Archive for the ‘Müzik’ Category

“SIFIRDAN BAŞLAMAK, Benim Hikayem” – JIMI HENDRIX

jimi-1 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

jimi-2 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

jmi-12 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

jimi-11 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kendi kaleminden JIMI HENDRIX’in hayat hikayesini anlattığı “SIFIRDAN BAŞLAMAK, Benim Hikayem” adlı kitabı ‘Bukowski’ ve ‘Fante’ çevirilerinden tanıdığımız AVİ PARDO tarafından Türkçe’ye kazandırıldı ve  DOMİNGO yayınları tarafından yayınlandı. Sevenleri için kaçırılmayacak bir kitap.

Crockett (Nedim)

 

jmi-132 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ibrahim Maalouf

jazz 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aylak Adamlar tarafından çok sevilen trompet ustası IBRAHIM MAALOUF’la ilgili ayrıntılı bir yazı JAZZ, BLUES, EMPROVİZE MÜZİK DERGİSİ “JAZZ”ın ocak, şubat, mart sayısı olan 73. sayısında yer alıyor. İlgilenenlere duyurulur.

 

“ÇATIDAKİ ÇİMENLER, ‘Sen’e Yazılar” – JEHAN BARBUR

jehan-3 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

jehan barbur

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

jehan barbur-1 001

JEHAN BARBUR 001

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘HOŞGELDİN/B’XÊR HATÎ’ – BAJAR

“son dokuz ayda çok sayıda yeni albüm çıktı. aralarında çok kaliteli yapımlar vardı. mesela çerkez ezgilerini yorumlayıp seslendiren ‘xexec’ grubunun ‘kalan’ müzik etiketiyle çıkan ‘çerkez ezgileri’ albümü çok başarılı bir çalışmaydı. yine ‘kalan’ müzik etiketiyle çıkan grup ‘karmate’nin üçüncü albümü ‘zeni’ de sağlam ve güzel bir albümdü. Özellikle vokaldeki ‘resul dindar’ın gruptan ayrılmasından sonra grubun çok etkileneceğini düşünenler bu albümün gücüyle yanıldıklarını anladılar. tabi bizler ayrıca ‘resul dindar’ın da yeni çalışmalarını dört gözle bekliyoruz. burada saydığımız ve sayamadığımız albümlere de vaktimiz olduğu zaman yer vereceğiz ayrıntılarıyla.

işte bu yeni albümler arasında özellikle İlk albümlerinde tüm insanlığa ‘yaklaş/ nêzbe’ diyen grup ‘BAJAR’ kasım ayında çıkan ikinci albümleriyle bu kez 13 yeni şarkıyla ‘hoşgeldin/b’xêr hatî’ diyor. Bu albüm de bir ‘bgst’ ve ‘kalan’ müzik yapımı.

rock ve folk ezgileri harmanlayarak şarkılarını türkçe ve kürtçe dillerinde seslendiren grubun en büyük gücü ise ‘kardeş türküler’den de bildiğimiz vokaldeki  ‘vedat yıldırım.’ vedat yıldırım’ın kendine has sesi şarkılara ayrı bir ruh verirken kalbinizi tüm sıcaklığıyla sarıyor. iki üç şarkı dışında söz ve müziklerin çoğu yine ‘vedat yıldırım’a ait. grup BAJAR ayrıca bu albümlerinde büyük ustalar ‘şivan perwer’in ‘serhıldan jiyane / yaşamak isyandır’ ve ‘ahmet kaya’nın ‘yalan da olsa’ şarkılarını da yorumlamışlar. ikisi de bence çok güzel yorumlar olarak öne çıkıyor. yine 2008 yılında ‘kazım öz’ün yönettiği ‘bahoz / fırtına’ filminin film müziklerinden olan ‘bahoz / fırtına’ (söz ve müzikleri ‘vedat yıldırım’a ve şarkı içindeki şiir sezai sarıoğlu’na ait) şarkısı da albümde yer bulmuş kendisine. Bu şarkı da uzun süre hafızalardan silinmeyecek bir şarkı. ama benim albümdeki favori şarkım söz ve müziği yine ‘vedat yıldırım’a ait olan ‘betbeyaz – rûspî.’ aylardır sıkılmadan çevire çevire dinlediğim bir şarkı. özellikle sıkıntılı anlarımda bunaldığım zamanlarda ilaç gibi geliyor bu şarkı.

