak, “-mış” gibi yapmak istemiyorum. Boğuluyorum, anlıyor musun? Her daim eteklerimde “ebeveyn” kodlu bulaşmalar, kallavi idealler ve adab-ı muaşeret gevelemeleri… Nereye dönsem, nefes alamıyorum. Tatar Çölü’nün Drogo’su gibi, “ya gelirlerse” diye avunup, kendimle karşılaşmayı erteleyerek, bir ömür boyu kalende hapis kalmak istemiyorum.  Kendime dair zannım, homo lokumu lupus, bertaraf ol! Sana dair zannım, sen de homo lokumu lupus! Sen ve ben şimdi sen ve beniz, kalbin rehberliğinde, vaktin çocuğunun elinden tutarak yürüyoruz yaşamı. Yaşam dediğimiz, biz yüksek sesle şarkılar söyledikçe aydınlanan çiçekli patika:

“Don’t stop me talkin’ about love

How I ‘am gonna find what I’m dreamin’, oh?

I got you, found what I’m dreamin’!

How about I be me

And you be you?” (HAIBM – AYBY)

 

İşte bu sarp yokuş, onunla karşı karşıya geldiğimiz alan ise rüyalarımız. İnsan evet rüyalarına kahin ya da bilinçaltına deptiği “daha daha daha….benim benim benim” oburluğunu tatmingah muamelesi yapmamalı. Rüyalar kıymetli, eğer farklı suretlere bürünerek bize görünen anlamların peşinden cesurca gidebilirsek…. Eğer sevgili Jung’un işaret ettiği hem kişisel hem de ortak bilinçaltımızın katmanlarında büyücünün şahitliğini rehber edinerek gezinebilirsek… Biliyorum, eve giden yolu bulabiliriz, ait olduğumuz yere, kutsanmış vadimize, kalbimize:

 

“Sometimes life does
things to you
that will hurt you
and confuse you ,
but when you’re left behind
you’re sure to find .

So you must go back home ,
that’s where you belong.
You must go back home .” (Back where you belong / HAIBMAYBY)

 

*** Başlığın orijinal hali, “where the dreams go to die”. John Grant’in güzel şarkılarından biri.

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

mişima..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yukio mişima’ 45 yıllık yaşamında değişik sanat alanlarında özgün eserler vermiş japonya’nın yetiştirdiği büyük insanlardan birisidir.. ‘mişima’nın özellikle edebiyat alanında verdiği eserler büyük ses getirmiştir.. politik alandaki görüşleriyle de tanınan ve büyük bir taraftar topluluğu olan ‘mişima’ kendi isteğiyle  1970 yılında yaşamına son verirken de dünya üzerinde büyük yankı uyandırmış, bütün gözler bir anda ‘tokyo’ya çevrilmiştir..

japon ordusunun üslerinden birisi olan ‘tokyo’daki ana kampına dört yoldaşıyla giden ‘mişima’ önceden tanıdığı oranın en büyük komutanını odasında esir alıp bağlamış, daha sonra da üssün ana binasının balkonuna çıkarak bahçede toplanan binlerce insana ve askere elindeki bildiriyi okumuş, konuşmasını yapmış daha sonra balkondan içeri girerek önce  ‘seppuku’ için hazırlanmış, kendi karnını yanında getirdiği kılıçla kesmiş daha sonra yanındaki diğer üç yoldaşından birisi ‘seppuku’nun tamamlanması için ‘mişima’nın kafasını kılıçla uçurmaya çalışmış ancak gözlerinden gelen yaşların görüşünü engellemesi nedeniyle kılıçla ‘mişima’nın boynunu tutturamadığından kafasını bir türlü koparamamış, sonra ‘mişima’nın diğer bir yoldaşı kılıcı eline alarak tek vuruşla ‘mişima’nın kafasını gövdesinden ayırmıştır..

(seppuku : samurayların bir intihar yöntemidir, japonlar buna harakiri derken samuraylar ‘seppuku’ derler.. ‘seppuku’ karnın düz ya da haç şeklinde seppuku yapanın kendisi tarafından küçük bir kılıçla kesilerek iç organların dışarı çıkarılmasının akabinde diğer şahsın ‘seppuku’ yapan samurayın kafasını kesmesiyle sonlandırdığı bir intihar ritüelidir.. kafanın kesilmesindeki amaç karnın deşilmesiyle ortaya çıkan büyük acının derhal sonlandırılmasıdır..) 

tüm bunları sandalyede bağlı general şaşkınlık ve korkuyla izlemiştir.. ‘mişima’nın kafasını kesemeyen yoldaşının da ‘seppuku’ yaparak kendisini öldürmesinden sonra diğer iki yoldaşı generali serbest bırakmış ve kapıları açarak teslim olmuşlardır.. kendi seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için yaşamlarını ortaya koyan bu insanların yaptığı eylem, tarihin unutulmaz olayları arasına girmiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaklaşık bir ay önce ‘kenanım’la sinemadan bahsederken müziğin filmlerin etkileyiciliğine katkısı hakkında konuşuyorduk.. bazı yönetmenler filmlerinde neredeyse hiç müzik kullanmazlar.. bu beni hiç rahatsız etmez.. aksine bazı filmlerde olan aşırı müzik insanı rahatsız eder ve konuya odaklanılmasına engel olur..

