Archive for the ‘Güncel’ Category

REMBRANDT ve ÇAĞDAŞLARI SERGİSİ

İstanbul’da sergileri gezmek çok zevkli olduğu kadar zaman da gerektiren bir durum. Önceden haftalık gezi programınızı yapmanız gerekiyor. Hele bir de birkaç kişi iseniz, herkesin hemfikir olacağı bir günde anlaşmak gerekli. Deniz yoluyla boğazdan kıtalar arası bir geçiş yaparak Felemenk ressamları tanımak, o zamanlara yolculuk yapmak ve günümüzdeki anlayışla o zamanı karşılaştırmak bu gezinin özünü oluşturuyordu.

Sabancı Müzesi’nin bulunduğu Emirgân’daki Atlı Köşk başlı başına gezilmesi gereken bir yer. Hem konumu hem düzenlemesiyle harika bir seyir terası aynı zamanda.  İyi ki sanata meraklı ve teşvik eden iş adamlarımız var. Aslında Rembrandt Sergisi’ni gezerken yapılan resimlerden yine iş adamları sayesinde bu güzelliklerin ortaya çıktığına şahit oluyorsunuz. O dönemde de ticaret yoluyla zengin olan kişiler, bir prestij gösterisi olarak ailesinin veya kendisinin portlerini yaptırmış. Kimisi güpür kıyafetleriyle muhteşem salonlarında poz verirken kimisi de doğa resmetmek konusunda ünlenmiş ressamlara doğal ortamda pozlar vermiş.  Ancak hepsi de bir fotoğraftan daha gerçekçi ve o anki ruh hallerini hissediyorsunuz.

Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda da Rembrandt hayranlığına sık sık şahit olursunuz, Rembrandt için şöyle diyor;

‘Gauguin ile ikimiz, Delacroix, Rembrandt, vs. üstüne uzun uzun konuştuk. Tartışmalarımız korkunç elektrikli, tükenmiş bir elektrik akümülatörü kadar bitkin oluyor kafalarımız kimi kez, bu tartışmaların sonunda… Bir büyünün ortasında gibiyiz. Çünkü,  Fromentin’in de çok iyi dile getirdiği gibi, Rembrandt her şeyden çok bir büyücüdür.

Bunu, Rembrandt’ı öylesine seven ve izini süren Hollandalı dostlarımız de Haan ve Isaacson’la ilgili söylüyorum sana, üçünüzü de araştırmalarınızı sürdürme konusunda yüreklendirmek için…

Bu konuda cesaretiniz kırılmamalı.’

Van Gogh ve Rembrandt’da yaşadıkları süreçte ne kadar değerli resimler yaptıklarının farkında olarak sanatlarını ortaya koyup geliştirmişler ve hiç durmaksızın içsel enerjiyle çalışmışlar. Ara sıra para kaynağı yaratmak için kendi ifadeleriyle çok sanatsal olmasa da resim yaptıkları olmuş. Van Gogh’un kendi anlatımıyla ev sahibi için yaptığı resim ve postacının portresi böylelikle ortaya çıkmış. Ressamların tablolarını yaparken içinde bulundukları ruh hallerini anlamak için tabloların hikayelerine de ulaşmak gerekli. Bu da her zaman pek mümkün değil, oysa Vincent iyi yazarlığıyla bu yönde de bir armağan bırakmış. Her bir tablosunu yaparken içinde bulunduğu ruh durumunu, yaşamını ve hislerini size tekrar yaşatıyor. Bu da sanatına bütünsel yaklaşım gibi.

Felemenk ressamlar dönemlerinde sadece zenginleri resmetmek ile kalmayıp, toplum yararına da resimler yapmışlar. Halk yaşamından örnekler vererek ve bazı özlü sözlerle dikkat çekmek için. Böylelikle o zamanki zenginlerin hayatına dair bilgi sahibi olurken, halkın yaşantısına da dahil oluyorsunuz. Sanat toplum içindir ilkesini destekler gibi.  Sadece zevk vermekten çok, öğretici de oluyor.

Sergiden kazanımlar,  görsellik dışında şu bilgilendirme notu oldu. Bugünlerde sanata karşı bir çekişme söz konusuyken tam da yerini bulan cümleler…

FARKLILIĞA SAYGI (A MELTING POT*)

Felemenk Cumhuriyeti, artan refahı ve hoşgörülü ortamı sayesinde, Batı Avrupa içinde özenilen bir yerleşim yeri haline geldi. Çevre ülkelerden insanlar Felemenk kentlerine ve kasabalarına akın ettiler. Bunların kimi iş arayan insanlar, kimi de özgürce ibadet etmek için güney eyaletlerinden gelen Protestanlar ya da İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudiler gibi gruplardı. Cumhuriyet resmen Protestan bir ülkeydi, ama Katolik, Yahudi ve başka inançlardan insanların ibadeti üzerinde pek az kısıtlama vardı.

*Bu bilgi notunun İngilizce çevirisi ‘A Melting Pot’ olarak verilmiş, tam olarak Farklılığa Saygı değil ancak daha anlamlı. Erime potası, mecazi anlamı dışında, kimyada alaşım elde etmek için kullanılır. Her bir bileşik potada kendi özelliklerini kaybederek ve başka bileşiklerle birleşerek, yeni ve daha güçlü bir madde, alaşımı oluşturur.

Sanat bir erime potası ise, sanatçılar da birer bileşik gibi keşfedilmemiş yeni alaşımlar yaratmak üzere var olurlar. Toplum yararına…

 

Skycell

 

SINIRLAR*

küstüm çiçeğine ve hüsnüyusuf’umuza

 

İnsanlar da ülkelere benziyor;

Sınırları var, yüzölçümleri…

Yasaları var, bayrakları, ilkeleri…

Kimi dağlık bir arazidir,

Kimi kıraç,

Kimi bereketli…

Kimi dardır, kimi engin göz alabildiğine.

Kiminin sınırlarından pasaport denetimiyle girilebilir…

Elini kolunu sallayarak geçebilirsin kiminden

İçeri…

Sonuçta ne küçümse insanları derim kızım,

Ne de önemse gereğinden çok…

Ama anlamaya çalış;

Nedir sınırlarının varabileceği son nokta,

Nedir ve ne kadar genişleyebilir

Yüzölçümleri…

 

*Okul panosundan alınan bir yazı

SAHNE’DE KUKLA VAR!

Bahar bize yüzünü göstermek için ne kadar dirense de baharı karşılayan bir çok festival, etkinlik seyircisiyle buluştu bile!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf; İtalya’nın en önemli kuklacılarından Walter Broggini’nin oyununa ait. Ölmek isteyip bir türlü ölemeyen kuklanın acıklı güldürüsü)

Bunlardan biri benimde heyecanla beklediğim en renkli ve sıra dışı festivallerden 15. Uluslararası İstanbul Kukla Festivali. 3-13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek festivale katılımcılar için mybiletten bilet almalarının mümkün olduğunu da hatırlatalım. Sergiler ve film gösterimleri ile zenginleştirilmiş bir programın takipçisi olmanız şiddetle önerilir. Bu beni kesmez diyenlerdenseniz; workshoplara katılıp 2 boyutlu kukla yaratıcı olma şansınız da var! Sahne alacak ülkelerden bir kaçıysa şöyle; ABD, Fransa, Endonezya, Hollanda, Norveç, İsveç, İtalya, İspanya, Avusturya, Slovenya, Yunanistan

Kukla denilince pek bir çağrışım yapmayan bir dönemde bir çoğu için ilk karşılaşma olacak. Zihinlerde siyasi bir jargonu, korku filmi nesnesi ya da bir şarkı, bir kitap adı olarak anımsanmanın ötesine geçmesi umuduyla!

HERDEM

‘senin düş çemberini engellemek içindir karşıda uzanan duvar..’ – St. John Perse

 

 

 

 

 

 

‘aylak adamız’ beşinci yılına bensiz girdi.. sağ olsun reis ‘blackhawk’ güzel bir yazıyla o günü es geçmedi.. zaman su gibi akıp geçiyor.. daha dün gibi şu odada reis ‘blackhawk’ ‘aylak adamız’ fikrini ortaya atmış, odada bulunan altı yedi kişiden çoğu kafa bulmuştu.. şimdi biz ikimiz hepsiyle kafa buluyoruz.. hepsi ‘oblomov’, hepsi karpuz büyütüyor.. lafa gelince varlar, çeneleri makine gibi çalışıyor ama icraata gelince fıslar.. bir el atın, bir iki kelime yazın, bir şeyler üretin, yaratın.. yok nerede o cesaret ve yürek.. bazıları da el attılar kenara çekildiler.. onlara daha da gıcığım.. kimisi de ‘ah ben de burada yazdım’ diyebilmek, hava atabilmek için yazdı birkaç yazı bastı gitti.. olsun biz yine buradayız, kırkı aşkın yazar kadromuzla kafamıza göre takılıyoruz..

‘aylak adamız’ın doğum gününde burada olup ıslatabilmek isterdim aylak adamlarla.. ama yoktum yine yollardaydık.. son dört ayda on dokuz bin kilometreden fazla yol yapmışım tek başıma.. araba artık motor indirmeye hazırlanıyordu ki servise götürdüm son kaçışımdan önce.. servisteki kırıtık baylardan birisi ‘evet seksen binde gelmişiz, şimdi doksan bin kilometre bakımı yapacağız arabamıza’ diye hem konuşup hem  yazmaya başlayınca, ‘canım yüz bin kilometre bakımı olacak’ dedim.. adamın gözler faltaşı gibi açıldı.. ‘nasıl yani’ diye sorunca ‘azmettik  yüz bini geçtik’ dedim.. ‘taksi olarak mı kullanıyorsunuz arabayı’ diye sordu, ‘yok, uzun yol aylaklık aracı’ olarak kullanıyorum dedim.. sırıtarak mal mal bakıp işlemlerimi yaptı.. sanırım dört ayda dünyanın etrafının yarısını dönmüşüm, kısmetse diğer yarısını da önümüzdeki dört ayda tamamlarım..