sözün özü albümü hâlâ edinip dinlemeyenler bence çok şey kaybediyorlar. bir an önce en yakınlarındaki mağazalara koşup giderlerse orada grup ‘BAJAR’ın son albümü kendilerine raflardan ‘hoşgeldin/b’xêr hatî’ diye seslenecek. iyi dinlemeler…

Nedim (Crockett)

 

BAJAR

 

VEDAT YILDIRIM : Vokal

BURAK KORUCU : Vokal

CANSUN KÜÇÜKTÜRK : Elektrik Gitar

ARİ HERGEL : Bas Gitar

FERHAT GÜNEŞ : Klavye

ERDEM GÖYMEN : Davul

 

bajar-2

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BETBEYAZ / RÛSPÎ

 

“yine bir yorgun pazartesi

adımların tik tak sesi

ömüriliğe bağlamışım

patronumun müfrezesi

ütüm düzgün yüzüm buruşuk

kafam ortaya karışık

masa üstüm hesaplarım

bu düzenle çok barışık

bir of çeksem bir of çeksem

yelkovana bi dur desem

 

boşver…

bugün cuma bi tek at geçer

doldur boşalt hadi keyfe keder

yalan da olsa inan geçer

 

boşa mı onca okudum

kaderi yalan dokudum

övün çalış güven istiklal

yusuf makamına soyundum”

 

BAJAR

‘CEM KISMET’in ‘BEHZAT Ç. DİZİ VE FİLM MÜZİKLERİ’ albümü çıktı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘CEM KISMET – PİLLİ BEBEK’in ‘BEHZAT Ç.  DİZİ VE FİLM MÜZİKLERİ’ albümü çıktı!

 

değil yazı yazacak, konuşacak ve nefes alacak bile durumda değilken ancak ya ‘gamzem’ ya ‘behzat ç.’ ya ‘pilli bebek’ yazı yazdırabilirdi bana.. ‘gamzem’ için yazmak kolay değil.. onu anlatabilmek, onu yazabilmek bilemiyorum.. cesaret edemem şu an.. hayattaki tek kutsalım.. onunla, onun sayesinde nefes alabiliyorum uzun zamandır.. onlarca yıllık dost, aile, akraba vs kuleleri birer birer yıkılırken kırk yıldır berabermişiz gibi bana destek olan, her şeyi göze alarak arkamda değil yanımda duran ‘gamzem’i de belki bir gün anlatırım.. en kısa zamanda kendisi de aramızda olacak zaten..

neyse kim ne derse desin bu topraklarda rock müziğin en kralını yapan ve ‘behzat ç. dizisine verdiği katkıyla diziyi daha yukarılara çıkaran ‘cem kısmet’ ve grubu ‘pilli bebek’in ‘behzat ç. bir ankara polisiyesi dizi ve film müzikler’ bugün müzik marketlerde yerini aldı..

zor ve boktan günler geçirdiğim şu günlerde uzun süredir beklediğimiz bu albümün çıktığını ‘reis blackhawk’ telefon mesajıyla müjdeleyince hemen sıcakta kendimi kadıköy sokaklarına attım.. gittiğim ilk iki müzik markette albümü bulamayınca kan ter içinde ve küfürler yağdırarak en gıcık olduğum yere gittim ve albümü karşımda buldum.. hemen reise ve kendime birer tane kaptım ve doğruca çöplüğüme döndüm.. daha dinlemeden mekana ‘reis’ ile birlikte ‘yücelim’ de geldi..  ve hemen ‘haram geceler’den dinlemeye başladık iki cd den oluşan bu muhteşem albümü..

‘cem kısmet’ ile ‘pilli bebek’i ve gelmiş geçmiş en iyi yerli dizi ‘behzat ç’yi burada uzun uzun anlatmaya gerek yok.. özellikle kendini solcu ve entel dantel zanneden kesimden bazı insanların diziye yaptıkları zulme karşı yazdığım yazımı yakında bitireceğim.. herkesin eleştirilerine, görüşlerine saygılıyım ancak sadece bir diziyi bitirmek, yok etmek için yapılan eleştirilere aynı sertlikte yanıt verdik ve vermeye devam edeceğiz..

uzun zaman sonra yazdığım bu yazı ‘aylak adamız’ için belki yeni bir dönemin başlangıcı olur ‘cem kısmet’ sayesinde.. hadi bakalım herkes albümü almaya.. bu albümü almayanlar için sadece üzülürüm bu albümü dinleyemedikleri için..

