Archive for the ‘Emek’ Category

“Elini paraya değdiren onun büyüsüne kapılır, onu seven tüm yaşamı boyunca gücünü ve mutluluğunu paraya hizmet etmek için harcar.”

“Biz kardeşlerim, biz hepimiz yoksuluz. Bizim ülkemiz güneşin altındaki en yoksul ülke. Bizde öyle kutuları dolduracak kadar yuvarlak metal ve ağır kağıt bulunmaz. Bizler Papalagi’nin düşüncesine göre zavallı dilencileriz. Ama ben sizin gözlerinizi varlıklı efendinin gözleriyle karşılaştırdığımda, sizinkiler neşeyle, güçle, yaşamla, sağlıkla büyük bir ışık gibi parıldıyor, onunki ise sönük, solgun ve yorgun kalıyor. Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü daha paradan haberleri yoktu. Şükredelim ki Büyük Ruh bizi aitu’ya (kötü ruh) karşı korudu. Para bir aitu’dur. Onun yaptığı ne varsa kötüdür çünkü. Elini paraya değdiren onun büyüsüne kapılır, onu seven tüm yaşamı boyunca gücünü ve mutluluğunu paraya hizmet etmek için harcar. Biz, konukseverliği, uzattığı her meyve için bir alofa (karşılık) bekleyenleri hor gören geleneklerimizi sevelim. Birinin her şeyi varken, diğerinin hiçbir şeyi olmamasına izin vermeyen geleneklerimizi sevelim. Sevelim ki, Papalagi gibi, kardeşi yanı başında keder ve acı içindeyken mutlu ve neşeli olmayalım.

Ama her şeyden önce kendimizi paraya karşı koruyalım. Papalagi bizi kandırabilmek için parayı burnumuza sokar. Sözde bizi varlıklı ve mutlu edecektir. Daha şimdiden birçoğumuzun gözleri kamaştı ve bu hastalığa yakalandı bile.

Eğer bu alçakgönüllü kardeşinizin sözlerine inanır, söylediklerinin gerçek olduğunu düşünürseniz, bilin ki para kimseyi ne daha mutlu ne de daha neşeli yapar. Yaptığı tek şey, insanın yüreğini kötü bir karışıklığa sürüklemektir. Parayla hiç kimseye yardım edemezsiniz; onu daha mutlu, daha güçlü ve neşeli kılamazsınız. Bu yuvarlak metali ve ağır kağıtları en büyük düşmanınız olarak görün ve ondan nefret edin.

 

GÖĞÜ DELEN ADAM

 

 

gogu delen adam-12

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“GÖĞÜ DELEN ADAM, Kabile Reisi Tuiavii’nin Konuşması”, Çeviri: LEVENT TAYLA, AYRINTI Yayınları, 2008,110 Sayfa.

 

‘senin düş çemberini engellemek içindir karşıda uzanan duvar..’ – St. John Perse

 

 

 

 

 

 

‘aylak adamız’ beşinci yılına bensiz girdi.. sağ olsun reis ‘blackhawk’ güzel bir yazıyla o günü es geçmedi.. zaman su gibi akıp geçiyor.. daha dün gibi şu odada reis ‘blackhawk’ ‘aylak adamız’ fikrini ortaya atmış, odada bulunan altı yedi kişiden çoğu kafa bulmuştu.. şimdi biz ikimiz hepsiyle kafa buluyoruz.. hepsi ‘oblomov’, hepsi karpuz büyütüyor.. lafa gelince varlar, çeneleri makine gibi çalışıyor ama icraata gelince fıslar.. bir el atın, bir iki kelime yazın, bir şeyler üretin, yaratın.. yok nerede o cesaret ve yürek.. bazıları da el attılar kenara çekildiler.. onlara daha da gıcığım.. kimisi de ‘ah ben de burada yazdım’ diyebilmek, hava atabilmek için yazdı birkaç yazı bastı gitti.. olsun biz yine buradayız, kırkı aşkın yazar kadromuzla kafamıza göre takılıyoruz..

‘aylak adamız’ın doğum gününde burada olup ıslatabilmek isterdim aylak adamlarla.. ama yoktum yine yollardaydık.. son dört ayda on dokuz bin kilometreden fazla yol yapmışım tek başıma.. araba artık motor indirmeye hazırlanıyordu ki servise götürdüm son kaçışımdan önce.. servisteki kırıtık baylardan birisi ‘evet seksen binde gelmişiz, şimdi doksan bin kilometre bakımı yapacağız arabamıza’ diye hem konuşup hem  yazmaya başlayınca, ‘canım yüz bin kilometre bakımı olacak’ dedim.. adamın gözler faltaşı gibi açıldı.. ‘nasıl yani’ diye sorunca ‘azmettik  yüz bini geçtik’ dedim.. ‘taksi olarak mı kullanıyorsunuz arabayı’ diye sordu, ‘yok, uzun yol aylaklık aracı’ olarak kullanıyorum dedim.. sırıtarak mal mal bakıp işlemlerimi yaptı.. sanırım dört ayda dünyanın etrafının yarısını dönmüşüm, kısmetse diğer yarısını da önümüzdeki dört ayda tamamlarım..

şaka bir yana yolda olmak gayet güzel, insan kendini bile unutuyor yolda, arabayla bir vücut oluyorsunuz, arabanın bir aksamı gibi oluyorsunuz.. aslında arabanın beynisiniz.. siz olmasanız araba yürüyemez zaten..

son yolculuğumda kafamı bayağı boşalttım.. dünyayla iletişimimi bir hafta tamamen kestim.. ne telefon, ne internet.. belli sayıda insanın bana ulaşabilmesi güzeldi.. bol bol ‘mor dağların yalanı emrecan’ ustayla dağ ova bayır dolandık durduk.. deniz kenarına gidip ‘akdeniz’in en mavi yerlerine gözlerimizi sabitleyerek saatlerce konuşmadan oturup dalgaların sesini dinleyerek tavşanlı biralarımızı yudumladık.. oralar hala esir edilmemiş yerler olduğundan ‘hop birader baksana burada içmek yassah, çekin arabanızı’ diyen ayılar yoktu.. zaten oralarda yerse yapsınlar böyle bir şeyi.. özgürlük güzel şey.. devletin insana ulaşamadığı yerler tek özgür yerlerdir dünyada.. öyle yerleri çok seviyorum..