şaka bir yana yolda olmak gayet güzel, insan kendini bile unutuyor yolda, arabayla bir vücut oluyorsunuz, arabanın bir aksamı gibi oluyorsunuz.. aslında arabanın beynisiniz.. siz olmasanız araba yürüyemez zaten..

son yolculuğumda kafamı bayağı boşalttım.. dünyayla iletişimimi bir hafta tamamen kestim.. ne telefon, ne internet.. belli sayıda insanın bana ulaşabilmesi güzeldi.. bol bol ‘mor dağların yalanı emrecan’ ustayla dağ ova bayır dolandık durduk.. deniz kenarına gidip ‘akdeniz’in en mavi yerlerine gözlerimizi sabitleyerek saatlerce konuşmadan oturup dalgaların sesini dinleyerek tavşanlı biralarımızı yudumladık.. oralar hala esir edilmemiş yerler olduğundan ‘hop birader baksana burada içmek yassah, çekin arabanızı’ diyen ayılar yoktu.. zaten oralarda yerse yapsınlar böyle bir şeyi.. özgürlük güzel şey.. devletin insana ulaşamadığı yerler tek özgür yerlerdir dünyada.. öyle yerleri çok seviyorum..

denizin kenarından sıkıldık mı basıyorduk ‘mor dağların yalanı emrecan’la ‘st. simon’a çıkıyorduk.. orası şimdilerde esir olmak üzere.. etrafını yüzlerce rüzgar gülü tabir edilen elektrik üreteçleri doldurmuş durumda.. manastırın etrafı bile çevrilmiş bunlarla, birinci dereceden tarihi yer olmasına rağmen.. bu devir paranın açamayacağı kapının olmadığı bir devir.. şansımıza manastıra koyulmuş bekçi murtaza kıvamındaki arkadaşa denk gelmedik bu gidişlerimizde.. insanın aklını alıyor siz manastırı dolaşırken ya da dinlenmek için bir kayanın üzerine çömelirken.. ‘hop o kayaya oturmayın..’ soruyoruz ‘niye bize zarar mı verir..’ el cevap : ‘yok o kaya numaralandırıldı, uydudan izliyorlar, bir milim oynarsa ben işimden olurum..’ ben de ‘sen boku yemişsin o zaman, en ufak bir depremde onlarca santim yer değiştirebilir bu kayalar’ deyince de sustu gariban arkadaşım.. ulan manastırın son doksan yılda anasını ağlatmışlar, her yerini hazine bulacağım diye delik deşik etmişler, bir sürü eseri çalmışlar, yağmalanmadık yeri kalmamış.. geriye sadece yüzlerce ton ağırlığında kayalar kalmış, devlet şimdi onun peşine düşmüş.. neredeyse tamamen yerle bir olmak üzere olan bu şaheseri restore edip yeninden eski günlerine kavuşturacaklarına kayaları saymışlar ve numaralandırmışlar.. vay be ne büyük ne muhteşem bir iş..

bir haftalık son kaçışımdan sonra 1 mayıs günü sabaha karşı istanbul’a geldim.. iki üç saat kestirdikten sonra yataktan fırladım.. bugün büyük gündü.. emeğin günü.. her önemli gün gibi içi boşaltılmaya çalışılan, ‘emek’ özünden koparılmaya çalışılan büyük gündü.. yüzlerce insanın geçmişte katledildiği, yaralandığı, işkencelerden geçirildiği o anlamlı gündü.. tüm yorgunluğuma rağmen her sene yaptığım gibi yüzbinlerce emekçi kardeşimle birlikte olmak için hemen hazırlandım.. annem, babam, kardeşim gibi beni her daim arayıp, soran, merak eden kardeşlerim ‘kenanım, zaferim ve büyük reis blackhawk’la kadıköy iskelede buluşup vapura atladık.. karaköy’den geçen sene yaptığımız hatayı yapmayıp yokuştan istiklale doğru tırmandık.. sonra son sürat meydanların meydanı ‘taksim’e yollandık.. geçen sene yürüyüş güzergahı olmamasına rağmen sadece ‘aylak adamız’ pankartı arkasında biz yürümüştük burada binaları, kaldırımları sarsa sarsa.. bu sene ‘oblomov’lar ve artistler yüzünden böyle bir şey gerçekleştiremedik.. biz rahattayız, sıkıntımız yok.. kafalarına göre takılanlar düşünsün.. neyse alana vardık.. alan biz geldiğimiz sırada bile hınca hınç dolmuştu.. zaten alanın büyük bir kısmını geçen seneye göre gasp etmişlerdi.. çünkü katılımın rekor seviyede olacağını biliyorlardı.. ve nitekim diğer sarı sendikalar türk-iş ve hak-iş’in başka illere tüymesine rağmen gelmiş geçmiş en geniş katılımlı 1 mayıs oldu.. akşama ve ertesi gün medyaya baktım, özellikle yandaş medya mitinge katılımların başladığı ya da bitmesine yakın ki dağılım esnasındaki görüntüleri kullanmışlar ve verdikleri rakamlar otuz ila elli bin arasında değişiyor.. ‘yürrüyün’ anca gidersiniz.. yüreklerinizdeki korku taksimden duyuluyordu.. büyüyen toplumsal muhalefetin gücünü az göstermeye çabalayın siz ama meydanlar gün geçtikçe daha da kalabalıklaşıyor.. o çok sevdiğini söylediğiniz demokrasinin dikenleri bunlar ne yapacaksınız katlanacaksınız bre.. yüzbinlerin katıldığı kutlamalardaki ufak birkaç çapulcunun kırdığı birkaç camın görüntüsünü vererek kötüleyemezsiniz o alana gelenleri.. bir de hala ‘marx, engels, lenin’ takıntınız yok mu sizin ona daha çok bitiyorum.. ne kadar korkuyorsunuz bu adamlardan hala.. niye korkuyorsunuz ki.. yıkıldı gitti sosyalizm ve onun sakallı adamlarının düşünceleri.. öyle demiyor musunuz.. e neden hala bu kompleks ve korkunuz.. neden hala televizyonlarda ‘deniz’e, ‘che’ye, ‘castro’ya salya sümük vahşice saldırıyorsunuz.. siz kimsiniz arkadaşım.. sizi bir iki sene sonra kimse hatırlamayacak fakat onlar sonsuza kadar halkların yüreğinde yaşayacak ve hatırlanacaklar.. kıçınızı yırtsanız da o televizyonlarda ve dokunulmaz gazete köşelerinizde bu böyle olacak.. çatlayın patlayın.. bakın ne güzel kutlandı devlet uzaktan bakınca meydana.. devletin olmadığı yerde şiddet olmaz, anarşi olmaz.. nerede devlet var orada kaos oluşuyor.. çünkü devlet baba hemen ortaya çıkıyor ‘yassah hemşerim’ diyerek.. niye yasak lan niye.. ne, yasak olan ne.. işte yıllarca yasakladınız ne oldu.. seve seve verdiniz meydanı.. bak iki senedir oluyor mu bir şey.. olmuyor.. kırk elli kişilik gencin yaptığı saçmalık mı kaldı elinizde geyiğini yapacağınız.. yapın sabaha kadar yapın.. size malzeme çıktı işte.. ama tüm ülke gördü ki devlet uzaktan bakınca olay çıkmıyormuş.. bu kadar basit..

bu seneki 1 mayıs ilginç görüntülere sahne oldu.. medyaya malzeme bol çıktı.. islamcı bir grubun 1 mayıs’a katılımı abartıldıkça abartıldı.. vay kardeşim ne büyük olaymış.. orada yüzbinlerce insan ve grup var, yüz kişilik grubun peşine takıldı adamlar.. daha önceki 1 mayıs ve protesto gösterilerinde solculara, işçilere saldıran zihniyetten bir grup imana gelip, özür dileyip 1 mayıs’a katılıyorlarmış, mış, mış.. hele arkalarına takılan ufak bir soytarı grup vardı yedi sekiz kişilik.. onlara kafa göz dalmamak için zor tuttum kendimi.. sivas katliamını meşru gören ve liderleri halen cezaevinde olan bu soytarı grubu da ellerine almış üç çaput parçası kıvamında pankart ve hapisteki liderlerinin resmi yedi sekiz kişi malum işaretlerini yapıp yürüyorlar.. garibim çakal carlos’un da mesajını poster yapıp taşımışlar.. ulan çakal carlos sizin yıllarca solcu kanıyla beslendiğinizi bilse suratınıza tükürürdü.. ama dört duvar arasında nereden bilecek.. neyse öndeki geniş katılımlı diğer islamcı grubun pankartları ve sloganları da kafa açacak cinstendi.. bizim grubun önünden geçerlerken her sloganlarına günaydın diye karşılık verdik.. gerçekten de günaydın.. hele ‘kula, kulluğa ve sömürüye hayır’ pankartları tam bir komediydi.. siz kulsunuz kardeşim nasıl hayır diyorsunuz buna.. öndeki pankartta ‘mülk allahın’dır yazmıyor muydu.. mülk nedir.. mülk dünyaysa, kainatsa siz de kulsanız nasıl kula kulluğa hayır.. ve daha nice komedi pankart ve slogan.. ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye slogan atıyorlardı.. sanki dinin hırsızlıkla ilgisi var, her dinden, gruptan, topluluktan hırsız çıkabilir.. dinle ne alakası var.. ekonomik ve politik içeriği nedir bu sloganın.. neden bu kadar kapalı bir slogan kullanılıyor.. hırsızlar kim, açık açık söyleyin kardeşim.. korkuyor musunuz yoksa.. yapmayın.. stadyumlarda bazen bağırmayan ya da oturan seyircilere böyle koro halinde bağırırlar.. bunlar da ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye bağırıyorlar.. güya sol grupların gönüllerini okşayacaklar.. nitekim cılız da olsa alkışlayanlar oldu bu kafaları karışık grubu.. aramızda konuştuk, gelecek seneye faşistlerde katılırsa bu 1 mayıs’a hiç şaşırmayız diye.. gerçekten de öyle, kızıl rengi maviye çevrilmeye çalışılan 1 mayıs’ın içinin boşaltılmaya, anlamsızlaştırılmaya  çalışıldığı ortada.. yıllarca her alanda solcuların tepesine binmeye çalışan, üniversitelerde bugünlerde dahi solculara saldıran gruplar 1 mayıs alanına ellerini kollarını sallaya sallaya girdiler.. yüz kişi değillerdi belki ama anlamı büyüktü bu alana sızma olayının, tabi anlayana.. her alanda, edebiyatta, sanatta, sinemada olan sızmaların, muhafazakarlaştırma operasyonlarının bir aşamasıydı bu.. artık hayırlısı bakalım seneye faşist gruplarla, işadamları da katılacak mı ve gülerek aramızda onlar için bulup söylediğimiz sloganları atacaklar mı.. ve 1 mayıs günü bu sağcı grupları alkışlayanlar gibi onları da alkışlayacaklar mı.. ne acı ve ne komik..

neyse kısa keseyim şimdilik.. yazacak çok şey birikti, içim dolup taşıyor, hepsini yakında yağdıracağım buradan..

1 mayıs günü alanlardaki kutlama ve anmalara katılan tüm emekçilerin (yukarıda saydığım alana sızan iki grup hariç) yüreklerine sağlık diyorum, geç de olsa hepsinin bayramını tekrar buradan da kutluyorum..

gülüşünüzle kalın..

 

Crockett..