‘reis’e selam ‘cem kısmet ve pilli bebek’le yola devam..

nedim.. (crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(fotoğraflar albümden..)

“Rüyalar ölmek için nereye giderler?”

Sinead O’Connor’la ilk karşılaşmam, “Nothing Compares 2 U” adlı şarkısıyla olmuştu. Sene 1990, henüz 13 yaşındayım… Sıfır numara kazınmış kafası, öfkesinin ardındaki politik duruşu ve yalın giysileriyle, herkesten farklı duruyordu. İrlanda onun annesi, o ise İrlanda’nın yaralı kalbi, evin yolunu kaybetmiş yetimiydi.

 

Ama ben onun en çok, “Universal Mother” adıyla piyasaya çıkan albümünü sevdim. Sinead büyümüş, anne olmuş ve öfkesi de sakinleşmeye başlamıştı. İrlanda için acıyan kalp, sevgi ve şefkatle bağ kurmuş, İbrahimi bir balta ile öğretilmiş ve ezberletilmiş ne kadar kabul varsa, bir bir yıkıyor, âlem ile ilişki kurmanın yolunun koşulsuz seven bir kalp ile mümkün olabileceğini mırıldanıyordu. Ama önce kendimizi, parçalanmışlığımızdan, bu bölük pörçük rutubetli zihinden, hayvanat bahçesindeki koşullanmış hayvanlar gibi hissettiğimiz tüm hallerden, anlardan, ilişkilerden azat etmemiz gerekiyordu:

“I am not no animal in the zoo

You may not treat me like you do

I am not no animal in the zoo

This animal will jump up and eat you…” (Red football / Universal Mother)

İbrahimi baltanın yeterince anlaşılmış, hakkı verilmiş bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Birliğe giden yolda bütünleşebilmek için, inançlarımızı, ideolojilerimizi, kabullerimizi, karşıt olanların tepesine tepesine indirip, cinlerin (yabancılaştırıcı etkilerin) barınaklarını bertaraf etmek mi bu sadece? Suretler, hayalin, gövdemin ortasında gezinen anlamın ve karanlığımda cirit atan ifritlerin yansıdığı adacıklarsa ya? Kendime indirmeden baltayı, suretlerin altını üstüne getirmemin ne anlamı var, öyle değil mi bayım? Bir vakit önce, yeryüzündeki hırs, kin, açgözlülük vs. duygular için kapitalizmi suçluyordum. Bir yerde bir yanlışlık, bir eksiklik vardı; ancak bilincim anlamaya çalışsa da anlayamıyordu. Sonra, bir gün, peşinden gitmeyi bıraktığımda, sezgisel olarak bilindi: “Kapitalizm, sadece ortak bilinçaltında depolanmış arzu ve heveslerin bir yansımasıydı.” Yetemeyen, kötürüm olmuş bir kalp, koşulsuz sevme yetisinden yoksun olduğu için, yerine hırsla binalar inşa ediyor, başkalarının olana göz dikiyor ve ölene kadar harcayamayacağı kadar maddi değeri istifleyerek teselli bulmaya çalışıyordu:

“All babies are born saying God’s name

Over and over, all born singing God’s name

All babies are crying

For no one remembers God’s name

There is only love, there is only love

There is only love in this world…” (All babies / U.M.)

Sinead da bunu yapıyor aslında. İbrahimi balta onun eline çok yakışıyor. Diskografisine göz attığımda her daim bir seyr-ü sûluk pırıltısıyla arz-ı endam ettiğini görüyorum. Hiç sapmamış; belki anlaşılmamış; ama hiç satmamış. Karanlıkta ifritlerle savaşan yetim kalp, inci tanesi gözbebekleriyle baktığı her şeye İsa’nın kanını serpiyor. Sina Dağı’nda ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremeyen zahirin oğlu Musa’ya da gönderme yapıyor fenafillah kavşağında yaptığı son albümünde:

“I plead the blood of Jesus over you

And every fuckin’ thing you do

Seven times I plead the blood of Jesus over you

Take off your shoes

You’re on hallowed ground…”

(Take off your shoes/ How about I be me -And you be you?)