adını şimdi hatırlamıyorum ama bir yönetmenin ünlü bir devrimcinin hayatını anlattığı filminde ölüm sahnesini müzik olmamasından dolayı çok soğuk ve çok duygusuz bulanlara karşı söylediği şeyleri anlattım ‘kenanım’a.. yönetmen filminin o sahnesini müzik olmadığından dolayı duygusuz ve soğuk bulanlara şunu sormuştur ‘o devrimci ölürken yanında müzik mi çalıyordu.. ben kafamda doğal bir öldürülüş sahnesi tasarladım ve onu beyaz perdeye tüm gerçekliğiyle aktardım.. müzik kullanmam belki bazılarının duygu yoğunluğunu artıracaktı fakat o sahnenin doğallığını bozacaktı.. bu nedenle müzik kullanmadım..’

bence de filmin o sahnesi çok etkileyici olmuştu.. müziğin olmamasını bile fark edemedim o sahnede.. bunu anlatınca ‘kenanım’ da bana ‘mişima’yla ilgili okuduğu ‘marguerite yourcenar’ın ‘mişima ya da boşluk algısı’ kitabında aynen buna benzer bir sahne olduğunu söyleyip gösterdi..

sinema ve tiyatro alanında da özgün eserler vermiş ‘mişima’ kitapta anlatılan bu olayda da yine keskin zekasını kullanarak ölüme giderken bile çok zekice bir espri yapmış.. hayran kaldım.. ve yukarıda anlattığım yönetmenin açıklamasına da cuk oturan ilginç bir anekdot bu aslında.. aşağıda  okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.. ‘kenanım’a bu ilginç detayı bana anlatıp gösterdiği için buradan tekrar teşekkür ederim..

gülüşünüzle, sinemayla ve edebiyatla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(mişima ‘seppuku’ yapmadan birkaç dakika önce esir aldığı generalin balkonundan toplanan asker ve vatandaş topluluğuna konuşmasını yaparken..)

 

‘mişima bürosundan ayrılmadan, çalışma masasının üzerine bir kâğıt parçası bırakmıştır:

‘insan yaşamı kısa, ama ben hep yaşayacağım..’

bu cümle, yatıştırılamayacak derecede ateşli bütün varlıkların ayırt edici özelliğini gösterir.. iyice düşünüldüğünde, bu birkaç kelimenin şafakta yazılmış olması ve bunları yazan insanın sabah geçmeden ölecek olması arasında çelişki yoktur..

elyazmasını holdeki masanın üzerine görünecek şekilde bırakır.. dört yoldaşı onu ‘morita’ tarafından satın alınmış olan yeni bir arabanın içinde beklerler;  mişima’nın elindeki deri çantada, en değerli varlıklarından biri olan, XVII. yüzyıldan kalma değerli bir kılıç bulunmaktadır..

yolda, yazarın (mişima) iki çocuğundan biri olan on bir yaşındaki kızı ‘noriko’nun o sırada bulunduğu okulunun önünden geçerler.. ‘filmlerde duygusal bir müziğin işitildiği an bu’ diye alay eder mişima..

duyarsızlığının mı kanıtıdır bu? belki de tam aksidir.. bazen yürekten önemsediğiniz şeyle alay etmek, ondan hiç bahsetmemekten kolaydır..

kuşkusuz gülmüştür, onun hakkında anlatılan ve tamamen içinden gelmeden gülenlerin belirtisi olan o kısa ve gürültülü gülüşle..’

 

‘MİŞİMA YA DA BOŞLUK ALGISI.. ‘ MARGUERITE YOURCENAR, Çeviri : HALDUN BAYRI, CAN Yayınları, 106 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“teldeki bir kuş gibi / eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi / kendimce denedim özgür olmayı..” – LEONARD COHEN

ERKEKLER VE KADINLARA SAHİP OLAN ERKEK VE KADINLARA

 

Biz dünyaya aşıklar olarak gelenler

Sizi hiç bağışlamayacağız

Gövdelerimizi ve zamanımızı harcadığınız için

 

Bir şiir üzerinde çalışmayınca

Cezalandırılıyorum

Ya da bir şey keşfetmeyi deneyince

Ben kölelerden biriyim

Siz de işverenlerden

Bu yüzden nefret ediyorum işinizden

 

Herkesin

Devrime ihanet etmek için

Ayrı bir yolu vardır

Bu da benimkisi

 

Ölüyorum

Sen benim için

Ölmedin çünkü

Ve dünya

Hala seni seviyor

 

Bunları yazıyorum çünkü

Biliyorum öpüşlerin

Ölü doğuyor

Sana dokunan şarkılarda

 

Hayatında bir amaç olmak istemiyorum

Yalnızca düşüncelerin arasında

Kaybolmak istiyorum

New-York şehrini dinlediğin gibi

Uykuya daldığın zaman

 