‘insanlıktan doğuştan atılmıştık.. gemimizi doğuştan batırmıştık..’ – masist gül

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Ey benim yitip giden dinginliğim,

Huysuz gözlerim, taşkın duygu ırmağım.

Sakınır oldum şimdi dileklerimi bile,

Yaşantım benim, düşte mi gördüm seni yoksa?

Sanki ilk yazın tınlayan erkeninde

AKTIM GEÇTİM PEMBE BİR TAYLA DÖRTNALA..’

 

SERGEY YESENİN..

 

 

“27 mart ‘reis’in (blackhawk) doğum günüydü.. bugün de benim doğum günümmüş.. ‘reis’ 30’a dayandı bense ona fena fark attım tozumu topluyor arkamda, ondan 8 sene öne geçmişim.. ama ikimiz için de kendi yaşımızın önemi yok.. biz hala 20’lik aylaklarız.. bizim için sadece ‘aylak adamız’ın yaşı ve yaşaması önemli..

bebeğimiz büyüyor yakında 4-4-4 yani eşittir kocaman SIFIR olan eğitim sistemine başlayacak yaşa gelecek.. ama biz onu bu dandik olan ve daha da dandikleştirilen eğitim sistemine ait okullara göndermeyeceğiz.. o kendi kendisini yetiştirecek ve yetiştiriyor..

neyse ‘reis’in 30’a benim 38’e girdiğimiz şu günlerde ortalık toz duman ülkemizde ve dünyada..

yaz boz tahtası olan eğitim sistemini tüm cumhuriyet kazanımlarını ve tecrübelerini yok etmek için  elbirliğiyle bir kez daha paramparça ettiler..

demokrasi hakkındaki görüşlerimi herkes bilir, inanmadığım ve güldüğüm bir sistemdir, insanları kandırmak için oynanan bir tiyatro oyunu gibidir ‘demokrasi..’ şu aralar bakıyorum da ‘demokrasi’ havarisi yazarlar, entel danteller, liboşlar ‘newroz’ bayramı sürecinin başlamasından bu yana iki haftadır meydanlarda, sokaklarda sıkılan onlarca ton biber gazını ve binlerce metreküp boyalı suyu demokrasinin beş şartından saydıklarından olsa gerek pis sırıtık gülüşleriyle ‘provokatörler, provokasyon, gizli tertipler, derin devletin oyunları..’ vs gibi kelime ve kelime kalıplarının arkasına sığınıyorlar.. bir ara demokrasinin beş şartını yazacağım ve o yazıyı o pis, sırıtık, yalaka suratlarına fırlatacağım..

kürt açılımı, demokrasi açılımı dediler şimdi faşizmin doruklarına açılım yapıyorlar.. derin devletin cirit attığı, faili meçhullerin, kayıpların en yoğun yaşandığı dönemleri aratır zamanlara gidiyor gibiyiz..

gazeteler kapatılıyor, biber gazlarıyla insanlar öldürülüyor, sonra da hastaymış zaten diyorlar.. darbe anayasası tarafından da korunduğu öne sürülen en temel ’demokratik’ insan haklarını gasp ediyorlar.. keyifleri gelince yürüyüş ve protesto mitinglerine izin veriyorlar, keyifleri gelmeyince provokasyon olacak, olmaz yürütmem, toplandırtmam diyorlar.. kafalarına nasıl eserse.. demokrasi ve demokratik hakları kullanma özgürlüğü onların iki dudağının arasında..

bir yandan da demokrasi havarileri ağababalarının emirleriyle ‘suriye’deki yönetimin (ki daha iki sene öncesine kadar fenerbahçe’yi şam’a götürdüklerinde, fethiye’de yatla tatile çıktıklarında da aynı yönetim vardı ve şimdi ‘katil, diktatör’ dedikleri adamla tatil yapıyorlardı, komedisiniz yahu komedi) devrilmesi için ellerinden geleni yapıyorlar.. kendi partilerinin ilçe teşkilat başkanları seçim çalışmalarında hatay’da oy toplamak için şam yönetimine nasıl yakın olduklarını her yerde belirtiyorlardı ve fenerbahçe’yi şam’a götürmelerini örnek gösteriyorlardı.. e şimdi ne oldu ağalar beyler.. diktatörlerle yat gezisine çıkıldığında nasıl güvendiniz de aynı yatta vakit geçirdiniz bu adamla.. ne değişti şimdi.. ‘kaddafi’de de aynı hikaye olmuştu, çadırına kadar rahmetli erbakan gitmiş orada bir güzel türkiye’ye hakaret eden, fırça atan ‘kaddafi’ dinlenmiş sonra hiçbir şey olmamış gibi iki ülke arasındaki ekonomik anlaşmalar imzalanmıştı..  2010’da bu sefer şimdiki başbakanımıza ‘kaddafi insan hakları ödülü’ verilmesi uygun görülmüş ve başbakanımız bu ödülü istanbul’da bir otelde törenle almış ve bu ödülü almaktan memnuniyet duyduğunu belirterek övgülerle dolu uzun bir konuşma yapmıştı ve bu ödül iade edilmedi hiçbir zaman.. yine sudan’da 300 bin insanın katili olan ‘ömer el beşir’ tüm dünyada savaş suçlusu olarak aranırken ve uluslararası ceza mahkemesi’nde yargılanırken ülkemizde büyük törenlerle ağırlanmış ve pohpohlanıp övgüler düzülmüştür..   

galiba ben her şeyi yanlış anlıyorum ve yanlış biliyorum.. kafayı yememek elde değil.. ve ben yedim, ayrıca içtiğim alkol oranını üç katına çıkardım bu adamlar yüzünden.. siroz ya da pankreas kanseri olursam onlara dava açacağım..  arkadaşım ben aylak, ayyaş bir adamım.. koskoca adam da olmuşum tam 38 yaşıma gelmişim.. sizin bu akıl sır erdiremediğim değişkenliğinize hala bir türlü anlam veremiyorum.. bu nedir yahu.. ben mi anormalim acaba.. benim mi beyin fonksiyonlarım yetersiz, algılama kapasitem düşük.. hep içip sarhoş kalmak istiyorum sizin bu değişkenlik hızınızdan yere yapışmamak ve baş döndürücü değişkenlikteki yönetim sisteminizi görmemek, duymamak için..

38 yaşıma girdiğim şu günde tek isteğim bu: yazın, bozun, çizin, değiştirin, kapatın, açın ama benden uzak durun.. uzak durun.. uzak durun.. uzak durun..  

ne yaparsanız yapın yeter ki benden uzak durun, gölge etmeyin bana yeter..

çok mu şey istiyorum, hayır..

demokrasi de, ülke de, dünya da sizin olsun yeter ki benden uzak durun..

benim size ihtiyacım yok..

gökyüzünün, denizlerin, st. simon’un rüzgarlı tepesinin yanında tavşanlı biralarım, mangal gibi yürekleri olan yaşama sebebim ‘komşi’ (fran-sı-z) kardeşim ve diğer aylak kardeşlerim, bir tanem ‘güneş’ yeğenim, bana sabırla tahammül eden ve sonsuza dek yoldaşım ’ciğerim’, onsuz geçirdiğim her saniyemin boşa geçmiş olduğunu acıyla her an hissettiğim ve o boşa geçirmiş olduğum vakitler için ağladığım ‘kenanım’, yeni tanıştığımız halde 40 yıllık yol arkadaşıymışçasına kader birliği ettiğimiz ‘zaferim’, bir görünüp bir kaybolan kalbimin atımları elinde olan ‘ikizim’ ve her zaman yanımda olan ‘aylak adamız’ın  yaratıcısı tertemiz kalpli, dünyanın en  fedakar insanı ‘reis’ (blackhawk) ve AYLAK ADAMIZ var..

geri kalan ne varsa  hepsi sizin olsun bu dünyanın..

nefes almama karışmadığınız sürece işim olmaz sizinle.. yolunuz açık, değişim hızınız sonsuz olsun..

‘ama biz nerede yoksak orada gece var..’ diyen ‘ingeborg bachmann’ yüreğimde ve ben kendimi yokuş aşağı bırakmışım zaten, özgürlük önümde ve yakında!”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘çünkü herkes kurbandır.. ve herkes suçludur da..’ – pier paolo pasolini

“gündemden yine uzak kalmışız.. öyle diyorlar..

biz gündemin içindeyiz..

göbeğindeyiz..

yazmamız gerekmiyor.. biz zaten yaşıyoruz..

gerektiğinde de gerekeni kıvırtmadan yazıyoruz.. herkes rahat olsun..

neyse ülkenin gündemi yine karışık.. ‘suriye’ye ne zaman gireriz, nasıl gireriz diye sözde aydınıyla, politikacısıyla, medyasıyla bombardımana devam ediyorlar.. sağa sola kudurmuş köpekler gibi saldıran emperyalist devletler nedense ‘suriye’ye atlamakta tereddütteler ve maşa olarak kullanacak birkaç ülke aramaktalar..

bu hengame içinde ülkenin iç gündemi de karışık.. yaz boz tahtasına dönen eğitim sisteminde yapılmak istenen değişiklikler, tutuklu gazetecilerin bir kısmının tahliyesi, ‘sivas’ katliamının zamanaşımına uğratılması ve daha birçok mesele..

‘demokrasi eşittir faşizm’ düşüncemi her yerde her zaman dile getirdim ve sonuna kadar da bu düşüncemi savunuyorum.. ‘demokrasi balonu’ ya da ‘demokrasi yalanı’ ne derseniz deyin, yeryüzüne bakıldığı zaman ayan beyan ortadadır.. tartışmaya bile gerek yok.. demokrasi, saçma sapan seçim sistemleriyle iktidara gelen ‘x partisinin’ veya bilmem ‘p partisinin’ kendi düşüncesi dışındaki insanları  kendine benzetmek için değiştirmeye, dönüştürmeye çalıştığı ve kendi faşizmini ve fiziki yada manevi şiddet mekanizmalarını   kurduğu bir sistemdir.. bu kadar basit..

