Archive for the ‘Hayata Dair’ Category

Kenanım’a : ‘zaten bizim kahkahalarımız karşısında kim bozguna uğramadı ki..’

‘yine yollardayım günlerdir.. yalnız başıma.. bir başıma.. tek başıma.. seninle yollara alışmıştım.. senin sesine.. okuduğun şiirlere.. kahkahalarımıza.. ama şartlar elvermedi beraber  çıkamadık son yolculuklara.. ama sen yine de yanımdaydın hep kenanım.. gittiğimiz yolların her metresindeki anılar canlanıyordu geçtiğim her yerde.. bazen dalıyordum, gözlerim açıkken uyuyordum ama sen birden yanımda kahkahanla ortaya çıkıveriyordun yine.. hemen kendime bir tokat atıyor ve kahkahaya eşlik ediyordum..

‘bebe’ çalıyor.. senin bildiğin dilde ispanyolca söylüyor.. bizim ‘lhasa’ gibi söyleyemese de kadife gibi yumuşacık sesinin içine alıyor beni.. ‘denizin yumuşak sesi hep ben de kalacak’ diyor ve ben yol alıyorum umutsuzluklarım içinde.. yollar akıyor önümde.. tekerlerimin altında eziyorum dünyayı ve hep kaçıyorum.. son zamanlarda fark ettim ki kaçtığım umutsuzluklarım değil kendimmiş..

ama bil ki bu mutsuzluklarım ve umutsuzluklarıma son iki senedir direnebildiysem bu senin sayendedir.. anlamsızlığımın içinde boğulup gitmeme izin vermedin..

en umutsuz anımda bir gece yarısı çıkıp geldin elinde çiçekler ve kahkahalarınla.. nasıl da gülüp kırılmıştık gözyaşlarımız arasında..

kadıköy’ün sokaklarını sabahın erken zamanlarında az mı uyandırdık  yine kahkahalarımızla.. küf kokulu dükkanlarda ‘oza’ya ya da ingeborg’a rastladığımızda yaşadığımız sevinci, çığlıklarımızı senle benim dışımda kim anladı ki be kenanım..

st. simon’un tepesinde sarı bıyıklı bekçiye rağmen güneşi batırdığımızda, tuz gölünü karşıdan karşıya yürüyerek geçtiğimizde kalbimiz beraber ve tek atıyordu..

bolu gölcük’te suyun sesini dinlerken bana ‘elio vittorini’den ‘sicilya konuşmaları’nı okurken ben nedense umutsuzluklarıma gömülüp senin omzuma elini koyup ‘hadi yürünecek daha çok yolumuz var‘ deyişinle hayata dönüyordum..

‘musa dağında’ pilotun yerinde ‘mor dağların yalanı emrecan’dan büyük ve ölümcül ‘sırrı’ dinlerken attığımız kahkahalar dağın yamaçları arasında yankılanıp derin vadide kaybolurken yüreklerimiz yine bir atıyordu..

iki yüz kilometre hızla bolu dağlarından aşağıya inerken sesinde hayat bulan ‘ingeborg bachman’ bu kez kalplerimizde atıyordu.. bizim ikimizden başka kimse anlayamamıştır ‘ingeborg bachman’ı ve ‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ dizesini..

gecenin bir yarısı varılan antakya’nın ayazında ısınmak için aynı yatakta beş kat örtünün altında sabaha kadar kahkaha atarak ‘he ya he ya he ya’ deyip ısınmaya çalışmamız ve herkesi anışımız.. yazacak daha o kadar çok şey var ki..

bilmeni isterim ki son iki sene sen olmasaydın ben çoktan kaybolmuştum hiçliğimin derin sularında.. 1996’dan beri olan dostluğumuzun bu son iki senesi tüm hayatıma bedeldir kenanım ve sensiz geçen tüm vakitler benim için yaşanmamıştır.. bugün doğum günün diye içimdekileri biraz dökeyim dedim.. iyi ki varsın, iyi doğmuşsun kenanım..

şimdi ikimizin yürekleri ‘gelecek uzun sürer’de dağların tepesine nefes nefese dört nala koşup çıkan o siyah atın yüreğinde atıyor ve sonsuza kadar orada atacak bizler nerede olursak olalım..

ve son olarak bütün kötüler kahkahalarımızdan korksun diyorum.. daha önce de senin için yazmıştım yine yazıyorum : zaten bizim kahkahalarımız karşısında kim bozguna uğramadı ki..

iyi ki doğdun kenanım..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

REMBRANDT ve ÇAĞDAŞLARI SERGİSİ

İstanbul’da sergileri gezmek çok zevkli olduğu kadar zaman da gerektiren bir durum. Önceden haftalık gezi programınızı yapmanız gerekiyor. Hele bir de birkaç kişi iseniz, herkesin hemfikir olacağı bir günde anlaşmak gerekli. Deniz yoluyla boğazdan kıtalar arası bir geçiş yaparak Felemenk ressamları tanımak, o zamanlara yolculuk yapmak ve günümüzdeki anlayışla o zamanı karşılaştırmak bu gezinin özünü oluşturuyordu.

Sabancı Müzesi’nin bulunduğu Emirgân’daki Atlı Köşk başlı başına gezilmesi gereken bir yer. Hem konumu hem düzenlemesiyle harika bir seyir terası aynı zamanda.  İyi ki sanata meraklı ve teşvik eden iş adamlarımız var. Aslında Rembrandt Sergisi’ni gezerken yapılan resimlerden yine iş adamları sayesinde bu güzelliklerin ortaya çıktığına şahit oluyorsunuz. O dönemde de ticaret yoluyla zengin olan kişiler, bir prestij gösterisi olarak ailesinin veya kendisinin portlerini yaptırmış. Kimisi güpür kıyafetleriyle muhteşem salonlarında poz verirken kimisi de doğa resmetmek konusunda ünlenmiş ressamlara doğal ortamda pozlar vermiş.  Ancak hepsi de bir fotoğraftan daha gerçekçi ve o anki ruh hallerini hissediyorsunuz.

Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda da Rembrandt hayranlığına sık sık şahit olursunuz, Rembrandt için şöyle diyor;

‘Gauguin ile ikimiz, Delacroix, Rembrandt, vs. üstüne uzun uzun konuştuk. Tartışmalarımız korkunç elektrikli, tükenmiş bir elektrik akümülatörü kadar bitkin oluyor kafalarımız kimi kez, bu tartışmaların sonunda… Bir büyünün ortasında gibiyiz. Çünkü,  Fromentin’in de çok iyi dile getirdiği gibi, Rembrandt her şeyden çok bir büyücüdür.

Bunu, Rembrandt’ı öylesine seven ve izini süren Hollandalı dostlarımız de Haan ve Isaacson’la ilgili söylüyorum sana, üçünüzü de araştırmalarınızı sürdürme konusunda yüreklendirmek için…

Bu konuda cesaretiniz kırılmamalı.’

Van Gogh ve Rembrandt’da yaşadıkları süreçte ne kadar değerli resimler yaptıklarının farkında olarak sanatlarını ortaya koyup geliştirmişler ve hiç durmaksızın içsel enerjiyle çalışmışlar. Ara sıra para kaynağı yaratmak için kendi ifadeleriyle çok sanatsal olmasa da resim yaptıkları olmuş. Van Gogh’un kendi anlatımıyla ev sahibi için yaptığı resim ve postacının portresi böylelikle ortaya çıkmış. Ressamların tablolarını yaparken içinde bulundukları ruh hallerini anlamak için tabloların hikayelerine de ulaşmak gerekli. Bu da her zaman pek mümkün değil, oysa Vincent iyi yazarlığıyla bu yönde de bir armağan bırakmış. Her bir tablosunu yaparken içinde bulunduğu ruh durumunu, yaşamını ve hislerini size tekrar yaşatıyor. Bu da sanatına bütünsel yaklaşım gibi.