denizin kenarından sıkıldık mı basıyorduk ‘mor dağların yalanı emrecan’la ‘st. simon’a çıkıyorduk.. orası şimdilerde esir olmak üzere.. etrafını yüzlerce rüzgar gülü tabir edilen elektrik üreteçleri doldurmuş durumda.. manastırın etrafı bile çevrilmiş bunlarla, birinci dereceden tarihi yer olmasına rağmen.. bu devir paranın açamayacağı kapının olmadığı bir devir.. şansımıza manastıra koyulmuş bekçi murtaza kıvamındaki arkadaşa denk gelmedik bu gidişlerimizde.. insanın aklını alıyor siz manastırı dolaşırken ya da dinlenmek için bir kayanın üzerine çömelirken.. ‘hop o kayaya oturmayın..’ soruyoruz ‘niye bize zarar mı verir..’ el cevap : ‘yok o kaya numaralandırıldı, uydudan izliyorlar, bir milim oynarsa ben işimden olurum..’ ben de ‘sen boku yemişsin o zaman, en ufak bir depremde onlarca santim yer değiştirebilir bu kayalar’ deyince de sustu gariban arkadaşım.. ulan manastırın son doksan yılda anasını ağlatmışlar, her yerini hazine bulacağım diye delik deşik etmişler, bir sürü eseri çalmışlar, yağmalanmadık yeri kalmamış.. geriye sadece yüzlerce ton ağırlığında kayalar kalmış, devlet şimdi onun peşine düşmüş.. neredeyse tamamen yerle bir olmak üzere olan bu şaheseri restore edip yeninden eski günlerine kavuşturacaklarına kayaları saymışlar ve numaralandırmışlar.. vay be ne büyük ne muhteşem bir iş..

bir haftalık son kaçışımdan sonra 1 mayıs günü sabaha karşı istanbul’a geldim.. iki üç saat kestirdikten sonra yataktan fırladım.. bugün büyük gündü.. emeğin günü.. her önemli gün gibi içi boşaltılmaya çalışılan, ‘emek’ özünden koparılmaya çalışılan büyük gündü.. yüzlerce insanın geçmişte katledildiği, yaralandığı, işkencelerden geçirildiği o anlamlı gündü.. tüm yorgunluğuma rağmen her sene yaptığım gibi yüzbinlerce emekçi kardeşimle birlikte olmak için hemen hazırlandım.. annem, babam, kardeşim gibi beni her daim arayıp, soran, merak eden kardeşlerim ‘kenanım, zaferim ve büyük reis blackhawk’la kadıköy iskelede buluşup vapura atladık.. karaköy’den geçen sene yaptığımız hatayı yapmayıp yokuştan istiklale doğru tırmandık.. sonra son sürat meydanların meydanı ‘taksim’e yollandık.. geçen sene yürüyüş güzergahı olmamasına rağmen sadece ‘aylak adamız’ pankartı arkasında biz yürümüştük burada binaları, kaldırımları sarsa sarsa.. bu sene ‘oblomov’lar ve artistler yüzünden böyle bir şey gerçekleştiremedik.. biz rahattayız, sıkıntımız yok.. kafalarına göre takılanlar düşünsün.. neyse alana vardık.. alan biz geldiğimiz sırada bile hınca hınç dolmuştu.. zaten alanın büyük bir kısmını geçen seneye göre gasp etmişlerdi.. çünkü katılımın rekor seviyede olacağını biliyorlardı.. ve nitekim diğer sarı sendikalar türk-iş ve hak-iş’in başka illere tüymesine rağmen gelmiş geçmiş en geniş katılımlı 1 mayıs oldu.. akşama ve ertesi gün medyaya baktım, özellikle yandaş medya mitinge katılımların başladığı ya da bitmesine yakın ki dağılım esnasındaki görüntüleri kullanmışlar ve verdikleri rakamlar otuz ila elli bin arasında değişiyor.. ‘yürrüyün’ anca gidersiniz.. yüreklerinizdeki korku taksimden duyuluyordu.. büyüyen toplumsal muhalefetin gücünü az göstermeye çabalayın siz ama meydanlar gün geçtikçe daha da kalabalıklaşıyor.. o çok sevdiğini söylediğiniz demokrasinin dikenleri bunlar ne yapacaksınız katlanacaksınız bre.. yüzbinlerin katıldığı kutlamalardaki ufak birkaç çapulcunun kırdığı birkaç camın görüntüsünü vererek kötüleyemezsiniz o alana gelenleri.. bir de hala ‘marx, engels, lenin’ takıntınız yok mu sizin ona daha çok bitiyorum.. ne kadar korkuyorsunuz bu adamlardan hala.. niye korkuyorsunuz ki.. yıkıldı gitti sosyalizm ve onun sakallı adamlarının düşünceleri.. öyle demiyor musunuz.. e neden hala bu kompleks ve korkunuz.. neden hala televizyonlarda ‘deniz’e, ‘che’ye, ‘castro’ya salya sümük vahşice saldırıyorsunuz.. siz kimsiniz arkadaşım.. sizi bir iki sene sonra kimse hatırlamayacak fakat onlar sonsuza kadar halkların yüreğinde yaşayacak ve hatırlanacaklar.. kıçınızı yırtsanız da o televizyonlarda ve dokunulmaz gazete köşelerinizde bu böyle olacak.. çatlayın patlayın.. bakın ne güzel kutlandı devlet uzaktan bakınca meydana.. devletin olmadığı yerde şiddet olmaz, anarşi olmaz.. nerede devlet var orada kaos oluşuyor.. çünkü devlet baba hemen ortaya çıkıyor ‘yassah hemşerim’ diyerek.. niye yasak lan niye.. ne, yasak olan ne.. işte yıllarca yasakladınız ne oldu.. seve seve verdiniz meydanı.. bak iki senedir oluyor mu bir şey.. olmuyor.. kırk elli kişilik gencin yaptığı saçmalık mı kaldı elinizde geyiğini yapacağınız.. yapın sabaha kadar yapın.. size malzeme çıktı işte.. ama tüm ülke gördü ki devlet uzaktan bakınca olay çıkmıyormuş.. bu kadar basit..