ülkemizi baz alacak olursak mecliste ülkenin tüm insanlarının temsil oranı nedir diye inceleyin.. kaç emekçi, kaç işçi, kaç köylü, kaç memur, kaç asgari ücretli var mecliste.. sendika ağalarını, paşalarını saymayın tabi.. ağırlıklı olarak müteahhitlerin olduğu bir meclis.. zaten ülke şantiye alanı.. buna da müteahhitler meclisi yakışır.. a, b, c fark etmiyor parti olarak.. hepsi aynı nitelikte..

neyse siyasi yapı ve sistem böyle olunca bütün ona bağlı sistemlerdeki insana dönük sonuçlar da benzer sonuçlar doğuruyor.. iki haftadır ‘sivas katliamıyla’ yatıp kalkıyoruz.. ‘sivas  zamanaşımına uğramasın’ diye bağırıp çağırıyoruz.. kaç sene geçmiş: 19 sene..

e peki bağıran bizler neredeydik 19 senedir.. 2 temmuz anmaları dışında, yani her senenin 1,2,3,4 temmuzlarında hadi 5 temmuzu da yazalım.. peki 6 temmuzda ne oluyordu diyelim.. UNUTUYORDUK.. ertesi seneye kadar unutuyorduk.. şu birkaç gündür gösterilen tepkiler çok önceden verilmeye başlansaydı bu sonuç ortaya çıkacak mıydı.. bir ihtimal yine de çıkabilirdi ama bu kadar kolay olmazdı.. bir iki hafta kala bağırıp çağırmanın pek bir anlamı yok..

zaten hukuksal olarak ortaya koyulan argümanlar da bir hukukçu olarak naçizane düşüncem çok saçma ve gülünç.. insanlık suçu sayılsın, soykırım sayılsın vs.. hukuksal olarak ve  içi boş söylemler.. yok hemen bir kanun çıkaralım zamanaşımından çıkaralım diyen hukukçular bile gördüm.. e peki hukukun en temel kaidesi olan ‘kanunların geriye yürüyemeyeceği’ hususunu nasıl atlıyor bu hukukçu kardeşlerim çok merak ediyorum.. geçenlerde bir abimizle bu meseleyi konuşurken fikrimizi sorduğunda ben gülünç bulduğumu söyledim kanun çıkaralım önerisini.. yanımdaki arkadaş da aynı şeyi söyledi.. abimiz ‘hayret ki sizin gibi objektif düşünen yok şu sıralar’ dedi.. gerçek budur, ne yani yüreğimiz yanıyor diye saçma sapan önerilerin arkasında mı durmamız gerekir..

sivas katliamı bir insanlık suçudur.. soykırım demek ise komiktir.. soykırımın kıstasları bambaşkadır.. belli bir güruh tarafından işlenen bir insanlık suçudur sivas.. katliamın nasıl meydana geldiği herkesin hafızalarında.. devletin belli güçlerinin denetim ve güdümünde işlenen şeriatçı ve faşist bir katliamdır sivas katliamı.. belli bir kesimdeki sivas katliamını tamamen derin devlete bağlayan görüşlere asla katılmıyorum.. ne yapmıştı derin devlet 20 bin tane psikopatı sivas’a toplayıp mı yaktırmıştı onlarca aydını, sanatçıyı.. zaten şu sıralar gökten yağan kardan, yolların buz tutmasından, hatta ve hatta depremlerden bile derin devlet sorumlu sayılıyor bazı aklı evvellerce.. hay maşallah bu derin görüşlere ne diyelim.. o zaman ki devlet yapısının ve iktidardaki koalisyon partilerinin tamamı sorumludur bu katliamdan.. en başta da iktidar ortağı ‘shp’ sorumludur bu katliamı engelleyememekle.. sen iktidar ortağı olacaksın başbakan yardımcısı olan parti başkanın olacak ve hiçbir bok yapamayacaksın.. iktidarın başındaki sağcı partinin başındaki hanımefendi katliamdan sonra çıkıp ‘otel dışındakilere bir şey olmamıştır’ diye akıllara zarar açıklamalar yapacak ve sen hala iktidar ortağı olup sosyal demokrasiden filan edebiyat yapacaksın.. bazıları yok hükümet yeni kurulmuştu filan diye savunmaya girişir.. hadi oradan.. ne olması gerekiyor hükümette bir yıl ya da iki yıl antrenmanlı mı olmak gerekir böyle bir katliamı engellemek için..

hepsi fasa fiso bu savunmaların.. sizin gücünüz vardı bu katliamı engellemeye ama siz engel olmadınız beyler bayanlar.. şimdi bakıyorum o dönemde hükümette ya da mecliste olan insanlar çıkmış timsah gözyaşları dökerek yavaş işleyen yargıyı vs suçluyorlar.. kendileri hiç suçlu değiller.. hiç iktidara gelmemişler sanki.. hükümetleriniz döneminde hemen failleri bulup yargılayıp iş bitirseydiniz ağalar paşalar.. hiçbir sorumluluğunuz olmadığı anda dışarıdan ahkam kesmek kolaydır..

19 senedir neredeydiniz ey insanlar, neyi bekliyordunuz.. bu ülkeden bu sistemden ne bekliyorsunuz çok merak ediyorum.. bu ülkede ‘çorumlar’, ‘maraşlar’ yaşanmadı mı.. bu ülke de aydınlar insanların gözleri önünde sokaklarda birer birer katledilmedi mi ve katledilmeye devam edilmiyor mu.. siyasi katliamları ve cinayetleri geçelim hepimiz gibi sade vatandaşlara ne demeli..  bu ülkede bir fabrikanın sekiz bayan işçisi kapalı kasa kamyonetin içinde sel sularında boğdurulup öldürülmedi mi daha iki sene önce.. beş tane mahkum daha bir sene önce cezaevi aracı içinde bilmem hangi  osuruktan sebepten  çıkan yangın sonucu yanan cezaevi aracında kameralar önünde ölüme terkedilmedi mi, neden o yangında sadece mahkumlar öldü de araçta bulunan diğer görevlilerin kılına bile ZARAR GELMEDİ! bu olaydan ne kadar vicdanınız sızladı, yüreğiniz yandı ey insanlık..  daha iki gün önce 11 sigortasız, karın tokluğuna çalıştırılan işçi çadırlarda beş dakika içinde göz göre göre yanmadı mı.. 2009 yılında yedi üniversite öğrencisi doğalgaz kaçağı vs denerek zehirlenerek ölmedi mi ankara’nın göbeğinde.. çıktı mı sorumlu birisi delikanlı gibi ‘benim yüzümden öldüler, vicdanım kanıyor’ dedi mi.. yok nerde! Ölenler suçlu sayıldı.. şerefsizce yapılan isnatlarla ölenler suçlandı.. yedi tane hayatının baharında genç ankara’nın göbeğinde katledildi..   yine 2009 yılında bir kan davası filan denilerek mardin’in bilge köyünde 44 insan katledilmedi mi kendi yakınları, köylüleri tarafından..  hayata döndüreceğiz diye 19 aralık 2000’de 30’u aşkın siyasi tutuklu ya da hükümlü katledilmedi mi bu ülkede.. koyunlarını otlatan küçük ceylan’ın kafasına havan topu mermisi inmedi mi bu ülkede.. van depremi sonrasında kurtarma çalışması yapılan alana gaz bombaları atılmış bir ülke burası. Gazeteci metin göktepelerin öldürüldüğü, hasan ocakların kaybedildiği bir vahşet ülkesi.. gazi katliamında sokak ortasında onlarca insanın avlanarak öldürüldüğü bir ülke burası..

hepinizin bildiği bu olayları hatırlamaktan tekrar kanınız dondu mu.. saymak gerekir mi daha.. henüz 1 mayıs katliamlarından, 16 mart katliamlarından ve onlarcasından bahsetmedim bile.. insan öğütme makinesi gibi çalışan bir ülke.. kendi insanına kıymaktan çekinmeyen bir anlayış.. 

yukarıda sayılan olayların kaçında gerçek suçlular cezalandırıldı.. kaçıyla ilgili verilen kararlar insanlığın vicdanını tatmin etti, yanan yüreklerin acısını bir nebze olsun dindirdi.. HİÇBİRİSİNİN..

aksine katliamlarda rolleri olanlar en iyi görevlere, makamlara getirildi.. kimisi milletvekili bile yapıldı.. kimisi geberip gittikten sonra arkasından şiirler, methiyeler bile düzülüp ağlamaklı programlar yapılmadı mı bu ülkede.. yapıldı.. e daha ne konuşup, bağırıp çağırıyorsunuz be kardeşim ‘sivas katliamı’ için.. boğazınıza, ses tellerinize yazık.. zamanaşımıysa zamanaşımı..

önemli olan bizim vicdanlarımızdaki, yüreklerimizdeki, beyinlerimizdeki zamanaşımı..

var mı böyle bir endişeniz..

yoksa problem yok demektir..

‘SİVAS’ VE DİĞER ONLARCA KATLİAMIN BİZİM İÇİN ZAMANAŞIMI YOK!

MESELE BU KADAR BASİT..

NE KATLEDENLERİ, NE GÖZ YUMANLARI ASLA UNUTMAYACAĞIZ..”

 

Crockett..

her dönemin faşizmine karşı : romanıyla : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ – VASSILI VASSILIKOS.., filmiyle : COSTA GAVRAS, müziğiyle : MIKIS THEODORAKIS..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“akşamın başta gelen konuşmacısı, tarım bakanı, pas hastalığıyla mücadele konulu konuşmasını tamamlamak üzereyken general saatine baktı :

-sonuç olarak konuşmamızı şöyle özetleyebiliriz : bağlara sıvı halindeki bakır sülfat püskürtmekle pas hastalığının önüne geçilebilir.. en bilinen terkipler de bordaux ve burgonya karışımı adı verilen, sıvı halindeki ilaçlardır.. ikinci karışım, adını hazırlandığı bölgeden, burgonya’dan alır.. burası aynı zamanda, gerçek bir ün kazanmış şarapların çıktığı bölgedir.. bordaux karışımı ise, sönmemiş kireç katılarak hafifletilmiş yüzde iki ya da iç oranındaki bakır sülfattan meydana gelir.. birinci karışım ikincisinden, sönmemiş kirecin yerine bakır karbonat konmasıyla ayrılır.. bu çok bilinen karışımlara çeşitli jelatinimsi maddelerin katılmasıyla yağmur suyundan eriyip gitmeleri önlenir..

özel kalem müdürünün bir hademeyle yolladığı bulanık sudan bir bardak içip (bu 22 mayıs 1963 günü, bir haftadan beri devam eden sıcak, ağzını iyice kurutup sözlerini anlaşılmaz hale getirebilirdi) sözlerine devam etti :

‘yine aynı hastalığı önlemek için, bakır tuzlarından yapılan toz halindeki ilaçlardan yararlanılır ki, bunlar çok daha kullanışlıdır.. bu ilaçlar, özel tulumbalarla yılda üç kere püskürtülür.. ilk püskürtme, filizler on iki ile on beş santim yükseldiği sıra; ikincisi çiçeklenmeden az önce ya da hemen sonra, üçüncüsü de ikincisinden bir ay sonra yapılır.. ama yağmurlu geçen yıllarda ya da rutubetli bölgelerde püskürtme işlemi sık sık tekrarlanmalıdır..