Felemenk ressamlar dönemlerinde sadece zenginleri resmetmek ile kalmayıp, toplum yararına da resimler yapmışlar. Halk yaşamından örnekler vererek ve bazı özlü sözlerle dikkat çekmek için. Böylelikle o zamanki zenginlerin hayatına dair bilgi sahibi olurken, halkın yaşantısına da dahil oluyorsunuz. Sanat toplum içindir ilkesini destekler gibi.  Sadece zevk vermekten çok, öğretici de oluyor.

Sergiden kazanımlar,  görsellik dışında şu bilgilendirme notu oldu. Bugünlerde sanata karşı bir çekişme söz konusuyken tam da yerini bulan cümleler…

FARKLILIĞA SAYGI (A MELTING POT*)

Felemenk Cumhuriyeti, artan refahı ve hoşgörülü ortamı sayesinde, Batı Avrupa içinde özenilen bir yerleşim yeri haline geldi. Çevre ülkelerden insanlar Felemenk kentlerine ve kasabalarına akın ettiler. Bunların kimi iş arayan insanlar, kimi de özgürce ibadet etmek için güney eyaletlerinden gelen Protestanlar ya da İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudiler gibi gruplardı. Cumhuriyet resmen Protestan bir ülkeydi, ama Katolik, Yahudi ve başka inançlardan insanların ibadeti üzerinde pek az kısıtlama vardı.

*Bu bilgi notunun İngilizce çevirisi ‘A Melting Pot’ olarak verilmiş, tam olarak Farklılığa Saygı değil ancak daha anlamlı. Erime potası, mecazi anlamı dışında, kimyada alaşım elde etmek için kullanılır. Her bir bileşik potada kendi özelliklerini kaybederek ve başka bileşiklerle birleşerek, yeni ve daha güçlü bir madde, alaşımı oluşturur.

Sanat bir erime potası ise, sanatçılar da birer bileşik gibi keşfedilmemiş yeni alaşımlar yaratmak üzere var olurlar. Toplum yararına…

 

Skycell

 

SINIRLAR*

küstüm çiçeğine ve hüsnüyusuf’umuza

 

İnsanlar da ülkelere benziyor;

Sınırları var, yüzölçümleri…

Yasaları var, bayrakları, ilkeleri…

Kimi dağlık bir arazidir,

Kimi kıraç,

Kimi bereketli…

Kimi dardır, kimi engin göz alabildiğine.

Kiminin sınırlarından pasaport denetimiyle girilebilir…

Elini kolunu sallayarak geçebilirsin kiminden

İçeri…

Sonuçta ne küçümse insanları derim kızım,

Ne de önemse gereğinden çok…

Ama anlamaya çalış;

Nedir sınırlarının varabileceği son nokta,

Nedir ve ne kadar genişleyebilir

Yüzölçümleri…

 

*Okul panosundan alınan bir yazı

Peron 114

Ölene dek hep o noktadayım. Otobüsten indiğim tam o noktada, tam orada.
Seni terminalde bekleyen, heyecandan duvarlara yüzünü boyayan, gelen-giden yolcu kavramlarına uymayan burada ne işi olan yolcu modunda, tam bu noktada gelsende-gelmesende, sonsuzluğa neşeyle gülümsediğim tam burada.
Zaten öyle bir geliş, öyle bir boyna sarılıştan sözederdim ki bir kaç meleği tarafıma bile çekebilirdim ama değil işte. Terminalin kirli pencerelerinden yansıyan güneş öylece yüzümde damıtılıyordu ve söze hiç hacet yoktu.

Burada olacağım 114.ncü peronda. Ben ölene dek anlamayacak beni getiren otobüs nasıl bir belaya bulaştığını. Ben ölene dek anlamayacak insanlar burada ne beklediğimi. Yüzyılda bir “Metrodayım geliyorum” diye mesaj göndererek seninle metreleri, saniyeleri saymamı sağlayacaksın. Sonra bitecek senin için, boşluğuma gelecek ilkini tekrar eden ve aynı tadı veremeyen tüm sarılışların, ve hiç bana denk gelemeyeceksin. Seyretmek yandaşlarına katılacağım uzak bir köşeden, birbirlerine tüm ardlarını “o an için” sonsuza dek açan iki haylaz boynu, saçları, dudakları, kolları, ağırlıkları.. Sonra elele uzaklaşacağız sahneden, beni oracıkta bırakarak. Tersinden girdiğimiz ve çarpmak üzereyken kendimize geldiğimiz fotoselli kapı neşe içinde bizi “düşe” uğurlamak için orada olacak hep..

Mevsimler, insanlar, otobüsler doldur boşalt yaparak geçecek üzerimden. Bazen gelen-giden yolcuların olacak uğrayacaksın buraya, eski bizi göreceksin, bir damla düşecek Sur’a, İsrafil’in sol gözünden..

Kusursuz bir vuslat sahnesi tasarlamamıştık zaten, çift dingilli otobüsünü perona çekip halasının oğlunun getirdiği çakma havan purosunu yakan, terminalin sığacağı kadar geniş göbeğini sağ eliyle altından destekleyen otobüs şoförüne. Yine de keyif aldığını hissettiriyordu bıyıklarının burgusundan sarkan iğrenç gülüşü. Belki de sadece sarılışın kısmına takılı kalmıştı, bilemiyorum; ama heyecandan sırtından çıkmaya ramak kalan kalbini iki kolumla kapattığımı anımsıyorum silik silik..Ama yerimde olmak için notere gidip ruhunun satışını bana verebilecek rızada bakıyordu güzelliğine, farkında değildin.. Öyle ki içinde kalan son çocukta uçurumundan düşürdü elindeki elma şekerini, o an yapayalın kaldı dudakları arasında purosu, sandım ki..

Bugün ve her gün orada olacağım sevgili.
Şimdi kalk ve oraya git sen de.
Topla 114.ncü peronda biz kokan tüm cesetleri..

 
DÜŞSEL

‘ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu; yaşamak…’

“ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
bir kumru bir kumruyu tamamlasın
bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
sadece bu.. “

Bir bahar günü en sevilen caddelerin birinde bom boş yürümek.. göz ucuyla süzülen vitrinlerde ucuz, indirimli bir şeyler bulup almak.. bir yanından tren geçen, sedirli bir çay bahçesinde oturup, saatlerce gazete okumak.. telefonu kurcalamak.. acıkınca patatesli bir gözleme yemek.. bazen ıspanaklı.. peş peşe keyifli keyifli yudumlanan demli çayların eşliğinde saatleri devirmek.. zamanın farkında olmamak..
bazen tüm bu sıradan yapılan şeyler sebebiyle gülümseyebilmek..
evet, yavaşlık.. sıradanlık..
Sadece BU..

“iş edinmişim öyle kimsesizliği
kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi -
çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi..”

Sesler.. hayatı, yaşamı anımsatan, çağıran sesler.. her kafadan çıkan sesler.. mutlu, mutsuz, acılı, sevinçli bazen ölümcül sesler.. ama, o sesleri duyamıyorum .. Kimse Yok muuu !!


“çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
değişmek..”

Bir film.. Bir replik.. “Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, Gece devriyelerinde bağırırdı: “Herşey yolunda. Herşey yolunda!” Biz de huzurlu bir şekilde uyurduk. Sonra bir gece, bir hırsızlık oldu. Ve öğrendik ki meğerse bekçi körmüş! O, “Herşey yolunda!” derdi, biz de güvende hissederdik kendimizi. O gün, bu kalbin ne kadar kolayca korkabildiğini öğrendim. Kandırmanız gerekiyor. Sorun ne kadar büyük olursa olsun, “Herşey yolunda.”


“biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
güneşler girer çıkar ellerinize..”

Bir kitap.. bir aşkı anlatacak, okursam.. okuyamıyorum.. yüzümde aşka yabancı olma ifadesi.. aşk, bomboş bir park şimdi.. kimsesiz.. umutsuz.. sahici olmayan..

“işte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
sabaha kadar sabaha
uyuyup uyandığımız
bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız.”