bu seneki 1 mayıs ilginç görüntülere sahne oldu.. medyaya malzeme bol çıktı.. islamcı bir grubun 1 mayıs’a katılımı abartıldıkça abartıldı.. vay kardeşim ne büyük olaymış.. orada yüzbinlerce insan ve grup var, yüz kişilik grubun peşine takıldı adamlar.. daha önceki 1 mayıs ve protesto gösterilerinde solculara, işçilere saldıran zihniyetten bir grup imana gelip, özür dileyip 1 mayıs’a katılıyorlarmış, mış, mış.. hele arkalarına takılan ufak bir soytarı grup vardı yedi sekiz kişilik.. onlara kafa göz dalmamak için zor tuttum kendimi.. sivas katliamını meşru gören ve liderleri halen cezaevinde olan bu soytarı grubu da ellerine almış üç çaput parçası kıvamında pankart ve hapisteki liderlerinin resmi yedi sekiz kişi malum işaretlerini yapıp yürüyorlar.. garibim çakal carlos’un da mesajını poster yapıp taşımışlar.. ulan çakal carlos sizin yıllarca solcu kanıyla beslendiğinizi bilse suratınıza tükürürdü.. ama dört duvar arasında nereden bilecek.. neyse öndeki geniş katılımlı diğer islamcı grubun pankartları ve sloganları da kafa açacak cinstendi.. bizim grubun önünden geçerlerken her sloganlarına günaydın diye karşılık verdik.. gerçekten de günaydın.. hele ‘kula, kulluğa ve sömürüye hayır’ pankartları tam bir komediydi.. siz kulsunuz kardeşim nasıl hayır diyorsunuz buna.. öndeki pankartta ‘mülk allahın’dır yazmıyor muydu.. mülk nedir.. mülk dünyaysa, kainatsa siz de kulsanız nasıl kula kulluğa hayır.. ve daha nice komedi pankart ve slogan.. ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye slogan atıyorlardı.. sanki dinin hırsızlıkla ilgisi var, her dinden, gruptan, topluluktan hırsız çıkabilir.. dinle ne alakası var.. ekonomik ve politik içeriği nedir bu sloganın.. neden bu kadar kapalı bir slogan kullanılıyor.. hırsızlar kim, açık açık söyleyin kardeşim.. korkuyor musunuz yoksa.. yapmayın.. stadyumlarda bazen bağırmayan ya da oturan seyircilere böyle koro halinde bağırırlar.. bunlar da ‘hırsız müslüman istemiyoruz’ diye bağırıyorlar.. güya sol grupların gönüllerini okşayacaklar.. nitekim cılız da olsa alkışlayanlar oldu bu kafaları karışık grubu.. aramızda konuştuk, gelecek seneye faşistlerde katılırsa bu 1 mayıs’a hiç şaşırmayız diye.. gerçekten de öyle, kızıl rengi maviye çevrilmeye çalışılan 1 mayıs’ın içinin boşaltılmaya, anlamsızlaştırılmaya  çalışıldığı ortada.. yıllarca her alanda solcuların tepesine binmeye çalışan, üniversitelerde bugünlerde dahi solculara saldıran gruplar 1 mayıs alanına ellerini kollarını sallaya sallaya girdiler.. yüz kişi değillerdi belki ama anlamı büyüktü bu alana sızma olayının, tabi anlayana.. her alanda, edebiyatta, sanatta, sinemada olan sızmaların, muhafazakarlaştırma operasyonlarının bir aşamasıydı bu.. artık hayırlısı bakalım seneye faşist gruplarla, işadamları da katılacak mı ve gülerek aramızda onlar için bulup söylediğimiz sloganları atacaklar mı.. ve 1 mayıs günü bu sağcı grupları alkışlayanlar gibi onları da alkışlayacaklar mı.. ne acı ve ne komik..

neyse kısa keseyim şimdilik.. yazacak çok şey birikti, içim dolup taşıyor, hepsini yakında yağdıracağım buradan..

1 mayıs günü alanlardaki kutlama ve anmalara katılan tüm emekçilerin (yukarıda saydığım alana sızan iki grup hariç) yüreklerine sağlık diyorum, geç de olsa hepsinin bayramını tekrar buradan da kutluyorum..

gülüşünüzle kalın..

 

Crockett..

‘ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR..’ – ANNIE THÉBAUD-MONY

‘son yirmi yıldır, iş hakkındaki politik ve bilimsel diskur, işi, ekonomik ve sosyal maliyet boyutlarına indirgedi.. çalışanlar, gün geçtikçe daha az, kendi tarihlerinin ve çağdaş toplumların tarihinin öznesi olarak kabul görür oldu.. bununla birlikte, yaşama hakkı, sağlık hakkı, onurlu yaşam hakkı temel evrensel haklar arasında.. bugün, bilimsel ve tıbbi bilgileri, çalışma hayatında sağlık kaybının nedenlerinden birçoğunu anlamamıza olanak sağlarken, iş organizasyonu ve çalışma koşulları ile ilgili tercihlerde ve bu tercihleri meşrulaştıran kamu politikalarıyla bir başkasını, bilerek tehlikeye atmanın yaygınlaştığını saptıyoruz.. bu çelişkiyi nasıl açıklamalı?

iş organizasyonu tercihleri, çok uluslu büyük şirketlerin yönetimlerinin, ‘işgücü’ maliyetini sürekli olarak düşürmekle görevli ‘karar vericiler’in ve ‘müdürler’in, işi ve risklerini alt işverene devreden emir vericilerin yetki alanındadır.. fransa’daki gibi, hindistan’da, brezilya’da, çin’de ya da başka ülkelerde; geçici statüde çalışanların, düzensiz (aralıklı, kesintili) çalışanların ve tüm ‘fark edilmeden’ çalışanların; alt işveren iş ilişkisinin son halkasındaki varlığı, insan hakları evrensel beyannamesi’nin ya da fransız ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun yasakladığı güvencesizliğe ve aşağılanmaya yeniden dönüldüğünü gösteriyor..

bugün, köleliğin ‘modern’ biçimlerini onaylayarak, bu biçimlere karar ve yön verenleri tamamıyla cezasız bırakan istihdam, çalışma ve sağlık politikalarının, insan haklarının fransa’sında ‘kara yasa’nın köleliğe meşruluk kazandırmasındaki gibi, bir rolü oynayıp oynamadığını sorabiliriz.. politik partiler, sendikalar, birlikler gibi bireysel ve kolektif hakları savunun geleneksel örgütler, sömürünün bu ‘modern’ biçimlerinin meşruiyet temellerini sorgulayacak bir muhalefet oluşturmakta zorlanıyor..

bu kitap, araştırmalar sırasında, nükleer, demir çelik, otomobil, elektronik sektörlerinden ve hizmet sektöründen toplanan çok sayıda tanıklığa dayanarak, sürekli bir biçimde kamu sağlığının ‘kör nokta’sında bırakılan alanı; yani, çalışanların hayatına, sağlığına ve onuruna yönelen saldırıları gösterme amacındadır.. ceza muhakemeleri usulü kanunu’nun tanımladığı temel hakları referans alarak yürürlükteki somut sömürü ve tahakküm ilişkilerini anlamaya; bireysel ve kolektif, dağınık ya da örgütlü direniş stratejilerinin acımasız bastırma yöntemleriyle nasıl karşı karşıya bırakıldığını analiz etmeye çalışmaktadır..’