Görünen görünmeyenle, suret anlamla, sonlu olan sonsuzla, bahtiyar bedbahtla, iyi kötüyle iç içe geçmeden… Welhasılıkelam, önce kendimizi bilmeden, olduğu gibi, ne ise o olarak perdesiz görmeden ve kabul etmeden, kim inanır ki dünyayı ve diğerlerini değiştirebileceğimize? Ki bu ne ola, şu dünyayı ve insanları değiştirme, yapıp bozma, eğip bükme fantezisi? Jung’un kör büyücüsü, Cervantes’in Don Kişot’u… Sinead, uçurum kenarlarında dolaşan Tanrı’nın diğer bir güzel çocuğu John Grant’ın “Queen of Denmark” şarkısını da çok tatlı senlendirmiş bu bağlamda:

“I wanted to change the world

But I could not even change my underwear

Who’s gonna be the one to save me from myself

Don’t know what to want from this world

I don’t know what it is you want to want from me” (HAIBMAYBY)

 

İşte böyle egom, her şeyi beni korumak ve hayattan en az zararla sıyrılmam için yapıyorsun biliyorum. Ancak, senin yarattığın yalancı cennette, katarakt düzeninde, plastik sevgilerle avunarak, “-mış” gibi yapmak istemiyorum. Boğuluyorum, anlıyor musun? Her daim eteklerimde “ebeveyn” kodlu bulaşmalar, kallavi idealler ve adab-ı muaşeret gevelemeleri… Nereye dönsem, nefes alamıyorum. Tatar Çölü’nün Drogo’su gibi, “ya gelirlerse” diye avunup, kendimle karşılaşmayı erteleyerek, bir ömür boyu kalende hapis kalmak istemiyorum.  Kendime dair zannım, homo lokumu lupus, bertaraf ol! Sana dair zannım, sen de homo lokumu lupus! Sen ve ben şimdi sen ve beniz, kalbin rehberliğinde, vaktin çocuğunun elinden tutarak yürüyoruz yaşamı. Yaşam dediğimiz, biz yüksek sesle şarkılar söyledikçe aydınlanan çiçekli patika:

“Don’t stop me talkin’ about love

How I ‘am gonna find what I’m dreamin’, oh?

I got you, found what I’m dreamin’!

How about I be me

And you be you?” (HAIBM – AYBY)

 

İşte bu sarp yokuş, onunla karşı karşıya geldiğimiz alan ise rüyalarımız. İnsan evet rüyalarına kahin ya da bilinçaltına deptiği “daha daha daha….benim benim benim” oburluğunu tatmingah muamelesi yapmamalı. Rüyalar kıymetli, eğer farklı suretlere bürünerek bize görünen anlamların peşinden cesurca gidebilirsek…. Eğer sevgili Jung’un işaret ettiği hem kişisel hem de ortak bilinçaltımızın katmanlarında büyücünün şahitliğini rehber edinerek gezinebilirsek… Biliyorum, eve giden yolu bulabiliriz, ait olduğumuz yere, kutsanmış vadimize, kalbimize:

 

“Sometimes life does
things to you
that will hurt you
and confuse you ,
but when you’re left behind
you’re sure to find .

So you must go back home ,
that’s where you belong.
You must go back home .” (Back where you belong / HAIBMAYBY)

 

*** Başlığın orijinal hali, “where the dreams go to die”. John Grant’in güzel şarkılarından biri.

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

mişima..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yukio mişima’ 45 yıllık yaşamında değişik sanat alanlarında özgün eserler vermiş japonya’nın yetiştirdiği büyük insanlardan birisidir.. ‘mişima’nın özellikle edebiyat alanında verdiği eserler büyük ses getirmiştir.. politik alandaki görüşleriyle de tanınan ve büyük bir taraftar topluluğu olan ‘mişima’ kendi isteğiyle  1970 yılında yaşamına son verirken de dünya üzerinde büyük yankı uyandırmış, bütün gözler bir anda ‘tokyo’ya çevrilmiştir..