Doğduğumu hatırlıyorum.. sonra öldüğümü de .. çok oldu öleli.. ço
k zor oldu ikisi de.. hep hatırlıyorsun.. hep hatırlıyorsun..

“biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

‘TAFLAN’

Metamorfoz

Babam 16 yaşına kadar deniz görmemiş bir çocukluk bıraktı bana. Kırık bir “Pinokyo” bisikletten gizlice bakarak kontra “BMX” bisikletlere özenmek sonra. Ekmeğe hep ben gittim, eve gelirken almayı unuttuğu sigarasını market raflarında aramaya da, ki cins bir marka sigara içerdi babam, bulmadan dönemezdim.. Tüm sınavlara yalnız gider, yalnız dönerdim; sıkı yönetim altında yaşayan annemin “sen yaparsın” okşayışları olurdu sadece sırtımda, her zaman da babamın sınava gireceğim okullarda önceden keşif yapmadığı içindir, iki saat erken giderdim, adres sora sora..

Akşam ezanından sonra cinler, periler fink atardı bizim mahallede. Babam yalan mı söyleyecek ? Çıkmazdık top oynamaya, misket yuvarlamaya..

Babam 16 yaşına kadar deniz görmemiş bir çocukluk bıraktı bana, yüzmeyi bilmem bu yüzden. Hiç babamın kollarında yatay durumda su yutmadım ben herhangi bir denizden, çocukken. Kullanılmış kitaplardan bana ait olmayan notlar ezberler, altını çizmediğim halde, kullanılmış orjinalinde altı çizik cümlelerle fikirler bilerdim inceden. Pijamayla girdiğim beden eğitimi derslerinde rezil olurdu babamın vurdumduymazlığı, oralı olmazdı bir süre sonra görüntü alışkanları. gerektiği kadar görmezden gelinirdi yanaklarımın mesken tutmuş kızıllığı. Çuvaldızla ayakkabı dikilmeyi abartırdı yırtıklarım, yeni modeller üretirdi annem dike dike ayakkabılarımı. Tabanları için yapabileceği pek fazla birşey yoktu da, iklimin ibne ılımanlığına kızmak gelirdi hep dışımızdan. Yağmuru da pek sevmem bu gibi sebeplerden..

Uzak uzak okullarda okumak istemediğimi söylesemde, duyamayacak kadar dibimde olurdu babam. Yürüye yürüye, okul yollarında bıraktım çocukluğumun yarısını bu yüzden. Kahvenin önünden geçmem için yalvarırdı bazen yorgunluğum, yorgunluğum yüzünden yolu kısaltma zorundalığım, beni çağıran sesi hep görürdü beni geçerken. Giderdim mecbur, kulağımı uzatırdı saçma sapan bir gözünün üzerinde kaş var meselesi yüzünden. Bazen kafamla birleştiği yerden yırtılır, kanardı kulağım. Ama canım, annemin içi kadar acımazdı hiç..

16 yaşının sonunda denizi görüp görmeyeceğime pişman oldum bir gün. Eşşek derisidir babamın kemeri, milim milim bilir çocukluğum.

Bir kızı sever gibi oldum, başka bir liseden. Annem tanımak istedi, koynundan çıkarıp annem kokan 10 bin lira yol parası verdi, getireyim diye. Babam elimden parayı alıp, annemide benide berhudar eyledi yine kemeriyle.. Kız çok bekledi o gün biliyorum, çünkü ben de çok bekledim o günden sonra hep buluşma yerimizde. Hiç gelen olmadı dilenememiş özürlerin morluklarından öpmeye..

Babam 17 yaşına kadar küfre esir bir çocukluk bıraktı, ölürken bana. Çok şey öğretti ama, gazete kağıtlarını banklarda yatarken üşümemek için koltukaltlarına tepmeyi mesela, acıktığından fırından ekmek çalmayıda, eski morlukların yeni ve farklı morluklara bağışıklık kazanmış olmasını ya da. Polislerle içli-dışlı, joplu-sopalı olmayı sonra. Hiç gelmeyen kadınlara morluklarını itinayla saklamayı da..

Babamı kaybettim ben, üç ay önce hiç girmediği aramızdan ayrıldı, nasıl oluyorsa. Şimdi mezarına gidip gidip çiçeklerini, otlarını suluyorum, bildiğim bir kaç duayı ediyorum, bilmediklerimin üzerine basmıyorum. Babamı hiç kazanamadığım kadar kazandım şimdilerde, ölüp gerçekten benimle olduğu için kime minnet duymalıyım bilmiyorum. Tüm bağışlamalarımın ipini çözdüm, babamın ruhuna hediye ediyorum.

Ve sanırım herşeye rağmen onu çok özlüyorum..

 

‘Düşsel’

‘senin düş çemberini engellemek içindir karşıda uzanan duvar..’ – St. John Perse

 

 

 

 

 

 

‘aylak adamız’ beşinci yılına bensiz girdi.. sağ olsun reis ‘blackhawk’ güzel bir yazıyla o günü es geçmedi.. zaman su gibi akıp geçiyor.. daha dün gibi şu odada reis ‘blackhawk’ ‘aylak adamız’ fikrini ortaya atmış, odada bulunan altı yedi kişiden çoğu kafa bulmuştu.. şimdi biz ikimiz hepsiyle kafa buluyoruz.. hepsi ‘oblomov’, hepsi karpuz büyütüyor.. lafa gelince varlar, çeneleri makine gibi çalışıyor ama icraata gelince fıslar.. bir el atın, bir iki kelime yazın, bir şeyler üretin, yaratın.. yok nerede o cesaret ve yürek.. bazıları da el attılar kenara çekildiler.. onlara daha da gıcığım.. kimisi de ‘ah ben de burada yazdım’ diyebilmek, hava atabilmek için yazdı birkaç yazı bastı gitti.. olsun biz yine buradayız, kırkı aşkın yazar kadromuzla kafamıza göre takılıyoruz..

‘aylak adamız’ın doğum gününde burada olup ıslatabilmek isterdim aylak adamlarla.. ama yoktum yine yollardaydık.. son dört ayda on dokuz bin kilometreden fazla yol yapmışım tek başıma.. araba artık motor indirmeye hazırlanıyordu ki servise götürdüm son kaçışımdan önce.. servisteki kırıtık baylardan birisi ‘evet seksen binde gelmişiz, şimdi doksan bin kilometre bakımı yapacağız arabamıza’ diye hem konuşup hem  yazmaya başlayınca, ‘canım yüz bin kilometre bakımı olacak’ dedim.. adamın gözler faltaşı gibi açıldı.. ‘nasıl yani’ diye sorunca ‘azmettik  yüz bini geçtik’ dedim.. ‘taksi olarak mı kullanıyorsunuz arabayı’ diye sordu, ‘yok, uzun yol aylaklık aracı’ olarak kullanıyorum dedim.. sırıtarak mal mal bakıp işlemlerimi yaptı.. sanırım dört ayda dünyanın etrafının yarısını dönmüşüm, kısmetse diğer yarısını da önümüzdeki dört ayda tamamlarım..