 

ANNIE THÉBAUD-MONY

 

‘ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR.. risklerin alt işverene devri, başkasını tehlikeye atma, onura saldırı, duygusal ve fiziksel şiddet, mesleki kanserler..’, ANNIE THÉBAUD-MONY, Çeviri: AYŞE GÜREN, AYRINTI Yayınları, 2012, 284 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘işçiler nerede biz oradayız..’ / ‘aylaklar’ 1 mayıs alanında..

yıllarca 1 mayıs kutlamalarına katıldım.. bu sene mutlu olduğum ve eğlendiğim kadar bir 1 mayıs yaşamamıştım..

bir gün öncesinden kararlaştırdığımız gibi sabahın dokuzunda kadıköy’de iskelede toplanmaya başladık..

tabi herkes aylak olunca saat dokuz oldu on , hatta onu da geçti saat..

ilk gelenler ‘ciğerim’le bendim.. beş on dakika beklemeden sonra galiba sadece ikimiz gideceğiz diye espiri yapmaya başladık..

kimi aradıysak yoldayım diyordu ama ne araç sesi geliyordu ne başka ses.. yani uyanamadıkları belliydi..

bense uyanamama ihtimaline karşı uyumama yolunu seçmiştim.. üstelik stalin’in ‘aylaklık’ konusundaki engin çözümlemelerini ve sosyalizmin düşmanı unsurları arasında ‘aylaklığı’ saydığı yazısını okumuştum gülerek.. 

neyse ciğerimle kendimize gülüp sohbet ederken uzaklardan gülümseyerek ‘kenan ve canan’ kardeşlerimiz yanlarında arkadaşlarıyla geldiler.. ‘deniz’le , ‘ciğerim’ hemen tanış çıktılar.. dünya hep küçük fakat yüreklerimiz hep büyük..

sonra bir baktık uzaktan her zaman ki gülümsemesiyle ‘ulaş’ kardeşimiz geliyor.. kaç aydır ya da kaç senedir mi görüşmedik bilmiyorum.. sarılıp öpüştükten sonra ‘bu mu , bu kadar mı istanbul’daki aylak tayfası’ dedi.. ‘taksimde bekliyor on binler’ diye yanıtladım..

o sırada ‘reis’ baktım mesaj atmış , sonra da aramış , duymamışım.. aradım ‘reis’ uykulu bir sesle ‘aga uyuyakalmışım , beni bekleyin , bensiz gitmeyin sakın’ dedi.. ‘sensiz bir yere gidemeyiz’ diyip beklemeye devam ettik.. tek doğru konuşan , uyuduğunu itiraf eden her zaman ki gibi ‘reis’ti..

ardından ‘gürselim’le , ‘emel’ geldiler , onların yüzleri de güleç güleçti..

nedense en çok gülümseyip , kahkahalarla güldüğümüz bayram olmuştu..

sayımız artıyordu ama halen pankartımız ve ‘alkimiz’ yoktu.. onu aradık ‘lavabodayım , geliyorum’ dedi.. lavabo ve gelmek.. yalandı tabi o da yeni uyanmıştı.. sonra tekrar aradık ‘dört yoldayım geliyorum’ dedi ama yine gelmedi..

onunla konuşurken ‘ümo’ damladı zafer işaretleri yapıp , ağız dolusu küfürler edip ve  ‘nerede lan millet , bu kadar mıyız’ diyerek yağdı hepimize..

o sırada ‘yüco’muzla , ‘çiçek’ gelip katıldılar aramıza.. ve ardından ‘hüseyin’ ve arkadaşları.. gerçi ‘hüseyin’ kardeşimiz ve arkadaşları yürürken bizden ayrılıp sendikalara takıldılar ama sorun değildi alanda tekrar birleştik..

sonra birden fark ettik ki ‘sarı’ bey yoklar.. aradım açmadı.. aha dedim uyuyor , duymuyor telefonu..

ama ‘sarı’sız 1 mayıs 1 mayıs olmazdı ki.. her şey boşuna olurdu.. tekrar aradım on dakika sonra neyse ki açtı , meğersem ‘sarımız’ sabah erkenden uyanmış arabayla geçmiş karşıya ,  bizi karaköy’de bekliyormuş arkadaşlarıyla..

ya hemen hemen yirmiyi geçmiştik ama hala pankartımız ve ‘alki’ yoktu.. tekrar aradık ‘geliyorum , ben sizi görüyorum’ dedi.. ama biz onu nedense göremiyorduk.. bunu demesinin yaklaşık on dakika ardından kendisini görebildik yanımızda.. epeyi güldük..

ama esas bomba kahkahalarımız ‘nerede pankart’ sorumuzdan sonra elindeki ufak poşeti gösterince patladı.. ‘bu mu la pankart’ dedik.. ‘bu’ dedi ‘daha ne istiyorsunuz..’

açtık pankartı harikaydı ama bir sorun vardı , büyük bayrak imalatçısı arkadaşımız pankart için sopa yapmamıştı.. hem kızdık hem dalga geçtik hem yıkıldık gülmekten.. ‘alki’ malzemeden çalmıştı.. yapılır mıydı bu bize be.. alanın yarısının bayraklarını , pankartlarını yapan ‘alki’ kardeşimiz bize iki sopayı çok görmüştü.. ‘alanda bulurum ben size’ dedi unuttuk sopaları o anlık..

neyse geleceklerin geldiğinden emin olduktan sonra atladık kızıl bayrak ve pankartlar giyinmiş beyaz vapura..

yolda ve karaköy’e ulaştığımız sırada klasik aylak davranışı olarak nereden alana ulaşacağımız konusunda konuşmaya başladık ve kimsenin yürümediği istiklal caddesi en yakın güzergahtı alana ulaşmak için.. ama iskelede buluştuğumuz ‘sarımız’ öyle bir yoldan istiklale çıkardı ki bizi on dakika içinde hepimizin dilleri bir karış dışarıda pilimiz bitmişti.. hele ‘kamando’ mu ‘komando’ mu ne bilmiyorum bir merdiven silsilesi vardı ki orada yağdık köpürdük istanbul’un tüm tepelerine ve yokuşlarına..