japon ordusunun üslerinden birisi olan ‘tokyo’daki ana kampına dört yoldaşıyla giden ‘mişima’ önceden tanıdığı oranın en büyük komutanını odasında esir alıp bağlamış, daha sonra da üssün ana binasının balkonuna çıkarak bahçede toplanan binlerce insana ve askere elindeki bildiriyi okumuş, konuşmasını yapmış daha sonra balkondan içeri girerek önce  ‘seppuku’ için hazırlanmış, kendi karnını yanında getirdiği kılıçla kesmiş daha sonra yanındaki diğer üç yoldaşından birisi ‘seppuku’nun tamamlanması için ‘mişima’nın kafasını kılıçla uçurmaya çalışmış ancak gözlerinden gelen yaşların görüşünü engellemesi nedeniyle kılıçla ‘mişima’nın boynunu tutturamadığından kafasını bir türlü koparamamış, sonra ‘mişima’nın diğer bir yoldaşı kılıcı eline alarak tek vuruşla ‘mişima’nın kafasını gövdesinden ayırmıştır..

(seppuku : samurayların bir intihar yöntemidir, japonlar buna harakiri derken samuraylar ‘seppuku’ derler.. ‘seppuku’ karnın düz ya da haç şeklinde seppuku yapanın kendisi tarafından küçük bir kılıçla kesilerek iç organların dışarı çıkarılmasının akabinde diğer şahsın ‘seppuku’ yapan samurayın kafasını kesmesiyle sonlandırdığı bir intihar ritüelidir.. kafanın kesilmesindeki amaç karnın deşilmesiyle ortaya çıkan büyük acının derhal sonlandırılmasıdır..) 

tüm bunları sandalyede bağlı general şaşkınlık ve korkuyla izlemiştir.. ‘mişima’nın kafasını kesemeyen yoldaşının da ‘seppuku’ yaparak kendisini öldürmesinden sonra diğer iki yoldaşı generali serbest bırakmış ve kapıları açarak teslim olmuşlardır.. kendi seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için yaşamlarını ortaya koyan bu insanların yaptığı eylem, tarihin unutulmaz olayları arasına girmiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaklaşık bir ay önce ‘kenanım’la sinemadan bahsederken müziğin filmlerin etkileyiciliğine katkısı hakkında konuşuyorduk.. bazı yönetmenler filmlerinde neredeyse hiç müzik kullanmazlar.. bu beni hiç rahatsız etmez.. aksine bazı filmlerde olan aşırı müzik insanı rahatsız eder ve konuya odaklanılmasına engel olur..

adını şimdi hatırlamıyorum ama bir yönetmenin ünlü bir devrimcinin hayatını anlattığı filminde ölüm sahnesini müzik olmamasından dolayı çok soğuk ve çok duygusuz bulanlara karşı söylediği şeyleri anlattım ‘kenanım’a.. yönetmen filminin o sahnesini müzik olmadığından dolayı duygusuz ve soğuk bulanlara şunu sormuştur ‘o devrimci ölürken yanında müzik mi çalıyordu.. ben kafamda doğal bir öldürülüş sahnesi tasarladım ve onu beyaz perdeye tüm gerçekliğiyle aktardım.. müzik kullanmam belki bazılarının duygu yoğunluğunu artıracaktı fakat o sahnenin doğallığını bozacaktı.. bu nedenle müzik kullanmadım..’

bence de filmin o sahnesi çok etkileyici olmuştu.. müziğin olmamasını bile fark edemedim o sahnede.. bunu anlatınca ‘kenanım’ da bana ‘mişima’yla ilgili okuduğu ‘marguerite yourcenar’ın ‘mişima ya da boşluk algısı’ kitabında aynen buna benzer bir sahne olduğunu söyleyip gösterdi..

sinema ve tiyatro alanında da özgün eserler vermiş ‘mişima’ kitapta anlatılan bu olayda da yine keskin zekasını kullanarak ölüme giderken bile çok zekice bir espri yapmış.. hayran kaldım.. ve yukarıda anlattığım yönetmenin açıklamasına da cuk oturan ilginç bir anekdot bu aslında.. aşağıda  okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.. ‘kenanım’a bu ilginç detayı bana anlatıp gösterdiği için buradan tekrar teşekkür ederim..

gülüşünüzle, sinemayla ve edebiyatla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(mişima ‘seppuku’ yapmadan birkaç dakika önce esir aldığı generalin balkonundan toplanan asker ve vatandaş topluluğuna konuşmasını yaparken..)