çoğunluk vali ve jandarma komutanlarının doldurduğu salondaki dinleyiciler uyuklamaya başlamışlardır.. iyi adamdı şu tarım bakanı ama, konuşma yeteneğini ilk kez deneyden geçiriyordu sanki! her şeyden önce dili bilim adamı diliydi.. hem pas hastalığıyla kim ilgilenirdir? bakan, makedonya ve özellikle bu toplantının yapıldığı selanik şehrinde bağların, kendi seçim bölgesi peloponez’deki kadar önemli yeri olmadığını unutmuştu sanki.. burada en önemli tarım ürünü tütündü ve bakan bu konuya değinmemişti bile.. oysa hepsi, alınacak tedbiri biliyordu.. pas hastalığından anlamazlardır ama kendi il ya da ilçe merkezlerine bağlı köylerde doğrudan doğruya doğu ülkelerinden gelme bir hastalığın söz konusu olduğunu yaymış, sözlerine inanan pek çok köylü çıktığından, komünizmle mücadelede başarı sağlama olanakları iyiden iyiye artmıştı.. ne yazık ki, tüm köylüler sözlerini dinlemiyorlardı.. yine de çürütülmez bir kanıt vardı ellerinde : tarlalara yayılıp ürünü mahveden pas hastalığı komünizmle aynı zamanda ortaya çıkmıştı.. aynı yaştaydılar.. uçaklarda attırdıkları beyannamelerde –bu uçakları, tütün tarlalarına ilaç püskürtmekte kullansalar daha iyi ederlerdi ya- kocaman kırmızı harflerle, pas hastalığının bir komünist hastalığı olduğu belirtilmekteydi..

‘patron’un bu çok parlak bilimsel incelemesini, yalnız, kuzey yunanistan bakanlığı tarım servisinde görevli müdürler büyük bir ilgi ve dikkatle dinliyorlardı..

-püskürtme sırasında yaprakların ilaçla sıvanmasına dikkat edilmelidir.. püskürtme, hastalığı önleyici nitelikte olmakla birlikte hiçbir zaman da ihmal edilmemelidir. baylar, pas hastalığıyla mücadelede izlenecek yollarla ilgili konuşmama burada son verirken, konuşmam boyunca gösterdiğiniz ilgiye candan teşekkürlerimi sunarım..

tek tük akış sesleri duyuldu ve bakan kürsüden indi..

general yerinden kalktı.. konuşmacının, dinleyiciler arasında yerini, almasını bekledikten sonra, sırtı kürsüye dönük, çoğu kabak kafalı ve şişko, vali ya da emri altındaki jandarma subayı olan kalabalığın küçük bir bölümünü, tarım kesiminde görevli müdürleri hiçe sayarak şunları söyledi :

-sayın bakanın büyük ilgiyle izlenen sözlerine ben de birkaç şey katmak istiyorum.. ben, içimizdeki pas hastalığından, komünizmden söz edeceğim.. kuzey yunanistan jandarma kuvvetlerinin başkomutanı sıfatıyla siz, devlet hizmetindeki yüksek memurlara, ülkemizi kırıp geçirmekte olan ideolojik pas hastalığını anlatmak, benim için çok güç ele geçen bir fırsattır..

şahsen komünistlere hiçbir düşmanlığım yok.. her zaman onlara acımışımdır.. onları hep, hristiyan –elen uygarlığımızın doğru yolundan sağmış, yolunu kaybetmiş zavallılar olarak görmüşümdür.. her zaman da onlara yardım etmek, yol göstermek ve milliyetçiliğin doğru yoluna sokmak için çalışmışımdır.. hepimiz çok iyi biliriz ki, yunanistan ve komünizm, özü itibarıyla birbirleriyle uyuşamayan iki kavramdır..

pas hastalığı gibi komünizm de, baş vermeden ezilmelidir.. pas hastalığı gibi komünizm de, çeşitli asalak unsurların yol açtığı mariz bir şeydir.. bağlara, üç ayrı devrede ilaç püskürtmekle pas hastalığının önüne geçildiği gibi, komünizmi önleyici bir takım ilaçların da insanlara püskürtülmesi zorunludur.. bu yönde, okullar ilk dönemi teşkile derler.. sayın bakanın kullandığı terimlere başvurmak gerekirse, bu dönem filizler daha on iki ya da on beş santimi bulmamıştır.. ikinci püskürtme dönemi –jandarma kuvvetlerinin yıllardan beri başında bulunmanın bana sağladığı tecrübelere dayanarak, bu dönemin en güç dönem olduğunu söyleyebilirim- çiçek açmadan kısa bir süre önce ya da sonrasına rastlar.. söz konusu, bir takım sorunları bulunan öğrenciler, işçiler ve gençlerdir.. bu ikinci püskürtme işlemi başarılı sonuç verirse, pas-komuna hastalığının, yıkıcı eylemiyle elen özgürlüğünün ağacına yayılıp onu soldurması, imkansız demesek de çok güçtür.. üçüncü ve son püskürtmenin bir ay sonra yapılması gerektiğini sayın bakandan öğrendik.. bir aylık sürenin yerine beş yıllık bir süre koyun, bu kuralın söz konusu durumda geçerli olduğunu görürsünüz..

vardığımız sonuç şu : bu yöntemle, yunan toprağının verimli tarlaları hep sağlam meyve verecek çağımızın komünizm ve pas gibi iki önemli hastalığı da, bir daha ortaya çıkmamak üzere  yenilecektir.. hepinize, gerek pas hastalığı ve gerek komünizmle mücadele gibi bu oldukça güç işte cesaret vermek için söyleyeceklerim bu kadar..’

generalin söylevi bir alkış tufanıyla karşılandı.. toplantı sona erdi.. büyük bir düzenle, valiler, komutanlar, bakanlık müsteşarları yerlerinden kalktılar, sigaralarını yaktılar, gerindiler ve üstlerinin ardından dışarı çıkmaya hazırlandılar..”

 

VASSILI VASSILIKOS

 

‘ÖLÜMSÜZ..’ , VASSILI VASSILIKOS, Çeviri : AYDIN EMEÇ, E Yayınları, Şubat 1970, 420 Sayfa..

Filmi : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ , Yönetmen : COSTA GAVRAS, Senaryo : Vassili Vasssilikos’tan uyarlayan Jorge Semprun ve Costa Gavras, Oyuncular : Yves Montand, Jean-Louis Trintignant, Irene Papas, Jacques Perrin, Müzik : Mikis Theodorakis, 1969..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’

“30.

neden kişisel özgürlük fantezilerimizin pek çoğu – tıpkı en utanmaz fantezilerimiz gibi-  kontrolünü kaybetme üzerinedir.. kendimizi ne sanıyoruz.. hayallerimizdeki kahramanlar pervasız, içinden geldiği gibi davranan, tutkulu kişiler; nefsine hâkim olamayanlar ise olumsuz idealimiz..

alt tarafı kendi özgürlüğümüzden korktuğumuzu, en iyi halimizle davrandığımız zaman hayal kırıklığına uğradığımızı, her bağlılığın fazla bir bağlılık olduğunu söylemek biraz cüretkârca olacak..

 

31.

tekeşlilik yanında daima sadakatsizliği de getirir; bir ihtimal olarak da olsa.. bu durum, sinik ya da naif, bilgiç (yani ironik) ya da salakça (yani fazla dürüst) olmadan tekeşlilik hakkında yazmayı çok güçleştirir.. sanki ardında yatanları göremezsen, kendisini de göremezmişsin gibi..

tekeşlilik hakkında yazmak, cinsel sapkınlıklar hakkında yazmak gibidir.. önemli olan yazının tondur daima.. içerik çoğunlukla bir duman perdesinden ibarettir.. örneğin, yazar haklı mı diye sormamalıyız; üslubu acı mı diye sormalıyız.. eğer öyleyse tam olarak ne yüzünden.. neye inanıyor diye sormamalıyız; onu dehşete düşüren ne diye sormalıyız..

 

47.

var olmayan bir şey uğruna mı yarıştığımızdan, yoksa bizden başka kimsenin yarışmadığı bir yarışı kazandığımızdan asla emin olamayız.. evlilikte kimin keleğe geldiğinden tam olarak emin olamama nedenimiz budur.. bizi başarı kadar yenik düşüren başka bir şey yoktur.. başarı her zaman yenilgiden daha kafa karıştırıcı, esas olarak daha ironiktir..

 

93.

Hiçbir şeyden tedavi olup kurtulamaz insan, yalnızca kafasını taktığı şeyler değişir.. belli düşünceler bize haber vermeden yok oluverirler.. aynı şekilde, insan ancak tekeşlilik sorun olmaktan çıktığı zaman gerçekten tekeşli olur : yani aşıkken..

aşık olmak, tekeşlilik sorununu onu geçersiz hale getirerek çözer.. ya da, daha doğrusu, kişinin kendi tekeşliliği sorununu çözer.. ben aşık olduğum zaman, sadakatsiz olabilecek olan ötekidir yalnızca.. ben sadakatsiz bir fiilde bulunsam bile – tuhaftır ki artık daha özgürüm bunu yapmakta- bu masum, zararsız, anlamsız olacak.. en sonunda mutlak bir tekeşli olmuşumdur.. kendi arzumun daha önceki serseriliği artık düşünülemez bile..

derin bir zevkle – ya da, başka bir deyişle, inançla – aşkımdan söz ederim, belki inanılıyordur bana.. ama gene de ötekinin sadakatine kendimi inandıracak kadar ikna edici olamam.. bir de bakarım, tekeşlilik tek kişilik bir dinmiş..

 

97.

hep aynı kalmak isteriz ve hep farklı bir şeye dönüşüyoruz.. kendimizi herkesten daha iyi aldatmamız gerek, çünkü en korktuğumuz sadakatsizlik değişim.. gözlerimiz kapalı kendimizden önde gidiyoruz; sanki ölüm orada, bizi hayal kırıklığına uğratmak üzere bekliyormuş gibi..

bu yüzden, kendimizi birine adadığımızda, zaman üzerinde istibdat kuruyoruz, saçma bir biçimde sahip çıkıyoruz ona.. böyle davranabilmek için insanın bir şeye ikna olmuş olması gerek..”

ADAM PHILLIPS

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’ , ADAM PHILLIPS, Çeviri : BÜLENT SOMAY, METİS Yayınları, Ekim 1997, 136 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Poetika 2012 Anketi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Hüsamettin Bozok yönetimindeki Yeditepe Dergisi’nin Şubat 1960′da gerçekleştirdiği Büyük Anket‘ten feyz alarak Şubat 2011′de, İkinci Yeni Şiir Akımı’nın geçerliğini deneyimlediğimiz bir soruşturma düzenlemiştik. “50 Yılın Ardında; İkinci Yeni / 2011 Anketi” adını verdiğimiz bu çalışmanın sonuçlarını ve çıkarımlarını 12 Şubat 2011′de Evvel Fanzin kapsamında takipçilerimizle paylaşmıştık.