şaka bir yana yolda olmak gayet güzel, insan kendini bile unutuyor yolda, arabayla bir vücut oluyorsunuz, arabanın bir aksamı gibi oluyorsunuz.. aslında arabanın beynisiniz.. siz olmasanız araba yürüyemez zaten..

son yolculuğumda kafamı bayağı boşalttım.. dünyayla iletişimimi bir hafta tamamen kestim.. ne telefon, ne internet.. belli sayıda insanın bana ulaşabilmesi güzeldi.. bol bol ‘mor dağların yalanı emrecan’ ustayla dağ ova bayır dolandık durduk.. deniz kenarına gidip ‘akdeniz’in en mavi yerlerine gözlerimizi sabitleyerek saatlerce konuşmadan oturup dalgaların sesini dinleyerek tavşanlı biralarımızı yudumladık.. oralar hala esir edilmemiş yerler olduğundan ‘hop birader baksana burada içmek yassah, çekin arabanızı’ diyen ayılar yoktu.. zaten oralarda yerse yapsınlar böyle bir şeyi.. özgürlük güzel şey.. devletin insana ulaşamadığı yerler tek özgür yerlerdir dünyada.. öyle yerleri çok seviyorum..

denizin kenarından sıkıldık mı basıyorduk ‘mor dağların yalanı emrecan’la ‘st. simon’a çıkıyorduk.. orası şimdilerde esir olmak üzere.. etrafını yüzlerce rüzgar gülü tabir edilen elektrik üreteçleri doldurmuş durumda.. manastırın etrafı bile çevrilmiş bunlarla, birinci dereceden tarihi yer olmasına rağmen.. bu devir paranın açamayacağı kapının olmadığı bir devir.. şansımıza manastıra koyulmuş bekçi murtaza kıvamındaki arkadaşa denk gelmedik bu gidişlerimizde.. insanın aklını alıyor siz manastırı dolaşırken ya da dinlenmek için bir kayanın üzerine çömelirken.. ‘hop o kayaya oturmayın..’ soruyoruz ‘niye bize zarar mı verir..’ el cevap : ‘yok o kaya numaralandırıldı, uydudan izliyorlar, bir milim oynarsa ben işimden olurum..’ ben de ‘sen boku yemişsin o zaman, en ufak bir depremde onlarca santim yer değiştirebilir bu kayalar’ deyince de sustu gariban arkadaşım.. ulan manastırın son doksan yılda anasını ağlatmışlar, her yerini hazine bulacağım diye delik deşik etmişler, bir sürü eseri çalmışlar, yağmalanmadık yeri kalmamış.. geriye sadece yüzlerce ton ağırlığında kayalar kalmış, devlet şimdi onun peşine düşmüş.. neredeyse tamamen yerle bir olmak üzere olan bu şaheseri restore edip yeninden eski günlerine kavuşturacaklarına kayaları saymışlar ve numaralandırmışlar.. vay be ne büyük ne muhteşem bir iş..

bir haftalık son kaçışımdan sonra 1 mayıs günü sabaha karşı istanbul’a geldim.. iki üç saat kestirdikten sonra yataktan fırladım.. bugün büyük gündü.. emeğin günü.. her önemli gün gibi içi boşaltılmaya çalışılan, ‘emek’ özünden koparılmaya çalışılan büyük gündü.. yüzlerce insanın geçmişte katledildiği, yaralandığı, işkencelerden geçirildiği o anlamlı gündü.. tüm yorgunluğuma rağmen her sene yaptığım gibi yüzbinlerce emekçi kardeşimle birlikte olmak için hemen hazırlandım.. annem, babam, kardeşim gibi beni her daim arayıp, soran, merak eden kardeşlerim ‘kenanım, zaferim ve büyük reis blackhawk’la kadıköy iskelede buluşup vapura atladık.. karaköy’den geçen sene yaptığımız hatayı yapmayıp yokuştan istiklale doğru tırmandık.. sonra son sürat meydanların meydanı ‘taksim’e yollandık.. geçen sene yürüyüş güzergahı olmamasına rağmen sadece ‘aylak adamız’ pankartı arkasında biz yürümüştük burada binaları, kaldırımları sarsa sarsa.. bu sene ‘oblomov’lar ve artistler yüzünden böyle bir şey gerçekleştiremedik.. biz rahattayız, sıkıntımız yok.. kafalarına göre takılanlar düşünsün.. neyse alana vardık.. alan biz geldiğimiz sırada bile hınca hınç dolmuştu.. zaten alanın büyük bir kısmını geçen seneye göre gasp etmişlerdi.. çünkü katılımın rekor seviyede olacağını biliyorlardı.. ve nitekim diğer sarı sendikalar türk-iş ve hak-iş’in başka illere tüymesine rağmen gelmiş geçmiş en geniş katılımlı 1 mayıs oldu.. akşama ve ertesi gün medyaya baktım, özellikle yandaş medya mitinge katılımların başladığı ya da bitmesine yakın ki dağılım esnasındaki görüntüleri kullanmışlar ve verdikleri rakamlar otuz ila elli bin arasında değişiyor.. ‘yürrüyün’ anca gidersiniz.. yüreklerinizdeki korku taksimden duyuluyordu.. büyüyen toplumsal muhalefetin gücünü az göstermeye çabalayın siz ama meydanlar gün geçtikçe daha da kalabalıklaşıyor.. o çok sevdiğini söylediğiniz demokrasinin dikenleri bunlar ne yapacaksınız katlanacaksınız bre.. yüzbinlerin katıldığı kutlamalardaki ufak birkaç çapulcunun kırdığı birkaç camın görüntüsünü vererek kötüleyemezsiniz o alana gelenleri.. bir de hala ‘marx, engels, lenin’ takıntınız yok mu sizin ona daha çok bitiyorum.. ne kadar korkuyorsunuz bu adamlardan hala.. niye korkuyorsunuz ki.. yıkıldı gitti sosyalizm ve onun sakallı adamlarının düşünceleri.. öyle demiyor musunuz.. e neden hala bu kompleks ve korkunuz.. neden hala televizyonlarda ‘deniz’e, ‘che’ye, ‘castro’ya salya sümük vahşice saldırıyorsunuz.. siz kimsiniz arkadaşım.. sizi bir iki sene sonra kimse hatırlamayacak fakat onlar sonsuza kadar halkların yüreğinde yaşayacak ve hatırlanacaklar.. kıçınızı yırtsanız da o televizyonlarda ve dokunulmaz gazete köşelerinizde bu böyle olacak.. çatlayın patlayın.. bakın ne güzel kutlandı devlet uzaktan bakınca meydana.. devletin olmadığı yerde şiddet olmaz, anarşi olmaz.. nerede devlet var orada kaos oluşuyor.. çünkü devlet baba hemen ortaya çıkıyor ‘yassah hemşerim’ diyerek.. niye yasak lan niye.. ne, yasak olan ne.. işte yıllarca yasakladınız ne oldu.. seve seve verdiniz meydanı.. bak iki senedir oluyor mu bir şey.. olmuyor.. kırk elli kişilik gencin yaptığı saçmalık mı kaldı elinizde geyiğini yapacağınız.. yapın sabaha kadar yapın.. size malzeme çıktı işte.. ama tüm ülke gördü ki devlet uzaktan bakınca olay çıkmıyormuş.. bu kadar basit..