 

‘mişima bürosundan ayrılmadan, çalışma masasının üzerine bir kâğıt parçası bırakmıştır:

‘insan yaşamı kısa, ama ben hep yaşayacağım..’

bu cümle, yatıştırılamayacak derecede ateşli bütün varlıkların ayırt edici özelliğini gösterir.. iyice düşünüldüğünde, bu birkaç kelimenin şafakta yazılmış olması ve bunları yazan insanın sabah geçmeden ölecek olması arasında çelişki yoktur..

elyazmasını holdeki masanın üzerine görünecek şekilde bırakır.. dört yoldaşı onu ‘morita’ tarafından satın alınmış olan yeni bir arabanın içinde beklerler;  mişima’nın elindeki deri çantada, en değerli varlıklarından biri olan, XVII. yüzyıldan kalma değerli bir kılıç bulunmaktadır..

yolda, yazarın (mişima) iki çocuğundan biri olan on bir yaşındaki kızı ‘noriko’nun o sırada bulunduğu okulunun önünden geçerler.. ‘filmlerde duygusal bir müziğin işitildiği an bu’ diye alay eder mişima..

duyarsızlığının mı kanıtıdır bu? belki de tam aksidir.. bazen yürekten önemsediğiniz şeyle alay etmek, ondan hiç bahsetmemekten kolaydır..

kuşkusuz gülmüştür, onun hakkında anlatılan ve tamamen içinden gelmeden gülenlerin belirtisi olan o kısa ve gürültülü gülüşle..’

 

‘MİŞİMA YA DA BOŞLUK ALGISI.. ‘ MARGUERITE YOURCENAR, Çeviri : HALDUN BAYRI, CAN Yayınları, 106 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“teldeki bir kuş gibi / eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi / kendimce denedim özgür olmayı..” – LEONARD COHEN

ERKEKLER VE KADINLARA SAHİP OLAN ERKEK VE KADINLARA

 

Biz dünyaya aşıklar olarak gelenler

Sizi hiç bağışlamayacağız

Gövdelerimizi ve zamanımızı harcadığınız için

 

Bir şiir üzerinde çalışmayınca

Cezalandırılıyorum

Ya da bir şey keşfetmeyi deneyince

Ben kölelerden biriyim

Siz de işverenlerden

Bu yüzden nefret ediyorum işinizden

 

Herkesin

Devrime ihanet etmek için

Ayrı bir yolu vardır

Bu da benimkisi

 

Ölüyorum

Sen benim için

Ölmedin çünkü

Ve dünya

Hala seni seviyor

 

Bunları yazıyorum çünkü

Biliyorum öpüşlerin

Ölü doğuyor

Sana dokunan şarkılarda

 

Hayatında bir amaç olmak istemiyorum

Yalnızca düşüncelerin arasında

Kaybolmak istiyorum

New-York şehrini dinlediğin gibi

Uykuya daldığın zaman

 

Beni şiire çeken

Şiirlerden birini

Okumak istiyorum sana

Tek bir dize bile anımsamıyorum

Ya da nerede arayacağımı

 

Aynı şeyler

Parayla da oldu

Kızlar ve sohbet geceleriyle de

Nerede o şiirler

Beni uzaklaştıran

Sevdiğim her şeyden

 

Burada dikilip kalmak

Seni bulmak düşüncesiyle çıplak

 

LEONARD COHEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİÇ YOLDAŞI OLMAYAN KALP

 

Şimdi seni acı ve umutsuzluğun öte yanından

Selamlıyorum, öylesine geniş ve paramparça bir aşkla ki

Sana her yerde ulaşılabilir.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık

Beşiği hâlâ boş anne için söylüyorum bu şarkıyı,

Yoldaşı olmayan kalp, kralı olmayan ruh,

Dans edecek bir şey bulamayan

Baş balerin için.