Bu sene de benzer bir çalışmayı yürüterek, 2012 sularında devinen şiirin niteliği, imgesel akışkanlığı ve alan derinliği üzerine görüş toplamaya karar verdik. “Poetika 2012″ adını verdiğimiz işbu anket kapsamında aşağıdaki sorulara cevap arayacağız:

- Sizce, “İkinci Yeni” şiir akımı bitti ya da eskidi mi?

- Geçtiğimiz 5 sene boyunca (2007-2012 döneminde) oluşan ve “yeni” diyebileceğimiz bir “poetika” var mı? Var ise bu poetikanın farklılaştırıcı özellikleri nelerdir?

- Sizce, önümüzdeki yılların (2010′ların) şiiri nasıl olacak, poetika nereye/neye evrilecek?

- “Sıkı şiir” denildiğinde aklınıza neler/kimler geliyor?

- Sizce, “İmgelemin Özgürleşmesi” nedir; böylesi bir ifadeyi nasıl tanımlarsınız?

- Şiirin ve şiirsel imgelemin ilerlemesinin önündeki engeller nelerdir, kimlerdir?

ANKET SORULARINI  http://evvel.org/poetika2012.html adresinde yer alan online anket formunu doldurarak ya da zaferyal@gmail.com adresine e-posta atarak cevaplayabilirsiniz.

Ankete verdiğiniz cevaplar 15 Şubat 2011 Pazar sabahı Evvel Fanzin ile eşanlı olarak birçok platformda paylaşılacaktır.

Şiirimizin günümüzdeki varoluş biçiminin niteliği ile sezgisel sınırlarını araştırdığımız bu ankete katılımınız, ilginiz ve desteğiniz için şimdiden çok teşekkür ederim.

Sahicilikle.”

Zafer Yalçınpınar

(Ayrıntılı bilgi için : http://evvel.org/)

“soluk alıp verir gibi çekerim : sonsuzluk ve bir gün..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gabrielle schulz : son filminiz “sonsuzluk ve bir gün” daha öncekilerden daha duygusal ve şahsi.. bu film bir otobiyografi mi..

theo angelopoulos : benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir.. deneyimlerim ve gördüğüm rüyalar.. bazıları zihni meşgalelerime, bazıları gerçek hayatımdaki olaylara daha yakındır.. orada burada okuduğum sözcükler ve cümleler vardır.. “sonsuzluk ve bir gün”, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama, düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.. son filmlerim hep yaratma sürecindeki oyuncular ve krizler üzerine olduğundan otobiyografik yanı daha ağır basmaktadır.. eğer ısrar edecek olursanız, “megalexandros”tan sonra ve “kitara’ya yolculuk”la başlayan bütün filmlerimin belli bir derecede otobiyografik olduğunu söyleyebilirim.. aslında yaptığım altı filmi iki ayrı üçlü olarak ayırıyorum.. benim için “kitara’ya yolculuk” tarihin suskunluğu’dur.. “arıcı” sevginin suskunluğu, “sisli manzara” ise tanrı’nın suskunluğu’dur.. “sisli manzara”da küçük çocuk, ablasına, “sınırların anlamı nedir..” diye sorar.. ondan sonraki üç filmde onun sorusuna bir cevap bulmaya çalıştım.. “leyleğin adımı” ülkeleri ve insanları ayıran coğrafi sınırlarla ilgilidir.. “ulysses’in bakışı” insan vizyonunun sınırlarından, hatta kısıtlamalarından söz eder.. “sonsuzluk ve bir gün” hayat ile ölüm arasındaki sınırları tartışır..

gabrielle schulz : bu filminizin kahramanı şair “alexander” derin bir kriz içindedir.. bütün ömrünü geçirdiği deniz kıyısındaki evinden ayrılmak zorundadır.. ağır hastadır ve ertesi gün ameliyat olmak üzere gireceği hastaneden sağ çıkamayacağını bilmektedir.. bu durumdayken küçük arnavut çocuğuna rastlar ve onunla birlikte hayatının önemli anlarında bir yolculuğa çıkar.. bize “alexander’ın iç çatışmasını anlatabilir misiniz..

theo angelopoulos : filmin tümü zaman içinde, günümüzde ve geçmişte sürekli bir yolculuktur.. gerçek ile hayal arasında kesin sınırlar yoktur.. “alexander”ın yolculuğu gerçekte başlar.. çocuğu, çocukları zengin ailelere satan bir çetenin pençesinden kurtarır.. ancak zamanda belli bir noktaya kadar yolculuk, içsel bir yolculuktur.. örneğin, ikisi birlikte arnavutluk sınırına vardıklarında.. sizler içindeki sahneyi hatırlarsınız; tel örgüye asılı insanlar vardır.. kuşkusuz sınır öyle değildir.. bu olaylar ve görüntüler sadece “alexander”ın hayalindedir.. bu bir hayaldir.. tehdit edici dikenli teliyle sınır “alexander”ın içindedir.. çocuk sadece onun iç çatışmasıyla yüz yüze gelmesine yardımcı olur; ona hayatının önemli anlarında yolculuğa çıkması, ölmüş karısı “anna”yla mutlu anlarını hatırlaması için bir sebep verir..

gabrielle schulz : bir monologda “alexander”, “hiçbir şeyi tamamlamamış olmaktan pişmanım” der.. bu monologda kendimizden mi söz ediyordunuz..

theo angelopoulos : hiçbir şeyi istediğim şekilde bitiremediğimi itiraf ederim.. hep fiziksel ve duygusal engeller, beni tam bir tatmine erişmekten alıkoyan engeller olmuştur.. yüzeysel bir bakışla, “alexander” hiçbir şeyi tamamına erdiremeyen bir insana benzemektedir, ancak kendi içine bakmaya başladığında, hedeflerinin hep elde ettiği sonuçlardan büyük olduğunu görür.. ben de kendi payıma aynı şeyi söyleyebilirim..

gabrielle schulz : daha önce bu filmin hayat ile ölüm arasındaki sınırlar hakkında olduğunu söylediniz.. ama aynı şey “arıcı” için de söylenebilir..

theo angelopoulos : aynı şey değil.. “arıcı”da kahraman ölmeye karar verir.. “sonsuzluk ve bir gün”de “alexander”, ölümü aşmasına izin verecek bir köprü bulmayı umar ve bu köprünün kendisi yaşasa da yaşamasa da onu canlı tutacak sözcükler olduğuna inanır..

gabrielle schulz : zamanın sizin gözünüzdeki anlamı nedir..

theo angelopoulos : “zaman, bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur..” filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler.. en önemli soru şudur : ‘yarın ne kadar sürecek..’ ve cevap : ‘sonsuzluk ve bir gün..’ talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşabiliriz..

gabrielle schulz : bu filmdeki rol dağılımı.. “bruno ganz”a nasıl karar verdiniz ve “ahilleas skevis” adındaki çocuğu nasıl buldunuz..

theo angelopoulos : senaryo bittikten sonra aklımda “marcello mastroianni” vardı.. “arıcı”da birlikte çalıştıktan sonra çok yakındık birbirimize.. “ulysses’in bakışı”nda oynayamadığı için düş kırıklığına uğramıştı ve rol için ideal görünüyordu.. italya’da sahnedeyken kendisine rastladığımda sağlığının çok bozuk olduğunu gördüm.. bunu kendisine söyleyemezdim ama sonunda o bana oynayamayacağını söyledi.. bu onu son görüşüm oldu.. kısa süre sonra da öldü.. “ganz”ı paris’te sahnede “ulysses”i oynarken gördüm ve bunun hayırlı bir işaret olduğunu düşündüm.. hele rol için düşündüğüm tipe çok benziyordu.. çocuğa gelince, birlikte çalıştığım insanlara benzer deneyimleri yaşamış birini istediğimi söyledim.. pek çok kişiyi denedik, bir gün “ahilleas” içeri girdi.. o anda aradığım kişiyi, bulduğumu anladım.. gerçekten de kendisi en iyi seçim olmanın yanı sıra bütün film boyunca gerçek bir profesyonel gibi davrandı..

gabrielle schulz : bu filmde “ganz” gibi yunanca konuşmayan ama yunanlı karakterleri oynayan aktörlerle bir sorununuz oluyor mu..

theo angelopoulos : “mastroianni”yle nispeten kolaydı. kendi sesiyle oynamakta ısrar ederdi ve yunanca diyalogları doğru telaffuz etmesini öğrenmişti.. “harvey keitel”la daha güçtü ama “ulysses’in bakışı”ndaki karakterin bir mazereti vardı; uzun yıllar amerika’da kaldığı için çoğunlukla ingilizce konuşabilirdi.. “ganz” çekimde almanca konuştu -en rahat konuştuğu dil odur- , bir yunan aktörüne dublaj yaptırttık.. aslında onun ağzından başkasının sesinin çıktığını duyunca hâlâ huzursuzluk duyarım..

gabrielle schulz : geçmiş filmlerinizin özellikle hatırladığım bir sahnesi var.. “sisli manzara”da küçük kızın, ‘korkuyorum’ demesi.. oğlan ‘korkma, sana bir hikâye anlatacağım’ der.. ‘başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi..’ sis dağılır, ufuk görünür ve çocuklar bir ağacın gövdesine sarılırlar.. filmlerinizle kaosa biraz ışık getirmeye mi çalışıyorsunuz..

theo angelopoulos : evet, film yapma sebebim bu.. ben misyoner değilim.. insanları eğitmek istemiyorum; kaostan aydınlığa giden bir yol bulmak istiyorum.. değerlerin artık var olmadığı karışık bir dünyada.. karışıklık ve yönünü şaşırmışlıkla melankoli el ele gidiyor.. ama insanalar kendilerine hâlâ aynı soruyu soruyorlar.. nereden geldim, nereye gidiyorum.. hayat, ölüm, sevgi, dostluk, gençlik ve yaş hakkında sorular..

sözünü ettiğiniz sahnenin sonu özgün haliyle daha karamsardı.. çocukların sisin içinde kaybolmalarını istiyordum.. ama senaryoyu okuyan kızlarımdan biri, ‘çocukların babaları nerede.. evleri nerede..’ diye sordu.. bunun üzerine daha iyimser bir son yazdım.. iki çocuk yolculuk boyunca kendi dünyalarına inanmayı öğrenirler.. ayrıca, ilk bakışta görülmeyen şeyleri görmeyi de..

her neyse, ben zamanımızın karışıklığından çıkma yolları bulabilmemiz konusunda aynı derecede karamsar ve iyimserim.. ama insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum.. hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir..