düze erdiğimizde istiklale varmıştık.. in cin top oynuyordu.. biraz yürüdükten sonra açtık pankartımızı ve bağırmaya başladık ‘yaşasın bir mayıs’ diye bağırmaya.. yanımızdan yürüyüp geçenler şaşkınlıkla önce pankarta bakıp sonra gülümsüyorlardı.. bizlerde bir yandan slogan atıp bir yandan gülüyorduk..

istiklal caddesinin o şaşılacak boşluğunda ve tenhalığında sloganlarımız camları , binaları titretip yankılanıyordu ve hepimizi de güldürüyordu.. ‘kenan’ kardeşimizin yaratıcılığı sloganlarımızda da baş gösterdi hemen.. ‘aylaklar burada işçiler nerede’yi atmaya başladık slogan olarak.. hemen akabinde de ‘işçiler nerede biz oradayız’ı  attık ortalığı inleterek..

sonra ilk arama noktalarından birinde polisler pankartımızı açtılar üzerlerinde yazanları kontrol etmek için..

o anı fotoğraflayamadık ama çok ilginç bir görüntüydü.. polisler pankartı açıp bakarlarken ‘ümo’ dayanamadı espiriyi patlattı.. ‘ulan en aylak grubuz ,  en küçük grubuz ama polislere bile pankartımızı açtırıp tutturduk’ diyince polisler de kahkahayla gülüp , ‘güzel espiriydi’ dediler.. biz caddeye çıktığımızda polisler hala arkamızdan hem kendilerine hem bize gülüyorlardı.. ‘ümo’ her zaman ki espiri yeteneğini orada da sergilemişti.. en ciddi ortamları bile anında yumuşatan fakat bazen de o espirileriyle en yumuşak ortamları bile gerebilen ‘ümomuz’ yapmıştı yine yapacağını..

aramadan sonra yürümeye başladık tekrar , yine sloganlarımız aynıydı.. herkes gülerek geçiyordu yanımızdan.. bir ara dükkanlarını henüz açmayan bar sahiplerine tepki olarak  ‘aylaklar burada bar sahipleri nerede’ diye slogan atmaya başladık ki kahkahalarımızda boğuldu o slogan..

sonra tekrar bir arama noktası.. orada da grup halinde caddeden yürüyemeyeceğimiz söylendi.. biz aylakça ‘tek tek girelim pankartı da kapatalım , tek tek takılalım caddede , ne olur yolumuz uzamasın’ dediysek de izin vermediler..

bunun üzerine sanki kabul etmiş gibi görünüp nevizadenin ara sokaklarına girdik.. oradan iki sokak yukarıdan tekrar manevra yapıp çıktık istiklale.. yine başladık sloganlarımıza.. o dillerden düşmeyen ‘ileri demokrasilerde’ çare tükenmiyordu işte.. daha sonra hiç kimse karışmadı alana kadar yürüdük bağıra çağıra ve güle güle..

ve bir mayıs alanına girmiştik işte.. pankartımızı kaldırdık en yukarılara.. bir o yana bir bu yana salladık.. ama o kadar tembel ve aylaktık ki pankart bayramda bize yük olmaya başlamıştı.. o sırada hemen ‘gürsel’ ve ‘sarı’ pankartı asalım bir yere orada altında takılalım dediler.. ‘sarı’ ip buldu geldi.. kazancı yokuşunun hemen yanındaki ışıklara ‘gürselimle , yücom’ astı pankartımızı..

oh be ne güzel olmuştu.. ama biz o sırada neye uğrayacağımızı bilmiyorduk.. çünkü pankartı görüp gelen hemen fotoğraf çektirmek için izin istiyordu..

onlarca kişi ailesiyle , çocuklarıyla , kardeşleriyle fotoğraf çektirdi altında pankartın.. turistlerin de ilgisini epeyi çektik.. çünkü alanın en küçük gurubuyduk ama en neşeli gurubuyduk.. ortalığı birbirine kattık.. bir ara bdp’li analar geldi yanımıza onlar fotoğraf çektirdi.. beraber halaya durduk , fotoğraf çektirdik sonra..

o  sırada kaptırdık pankartı.. baktık pankartın altında tanımadığımız onlarca kişi fotoğraf çektirip duruyor kafasına göre..

kortejler alana girdikten sonra bayram etkinlikleri başladı.. konuşmalar , anmalar yapıldı ve sıra grup yorum’a geldi.. yüz binlerce kişiye konserler vermiş olan grup yorum bile böyle kalabalığı görmemişti müzik hayatında… bir milyonu aşkın kişiye öyle güzel şarkılar , türküler , marşlar söylediler ki alanın neşesi , mutluluğu , umudu daha da arttı..

burada kısaca alandaki kalabalığın sayısı konusuna biraz değinmek istiyorum.. biz alanın belki en küçük gurubuyduk.. istanbul’daki aylaklar olarak 22 kişiydik.. alanda bir ara gürselimin kuzeni ‘önder’ ve ‘hüseyin’in arkadaşlarıyla otuzu bulduk belki ama umurumuzda değildi bu.. hatta aramızda eskiden bu tür etkinliklerde partilerin , sivil toplum örgütlerinin  kendi yayın organlarında kutlamalara kaç kişi katıldıklarına dair abartılı rakamlarını okuduğumuzda nasıl güldüğümüzü hatırlayıp espiriler patlatarak güldük.. biz de yarın aylak adamıza ‘22 kişiyiz diye 22 bin kişiydik’ diyelim dedik.. yıkıldık yerlere gülmekten.. ama benim esas değinmek istediğim medyanın ‘rıza üretim araçlarının’ bayrama yaklaşma biçimleriydi,… bazıları o kadar komikti ki.. haber altlarına on binler alanlardaydı yazmıştı.. yok bilmem ne.. yok canım binler bile değil onlar yüzler alanlardaydı ne on binleri abartmayın o kadar a utanmazlar.. on binlermiş.. sen milyonlar desene.. ya siz ne yaparsanız yapın , ne kadar görmezden gelirseniz gelin milyonlar sizin ipliğinizi pazara çıkardı rahat olun.. taksim taksim olalı bu kalabalığı görmemişti.. siz üç maymunu oynamaya devam edin.. maymunlar bile size sırtını çevirecek rahat olun..

neyse uzatmayayım fazla 1 mayıs 2011’in biz en kalabalık grubuyduk işte.. fotoğraflardan da gördüğünüz gibi bu açıkça belli.. kimse aksini iddia etmesin ispat edemez..

saatler aktı gitti.. ee biz hem aylağız hem artık epeyi yaşlanmışız , eskisi gibi değiliz anladık tekrar orada.. güzel güzel halaylarımızı çekip bitirdikten sonra toparlandık aynen geri uygun adım döndük kadıköyümüze..