Beni şiire çeken

Şiirlerden birini

Okumak istiyorum sana

Tek bir dize bile anımsamıyorum

Ya da nerede arayacağımı

 

Aynı şeyler

Parayla da oldu

Kızlar ve sohbet geceleriyle de

Nerede o şiirler

Beni uzaklaştıran

Sevdiğim her şeyden

 

Burada dikilip kalmak

Seni bulmak düşüncesiyle çıplak

 

LEONARD COHEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİÇ YOLDAŞI OLMAYAN KALP

 

Şimdi seni acı ve umutsuzluğun öte yanından

Selamlıyorum, öylesine geniş ve paramparça bir aşkla ki

Sana her yerde ulaşılabilir.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık

Beşiği hâlâ boş anne için söylüyorum bu şarkıyı,

Yoldaşı olmayan kalp, kralı olmayan ruh,

Dans edecek bir şey bulamayan

Baş balerin için.

Yaklaşan utanç günleri boyunca, yabani sıkıntıyla dolu

Geceler boyunca, vaatlerin hiçbir işe yaramasa da,

Yine de yerine getirmelisin onları.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık,

Beşiği hâlâ boş anne için yerine getirmelisin.

Yoldaşı olmayan kalp,

Kralı olmayan ruh,

Dans edecek

Bir şey bulamayan baş balerin için. 

LEONARD COHEN

“ŞARKILAR, ŞİİRLER..” , LEONARD COHEN , Çeviri : MUSTAFA YILMAZER, AYRAÇ Yayınevi , Mayıs 1996, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘siz inanmayın bir gün değişir elbet güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü..’ – Arkadaş Z. Özger

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“seversiniz sevmezsiniz türk sanat müziği sanatçısı ‘bülent ersoy’ geçenlerde bir şeyler anlattı çocukluğuyla ilgili.. anlattıklarının arasından güzel ve yiğit insan ‘deniz gezmiş’le ilgili söyledikleri şeyleri yağlı boya medya sanki çok acayip bir durummuş gibi cımbızla çekip manşetlere taşıdılar..  ‘deniz bana üç gazoz aldı, ben ona şarkı söyledim, sesimi çok beğendi, ben onların toplantılarına katıldım vs..’

iki üç gün boyunca gazetelerde bolca yer aldı bu haber.. arkasından ‘bülent ersoy’a sağlı sollu salvolar başladı.. içlerindeki erkek egemen, cinsiyetçi, faşist pislik düşünceleri kusmaya başlayan ve çoğunluğu kendisine ‘solcu’ diyen güruh saldırılarını tehdit derecesine vardırdı.. yazıklar olsun hepsine..

ar damarı kopmuş çağımızın insanlığında böyle insanların kendilerine ‘solcu’ demesi de gayet normal gelmeli bizlere ama hala insan ‘kalabildiğimizden’ yine de öfkeleniyoruz.. beğenirsiniz beğenmezsiniz ‘bülent ersoy’un açıklamalarını, ‘doğru değil, yalan söylüyor, reklam yapıyor, şu nedenlerle mümkün değil’ diyerek yalanlayabilir, karşı argümanlarınızı sunabilirsiniz.. fakat bastırılmış cinsel duygularınızı, içinizdeki faşist düşünceleri kusarak insanların cinsel tercihlerine, kişiliğine saldıramazsınız..

‘bülent ersoy’a yapılan bu çirkin saldırılara katledilmeseydi eğer en önce özgürlük için yaşamını hiç duraksamadan feda eden ‘deniz gezmiş’ isyan ederdi.. önce onun kemiklerini sızlattınız beyler, bayanlar..

kimler yoktu ki bu faşist güruh arasında ‘deniz gezmiş’in arkadaşı olduğunu söyleyen ama onu hiç tanıyamamış, anlayamamış insanlar, 68’li olduğunu söyleyip 2000’lerde faşistlerin avukatlığını yapanlar, eski maocu yeni liboş tayfa, demokrasi için mücadele ettiğini söyleyen demokrasiyle alakası olmayan ‘ne sağcıyım ne solcuyum paranın en has kuluyum tayfası..’ ne ararsınız var aralarında..

1980’lerde ‘bülent ersoy’un sahneye ve televizyona çıkmasını yasaklayan faşist diktatörlerden hiçbir farkları yok ve hatta onlardan daha faşistler..

dostlarımızla konuştuğumuzda hep deriz zaten ulan bu tip ‘solcular’  hiç iktidara gelmesinler, bir gelseler önce bizi içeri tıkıp, kökümüzü kurutacaklar.. çünkü şöyle bir ‘solculuk’ anlayışları var : yaşama hakkına, farklılıklara, tercihlere saygı duymayan ve yok etmek isteyen bir ‘solculuk..’