Yaklaşan utanç günleri boyunca, yabani sıkıntıyla dolu

Geceler boyunca, vaatlerin hiçbir işe yaramasa da,

Yine de yerine getirmelisin onları.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık,

Beşiği hâlâ boş anne için yerine getirmelisin.

Yoldaşı olmayan kalp,

Kralı olmayan ruh,

Dans edecek

Bir şey bulamayan baş balerin için. 

LEONARD COHEN

“ŞARKILAR, ŞİİRLER..” , LEONARD COHEN , Çeviri : MUSTAFA YILMAZER, AYRAÇ Yayınevi , Mayıs 1996, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘siz inanmayın bir gün değişir elbet güneşe ve penise tapan rüzgârın yönü..’ – Arkadaş Z. Özger

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“seversiniz sevmezsiniz türk sanat müziği sanatçısı ‘bülent ersoy’ geçenlerde bir şeyler anlattı çocukluğuyla ilgili.. anlattıklarının arasından güzel ve yiğit insan ‘deniz gezmiş’le ilgili söyledikleri şeyleri yağlı boya medya sanki çok acayip bir durummuş gibi cımbızla çekip manşetlere taşıdılar..  ‘deniz bana üç gazoz aldı, ben ona şarkı söyledim, sesimi çok beğendi, ben onların toplantılarına katıldım vs..’

iki üç gün boyunca gazetelerde bolca yer aldı bu haber.. arkasından ‘bülent ersoy’a sağlı sollu salvolar başladı.. içlerindeki erkek egemen, cinsiyetçi, faşist pislik düşünceleri kusmaya başlayan ve çoğunluğu kendisine ‘solcu’ diyen güruh saldırılarını tehdit derecesine vardırdı.. yazıklar olsun hepsine..

ar damarı kopmuş çağımızın insanlığında böyle insanların kendilerine ‘solcu’ demesi de gayet normal gelmeli bizlere ama hala insan ‘kalabildiğimizden’ yine de öfkeleniyoruz.. beğenirsiniz beğenmezsiniz ‘bülent ersoy’un açıklamalarını, ‘doğru değil, yalan söylüyor, reklam yapıyor, şu nedenlerle mümkün değil’ diyerek yalanlayabilir, karşı argümanlarınızı sunabilirsiniz.. fakat bastırılmış cinsel duygularınızı, içinizdeki faşist düşünceleri kusarak insanların cinsel tercihlerine, kişiliğine saldıramazsınız..

‘bülent ersoy’a yapılan bu çirkin saldırılara katledilmeseydi eğer en önce özgürlük için yaşamını hiç duraksamadan feda eden ‘deniz gezmiş’ isyan ederdi.. önce onun kemiklerini sızlattınız beyler, bayanlar..

kimler yoktu ki bu faşist güruh arasında ‘deniz gezmiş’in arkadaşı olduğunu söyleyen ama onu hiç tanıyamamış, anlayamamış insanlar, 68’li olduğunu söyleyip 2000’lerde faşistlerin avukatlığını yapanlar, eski maocu yeni liboş tayfa, demokrasi için mücadele ettiğini söyleyen demokrasiyle alakası olmayan ‘ne sağcıyım ne solcuyum paranın en has kuluyum tayfası..’ ne ararsınız var aralarında..

1980’lerde ‘bülent ersoy’un sahneye ve televizyona çıkmasını yasaklayan faşist diktatörlerden hiçbir farkları yok ve hatta onlardan daha faşistler..

dostlarımızla konuştuğumuzda hep deriz zaten ulan bu tip ‘solcular’  hiç iktidara gelmesinler, bir gelseler önce bizi içeri tıkıp, kökümüzü kurutacaklar.. çünkü şöyle bir ‘solculuk’ anlayışları var : yaşama hakkına, farklılıklara, tercihlere saygı duymayan ve yok etmek isteyen bir ‘solculuk..’

bu ‘solcuların’ zihniyetlerinin ‘hitler’in üstün ırk teorisi ve katliamlarından, keza ‘mussolini’ ve ‘franco’ gibi faşistlerin yaptıklarından, ‘stalin’in sosyalizmden anladığı ‘tek ülkede sosyalizm, kutsal anavatan savunusu’ adına yaptığı katliamlardan, sürgünlerden, cinayetlerden, itaat eden koyun sürüsü olacak tek tip insan modelini oluşturmaya çalışan 12 mart, 12 eylül diktatörlerinin katliamlarının temelinde yatan düşüncelerden hiçbir farkı yoktur.. 