çıktık mekanımıza ellerimizde bira poşetleriyle.. oturup bir durum değerlendirmesi yapmamız gerekiyordu.. ne durum değerlendirmesi yahu ayrılamıyorduk birbirimizden.. o kadar yorgun olmamıza rağmen bayram hiç bitmesin istiyorduk.. mekana gelirken ‘cahit ve berat’ kardeşlerimizde bize eşlik ettiler.. tabi yolda bazılarımız topukladı , mekana geldiğimizden on beş kişi ancak vardık..

açtık biraları sohbete başladık.. saatlerce konuştuk , güldük , eğlendik , estik , yağdık , gürledik hep beraber..

ve ayrılırken mekandan daima böyle bir arada olup , kahkahalarımızla her yerde her zaman  dayanışıp ,  en umutsuz anımızda birbirimizi hatırlayıp gülmek , gülümsemek için söz verip yüzümüzdeki  günün kazancı gülümseyişlerle dağıldık dört bir yana..

yukarıda isimlerini saymayı unuttuğum tüm aylak arkadaşlarımızdan özür dilerim.. gelen herkesin yüreğine sağlık.. gelmeyenler de kıskançlıktan çatlasın ne diyelim..

gülüşünüzle kalın..

Crockett..

(not : okurken bilgisayarlarınızın ayarlarıyla oynamayın alınan alkolden dolayı o günün zaman kronolojisinde yanlışlıklar olabilir.. olayların dizilişi yanlış olabilir bu yüzden sorumluluk kabul etmiyorum ,  başkaları daha güzelini yazar eminim.. ben durumu izah edeyim dedim.. yazıyı okurken kafanıza göre takılın hatta alkol alarak okuyun belki o zaman benim gibi hatırlarsınız o günü..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşasın 1 Mayıs !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘YAŞASIN 1 MAYIS !

 

TÜM AYLAKLARIN VE EMEKÇİLERİN 1 MAYIS EMEK VE DAYANIŞMA BAYRAMINI ŞİMDİDEN KUTLUYORUZ..

YARIN AYLAKLAR VE ‘AYLAK ADAMIZ’ TAKSİMDE ALANLARDA OLACAK..

HERKESİ , TÜM AYLAKLARI BEKLİYORUZ..

BU ARADA ‘AYLAK ALKİ’YE HAZIRLADIĞI GÜZEL PANKART İÇİN TEŞEKKÜR EDİYORUZ..

 

YAŞASIN 1 MAYIS !’

 

‘AYLAK ADAMIZ’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘bütün insanların göreceli algılama kalesinin kapısından çıkıp çayırlara koşarak müdahalesiz doğanın kalbine dönmesinden başka barışa giden bir yol yoktur.. yani kılıç yerine orağı bilemekten başka yol yoktur..’ – MASANOBU FUKUOKA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanlar öğrenim görürler , çünkü anlamazlar ama öğrenim görmek , kişinin anlamasına yardımcı olmaz.. çok çalışırlar ve en sonunda tek buldukları insanın hiçbir şey bilemeyeceği , anlamanın insanın erişebileceklerinin ötesinde olduğudur..

insanlar genellikle , ‘anlamam’ sözcüğünün  , örneğin , dokuz şeyi anlayıp bir şeyi anlamadığınız bir durum için kullanılabileceğini düşünürler.. ama on şeyi anlamaya niyetlenerek , gerçekte bir tek şeyi bile anlayamazsınız.. eğer yüz tane çiçeği biliyorsanız , bir tekini bile ‘bilmiyorsunuzdur..’ insanlar anlamak için zorlu mücadeleler verirler , kendilerini anladıklarına ikna ederler ve hiçbir şey bilmez halde ölürler..

gençler marangozluk işlerinden bir mola aldılar , büyük bir mandalina ağacının yanında çimenlere oturdular ve güney gökyüzünün ince bulutlarına baktılar..

insanlar , gözlerini yer yüzünden gökyüzüne çevirdiklerinde cenneti gördüklerini düşünürler.. portakal meyvesini , yeşil yapraklardan ayırt ettikten sonra yaprağın yeşilini ve meyvenin turuncusunu bildiklerini söylerler.. ama kişi yeşille turuncu arasında bir ayrım yaptığı an , gerçek renkler kaybolur..

insanlar şeyleri anladıklarını düşünürler , çünkü onlara aşina olurlar.. bu yalnızca yüzeysel bilgidir.. bu yıldızların adlarını bilen astronomun bilgisidir , yaprakları ve çiçekleri sınıflandırmayı bilen botanikçinin , yeşil ve kırmızının estetiğini bilen sanatçının bilgisidir.. astronom , botanikçi ve sanatçının her biri kendi zihninin menzili içinde , izlenimlerini yakalayarak yorumlamaktan başka bir şey yapmamıştır.. aklın faaliyetleriyle ne kadar ilgilenirlerse , kendilerini o kadar ayırırlar ve doğal bir şekilde yaşamaları o kadar zorlaşır..

trajedi şudur ki , insanlar temelsiz bir kibir içinde , doğayı kendi iradeleri doğrultusunda yönlendirmeye kalkışırlar.. doğal şekilleri yok edebilirler ama onları yaratamazlar.. ayrımlama , parçalanmış ve tam olmayan bir anlayış , her zaman insan bilgisinin başlangıç noktasını oluşturur.. insanlar doğanın bütününü bilmekten aciz bir şekilde , onun eksik bir modelini oluşturmaktan daha iyisini yapamazlar , sonra da kendilerini kandırarak doğal bir şey yaptıklarını düşünürler..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

doğayı bilmesi için kişinin yapması gereken , aslında hiçbir şey bilmediğini , herhangi bir şey bilmekten aciz olduğunu fark etmektir.. o zaman ayrımlayan bilgiye ilgisini kaybetmesi beklenebilir.. ayrımlayan bilgiyi terk ettiği zaman , kendi ayrımlamayan bilgisi onun içinde doğar.. eğer bilmek hakkında düşünmeye çalışmazsa , eğer anlamayı önemsemezse , anlayacağı zaman gelecektir.. egoyu yok etmekten , insanların cennetten ve dünyadan ayrı var oldukları düşüncesini bir kenara bırakmaktan başka bir yol yoktur..’