bu ‘solcuların’ zihniyetlerinin ‘hitler’in üstün ırk teorisi ve katliamlarından, keza ‘mussolini’ ve ‘franco’ gibi faşistlerin yaptıklarından, ‘stalin’in sosyalizmden anladığı ‘tek ülkede sosyalizm, kutsal anavatan savunusu’ adına yaptığı katliamlardan, sürgünlerden, cinayetlerden, itaat eden koyun sürüsü olacak tek tip insan modelini oluşturmaya çalışan 12 mart, 12 eylül diktatörlerinin katliamlarının temelinde yatan düşüncelerden hiçbir farkı yoktur.. 

bir insan arap ya da türk ya da kürt ya da ermeni doğabilir.. nasıl bu durumun seçiminde engeller koyamazsanız insanların doğuştan gelen ya da sonradan cinsel tercihlerine de engeller koyamazsınız.. bu kadar basit ve doğal bir olayı hala içselleştirememiş ve kabullenememiş aciz insanlar güruhu var işte dünyada..

yıllar önce ülkemizde ‘zeki müren’le, bülent ersoy’a’ yapılmayan kalmamıştı.. otuz kırk sene geçti dünya değişti ama bizdeki beton kafalar hala değişmedi..

ben ‘zeki müren’i çok severim ve onun sesini duymadığım gün yoktur hemen hemen, ‘bülent ersoy’u onun kadar olmasa da severim ve dinlerim.. hiçbir zaman cinsel tercihleriyle, özel yaşamlarıyla ilgili düşünmedim, konuşmadım, espri yapmadım çünkü aklıma bile gelmedi onların bu tercihleri.. beni ilgilendirmiyordu ki.. beni ilgilendirmeyen bir konuyu neden düşünüp, konuşayım, tartışayım ki.. cinsel tercihleri veya özel yaşamlarından yola çıkarak onların siyasal düşüncelerini, sanatlarını, hayat hikayelerini, anılarını nasıl yargılayabilirsiniz, nasıl ilişkilendirebilirsiniz.. ve nasıl bu kadar acımasız olabilirsiniz anlamıyorum.. acınacak zavallılarsınız.. zerre kadar insanlık yok içinizde..

özgürlük, devrim gibi idealler uğruna kendilerini feda eden yiğit insanları tanrılaştırıp, putlaştıranlar ve onları sömürenler de bu zihniyetlerdeki insanlardır.. bunların halka ulaşamamasının, politik mağlubiyetlerinin nedeni de zaten bu özgürlük düşmanı yapılarıdır.. onlar  ‘solcuysa’ da biz değiliz, onların olsun ‘solculuk’ da, devrimcilik’ de, 68’lilik de..

‘bülent ersoy’u tehdit edecek kadar zavallılar ama bizler onları sadece büyük hocam ‘ünsal oskay’, sevgili  ‘arkadaş zekai özger’ ve sevgili ‘kenan yücel’in yazdıklarına havale ediyoruz..

onlara inat hepimiz ‘zeki müren’iz, ‘bülent ersoy’uz..

bu sefer gülüşünüzle kalın demeyeceğim.. bu tip ‘solcular’dan uzakta kalın..”

Crockett..

Hayat Sana Teşekkür Ederim

‘Kitaplar hayatın farklılıklarını bize gösteriyor, bize sığınak oluyor, el feneri oluyor, dost oluyor…  Farklılıklar da hayatı güzelleştiriyor. Yaş aldıkça, sevdiklerinizi diğer hayata yolcu ettikçe, bir tarafımız oradayken, burayı farklı algılıyoruz artık. O zaman da HAYATA TEŞEKKÜR ETMEK düşüyor, sevgili Sezen Aksu’muz gibi.

Yine bir gün rastgele gezdiğim kitap raflarında, Sezen Aksu’nun EKSİK ŞİİR’i elime geçti, ilk şiir buydu, çok hoşuma gitti. Bir tarafımız eksik kalsa da hayata teşekkür ederiz.

Şiirinizle kalın…’

‘SKYCELL’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM

Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip
Pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları

Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım evet
Hayat sana teşekkür ederim

Sezen Aksu 

EKSİK ŞİİR, SEZEN AKSU, METİS Yayınları, 2006, 224 Sayfa…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Günün Şarkısı : ‘SENİ BEN ELLERİN OLASIN DİYE Mİ SEVDİM..’

‘seni ben ellerin olasın diye mi sevdim..
ah ellerin olasın diye mi sevdim..
her şeyimi  uğruna ben boş yere mi verdim..
ah boş yere mi verdim..
yalan sözlerle aldatıp seninim derdin
yalan sözlerle aldatıp seninim derdin
her şeyimi  uğruna ben boş yere mi verdim..
ah boş yere mi verdim..’

 

(güfte : gonca gül, beste : baki duyarlar..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘uzun zamandır günün şarkısı yazısı yazmamış kimse..

istanbul akşamlarından birinde iş bana düştü yine..

neyse..

seversiniz..

severiz..

delicesine..

bazen ölümüne..

değil mi..

yalan mı..

her şeyden çok severiz..

herkesten çok severiz değil mi..

onsuz yaşamak değil nefes almak bile mümkün değildir..

onsuz bir hayat ölümdür, vesairedir..