bu seneki 1 mayıs ilginç görüntülere sahne oldu.. medyaya malzeme bol çıktı.. islamcı bir grubun 1 mayıs’a katılımı abartıldıkça abartıldı.. vay kardeşim ne büyük olaymış.. orada yüzbinlerce insan ve grup var, yüz kişilik grubun peşine takıldı adamlar.. daha önceki 1 mayıs ve protesto gösterilerinde solculara, işçilere saldıran zihniyetten bir grup imana gelip, özür dileyip 1 mayıs’a katılıyorlarmış, mış, mış.. hele arkalarına takılan ufak bir soytarı grup vardı yedi sekiz kişilik.. onlara kafa göz dalmamak için zor tuttum kendimi.. sivas katliamını meşru gören ve liderleri halen cezaevinde olan bu soytarı grubu da ellerine almış üç çaput parçası kıvamında pankart ve hapisteki liderlerinin resmi yedi sekiz kişi malum işaretlerini yapıp yürüyorlar.. garibim çakal carlos’un da mesajını poster yapıp taşımışlar.. ulan çakal carlos sizin yıllarca solcu kanıyla beslendiğinizi bilse suratınıza tükürürdü.. ama dört duvar arasında nereden bilecek.. neyse öndeki geniş katılımlı diğer islamcı grubun pankartları ve sloganları da kafa açacak cinstendi.. bizim grubun önünden geçerlerken her sloganlarına günaydın diye karşılık verdik.. gerçekten de günaydın.. hele ‘kula, kulluğa ve sömürüye hayır’ pankartları tam bir komediydi.. siz kulsunuz kardeşim nasıl hayır diyorsunuz buna.. öndeki pankartta ‘mülk allahın’dır yazmıyor muydu.. mülk nedir.. mülk dünyaysa, kainatsa siz de kulsanız nasıl kula kulluğa hayır.. ve daha nice komedi pankart ve slogan.. ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye slogan atıyorlardı.. sanki dinin hırsızlıkla ilgisi var, her dinden, gruptan, topluluktan hırsız çıkabilir.. dinle ne alakası var.. ekonomik ve politik içeriği nedir bu sloganın.. neden bu kadar kapalı bir slogan kullanılıyor.. hırsızlar kim, açık açık söyleyin kardeşim.. korkuyor musunuz yoksa.. yapmayın.. stadyumlarda bazen bağırmayan ya da oturan seyircilere böyle koro halinde bağırırlar.. bunlar da ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye bağırıyorlar.. güya sol grupların gönüllerini okşayacaklar.. nitekim cılız da olsa alkışlayanlar oldu bu kafaları karışık grubu.. aramızda konuştuk, gelecek seneye faşistlerde katılırsa bu 1 mayıs’a hiç şaşırmayız diye.. gerçekten de öyle, kızıl rengi maviye çevrilmeye çalışılan 1 mayıs’ın içinin boşaltılmaya, anlamsızlaştırılmaya  çalışıldığı ortada.. yıllarca her alanda solcuların tepesine binmeye çalışan, üniversitelerde bugünlerde dahi solculara saldıran gruplar 1 mayıs alanına ellerini kollarını sallaya sallaya girdiler.. yüz kişi değillerdi belki ama anlamı büyüktü bu alana sızma olayının, tabi anlayana.. her alanda, edebiyatta, sanatta, sinemada olan sızmaların, muhafazakarlaştırma operasyonlarının bir aşamasıydı bu.. artık hayırlısı bakalım seneye faşist gruplarla, işadamları da katılacak mı ve gülerek aramızda onlar için bulup söylediğimiz sloganları atacaklar mı.. ve 1 mayıs günü bu sağcı grupları alkışlayanlar gibi onları da alkışlayacaklar mı.. ne acı ve ne komik..

neyse kısa keseyim şimdilik.. yazacak çok şey birikti, içim dolup taşıyor, hepsini yakında yağdıracağım buradan..

1 mayıs günü alanlardaki kutlama ve anmalara katılan tüm emekçilerin (yukarıda saydığım alana sızan iki grup hariç) yüreklerine sağlık diyorum, geç de olsa hepsinin bayramını tekrar buradan da kutluyorum..

gülüşünüzle kalın..

 

Crockett..

“Rüyalar ölmek için nereye giderler?”

Sinead O’Connor’la ilk karşılaşmam, “Nothing Compares 2 U” adlı şarkısıyla olmuştu. Sene 1990, henüz 13 yaşındayım… Sıfır numara kazınmış kafası, öfkesinin ardındaki politik duruşu ve yalın giysileriyle, herkesten farklı duruyordu. İrlanda onun annesi, o ise İrlanda’nın yaralı kalbi, evin yolunu kaybetmiş yetimiydi.

 

Ama ben onun en çok, “Universal Mother” adıyla piyasaya çıkan albümünü sevdim. Sinead büyümüş, anne olmuş ve öfkesi de sakinleşmeye başlamıştı. İrlanda için acıyan kalp, sevgi ve şefkatle bağ kurmuş, İbrahimi bir balta ile öğretilmiş ve ezberletilmiş ne kadar kabul varsa, bir bir yıkıyor, âlem ile ilişki kurmanın yolunun koşulsuz seven bir kalp ile mümkün olabileceğini mırıldanıyordu. Ama önce kendimizi, parçalanmışlığımızdan, bu bölük pörçük rutubetli zihinden, hayvanat bahçesindeki koşullanmış hayvanlar gibi hissettiğimiz tüm hallerden, anlardan, ilişkilerden azat etmemiz gerekiyordu:

“I am not no animal in the zoo

You may not treat me like you do

I am not no animal in the zoo

This animal will jump up and eat you…” (Red football / Universal Mother)

İbrahimi baltanın yeterince anlaşılmış, hakkı verilmiş bir sembol olduğunu düşünmüyorum. Birliğe giden yolda bütünleşebilmek için, inançlarımızı, ideolojilerimizi, kabullerimizi, karşıt olanların tepesine tepesine indirip, cinlerin (yabancılaştırıcı etkilerin) barınaklarını bertaraf etmek mi bu sadece? Suretler, hayalin, gövdemin ortasında gezinen anlamın ve karanlığımda cirit atan ifritlerin yansıdığı adacıklarsa ya? Kendime indirmeden baltayı, suretlerin altını üstüne getirmemin ne anlamı var, öyle değil mi bayım? Bir vakit önce, yeryüzündeki hırs, kin, açgözlülük vs. duygular için kapitalizmi suçluyordum. Bir yerde bir yanlışlık, bir eksiklik vardı; ancak bilincim anlamaya çalışsa da anlayamıyordu. Sonra, bir gün, peşinden gitmeyi bıraktığımda, sezgisel olarak bilindi: “Kapitalizm, sadece ortak bilinçaltında depolanmış arzu ve heveslerin bir yansımasıydı.” Yetemeyen, kötürüm olmuş bir kalp, koşulsuz sevme yetisinden yoksun olduğu için, yerine hırsla binalar inşa ediyor, başkalarının olana göz dikiyor ve ölene kadar harcayamayacağı kadar maddi değeri istifleyerek teselli bulmaya çalışıyordu:

“All babies are born saying God’s name

Over and over, all born singing God’s name

All babies are crying

For no one remembers God’s name

There is only love, there is only love

There is only love in this world…” (All babies / U.M.)

Sinead da bunu yapıyor aslında. İbrahimi balta onun eline çok yakışıyor. Diskografisine göz attığımda her daim bir seyr-ü sûluk pırıltısıyla arz-ı endam ettiğini görüyorum. Hiç sapmamış; belki anlaşılmamış; ama hiç satmamış. Karanlıkta ifritlerle savaşan yetim kalp, inci tanesi gözbebekleriyle baktığı her şeye İsa’nın kanını serpiyor. Sina Dağı’nda ne ile karşı karşıya olduğunu kestiremeyen zahirin oğlu Musa’ya da gönderme yapıyor fenafillah kavşağında yaptığı son albümünde:

“I plead the blood of Jesus over you

And every fuckin’ thing you do

Seven times I plead the blood of Jesus over you

Take off your shoes

You’re on hallowed ground…”

(Take off your shoes/ How about I be me -And you be you?)

Görünen görünmeyenle, suret anlamla, sonlu olan sonsuzla, bahtiyar bedbahtla, iyi kötüyle iç içe geçmeden… Welhasılıkelam, önce kendimizi bilmeden, olduğu gibi, ne ise o olarak perdesiz görmeden ve kabul etmeden, kim inanır ki dünyayı ve diğerlerini değiştirebileceğimize? Ki bu ne ola, şu dünyayı ve insanları değiştirme, yapıp bozma, eğip bükme fantezisi? Jung’un kör büyücüsü, Cervantes’in Don Kişot’u… Sinead, uçurum kenarlarında dolaşan Tanrı’nın diğer bir güzel çocuğu John Grant’ın “Queen of Denmark” şarkısını da çok tatlı senlendirmiş bu bağlamda:

“I wanted to change the world

But I could not even change my underwear

Who’s gonna be the one to save me from myself

Don’t know what to want from this world

I don’t know what it is you want to want from me” (HAIBMAYBY)

 

İşte böyle egom, her şeyi beni korumak ve hayattan en az zararla sıyrılmam için yapıyorsun biliyorum. Ancak, senin yarattığın yalancı cennette, katarakt düzeninde, plastik sevgilerle avunarak, “-mış” gibi yapmak istemiyorum. Boğuluyorum, anlıyor musun? Her daim eteklerimde “ebeveyn” kodlu bulaşmalar, kallavi idealler ve adab-ı muaşeret gevelemeleri… Nereye dönsem, nefes alamıyorum. Tatar Çölü’nün Drogo’su gibi, “ya gelirlerse” diye avunup, kendimle karşılaşmayı erteleyerek, bir ömür boyu kalende hapis kalmak istemiyorum.  Kendime dair zannım, homo lokumu lupus, bertaraf ol! Sana dair zannım, sen de homo lokumu lupus! Sen ve ben şimdi sen ve beniz, kalbin rehberliğinde, vaktin çocuğunun elinden tutarak yürüyoruz yaşamı. Yaşam dediğimiz, biz yüksek sesle şarkılar söyledikçe aydınlanan çiçekli patika:

“Don’t stop me talkin’ about love

How I ‘am gonna find what I’m dreamin’, oh?