gabrielle schulz : filmlerinizin ana motifi yunanistan kırsalı.. manzaraları bir kadastrocu gibi ölçüyorsunuz âdeta, sonra da anlar aracılığıyla karakterlerinizin duygusal yansımalarını açıklıyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanlılar bana çok kere şunu sormuşlardır : bu manzaralarda görülen yerler nerede.. aslında filmlerinde gördüğünüz manzaralar yoktur.. doğru, bazı kısımları gerçektir.. ben yunanistan’ı karış karış dolaştım.. bu yolculuklarda hoşuma giden yerler keşfettim : bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy.. bütün bunları bir kolaj içinde topluyorum.. kimi zaman renkler, kimi zaman biçimler birlikte uyum sağlıyor.. bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum, böylece hayalimi bir tuvale yansıtıyorum.. ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim; kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum.. sonuç ikisinin arasında bir şey  oluyor.. sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru var : kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim..

gabrielle schulz : şiirden söz ettiniz, “sonsuzluk ve bir gün”de on dokuzuncu yüzyıl şairlerinden yunanistan’ı dolaşıp şiirleri için sözcük satın alan “dyonisios solomos”un harika bir hikâyesi var.. bu gerçek bir hikâye mi..

theo angelopoulos : kısmen.. “solomos” büyük bir şairdi, iyonya adalarından bir soylunun oğluydu, zamanında italya kültürünün ve aşağı sınıftan bir kadının etkisi altında kalmıştı.. proleter köklerini kesmek isteyen babası, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken onu eğitimi için bir italyan manastırına gönderdi.. “solomos” orada yetişti, tam eğitimini tamamlamak üzereyken ve italyanca şiir yazmaya başlamışken yunanlıların türklere karşı ayaklandıklarını duydu.. çocukluğunun anlarını, annesini, annesinin kendisine söylediği şarkıları hatırladı ve yurduna dönüp milli mücadeleye katılmaya başladı.. ancak bir şair olduğu için elinden yazmaktan başka bir şey gelmezdi.. devrimci şiirler, kahramanların ölümlerine ağıtlar yazması, unutulmuş özgürlük imajını canlandırması gerektiğini düşündü.. yunanca’sı çok kıt olduğundan ülkede dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri toplayıp defterine yazdı.. gerçek budur işte.. her sözcüğe para  vermesini ben uydurdum.. burada benzetme açıktır.. ana dilimiz, tek gerçek kimlik kartımızdır.. “heidegger”in bir sözü vardır : “tek meskenimiz, dilimizdir..” her sözcük onu kullanana yeni kapılar açar ama o kapıdan geçmek için bedelini ödemeniz gerekir..

gabrielle schulz : filmlerinizin her birinde öne çıkan ve insanın soluğunu kesen tılsımlı, unutulmaz anlar var.. bu filmde, o yağmurlu gecede selanik’teki otobüs yolculuğu..

theo angelopoulos : bu sekans senaryo da çok farklıdır.. perdede gördüğünüz setteki doğaçlamanın sonucudur.. özgün halinde hem görüntü hem de ses olarak da çok gerçekçi bir sekans olacaktı.. ama çekerken buraya zamanın durduğu hissini vermemin daha doğru olacağını düşündüm.. özgün sahnenin değişme sebebi buydu..

gabrielle schulz : filmlerinizde yolculuklar ve eve dönüşler çok sık yer alıyor.. bunların sizin için anlamı nedir..

theo angelopoulos : yolculuk değişiklik, yeni başlangıçlar getirir.. kendinizi daha iyi tanırsınız.. ben yolculuğa çıktığımda iç dünyamda dolaşırım.. yolculuk arzum aynı zamanda dönüş isteğimi de belirtir..

gabrielle schulz : yunanistan sizin yurdunuz mudur.. yoksa kendini bütün ömrünü sürgündeymiş gibi geçirdiğini söyleyen “alexander” gibi mi düşünüyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanistan’da hâlâ kendi yurdunu arayan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi.. hep bunu hissettim ve sebebini bilmiyorum.. kendi içimde tekrar sınırlar aşıyorum.. ve soru hâlâ aynı : hedefime varana kadar daha kaç sınır aşacağım.. yunanistan’da kendimi yabancı hissetmeme rağmen buradan ayrılamam.. her yerde aynı duygulara kapılacağımdan eminim..

gabrielle schulz : bir keresinde soluk alıp verir gibi film çekiyorum demiştiniz.. nasıl soluk alıp verirsiniz..

theo angelopoulos : film çekerken hiçbir şeyi zorlamam.. zaman mekân, mekâna da zaman katmak için çok uğraşırım.. çekim sırasında soluk alıp vermeye zaman tanırım..

gabrielle schulz : cannes’ın en büyük ödülü altın palmiye’yi neden “ulysses’in bakışı”na değil de, “sonsuzluk ve bir gün”e verdiklerini anlayabiliyor musunuz..

theo angelopoulos : altın palmiye’yi almak bir kadınla buluşmaya benzer.. “ulysses” ile ben randevu yerindeydik, ama palmiye gelmedi.. bu defa herhalde beklemediğim için olacak, geldi işte..

Theo Angelopoulos

Röportaj : “Theo Angelopoulos” – “Gabrielle Schulz”, Şubat 1999 , Die Zeit..

“THEO ANGELOPOULOS” , Derleyen : “DAN FAINARU”, Çeviri : “MEHMET HARMANCI”, AGORA Yayınevi, Şubat 2006, 199 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Topaç nasıl döner? İpi sağdan sararsanız sağa döner topaç; soldan sağa doğru sararsanız bu kez sola döner küçük oyuncak. Türkiye’de inançsız politikacılar da topaçlara benzerler. İhtirasın ipi ne yöne sarılmışsa oraya doğru dönerler. Bir süre sağa, bir süre sola…’ – Uğur Mumcu (3 Mayıs 1974..)

‘gazeteciyi nasıl tanımlarsınız? kimdir gazeteci, ne yapar? işlevi nedir? gazeteci, her konuda fikir ileri süren, her şeyi bilen insan demek midir? hayır. nereden bilecek gazeteci her şeyi?

ben kendime göre bir tanım yapayım:

- gazeteci, haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunan insan demektir.

gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya, belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. bunun için de gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insan, gazetecidir.’

uğur mumcu (milliyet, 3 mayıs 1992)

 

“yazın dünyası, gazeteler, dergiler, televizyon  ne kadar boş değil mi.. ne kadar sığ insanlar arzı endam edip boş boş konuşup, yorum yapıp havanda su öğütüyorlar.. yüz kelimeyi geçmeyen kelime dağarcıklarıyla ülkenin kanayan sorunlarıyla ilgili ahkam kesiyorlar, çözüm diye kendi faşist zihniyetlerinin izlerini taşıyan öncü emellerinin ürünlerini sunuyorlar.. kendileri gibi düşünmeyen herkes bilgisiz ya da ‘faşist’ ya da gizli örgüt bağlantılı vs vs vs.. onu bırakın televizyondan ya da gazeteden açıkça tehditler savurup yarın seni de götürecekler diye başka yazarlara göz dağı veriyorlar mahalle kabadayıları gibi..

oysa eskiden böyle miydi.. birbirleriyle en kavgalı olan yazarlar, sanatçılar bile bel altından vurmaz, tehdidi geçin nezaket kurallarını aşmadan en acımasız şekilde tartışır, eleştirir ama birbirlerini gördüklerinde el sıkışır, hal hatır sorarlardı..

şimdi ise bakıyorsunuz en önemsiz konuda bile birbirlerine bağırarak yüksek sesle konuşmalar, hakaretler, tehditler, söz kesmeler, sataşmalar, birbirlerinin üzerine yürümeler, hatta eline geçirdiği nesneleri fırlatmalar oluyor.. zamane ‘aydınları’ böyle tartışıyor işte..

geçenlerde ‘schopenhauer’in sel yayınlarından ‘ülkü hıncal’ çevirisiyle çıkmış ‘eristik diyalektik- haklı çıkma sanatı’ diye bir kitabından alıntılar yapmıştık ‘aylak adamız’da.. sanki bu adamların hepsi daha önceden bulmuşlar bu kitabı, onu iyice hatmetmişler ona göre bilenmiş ve piyasaya çıkmışlar.. en ince ayrıntısına kadar öyle güzel uyguluyorlar ki orada anlatılanları.. hatta bazen o kitap yaya kalıyor onların icrasının yanında..

peki neden böyle oldu.. beğenirsiniz beğenmezsiniz en başta cumhuriyet aydınlanmasıyla yetişmiş bütün aydınlarımızı ya ecelleriyle, ya da kimin yaptığı apaçık ortada iken bir türlü faillerinin bulunamadığı suikastlar, katliamlar sonucu kaybettik.. onların yerine yetmiş ve seksen darbelerinin dayattığı eğitim sistemlerinin eğitip, klonlanmış şekilde piyasaya sürdüğü insanlar doldurdu..

iki kelimeyi yan yana koyduğunda bokunda boncuk bulmuş gibi yaygarayı koparan insanlar yedi gün yirmi dört saat gazetelerde, televizyondalar.. bazıları neredeyse aynı ada üç, dört televizyon kanalında birden boy gösteriyorlar.. bazen bakıyorum aynı zaman diliminde farklı kanallarda aynı nakaratı sürdürüyorlar.. yuh yani diyorum.. kalmadı mı bunlardan başka kimse..

her konuda uzmanlar.. bilmedikleri bir konu yok.. güneşte patlamalar oluyor onlara soruyorlar, dolar alıp başını gidiyor onlara soruyorlar, futbol konuşuluyor yine onlar, suriye’ye saldıralım mı yine onlarla konuşuluyor, deprem oluyor bakıyorsun profesör olmuş bilim adamlarına televizyonda kafa tutuyorlar.. vır vır vır.. ne bitmez enerji.. ne ses teli varmış mübarek adamlarda..

hele bir tanesi var yüzünde malum sebeplerle tek mimik olmadan tüm televizyon kanallarında.. zamanın tüm askeri darbelerine selam durmuş emir eri, askeri darbe yaltakçısı, faşisti, şimdinin ise en demokratı.. o da yetmezmiş gibi bir tane genç versiyonunu bulmuşlar şimdi onun yanında onu yetiştiriyorlar.. tıpkı ikizi, burnundan düşmüş.. kendilerine doğru dürüst cevap veren yok, zaten cevap verebilecek ortam da yok..  dilediklerini konuşturup, yazdırıyorlar..

iki aydır yeni bir operasyon yaptılar medyada zaten.. iki üç kelime yazan kim varsa hepsini ya işten çıkardılar ya da içeri tıktılar.. muhalefete zerre tahammül yok.. ama ortada dolaşan kocaman kocaman demokrasi balonları var..