şiirler yazarız, yazılmış şiirleri okuruz büyük efkarla..

ağlarız..

yıkarız kendimizi..

onsuzluğun her şeyin sonu olduğunu düşünür ve söyleriz..

fakat o sadece bir tesadüftür..

kocaman bir tesadüf..

sizin, benim, onun yoluna çıkmış erkek ya da kadın bir tesadüf..

ama o tesadüf hayatımızı kaydırır..

ölürüz, haberi olmaz o tesadüfün..

öldüğümüzle kalırız..

tüm ‘öldüğümüzle kaldığımız tesadüflerimiz’ için günün şarkısı bu sefer zeki müren’imizden (paşamız ya da başka şeyimiz değil o bizim ZEKİ MÜREN’imiz..) değil NESRİN SİPAHİ’mizden..

‘seni ben ellerin olasın diye mi sevdim’ şarkısı bugünün, bu gecenin şarkısı olsun..

dileyenler çabalayıp 480 küsür şarkı arasından müzik kutumuzdan bulup dinleyebilir bizimle birlikte bu gece..

ben de hayatımı alt üst edip, geri dönülmez şekilde yörüngesinden çıkaran ve bana utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden 12 sene boyunca ‘evren aşkım’ diye hitap etmiş ve dün gece rüyamda uzun uzun sohbet edip gülümsediğim ’soytarıma’ bu sefer hüzünlenerek değil gülümseyerek armağan ediyorum bu şarkıyı..

sana her şeye rağmen saygı duyuyorum ve duyacağım..

‘tesadüfleriniz’ ve gülüşünüzle kalın..’

Crockett..

 

Güz Kumpanyası…

Gerçek şu ki ‘müziksiz hayat hatadır’ diyen ‘Nietzsche’ çok haklıydı, bu sözü söylerken.    …Ki ben müziksiz bir hayat düşünemedim hiç. Sadece notalar değil belki, evrenin o hiç durulmayan sürekliliğinin içindeki tüm sesler dâhil buna, bazen bir dalga sesinin kıyıya uzanmasındaki o derin hassasiyet, bazen bir kuşun kanat çırpmasındaki uçarı özgürlük, rüzgârın yaprakla buluşmasındaki o hırçın sevda…  Hepsi olağan bir seyir halindeyken belki çok azımız tüm bunları rutinden ayırıp her birini ayrı ayrı ve sonra bir bütün halinde duyma çabasındayız çoğu kez.

Ve bu müziğin sesinin belki de en yüksek çıktığı mevsim olmalı sonbahar…  Tabiatın ciddi bir dönüşüm için koyulduğu gerçek bir hesaplaşma. Tüm duyularımızın hissiyatıyla yaşadığımız bir şölen… Sebebi hüznü ise dünyanın anlamsız gürültüleriyle başımız bir hoş olmuşken, ani gelen bu yüksek volümün tüm kuru gürültüleri susturup dengelerimize hafiften şöyle bir dokunuşu niyetinedir.

Bu bitmeyen müzikten ilham almış ve kendi yetileriyle insanların duygularına dokunarak, varlıklarından haberdar etmenin, hızla yoğunlaşan tüketime inat üretip paylaşmanın peşinde koşan nadir  insanlar ise yaşadığımız karmaşanın içinde bir bekleme ve düşünme durağı…                                                                                                                                                                                                                                                               

Adından olsa gerek, mevsimin bu kadar içindeyken sarıydı, hüzündü, sonbahardı derken aklıma geldi ‘Güz Kumpanyası’. 2003 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Türk Halk Bilimi Topluluğu çatısı altında kurulan bir grup. Kendilerini daha detaylı tanımak isterseniz eğer : http://www.guzkumpanyasi.com/

Ve aynı isimle 2007 yılında Kalan Müzikten çıkan albümleri ‘Güz Kumpanyası’…  Klasik Türk ve Halk Müziği repertuarından oluşan eserlerin en keyifli icrası… Ne yazık ki tek albümleri, ancak albüm dışı bir dolu kayıtları da mevcut.                                                                                                             

Dinlediğim de dinlendiğim melodilerin temiz akışına kendimi kaptırıp huzurla ve içten gülümsediğimi hissettiğim çok kıymetli bir albüm. Elinizden tutmuş sizi, bir bakarsınız ege kıyılarında, dalmış gitmişsiniz mavi bir tebessümle… Sonra ufkun kızıllığı sarmış batarken güneş… ‘‘Uyudun mu ah güzel Marika’m’’ diye mırıldanırken bulursunuz kendinizi…‘Sen uyurken seni izlemek, sessiz ve sakin bir deniz gibi, uçsuz bucaksız ve mavi…’ diye gelir sonrası kendiliğinden…

Şimdiden keyifli dinlemeler efendim…

Güzü ve baharı aynı samimiyetle karşılayabilmek dileğiyle…

Sağlıcakla kalın… 

‘Öteki’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Benim biraderler: Yeryüzünün ızdıraba gark olmuş ruhları