bir insan arap ya da türk ya da kürt ya da ermeni doğabilir.. nasıl bu durumun seçiminde engeller koyamazsanız insanların doğuştan gelen ya da sonradan cinsel tercihlerine de engeller koyamazsınız.. bu kadar basit ve doğal bir olayı hala içselleştirememiş ve kabullenememiş aciz insanlar güruhu var işte dünyada..

yıllar önce ülkemizde ‘zeki müren’le, bülent ersoy’a’ yapılmayan kalmamıştı.. otuz kırk sene geçti dünya değişti ama bizdeki beton kafalar hala değişmedi..

ben ‘zeki müren’i çok severim ve onun sesini duymadığım gün yoktur hemen hemen, ‘bülent ersoy’u onun kadar olmasa da severim ve dinlerim.. hiçbir zaman cinsel tercihleriyle, özel yaşamlarıyla ilgili düşünmedim, konuşmadım, espri yapmadım çünkü aklıma bile gelmedi onların bu tercihleri.. beni ilgilendirmiyordu ki.. beni ilgilendirmeyen bir konuyu neden düşünüp, konuşayım, tartışayım ki.. cinsel tercihleri veya özel yaşamlarından yola çıkarak onların siyasal düşüncelerini, sanatlarını, hayat hikayelerini, anılarını nasıl yargılayabilirsiniz, nasıl ilişkilendirebilirsiniz.. ve nasıl bu kadar acımasız olabilirsiniz anlamıyorum.. acınacak zavallılarsınız.. zerre kadar insanlık yok içinizde..

özgürlük, devrim gibi idealler uğruna kendilerini feda eden yiğit insanları tanrılaştırıp, putlaştıranlar ve onları sömürenler de bu zihniyetlerdeki insanlardır.. bunların halka ulaşamamasının, politik mağlubiyetlerinin nedeni de zaten bu özgürlük düşmanı yapılarıdır.. onlar  ‘solcuysa’ da biz değiliz, onların olsun ‘solculuk’ da, devrimcilik’ de, 68’lilik de..

‘bülent ersoy’u tehdit edecek kadar zavallılar ama bizler onları sadece büyük hocam ‘ünsal oskay’, sevgili  ‘arkadaş zekai özger’ ve sevgili ‘kenan yücel’in yazdıklarına havale ediyoruz..

onlara inat hepimiz ‘zeki müren’iz, ‘bülent ersoy’uz..

bu sefer gülüşünüzle kalın demeyeceğim.. bu tip ‘solcular’dan uzakta kalın..”

Crockett..

Hayat Sana Teşekkür Ederim

‘Kitaplar hayatın farklılıklarını bize gösteriyor, bize sığınak oluyor, el feneri oluyor, dost oluyor…  Farklılıklar da hayatı güzelleştiriyor. Yaş aldıkça, sevdiklerinizi diğer hayata yolcu ettikçe, bir tarafımız oradayken, burayı farklı algılıyoruz artık. O zaman da HAYATA TEŞEKKÜR ETMEK düşüyor, sevgili Sezen Aksu’muz gibi.

Yine bir gün rastgele gezdiğim kitap raflarında, Sezen Aksu’nun EKSİK ŞİİR’i elime geçti, ilk şiir buydu, çok hoşuma gitti. Bir tarafımız eksik kalsa da hayata teşekkür ederiz.

Şiirinizle kalın…’

‘SKYCELL’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM

Oyuncak bebekleri sevmedim çok
Evcilik oynamayı
Alkışı sevdim
Bıçak sırtlarında dolaşmayı
Tehlikeli sularda seyredip
Pupa yelken
Geçici emniyetlere ulaşmayı

Kadınları, erkekleri, romanları
Hele başkaldıranları

Acılarım oldu herkes gibi elbet
Herkese kısmet olmayan sevinçlerim
Unutulmayı da göze aldım evet
Hayat sana teşekkür ederim

Sezen Aksu 

EKSİK ŞİİR, SEZEN AKSU, METİS Yayınları, 2006, 224 Sayfa…