I got you, found what I’m dreamin’!

How about I be me

And you be you?” (HAIBM – AYBY)

 

İşte bu sarp yokuş, onunla karşı karşıya geldiğimiz alan ise rüyalarımız. İnsan evet rüyalarına kahin ya da bilinçaltına deptiği “daha daha daha….benim benim benim” oburluğunu tatmingah muamelesi yapmamalı. Rüyalar kıymetli, eğer farklı suretlere bürünerek bize görünen anlamların peşinden cesurca gidebilirsek…. Eğer sevgili Jung’un işaret ettiği hem kişisel hem de ortak bilinçaltımızın katmanlarında büyücünün şahitliğini rehber edinerek gezinebilirsek… Biliyorum, eve giden yolu bulabiliriz, ait olduğumuz yere, kutsanmış vadimize, kalbimize:

 

“Sometimes life does
things to you
that will hurt you
and confuse you ,
but when you’re left behind
you’re sure to find .

So you must go back home ,
that’s where you belong.
You must go back home .” (Back where you belong / HAIBMAYBY)

 

*** Başlığın orijinal hali, “where the dreams go to die”. John Grant’in güzel şarkılarından biri.

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanlıktan doğuştan atılmıştık.. gemimizi doğuştan batırmıştık..’ – masist gül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Ey benim yitip giden dinginliğim,

Huysuz gözlerim, taşkın duygu ırmağım.

Sakınır oldum şimdi dileklerimi bile,

Yaşantım benim, düşte mi gördüm seni yoksa?

Sanki ilk yazın tınlayan erkeninde

AKTIM GEÇTİM PEMBE BİR TAYLA DÖRTNALA..’

 

SERGEY YESENİN..

 

 

“27 mart ‘reis’in (blackhawk) doğum günüydü.. bugün de benim doğum günümmüş.. ‘reis’ 30’a dayandı bense ona fena fark attım tozumu topluyor arkamda, ondan 8 sene öne geçmişim.. ama ikimiz için de kendi yaşımızın önemi yok.. biz hala 20’lik aylaklarız.. bizim için sadece ‘aylak adamız’ın yaşı ve yaşaması önemli..

bebeğimiz büyüyor yakında 4-4-4 yani eşittir kocaman SIFIR olan eğitim sistemine başlayacak yaşa gelecek.. ama biz onu bu dandik olan ve daha da dandikleştirilen eğitim sistemine ait okullara göndermeyeceğiz.. o kendi kendisini yetiştirecek ve yetiştiriyor..

neyse ‘reis’in 30’a benim 38’e girdiğimiz şu günlerde ortalık toz duman ülkemizde ve dünyada..

yaz boz tahtası olan eğitim sistemini tüm cumhuriyet kazanımlarını ve tecrübelerini yok etmek için  elbirliğiyle bir kez daha paramparça ettiler..

demokrasi hakkındaki görüşlerimi herkes bilir, inanmadığım ve güldüğüm bir sistemdir, insanları kandırmak için oynanan bir tiyatro oyunu gibidir ‘demokrasi..’ şu aralar bakıyorum da ‘demokrasi’ havarisi yazarlar, entel danteller, liboşlar ‘newroz’ bayramı sürecinin başlamasından bu yana iki haftadır meydanlarda, sokaklarda sıkılan onlarca ton biber gazını ve binlerce metreküp boyalı suyu demokrasinin beş şartından saydıklarından olsa gerek pis sırıtık gülüşleriyle ‘provokatörler, provokasyon, gizli tertipler, derin devletin oyunları..’ vs gibi kelime ve kelime kalıplarının arkasına sığınıyorlar.. bir ara demokrasinin beş şartını yazacağım ve o yazıyı o pis, sırıtık, yalaka suratlarına fırlatacağım..

kürt açılımı, demokrasi açılımı dediler şimdi faşizmin doruklarına açılım yapıyorlar.. derin devletin cirit attığı, faili meçhullerin, kayıpların en yoğun yaşandığı dönemleri aratır zamanlara gidiyor gibiyiz..

gazeteler kapatılıyor, biber gazlarıyla insanlar öldürülüyor, sonra da hastaymış zaten diyorlar.. darbe anayasası tarafından da korunduğu öne sürülen en temel ’demokratik’ insan haklarını gasp ediyorlar.. keyifleri gelince yürüyüş ve protesto mitinglerine izin veriyorlar, keyifleri gelmeyince provokasyon olacak, olmaz yürütmem, toplandırtmam diyorlar.. kafalarına nasıl eserse.. demokrasi ve demokratik hakları kullanma özgürlüğü onların iki dudağının arasında..

bir yandan da demokrasi havarileri ağababalarının emirleriyle ‘suriye’deki yönetimin (ki daha iki sene öncesine kadar fenerbahçe’yi şam’a götürdüklerinde, fethiye’de yatla tatile çıktıklarında da aynı yönetim vardı ve şimdi ‘katil, diktatör’ dedikleri adamla tatil yapıyorlardı, komedisiniz yahu komedi) devrilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.. kendi partilerinin ilçe teşkilat başkanları seçim çalışmalarında hatay’da oy toplamak için şam yönetimine nasıl yakın olduklarını her yerde belirtiyorlardı ve fenerbahçe’yi şam’a götürmelerini örnek gösteriyorlardı.. e şimdi ne oldu ağalar beyler.. diktatörlerle yat gezisine çıkıldığında nasıl güvendiniz de aynı yatta vakit geçirdiniz bu adamla.. ne değişti şimdi.. ‘kaddafi’de de aynı hikaye olmuştu, çadırına kadar rahmetli erbakan gitmiş orada bir güzel türkiye’ye hakaret eden, fırça atan ‘kaddafi’ dinlenmiş sonra hiçbir şey olmamış gibi iki ülke arasındaki ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı..  2010’da bu sefer şimdiki başbakanımıza ‘kaddafi insan hakları ödülü’ verilmesi uygun görülmüş ve başbakanımız bu ödülü istanbul’da bir otelde törenle almış ve bu ödülü almaktan memnuniyet duyduğunu belirterek övgülerle dolu uzun bir konuşma yapmıştı ve bu ödül iade edilmedi hiçbir zaman.. yine sudan’da 300 bin insanın katili olan ‘ömer el beşir’ tüm dünyada savaş suçlusu olarak aranırken ve uluslararası ceza mahkemesi’nde yargılanırken ülkemizde büyük törenlerle ağırlanmış ve pohpohlanıp övgüler düzülmüştür..   

galiba ben her şeyi yanlış anlıyorum ve yanlış biliyorum.. kafayı yememek elde değil.. ve ben yedim, ayrıca içtiğim alkol oranını üç katına çıkardım bu adamlar yüzünden.. siroz ya da pankreas kanseri olursam onlara dava açacağım..  arkadaşım ben aylak, ayyaş bir adamım.. koskoca adam da olmuşum tam 38 yaşıma gelmişim.. sizin bu akıl sır erdiremediğim değişkenliğinize hala bir türlü anlam veremiyorum.. bu nedir yahu.. ben mi anormalim acaba.. benim mi beyin fonksiyonlarım yetersiz, algılama kapasitem düşük.. hep içip sarhoş kalmak istiyorum sizin bu değişkenlik hızınızdan yere yapışmamak ve baş döndürücü değişkenlikteki yönetim sisteminizi görmemek, duymamak için..