Aslında yeryüzünde bulunmalarına rağmen, hala elmayı yememiş ve cennetten kovulmamışları itham etmek gibi bir amacım yok. Sadece yazmak, baş ucuna ilişmek istedim Amy Winehouse’un… Bilmek bazen kesmiyor insanı; hani hamlığından kurtulup ya da bunun zehabına kapılıp pişiyorsun ya… Yok aslında öyle bir şey, yaptığın belki de sadece içindeki o kuyunun üzerine çekip tahtadan kapağı, Hayyam’ın rubaileriyle gözyaşlarını yerlerinden çıkmasınlar diye, işte onlar orada dursunlar da göğsündeki derin yarık tekrar kanamaya başlamasın diye, hıçkırıklı kahkahalar atmak. Bu işte en iyi yaptığım  şey. İşte bu “şey” diyerek işaret ettiğim istidatlarımı da bilincim ve hafızam gibi kurarım. Malzemeyi de alemden ve bilinçaltımdan toplarım.

 

Bakışlar… Hafızamda kayıt dışı bakışları toplanır cümle alemin. Orası öyle bir kuyu ya, varsın dolsunlar içine. Ancak mümkün değil, bana değdiği, benile irtibatlandığı andan itibaren arkamı dönüp gitmem. Evet yaşarım hem de çok güzel yaşarım gündeliği, ancak hafızadaki bakış o da benle yaşar dolaşır sokaklarını dünyanın. Bilirim, bu benim kadim bilgeliğim. Dünyaya ikinci doğuşum, yine acıyla olmuştu; ammawelakin ağlayamamıştım bile… Hayat zordu wesselam we tam sırt çantamı alıp yola çıkacakken, kendimi Bay Sınır Durumlarla Sınanmanın kollarında bulmuştum. Elbette, tabi ki, o yolculuğa hiç çıkamadım; ancak söz konusu Bay’ın rehberliğinde çıktığım yolculuğun yanında o, 80 günde devr-i alem kalırdı. Şimdi buradan bakınca, eywallah sayın bayım! 

Amy W., en başından göründü işte o derinumutsuzacıboşluk BtŞ’ye… Daha önce Kurt Cobain’de de olmuştu, benim gökyüzümün yıldızlarında da… Yine de çok güzeller, yine de paha biçilemezler… Ol sebepten, bu aralar, ilk tekkeme vefa ziyaretinde bulundum; iki tur döndüm etrafında ortasındaki ızdıraptan müteşekkil kara deliğin. Ne çok sewerdi o kara delik beni, ne çok içine alır ve geri çıkarırdı; çünkü acıdan gözlerim kanadığı zamanlarda bile, deli gibi gülerdim.

 

Ama yine de, Amy’nin üzeri örtülmüş cesedini taşırlarken ambulansa, bir defa daha teyit ettim ki, ne sonluluk ne de bu fikrin benile birleşmesinden doğan o piçhiçlik duygusu beni bırakıp da gitmeyecekler bir yere. Öyleyse: “Yüreğim kimselerden ihsan dileme/Bu amansız felekten aman dileme/Bil ki derman aradıkça artar derdin/Derdinle haldaş ol, derman dileme (Ö. Hayyam).”

‘İbn-i Zerabi’

Bir bakışın yetti canım unutturmaya…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ne güzel artık adını koyabiliyorum, geçmişte yaşanmış bir halin neye tekabül ettiğini analiz edebilecek kavramsal araçlarım var. Aferim sana! On yıl önce, Melih Kibar, bir gazeteci ile görüşmesi sırasında, Çiğdem Talu ile doğurdukları “İçimdeki Fırtına” adlı şarkılarını piyanosunda çalmıştı. Kibar’ın bu canlı performansının kaydı, işim gereği elime geçmişti. Hatırlıyorum, günlerce, üst üste dinlemiştim. İçimdeki coşkuyu, o iki kişi arasında olup bitene yaptığım şahitliğin tadını aktarmam mümkün değil kavramlarımla. Ne ilme’lyakin ne de ayne’lyakindi o halim, düpedüz hakkâ’lyakindi.

O ikisi gibi var mıdır bilemem? En azından şu an aklıma gelmiyor. Talu şarkıların sözlerini yazıyor, Kibar ise onları besteliyordu. Şimdi bunları yazarken fonda, tekrar tekrar ikisinin doğurdukları çocukları dinliyorum ve hala titriyor tüylerim. Kibar mesela, o röportaj sırasında bir türlü tam olarak dillendirememişti olup biteni. Ne diyebilirdi? Herkesin anladığı gibi kadın-erkek arasında olup biten türden bir cinsel aşk mı? Yoook, bu o aşkı küçümsediğimden değil, hem Spinoza gibi dillendirirseniz öylesi bir cinsel aşk karşısında saygıyla eğilirim de. Bence yaşıyordu, haldi onda ve bilgisini bilmese de olurdu onun için.