‘bu akıllı olmak yerine aptal olmak anlamına gelir’ diye patladım , yüzünde erdemli bir gönül rahatlığı taşıyan genç birine.. ‘gözlerindeki ne çeşit bir bakış.. aptallık açığa çıktığında zeki görünür.. akıllı mı yoksa aptal mı olduğundan kesinlikle emin misin , yoksa aptal-tipi zeki bir adam mı olmaya çalışıyorsun.. zeki hale gelemezsin , aptal hale gelemezsin , olduğun yere saplanıp kalmışsın.. şimdi bulunduğun yer bu değil mi..’

bunu der demez , aynı sözleri tekrar tekrar söylediğim için kendime kızdım ; bu sözler ki asla sessiz kalmanın erdemine erişemezler , öyle sözler ki kendim bile anlayamazdım..

sonbahar güneşi ufukta alçalıyordu.. alacakaranlığın renkleri yaşlı ağacın altına doğru ilerledi.. içdenizden gelen ışığı sırtlarına alan sessiz gençler , akşam yemeği için yavaşça kulübelerine döndüler.. gölgeler içinde , sessizce arkalarından izledim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘insanoğlu kadar zeki başka bir canlı olmadığı söylenir.. bu zekayı kullanan insan nükleer savaş yapmaya muktedir tek hayvan haline geldi..’

‘başlangıçta insanın hiçbir amacı yoktu.. şimdi ,  o yada bu amacın hayalini kurarak yaşamın anlamını bulmaya çalışıyorken yaşamlarını mücadele içinde geçiriyorlar.. bu tek kişilik bir güreş müsabakasıdır.. insanın düşünmesi ya da arayışına çıkması gereken bir amaç yoktur.. eğer amacı olmayan bir yaşamın anlamsız olup olmadığını çocuklara sorsaydınız , çok iyi ederdiniz..

anaokuluna başladıkları zamandan itibaren insanların üzüntüleri başlar.. insan mutlu bir yaratıktı ama zor bir dünya yarattı ve şimdi onun dışına çıkma mücadelesi veriyor..

doğada yaşam ve ölüm var ve doğa neşe dolu..

insan toplumunda yaşam ve ölüm var ve insan üzüntü içinde yaşıyor..’

‘hiçbir çelişkinin ve hiçbir ayırt edişin olmadığı bir dünyada yaşayan çocuklardır.. ışığı ve karanlığı , güçlüyü ve zayıfı algılarlar ama bir yargıda bulunmazlar.. yılan ve kurbağanın var olmasına rağmen , çocuk güçlülük ya da zayıflıktan anlamaz.. yaşamın özgün hazzı buradadır ama ölüm korkusu henüz ortaya çıkmamıştır..

yetişkinin gözünde ortaya çıkan sevgi ve nefret , özgün halinde birbirinden farklı iki şey değildir.. aynı şeyin önden ve arkadan görüntüsüdür.. sevgi , nefretin malzemesini sağlar.. eğer sevgi madalyonunu ters çevirirseniz nefret olur.. yalnızca tarafların olmadığı mutlak dünyaya girerek , olgusal dünyanın ikiliğinde (dualitesinde) kaybolmak önlenebilir..

insanlar kendileri ve diğerleri arasında ayrım yaparlar.. ego var olduğu sürece , bir ‘öteki’ olduğu sürece , insanlar sevgi ve nefretten kurtulamazlar.. kötücül egoyu seven yürek , nefret edilen düşmanı yaratır.. insanlar için ilk ve en büyük düşman , bu denli sevdikleri ‘kendileridir..’

insanlar saldırmayı ya da savunmayı seçerler.. mücadeleyi sağlamak için , birbirlerini, anlaşmazlığı kışkırtmakla suçlarlar.. bu el çırpıp ardından sesi hangi elin çıkardığını , sağ elin mi yoksa sol elin mi çıkardığını tartışmaya benzer.. bütün münakaşalarda ne doğru vardır ne de yanlış , ne iyi vardır ne de kötü.. bütün bilinçli ayırt etmeler aynı zamanda ortaya çıkarlar ve tümü hatalıdır..

bir kale inşa etmek , en başından yanlıştır.. bunun şehrin savunulması için olduğu özrünü öne sürmesine rağmen , şato yöneticisi efendinin kişiliğinin bir sonucudur ve etrafındaki bölgelere dayatmacı bir güç yayar.. saldırıdan korktuğunu ve istihkamın şehrin korunması için gerektiğini söyleyen zorba , silah depolar ve kapıya kilit takar..

savunma eylemi halihazırda saldırıdır.. kendini savunma silahları , her zaman savaşları kışkırtanlara bahane olur.. savaş felaketi kendi/öteki , güçlü/zayıf , saldırı/savunma gibi boş ayrımların güçlendirilmesi ve büyütülmesinden kaynaklanır..

bütün insanların göreceli algılama kalesinin kapısından çıkıp çayırlara koşarak müdahalesiz doğanın kalbine dönmesinden başka barışa giden bir yol yoktur.. yani kılıç yerine orağı bilemekten başka yol yoktur..

çok eskilerin çiftçileri barışçıl insanlardı ,  ama şimdi et için avusturalya ile tartışıyorlar , balık için rusya ile münakaşa ediyorlar , buğday ve soya fasulyesi içinse amerika’ya bağlılar..

öyle görünüyor ki , japonya’daki bizler büyük bir ağacın gölgesinde yaşıyoruz ve bir fırtına sırasında büyük bir ağacın dibinden daha tehlikeli bir yer yoktur.. ve bir daha ki savaşta ilk hedef olacak ‘nükleer bir şemsiyenin’ altında sınmaktan daha aptalca bir şey olamaz.. bugün biz toprağı bu karanlık şemsiyenin altında sürüyoruz.. hem içten hem de dıştan , bir krizin yaklaştığını hissediyorum..

iç ve dış bakış açılarından kurtulun.. dünyanın her yerindeki çiftçiler özünde aynı çiftçilerdir.. biliriz ki , barışın anahtarı toprağa yakındır..’

‘EKİN SAPI DEVRİMİ , Doğal Tarıma ve Doğal Hayata Giriş’ , MASANOBU FUKUOKA

KAOS Yayınları , Çeviri : AYKUT İSTANBULLU ,  Eylül 2006 , 182 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teşekkürlerimizle

27 Nisan 2009 ‘ da başlamış olduğumuz bu serüvene siz değerli takipçilerimizin  desteği ve ilgisinden dolayı sitemizin bulunduğu sunucu yetmemeye başladı ve bugün aylakadamiz.com artık yeni sunucusuna taşınmış bulunuyor .