38 yaşıma girdiğim şu günde tek isteğim bu: yazın, bozun, çizin, değiştirin, kapatın, açın ama benden uzak durun.. uzak durun.. uzak durun.. uzak durun..  

ne yaparsanız yapın yeter ki benden uzak durun, gölge etmeyin bana yeter..

çok mu şey istiyorum, hayır..

demokrasi de, ülke de, dünya da sizin olsun yeter ki benden uzak durun..

benim size ihtiyacım yok..

gökyüzünün, denizlerin, st. simon’un rüzgarlı tepesinin yanında tavşanlı biralarım, mangal gibi yürekleri olan yaşama sebebim ‘komşi’ (fran-sı-z) kardeşim ve diğer aylak kardeşlerim, bir tanem ‘güneş’ yeğenim, bana sabırla tahammül eden ve sonsuza dek yoldaşım ’ciğerim’, onsuz geçirdiğim her saniyemin boşa geçmiş olduğunu acıyla her an hissettiğim ve o boşa geçirmiş olduğum vakitler için ağladığım ‘kenanım’, yeni tanıştığımız halde 40 yıllık yol arkadaşıymışçasına kader birliği ettiğimiz ‘zaferim’, bir görünüp bir kaybolan kalbimin atımları elinde olan ‘ikizim’ ve her zaman yanımda olan ‘aylak adamız’ın  yaratıcısı tertemiz kalpli, dünyanın en  fedakar insanı ‘reis’ (blackhawk) ve AYLAK ADAMIZ var..

geri kalan ne varsa  hepsi sizin olsun bu dünyanın..

nefes almama karışmadığınız sürece işim olmaz sizinle.. yolunuz açık, değişim hızınız sonsuz olsun..

‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ diyen ‘ingeborg bachmann’ yüreğimde ve ben kendimi yokuş aşağı bırakmışım zaten, özgürlük önümde ve yakında!”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

mişima..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yukio mişima’ 45 yıllık yaşamında değişik sanat alanlarında özgün eserler vermiş japonya’nın yetiştirdiği büyük insanlardan birisidir.. ‘mişima’nın özellikle edebiyat alanında verdiği eserler büyük ses getirmiştir.. politik alandaki görüşleriyle de tanınan ve büyük bir taraftar topluluğu olan ‘mişima’ kendi isteğiyle  1970 yılında yaşamına son verirken de dünya üzerinde büyük yankı uyandırmış, bütün gözler bir anda ‘tokyo’ya çevrilmiştir..

japon ordusunun üslerinden birisi olan ‘tokyo’daki ana kampına dört yoldaşıyla giden ‘mişima’ önceden tanıdığı oranın en büyük komutanını odasında esir alıp bağlamış, daha sonra da üssün ana binasının balkonuna çıkarak bahçede toplanan binlerce insana ve askere elindeki bildiriyi okumuş, konuşmasını yapmış daha sonra balkondan içeri girerek önce  ‘seppuku’ için hazırlanmış, kendi karnını yanında getirdiği kılıçla kesmiş daha sonra yanındaki diğer üç yoldaşından birisi ‘seppuku’nun tamamlanması için ‘mişima’nın kafasını kılıçla uçurmaya çalışmış ancak gözlerinden gelen yaşların görüşünü engellemesi nedeniyle kılıçla ‘mişima’nın boynunu tutturamadığından kafasını bir türlü koparamamış, sonra ‘mişima’nın diğer bir yoldaşı kılıcı eline alarak tek vuruşla ‘mişima’nın kafasını gövdesinden ayırmıştır..

(seppuku : samurayların bir intihar yöntemidir, japonlar buna harakiri derken samuraylar ‘seppuku’ derler.. ‘seppuku’ karnın düz ya da haç şeklinde seppuku yapanın kendisi tarafından küçük bir kılıçla kesilerek iç organların dışarı çıkarılmasının akabinde diğer şahsın ‘seppuku’ yapan samurayın kafasını kesmesiyle sonlandırdığı bir intihar ritüelidir.. kafanın kesilmesindeki amaç karnın deşilmesiyle ortaya çıkan büyük acının derhal sonlandırılmasıdır..) 

tüm bunları sandalyede bağlı general şaşkınlık ve korkuyla izlemiştir.. ‘mişima’nın kafasını kesemeyen yoldaşının da ‘seppuku’ yaparak kendisini öldürmesinden sonra diğer iki yoldaşı generali serbest bırakmış ve kapıları açarak teslim olmuşlardır.. kendi seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için yaşamlarını ortaya koyan bu insanların yaptığı eylem, tarihin unutulmaz olayları arasına girmiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaklaşık bir ay önce ‘kenanım’la sinemadan bahsederken müziğin filmlerin etkileyiciliğine katkısı hakkında konuşuyorduk.. bazı yönetmenler filmlerinde neredeyse hiç müzik kullanmazlar.. bu beni hiç rahatsız etmez.. aksine bazı filmlerde olan aşırı müzik insanı rahatsız eder ve konuya odaklanılmasına engel olur..

adını şimdi hatırlamıyorum ama bir yönetmenin ünlü bir devrimcinin hayatını anlattığı filminde ölüm sahnesini müzik olmamasından dolayı çok soğuk ve çok duygusuz bulanlara karşı söylediği şeyleri anlattım ‘kenanım’a.. yönetmen filminin o sahnesini müzik olmadığından dolayı duygusuz ve soğuk bulanlara şunu sormuştur ‘o devrimci ölürken yanında müzik mi çalıyordu.. ben kafamda doğal bir öldürülüş sahnesi tasarladım ve onu beyaz perdeye tüm gerçekliğiyle aktardım.. müzik kullanmam belki bazılarının duygu yoğunluğunu artıracaktı fakat o sahnenin doğallığını bozacaktı.. bu nedenle müzik kullanmadım..’

bence de filmin o sahnesi çok etkileyici olmuştu.. müziğin olmamasını bile fark edemedim o sahnede.. bunu anlatınca ‘kenanım’ da bana ‘mişima’yla ilgili okuduğu ‘marguerite yourcenar’ın ‘mişima ya da boşluk algısı’ kitabında aynen buna benzer bir sahne olduğunu söyleyip gösterdi..

sinema ve tiyatro alanında da özgün eserler vermiş ‘mişima’ kitapta anlatılan bu olayda da yine keskin zekasını kullanarak ölüme giderken bile çok zekice bir espri yapmış.. hayran kaldım.. ve yukarıda anlattığım yönetmenin açıklamasına da cuk oturan ilginç bir anekdot bu aslında.. aşağıda  okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.. ‘kenanım’a bu ilginç detayı bana anlatıp gösterdiği için buradan tekrar teşekkür ederim..

gülüşünüzle, sinemayla ve edebiyatla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(mişima ‘seppuku’ yapmadan birkaç dakika önce esir aldığı generalin balkonundan toplanan asker ve vatandaş topluluğuna konuşmasını yaparken..)