Bu aralar, en sevdiğim Fransızlardan olan Deleuze’den Spinoza dinliyorum. Sanki bütün yıl çalışıp paramı biriktirmiş de, Fransa’ya Deleuze’ün dersini dinlemeye gitmişim gibi. Şimdi… Spinoza’da üç temel duygu var: arzu, keder ve sevinç. Arzu, yani varolma kuvvetimiz ve eyleme kudretimiz. Sevinç bunu artıran, keder ise bunu azaltan duygulara verilen genel ad. İşte hikaye tam da burada. Bizlerde, tekliklerde ortak bir öz yok; aramızda varlık olarak bir farklılık yok. Bizi –burada alemdeki tüm suretleri kastediyorum- birbirimizden farklılaştıran, işte bu kudretimizin niceliksel farklılığı ve varolma sıfatlarımızın niteliksel karşıtlığı. Kudretimin pasif olması, sevincimin ve kederimin dışımdaki cisimlerle, şeylerle belirlenmesi. Oysa tanrı, sonsuz akış hem bana içkindir hem de benden başkadır. Dayanağım kendimimdir, kendi kudretimi etkin kılma çabamdır.

Herbirimiz sonsuz sayıda parça içeren, sonsuz bağıntılara sahip çokluklarız. Mesela A cismiyle karşılaşıyoruz ve asgari sayıda bağıntılarımız birleşiyor ya da çözülüyoruz. Bu işte kötücül bir karşılaşma oluyor ve bunu içimizde tuttuğumuz sürece, sadece kendi kudretimizden yiyoruz. O sebepten, intikam duygusu, kısasa kısas bile aslında kişinin kendi kendini yiyip bitirmesi oluyor. Ammawelakin, B cismiyle karşılaşıyorz ve bir bakıyoruz ki, bağıntılarımızın çoğunluğu, onun bağıntılarının çoğunluğuyla birleşiyor, işte o zaman da mutlu oluyoruz ve eyleme kudretimiz, arzumuz artıyor. Ancaakkkk…. Nietzsche’nin “erk isteği” diye bahsettiği mesele de tam da bu. Bu iktidar isteği falan değil, basbayağı kişinin kendi kudretinin farkına varıp, kudretini etkin kılması. Yani bir gücü ele geçirmekle vs. bir ilgisi yok, aksine tek gücün kudret olduğunu söylüyorlar. İşte burada Spinoza diyor ki, kudreti artırmak, şey/cisim ile benim bağıntılarımızı, yeni bir birey, ikimizin sadece birer alt bireyi olacağımız muhteşem bir yeni birey oluşturacak şekilde birleştirmemizdir. Ahanda İspanyol işte, “Etik” sonuçta, Spinoza’nın İspanyol’la hemhal olmasından tevellüd eden çocuk, muhteşem yeni birey değil de neydi/ne? Dahası var mı hocam ya, bakın işte, her an, “kün feyekün” yeniden üretilmekte. Unsurlar bitişmekte ve doğurmakta….

Uzatmayayım ve geleyim Kibar ile Talu’ya… Anın emzirdiği bu iki ruh, işte böyle bir şey yaşadılar. Orada artık ne Talu ne de Kibar vardı ya da ne erkek ne de kadın vardı. Hem anası hem babası hem de emzirdiği çocuklar oldular tüm o şarkı/çocukların. Üçüncü bir birey oluşturmayı başardılar ve bunu da çocukları olan şarkılarıyla kayıtladılar. Bellek notları gibi… İşte Spinoza cinsel aşkı, böylesi bir kavramsal çerçevede tanımlar: bireylerin birbirlerinin farklı bağıntı ve özelliklerine ket vurmadıkları, engellemedikleri muhteşem bir şefkat ilişkisi… İşte o sebepten, ben ne zaman bir Talu ve Kibar şarkısı dinlesem ki yazı boyunca fonda devamlı çalmakta, herbir şarkı ile bağıntılarım birleşip yeni bir birey oluşturuyor.

Ol sebepten, zahir ehline ne aklım ne de gönlüm akıl sır erdiremiyor, yine de canları sağolsun. Hah dağılmayayım, aşk nedir? Hayyam’dan okusak, Mevlana’dan okusak, Nesimi’den okusak vs. aşk nedir? Ve gelseler, sorsalar bana, göster bize var mı birileri bu yüzyılda? Düşünmeden ikisini ve şimdi ikisini temsil eden, yok hayır burada var kılan, şarkılarını işaret ederim. Kaç kişinin bu zamanda, onlar gibi gönüllerine dolmuştur aşk ve işte sırf bu yüzden onlar gibi, kaç Rabbi imaja ve ritüele indirgeyerek, kurumsallaştıran zahir-ehlinin yüzüne değmiştir Rabbin nefesi?

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dünün yanlışları… Affet ama unutma!