Siteyi kurarken önce kimse girmez takip etmez diye düşünüyordum ama bugün geldiğimiz noktayı inanın bende kestiremiyorum . İnanılmaz bir hit sayısı ve takipçi kitlesine ulaştı aylakadamiz.com sayenizde .

Burada bu siteyi her zaman beni destekleyen biricik ağabeyim , sevgili dostum güzel insan Crockett ‘ e huzurlanırzda teşekkürü bir borç bilirim . O’nun bu desteği olmasaydı bu site olmazdı .

Biz var oldukça , siz var oldukça aylakadamiz.com sonsuza kadar yaşayacaktır . Yakında aramıza katılmasını beklediğim sevgili kardeşim “Yüco” da burada yazılarıyla ve paylaşımlarıyla aramızda olacak . Kendisine şimdiden aramıza , ailemize hoş geldin diyorum  .

Normalde bu kadar uzun yazamam aslına bakarsanız ama bugün bir ayrı mutluyum , çok değişik duygular içindeyim . İlk defa bu hayata bir gol attım . Aylakadamiz.com bugün geldiği bu durumda en güzel şeyleri hak ediyor .

İyi ki varsınız sevgili dostlar .

BLACKHAWK

 

 

 

METİN GÖKTEPE.. (10 Nisan 1967 – 8 Ocak 1996)

metin’e metin bir metin..

metin’in kafasında bir darp var
polis karakolundan morga kadar
mosmor
bir darbe var
yüreğimizde beynimizde
soruyor bir işaret fişeği
biz ölerek mi yaşamayı
öğreneceğiz hala..

CAN YÜCEL

madenci..

madenci..

 

‘önce bursa mustafakemalpaşa , sonra balıkesir dursunbey’de arka arkaya meydana gelen maden ocağındaki grizu patlamaları ve göçüklerde onlarca işçimizi kaybettik.. dün ise yeni bir üzücü haber geldi.. 30 işçi zonguldak’daki madende meydana gelen grizu patlaması ve sonrasında meydana gelen göçükte mahsur kaldılar..

tuzlada tersanelerdeki katliam gibi kazalar hafızalarda.. iş kazaları hala emekçinin temel gündemi.. ama ‘pek değerli rıza üretim aygıtları’ medyamızın ve ‘sevgili siyasetçilerimizin’ ülke gündemi saçma sapan konular.. başka amaçlarla yapıldığı gün gibi ortada olan , yalan dolan göz boyamadan başka bir şey olmayan anayasa revizyonları , siyasetçilerin yatak odaları , top peşindeki ülkemin futbolda ‘anadolu ihtilali’ masalları , magazin geyikleri.. koskoca ülkenin gündemi bunlar-mış.. madencilere ve diğer iş kazalarına değinenlerde sabun köpüğü misali.. iki artistin bir yerde yemekte görülmesi onlarca dakikalık flaş spotlarıyla verilip saatlerce , günlerce gündemde tutulurken iş kazaları yarım dakikalık haberler olarak ya yer buluyor ya da hiç bulmuyor.. hatta aralarında bazı medya borazanları var ki akıllara zarar.. dursunbey’deki grizu patlaması sonrası bir haber spikeri kalkıp olayı ergenekonculara da yüklemişti ya gülelim mi ağlayalım mı çatlayıp yarılalım mı.. pes.. olayı iş güvenliği , iş yeri güvenliğine , alınmış yada alınmamış tedbirlere , ihmallere bağlayacağına nerelere götürüp bağlıyor arkadaş helal olsun ne diyelim..

ama ezilen emekçiler , memurlar , köylülerin gündemi , hayatı belli ; kelle koltukta günlük nafakasının , ekmeğinin peşinde hepsi..

iş kazaları olmasın artık , gerekli tedbirler alınsın ve beylik laflarla geçiştirilmesin bu katliam gibi kazalar.. ve şu lafı duymak istemiyoruz artık ‘devletimiz büyüktür , gereğini yapacaktır..’ her kazadan , her olaydan sonra çıkarlar aynı lafı ederler : devletimiz büyüktür.. devletimiz değildir büyük olan insanımız büyüktür.. devlet insanımız için vardır.. insanımız olmadan devlet olmaz.. insansız devlet olmaz.. devletin görevi insanların güven ve refahıdır.. devletin görevi büyük olmak değil insanının güvenliğini sağlamak , hayatını korumaktır..

zonguldak’daki 30 işçiden aldığımız üzücü haberler umarım kara habere dönüşmez , 30 işçimiz sağ salim evlerine , ailelerine dönerler ve kömür karası elleriyle çocuklarının başlarını okşarlar..’

 

Crockett..

MADENCİNİN ŞARKISI

Gider, gelir, iner, çıkarım

Bunların hiçbiri

Kendim için değil

Madenciyim ben

Madene giderim

Ölüme giderim

Madenciyim ben.

 

Kazar, çıkarır, terler, kanarım

Her şey patrona gider

Bir damla acı olsun değil

Madenciyim ben

Madene giderim.

 

Görün, duyun, düşünün, ağlayın

Bunda ne kötülük var

Her şey yolunda gidiyor

Madenciyim ben

Madene giderim

Ölüme giderim

Madenciyim ben.

VICTOR JARA

Çeviri : ADNAN ÖZER

MADENCİDEN

indim maden ocağına kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost
yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
çocuklarım gülsün diye dost
oysa bizim evde gülen yok

yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
yalanlara artık sabrım yok

bugün maden ocağına kara elmas diyarına
inmedik selam olsun sana dost
ölesiye ışık hasretiyle solmuş bu yüzlere
grev grev güneş doğmuş dost
artık kaybedecek bir şey yok

 
yeraltında ezilenler yeryüzüne seslenirler
madenler bizim derler gerekirse ölüm derler
günü geldi grev derler dost
artık kaybedecek bir şey yok..

GRUP YORUM

1 MAYIS 2010’da TAKSİM’E ! 1 MAYIS ALANINA !

‘sendikal hak ve özgürlükler için , sosyal güvenlik yasasındaki haksızlıklara karşı durmak için , yoksulluğa , adaletsizliğe karşı durmak için , emperyalist işgallerin son bulması için , 1 Mayıs 1977’de Taksim’de katledilenleri unutturmamak için ve her türlü vesayete , her türlü darbeye karşı durmak için 1 MAYIS 2010’da TAKSİM’E ! 1 MAYIS ALANINA !’

Crockett..

(1 MAYIS 1977 , Taksim Meydanı , DİSK GENEL BAŞKANI KEMAL TÜRKLER konuşmasını yaparken..)