 

‘mişima bürosundan ayrılmadan, çalışma masasının üzerine bir kâğıt parçası bırakmıştır:

‘insan yaşamı kısa, ama ben hep yaşayacağım..’

bu cümle, yatıştırılamayacak derecede ateşli bütün varlıkların ayırt edici özelliğini gösterir.. iyice düşünüldüğünde, bu birkaç kelimenin şafakta yazılmış olması ve bunları yazan insanın sabah geçmeden ölecek olması arasında çelişki yoktur..

elyazmasını holdeki masanın üzerine görünecek şekilde bırakır.. dört yoldaşı onu ‘morita’ tarafından satın alınmış olan yeni bir arabanın içinde beklerler;  mişima’nın elindeki deri çantada, en değerli varlıklarından biri olan, XVII. yüzyıldan kalma değerli bir kılıç bulunmaktadır..

yolda, yazarın (mişima) iki çocuğundan biri olan on bir yaşındaki kızı ‘noriko’nun o sırada bulunduğu okulunun önünden geçerler.. ‘filmlerde duygusal bir müziğin işitildiği an bu’ diye alay eder mişima..

duyarsızlığının mı kanıtıdır bu? belki de tam aksidir.. bazen yürekten önemsediğiniz şeyle alay etmek, ondan hiç bahsetmemekten kolaydır..

kuşkusuz gülmüştür, onun hakkında anlatılan ve tamamen içinden gelmeden gülenlerin belirtisi olan o kısa ve gürültülü gülüşle..’

 

‘MİŞİMA YA DA BOŞLUK ALGISI.. ‘ MARGUERITE YOURCENAR, Çeviri : HALDUN BAYRI, CAN Yayınları, 106 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir tony kaye filmi ‘detachment..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“uzun zamandır sinema yazmıyordum.. her zamanki gibi çok film izliyorum fakat yazma fırsatım olmuyor bir türlü.. ama bu sefer yazmak zorunda hissediyorum atlanmaması gereken ‘detachment’ filminin herkesçe izlenmesi için..

son günlerde ülkemizde eğitim sistemiyle ilgili yapılmak istenen değişikliklerle ilgili tartışmaların, kavgaların sıcağında da mutlaka izlenmesi gereken bir film ‘detachment..’

futbol taktiklerinden beter (1+8+4, 4+4+4 vs.) eğitim sistemi tartışmaları zaten yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemini belirsiz ufuklara doğru götürüyorken ‘american history x’ filminden tanıdığımız yönetmen ‘tony kaye’nin son uzun metrajlı filmiyle daha anlamlı hale geliyor bu abuk sabuk değişiklikler ve tartışmalar..

‘aile kurumu’ ile ‘mecburi eğitim sistemine’ olan nefretim ve karşı duruşumu tasdik eder eleştirel bir film ‘detachment..’

‘american history x’ filminden sonra çektiği filmlerde aynı başarıyı yakalayamayan ‘tony kaye’ bu filmiyle muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına..

ülkemizde gösterime girmesi pek mümkün görünmeyen bu filmi ne yapın edin bence izleyin.. ‘pek sevgili’ festival programlarında yer alıyor mu onu bilmiyorum fakat festival programında varsa biletleri hemen kapın derim..

film albert camus’nun ‘ve aynı anda hiç bu kadar şeyi bir arada ve derinden hissetmemiştim.. kendimi gelecekten ve dünyadan alıkoydum’ sözüyle açılıyor..

‘detachment’ eğitim sistemlerine genel bir bakış açısı sunmuyor, en derin ayrıntılarına girerek eğitimi, öğrencileri, öğretmenleri, velileri ve sistemleri sorguluyor acımasızca..

filmin karamsar ve karanlık havası dışında, ‘tony kaye’nin siyah beyaz görüntüleri yer yer kullanması, yer yer de amatör el kamerası çekimleriyle belgesel bir hava ve bir çürümüşlük hissiyatı katıyor filmine..

oyuncular filmde çok başarılıydı.. en başta ‘piyanist’ten tanıdığımız usta oyuncu ‘adrien broody’nun muhteşem performansı olmak üzere tüm oyuncular döktürmüştü filmde.. ‘adrien brody’den sonra ‘sami gayle’ ve ‘betyy kaye’yi çok beğendim filmde.. onlar dışındaki herkes de muhteşem oynamışlardı. ama ‘adrien’ ve ‘sami’yi ayrı bir yere koyuyorum, hayran kaldım onlara.. yaşayarak oynamak denir bunlara.. bu oyunculukların muhteşem olmasında tabi ki usta yönetmen ‘tony kaye’nin katkısı en üst düzeyde..

filmin kurgusu da mükemmel.. geçmiş zaman görüntüleri ile şimdiki zaman görüntülerinin üstü üste bindirilmeleri hayran kalınan bir çalışma ortaya çıkarmış.. tabi bu arada senaryonun kusursuzluğunu ve filmin tamamı boyunca arkadan gelen müzikleri de unutmamak lazım.. ‘the newton brothers’ imzalı filmin müzikleri filmin etkileyiciliğini daha da yukarılara çıkarıyor.. filmin başında ve içinde yer yer kullanılan animasyonlar da filmin görselliğine ayrı bir renk katmış..

filmin konusuna gelince, ‘henry barthes’ (adrien brody) bir vekil öğretmendir.. ihtiyaç olan okullara geçici görevlerle gider.. idealist bir öğretmendir.. eğitim sistemini kendince değiştirmeye çalışır.. son gittiği okul ise kapatılması düşünülen bir okuldur.. okul müdüresi bunun olmaması için çabalamaktadır.. ‘henry barthes’ geldiği yeni okulda da öğrencileri eğitip dönüştürmeye çalışır..

öğrencileriyle birebir ilgilenir, sıkılmaz, çekinmez bundan.. hatta başka öğretmenlerce bazen yanlış anlaşılır..

okul dışında sokaktaki zor durumdaki insanlara da elini uzatır, yardım etmeye çalışır.. acı çeken insanları görünce hiç çekinmeden ulu orta yerde onlar için ağlar ve yardım etmeye çalışır..

amerikan yaşam biçiminin insanları getirdiği noktaları, kapitalist sistemin açmazlarını çok iyi gören ‘henry barthes’ korkusuzca bu konuların üzerine gider..

geçim derdindeki insanların kişilikleri dışında kendilerini, etlerini dahi satmalarını insanlığına yediremez ‘henry..’

adeta bir peygamber gibidir film boyunca..

sistemle ve sorunlarla boğuşurken kendi özel hayatında yaşadığı sorunlarla da hesaplaşır.. özellikle kendisi küçük bir çocukken ölen annesinin ölümünü devamlı hatırlayarak geçmişe döner ve bir bakımevinde kalan dedesiyle bu ölüm nedeniyle hesaplaşmalara girer..

hayatında bir kadın olmayan ‘henry’ duygusal birlikteliklere adeta kendisini kapamıştır.. ancak yeni geldiği okulda öğretmen ‘sarah’a karşı bir ilgi duyar, karşılıksız da kalmaz.. fakat bu arada sokaklarda fahişelik yaparak geçimini yapan ‘erica’yı (sami gayle) bu hayattan kurtarmak için geçici süre evine alan ‘henry’e ‘erica’ da ilgi duymaya başlar, bir süre sonra bu ilgi karşılıksız bir aşka dönüşür.. lise çağındaki ‘erica’ın aşkına karşılık vermez ‘henry..’ okulda da ilgi gösterdiği ve sorunlarıyla ilgilendiği ‘meredith’ ‘henry’e ilgi duymaya başlar.. bu ilgi de karşılıksız bir aşka dönüşmekle beraber ‘henry’ ne yapacağını şaşırır.. olaylar değişik yönlerde gelişmeye devam eder..

yukarıda da dediğim gibi ‘tony kaye’ ‘american history x’ten sonra pek ses getiremediği filmlerinin ardından muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına.. gittiği festivallerden de bol ödülle dönen ‘detachment’ 2012’de epey ses getireceğe benzer..

bu filmi kaçırmayın mutlaka izleyin derim..”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘detachment..’

 

yönetmen : tony kaye

senaryo :  carl lund

süre: 97 dakika

müzik : ‘the newton brothers’

oyuncular :

 

adrien brody – henry barthes

marcia gay harden – carol dearden

james caan – charles seaboldt

christina hendricks – sarah madison

lucy liu – dr. doris parker

blythe danner  – perkins

tim blake nelson – wiatt

william petersen -sarge kepler

bryan cranston  – dearden

sami gayle  – erica

betty kaye  -  meredith

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(tony kaye..)