“Oi Va Voi”nın en sevdiğim şarkılarından, “Yesterday’s Mistakes”ten alıntı başlık. Affet ama unutma. Unutmak işte asıl gaflet olan o. Yoksa affetmenin ve yola devam etmenin kendisi, pasif bir eylem değil.  Affetmezsen, tam göğsünün ortasında, inceden bir çıngıraklı yılan beslemeye başlıyorsun. Muhtemelen, canın ilk yandığında ortaya çıkıyor yılanın. Sonra, her kastın ardından, sana kast eden özneyi ve intikam saatini belleğine kazıyarak, yılanına bir halka ekliyorsun. Zaman akıp gidiyor, kişiselleştirilmiş acıların beslediği yılan devasa bir çıngırağa dönüşüyor. İntikam almaya bile mecalin kalmıyor; çünkü yılanın hareket edecek yeri kalmadığından seni zehirleyerek kendisine dönüştürüyor. Yani, tüm o menfi, kalbi delik deşik eden duyguların ve ateşin kendisine.

Bu aralar hesabımda halkla ilişkiler var. Zaman zaman kilitlenip kalıyorum. BtŞ’yi oluşturan “ben”ler sırasıyla arzı endam eyliyorlar. Bir ben intikam ateşini yakarken, diğeri affetmemi telkin ediyor. Sonra biri çıkıp kibirle, “İnsanlar böyledir efem, onları oldukları gibi kabul etmek gerekir” diyerek, bana kent-soylu gurur ve acıma ile karışık bir bakış atıyor. Affetmeyi telkin eden benin kapı komşusu olan, akl-ı selim ben, mağarasından çıkıp, Musa’dan ödünç aldığı asasına dayanıyor ve: “Bekle çocuğum Zülkarneyn bilincinin göğünden senin için zuhur edecek” vaadinde bulunuyor. Ardından, en ham, en şeytani ben çıkıyor ve, “S….. et bu salakları! Zekanı, kısasa kısas hakkın için kullan. Bahçelerine gir, evlerini tarumar et. Hepsini yak ve onlar acı ile yanarken, sen  dumanlanıp seyret” diyerek, o keçi ayaklarıyla sırtımı tekmeliyor.

Wesselam bir hayli karışık işler… Ammawelakin, hayat işte orada! Sana yolda çarpan, seni tanımadan eleştiren, sahip olduğunu sandıklarına hasetle bakan, süreci değil sonucu gören, mutsuzluğuna mutlu/mutluluğuna mutsuz olan teyzede, arkadaşta, meslektaşta vs., kısaca karşılaştığın her toplumsal adacıkta. Hayat kaçınılmaz, ol sebepten halkla karşılaşma da kaçınılmaz. Halkla ilişkilerde ortaya çıkmasının risk olmayıp, kesin olduğu zarar ve belaları en aza indirmek ise imkansız değil. Evet zor, evet bir hayat boyu gel-git, iman-küfür, affediş-kin arasında salınımı gerektiriyor; ancak nasılsa hayat her türlü geçecek ve her türlü cehennemi olacağız birbirimizin.  Sadece zaaflarımızdan, hırslarımızdan ve tamahkarlığımızdan vurulabiliriz. Birinin kibirle canımı acıtması, bendeki egonun yüksekliğinden ya da diş telleriyle gezinen bir ergen olmasından kaynaklanmaz mı aslında? Benliğimin inşası/adam edilmesi, maddi araçlarla yapılıyorsa, yazık bana! Demek ki kaybettiğimde evi, arabayı, manitayı yerle bir olacak “kendim” dediğim her ne var ise. Yok eğer rahmimde, her gün çapalayıp, temizleyip, sulayıp yetiştirdiklerimse, aferim o zaman bana. Ben ölmeden, hiç kimse / hiçbir şey bir halt yapamaz bana; ancak Rabile döner/dönüşürüm.

Niye bu kadar uğraşıyorsun ki sen, olduğu gibi, geldiği gibi karşıla ve vur gitsin sana kastedene? Öyle de, o zaman ondan ne farkım kalacak? Egoların savaşı… Öf hocam öf, hayat kısa, emel uzun; akl-ı selim ben, bu emelin tasfiyesinde buldu gönlünün ferahını. O sebepten, eşiktekine söyle, cinlerle flört edip durmasın. Kalbindeki sonlu bağları koparsın ve özgürleşsin. Ha, o vakte kadar mı? Soğukkanlı ol, muhatabın kendi gerçekliğinden konuşuyor, ikinci tekil şahsa, kendi “habilitusu”nun ölçüleriyle bir elbise dikmeye çalışıyor. Kendi kıçının çıplaklığına ilişmesin, İtŞ’nin gözleri diye, ona kendisini çıplak hissettirerek başlatıyor yabancılaşma sürecini. Sonra, kutsalı, elalemi, genel kabulleri kullanarak, onu o elbiseyi giymeye ikna ediyor, yani yabancılaştırıyor.

Ol sebepten gaflete düşme, içinin farkında ol, karşındakini gör akıl, zeka ve kalbinle. Gör ve dikkatini kendisine yönelt: “Bak kıçın açık!” O dönüp kendi kıçını örtmeye çalışırken, sen ellerin ceplerinde, çınarların altında kendine şekerli bir kahve söyle.

‘İbn-i Zerabi’