ama hemen güncel bir örnek vereyim ultra süper sonik falan filan  demokrasimizle ilgili : yıllar önce jitem ve kontrgerilla tarafından katledilen ape ‘musa anter’in on yıllardır piyasada olan kitapları birden toplatıldı.. sanırım 12 eylül referandum süreciyle gelişen demokrasi sürecimizin açılımlarından birisiydi bu.. ne güzel değil mi.. jitemin cirit attığı, hizbulkontranın katliamlar işlediği dönemlerde bile piyasada satılan kitapların şimdi ‘suçlu’ olduğu tespit edilmiş ve toplatılmasına karar verilmiş.. vay vay vay..  yüz yıllarca fetvaları uygulanmış ve hep hoşgörünün timsali olarak adlandırılmış osmanlı yönetiminin büyük şeyhülislamı  ‘ebussuud efendi’ hazretlerinin hep fetvalarının sonunda buyurduğu gibi bu ‘sakıncalı’ kitapların hepsi ‘tiz toplatıla, tiz yakıla, yazanın da katli vaciptir tiz boynu vurula..’

herkesin malumu zaten şimdilerde yeni yargı paketi geliyor, koştura koştura yargımızı hızlandırıyorlar bu sıralar.. neler yok ki içinde.. ‘çek mağduru’ diye bir saçma sapan terim uydurdular, bu ‘çek mağduru’ denilen tayfanın cezaevinden çıkmalarını da sağlayacak bu yargı paketi.. peki ellerinde patlayan çekleri tahsil edemeyen dürüst tüccar, esnaf ne yapacak.. mağdur esas onlar değil mi.. yok efendim insanları hapse tıkarsan borçlarını nasıl ödeyecekler.. lan zaten bu adamların yargılamaları beş seneden fazla sürüyor, bunlar bu kadar süre dışarda dolanıyorlar ama hiçbir şey yapmıyorlar borçlarını ödemek için.. çünkü gerçekten yüzde sekseni tokatçı.. pırasa doğrar gibi çek yapraklarını doğrayıp piyasaya dağıtmışlar.. karşılığında aldıkları mallardan gelir elde edip tüymüşler.. e ne olacak şimdi alacaklarını alamayan vatandaşlar.. içerdeki sekiz bin küsür insanı düşünüyorsun da alacaklarını alamayan bir milyona yakın kişiyi neden düşünmüyorsun.. öde bakalım o zaman sorumlu bir hukuk devleti olarak sen de onların alacaklarını.. ya da önüne gelen adama çek karnesi dağıtan bankalara ödet bu alacakları.. yok nerde o ince düşünce..

hani yargı hızlanıyor diyorlar ya, size hemen kısaca komedi bir olay anlatayım.. ekim ayında ortağım ‘ciğerim’ müşteki vekili olarak bir karşılıksız çek duruşmasına girdi.. yani 2011’in ekim ayında.. sanık gelmemişti.. sanığın ifadesinin alınması ve başka bir takım eksikliklerin giderilmesi için duruşma başka bir güne ertelendi.. verilen yeni duruşma günü neydi biliyor musunuz : 2013’ün ocak ayıydı.. inanmayana hemen fakslarım duruşma zaptını.. şaka değil gerçek.. iki seneye gün veren hızlanan yargı mekanizması.. bu durumdan dolayı ne hakimin ne savcının ne memurun suçu ya da ihmali var.. suçlu belli problemli sistem.. işte bu yargı paketiyle altı kaplumbağa gücünden sekiz kaplumbağa gücüne çıkıyorlar.. yargının hızını nasıl arttırıyorlar şimdi, var olan davaları ortadan kaldırarak.. neyle afla.. ama kime af.. sadece çek tokatçısına.. çıkarsana genel bir af.. rahatlatsana yargının yükünü.. yok, işine gelene af var..

şimdi bizim mesleğe göz dikmişler bir de.. arabuluculuk yasasını da araya sıkıştırılıyor.. şeyhülislam ‘ebusuud efendi’nin fetvalarını uygulamak üzere bir nevi ‘kadılık’ sistemini getiriyorlar.. neymiş herkes adliyelere gidiyormuş.. artık bir takım meseleler arabulucular sayesinde çözüme hemen ulaşabilecekmiş.. hangi konular mı.. neler yok ki.. en başta kadınların bir sürü hakları biçiliyor, yok ediliyor.. aile mahkemelerinde çözüm üretilmesi gereken konular arabuluculuk adı altında çözüme gönderiliyor..

bırakın bu ayakları kardeşim.. eskiden on saniyede yatırdığımız üç liralık vekalet suret harcını ‘uyap’ denilen zamazingo çalışmadığı için bazen beş altı saatte yatıramıyoruz, bazen bugün git yarın gel oluyor.. şaka değil gerçek.. kar yağıyor ‘uyap’ çalışmıyor, tren geçti ‘uyap’ gitti, köpek havladı ‘uyap’ kesildi, yağmur yağdı şimşek çaktı ‘uyap’ gitti, pazartesileri zaten ‘uyap’ı gören olmaz, sene başlarında güncelleme yapılır bir hafta on gün ‘uyap’ iptal.. ne çağdaş sistemmiş be yahu.. alt yapıyı oluşturmadan sistem oluşturursan olacağı budur işte.. bu konular gündeme geliyor mu hiç.. gelmez..  

neyse kendi dertlerimizden konuyu  saptırdık nerelere geldik..

işte bu yukarıda anlattığım akıllara zarar günümüz ortamında en büyük eksikliğimiz aşağıdaki fotoğraftaki güzel aydınlarımızın artık olmaması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘uğur mumcu, aziz nesin, ilhan selçuk..’ fikirlerini, eserlerini beğenirsiniz beğenmezsiniz daha onlar gibi kimlerin eksikliğini hissetmiyoruz ki : ‘turan dursun, musa anter, server tanilli, turhan selçuk, ahmet taner kışlalı, doğan öz, hrant dink, can yücel, cavit orhan tütengil, rıfat ılgaz, cemal süreya, ece ayhan..’ saymakla bitmez..

kimisi gazeteci, yazar olarak, kimisi sanatçı, şair olarak her alanda doldurulamaz boşluklar bırakarak sonsuzluğa gittiler..

bugün işte onlardan güzel ve yiğit insan ‘uğur mumcu’ ustanın katledilişinin yıl dönümü.. işte ‘şu kadarıncı yıl dönümü’ demiyorum artık.. sayı vermek istemiyorum.. tarihimiz ağıt yakma yıldönümlerine döndü artık.. bir iki damla gözyaşı, bir iki slogan, bir iki konuşma ve hadi bakalım seneye görüşürüz.. ayın 19’unda hrant abimizin katledildiği gündü, bugün de uğur mumcu ustamızın katledildiği gün.. acımasızca, kahpece katledildiler ikisi de.. arkadan sinsice tezgahlanan cinayetler.. sanki her yılın başında insanların ayağını denk alması seçilen kurbanlar gibiydiler..

peki ‘uğur mumcu’ kimdi..

gazetecilik okullarında ders olarak okutulması gereken ilkelerinden ve gazetecilik meslek kurallarından hayatı pahasına ödün vermeyen, derin devletin çözümleyicisi, silah tüccarlarının belalısı, hayali ihracatçıların korkulu rüyası ve  hep dimdik durmuş bir gazeteci, anti emperyalist, laik, aydınlanmacı ve devrimci bir insan..

“bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” şiarıyla yazan ve düşüncelerini savunan örnek bir insan..

yazarken eğilip bükülmeden dimdik duran uğur mumcu usta 4 şubat 1981 günlü yazısında da başına neler gelebileceğini bildiğini göstererek adeta karanlık köşelerdeki  derin güçlere ve onların pislik tetikçilerine meydan okumuştur : ‘isterler ki susalım; isterler ki yazdıklarımızın hiçbiri, hele bu dönemde yazılmasın. bunun içindir ki, bizleri susturmak için türlü yollara başvururlar. bizleri susturmak için başvurdukları ve ellerine yüzlerine bulaştırdıkları sinsi girişimleri ile ilgili ipuçları ellerimizdedir! bunu da bilir, bunların açığa çıkmaması için köşelerinde kıvranıp dururlar. evet yazacağız, susmayacağız. bütün yolsuzlukları, kaçakçılıkları, pislikleri, cinayetleri tek tek sergileyeceğiz.’

işte böyle inançlı ve kararlı aydınlanmanın savunucusu bir insandı uğur mumcu..

onun katledildiğini çok geç bir vakitte gece eve geldiğimde öğrenmiştim.. annem, babam ağlıyordu, kardeşim gözleri dolu dolu ekrana bakıyordu.. ne oldu dedim.. hiçbirinden ses çıkmadı.. ekrana doğru yaklaştım.. ankara’dan canlı bağlantı.. insanalar haykırıyor : ‘uğurlar ölmez..’ dizlerimin bağı çözüldü, yığıldım kaldım.. kim nasıl yapmış, kafamdan bunlar anlamsızca uçuşuyordu.. sonra gittim odamda onun kitaplarına sarıldım sabaha kadar okudum, ağladım durdum..

çevremde kaç kişi okumuştur onun kitaplarını bilmem.. ama çoğu insan bilgi sahibi olmadan ahkam kesip dururlar onun hakkında, acımasızca atıp tutarlar.. ne faşistliği, ne ulusalcılığı kalmaz.. oysa tek bir satır yazısını okumamışlardır.. boş beleş kulaktan dolma bilgilerle konuşurlar..

ben de birçok görüşüne katılmam uğur mumcu’nun ama ortak noktalarımız da çoktur.. beşlik simit gibi her türlü şekle girebilen, zamanın iktidarına göre pozisyon değiştirip cep dolduranlardan olmadığı için, aydınlanmacı, yurtsever, laik, antiemperyalist olduğu için, örnek bir gazeteci olduğu için severim kendisini..

uğur mumcu’nun tüm yazdıkları her dönem mutlaka okunması gereken ve önümüzü görebilmemiz için bizlere sönmeden ışık tutan, tecrübe aktaran, ufuk açan ve eskimeyen yapıtlardır..

şimdi o kadar yırtınıp duruyorlar derin devleti deşifre edeceğiz diye ama onun derin devleti deşifre edip 1970’lerden beri yazdığı yazılarının yanına bile yaklaşamadılar.. onun gibi korkusuzca çomak sokup karıştıramadılar derin tezgahlara..

anlamsız bir koşturmacanın içerisindeyim günlerdir, bu sıkışıklık içinde bugün ‘uğur mumcu’yla ilgili bir yazı yazmasam, anmasam çok üzülecektim büyük ustayı.. hele ‘reis’in bu yukarıdaki fotoğrafı bugün bana yollamasından sonra öyle bir hüzün çöktü ki içime.. yıkıldım.. üç güzel insan güzel günler için kadeh kaldırmışlar..

bu fotoğraf karşısında konuşmanın, yazmanın ne anlamı var artık onlar gibi gülümseyerek kadeh kaldırmaktan başka..

selam olsun aydınlık gülüşlerinize..”

Crockett..