Archive for the ‘Sinema’ Category

‘şiirsellik peşinde koşma.. şiirsellik kendiliğinden, bağlantılardan içeri sızar..’ – ROBERT BRESSON

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘hiçbir insan gözünün yakalayamadığı , hiçbir kalemin, fırçanın kaydedemediği şeyi kameran, ne olduğunu bilmeden yakalar ve bir makinenin titiz kayıtsızlığıyla kaydeder..’

ROBERT BRESSON..

 

gerçek..

akla ulaşan gerçek çoktan gerçek olmaktan çıkmıştır.. fazla düşünen, fazla zeki gözlerimiz..

iki tür gerçek vardır : 1- kameranın olduğu gibi kaydettiği kaba gerçek, 2- belleğimizin ve yanlış hesapların çarpıttığı, gerçek adını verdiğimiz gerçek..

sorun.. gördüğün şeyi, senin onu gördüğün gibi görmeyen bir makine aracılığıyla göstermek.

( ve duyduğun şeyi, senin onu duyduğun gibi duymayan bir makine aracılığıyla duyurmak..)

kendini kontrol etmeden yapılan şey, modellerinin aktif (kimyasal) ilkesi..

tam yerinde bağlantıların olması ucuz görüntülerin ortaya çıkmasını engeller.. bağlantılar ne kadar yeniyse, güzellik duygusu da o kadar canlı olur..

sağduyu sahibi olmak (algılamada kesinlik..)

 

müzik üzerine..

müzik eşlik etmek, desteklemek ya da güçlendirmek için kullanılmamalı.. hiç müzik kullanılmamalı.. (tabii, gözle görülen aletlerin çaldığı müzik hariç..)

sesler müziğe dönüşmeli..

çekim.. beklenmedik şeylerin hepsini, sen gizlice bekliyor olmalısın.

hemen altını kaz. başka yerlere yönelme.. nesnelerin altında, daha da altında yatan şey..

hareketsizlik ve sessizlikte aktarılabilecek her şeyi en sonuna kadar kullandığından emin ol.

modellerinde, tuhaflıkları ve bilinemezlikleriyle var olduklarının kanıtını bul.

güzel film, kafanda sinematograf hakkında yüce düşünceler uyandıran filmdir..

görüntünün mutlak değeri yoktur. görüntülerle seslerin gücü ve değeri senin onları nasıl kullandığına bağlıdır.

model. sorguya çekilir (ona yaptırdığın hareketlerle, söylettiğin sözlerle).. yanıtı (yanıt vermeyi reddetmemişse) senin çoğu zaman fark etmediğin ancak kameranın kaydettiği yanıttır. senin sonradan inceleyeceğin yanıt.

hakiki ve sahte üzerine..

hakikiyle sahtenin karışımı, sahteyi verir (fotoğrafa alınmış tiyatro ya da sinema).. sahte katıksız olduğunda, hakikiyi verebilir (tiyatro)..

hakikiyle sahtenin karışımında, hakiki sahteyi öne çıkarır, sahte hakikiye inanmamızı engeller.. hakiki bir fırtınaya yakalanmış, hakiki bir geminin güvertesinde, batmaktan korkuyormuş gibi yapan bir oyuncu gördüğümüzde, ne oyuncuya inanırız, ne gemiye, ne de fırtınaya..”

ROBERT BRESSON..

‘SİNEMATOGRAF ÜZERİNE NOTLAR..’,  ROBERT BRESSON, Çeviri : NİLÜFER GÜNGÖRMÜŞ, NİSAN Yayınları, Şubat 1992, 125 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TEHLİKELİ İLİŞKİ / A DANGEROUS METHOD..’ – DAVID CRONENBERG

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kanadalı usta yönetmen ‘david cronenberg’in izlediğim ilk filmi ‘the fly’ (sinek- 1986) adlı filmiydi.. bilim-kurgu tarzında fantastik bir gerilim filmiydi.. uçuk kaçık olmasının yanında insan psikolojisini de ele alan etkileyici bir filmdi.. daha sonra ‘dead ringers’ (ölü ikizler-1988) filmini izledim..’jeremy irons’un başrolde oynadığı yine uçuk kaçık bir filmdi.. bu filmler 80’li yılların filmi olmasına rağmen izlememiz 90’lı yılların ortasını bulmuştu..  daha sonra eski filmlerinden ‘the scanners’ ve ‘videodrome’ ve ‘the brood’ elime geçti.. artık yavaş yavaş bir ‘david cronenberg’ hastalığı başlamıştı ruhumda.. filmleri karanlık, sert filmlerdi.. ona bağlandığım ve artık benliğimde silinmez yer edinmesine sebep olan filmi ise 1991 yapımı ‘william s. burroughs’un kült romanı ‘naked lunch’ (çıplak şölen)’dan uyarlanan aynı adlı filmiydi.. filmde çizdiği dünya, romanın dünyasına çok yaklaşmıştı.. kurduğu karakterler, madde kullanımından doğan halüsinasyonlar, krizler o kadar iyi sinema diline uyarlanmıştı ki hayran kalmamak elde değildi..

daha sonra en çok bilinen ve ‘cronenberg’ adının sinema tarihine silinmez şekilde yazılmasını sağlayan kült filmi ‘crash’ (çarpışma – 1996)’ı izleme fırsatım oldu.. gerçekten yine insan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşan bir filmdi.. insan ruhunun açmazları, çatışmaları, toplumsal baskıları, cinsel saplantıları, bitmez tükenmek bilmeyen arzular, hışlar, kıskançlıklar, şiddet bağımlılığı vs işleniyordu filmde.. aslında bu başlıklar ‘david cronenberg’in sinema dilinin ana başlıklarıydı.. oluşturduğu sinema dilinin kelimeleriydi..

‘çarpışma’dan sonra ise ‘existenz’ (varoluş – 1999) geldi.. ama onda sonra gelen filmi beni en çok derinden etkileyen filmiydi :  ‘spider’ (örümcek).. ‘spider,’ ‘cronenberg’in filmografisinde kendi imkanlarıyla, kısıtlı maddi olanaklarla çektiği ve başrolünde usta oyuncu ‘ralph fiennes’in mükemmel bir performans sergilediği ve de bence ‘cronenberg’in en iyi filmiydi.. bu film hep elimin altında olan ve sıklıkla izlediğim filmlerden birisi haline geldi..    filmin kurgusu,  ‘ralph fiennes’ın adeta yaşayarak oynaması filmin karanlık, kafkaesk havası filmi başyapıt haline getirmişti.. ancak nedense hak ettiği değer verilmedi bu filme..

 ‘spider’dan sonra ‘a history of violence’ (2005) ve ‘eastern promises’ (2007) geldi.. bu iki film de iyi filmlerdi ama bence ne ‘spider’dan ne de ‘çarpışma’dan iyi değillerdi.. ‘dead ringers’ ve ‘the fly’a ancak yaklaşan filmlerdi.. ama yere göğe sığdırılamadı bu filmler.. bu filmlerin en önemli yanı bu filmlerde başrolde oynayan ‘viggo mortensen’in üstün performansıydı..

2007’deki ‘eastern promises’ filminden sonra uzun bir sessizlik dönemi geçiren ‘david cronenberg’in, ‘sigmund freud’ ve öğrencisi ‘carl jung’un arasında geçen olayları anlatan bir filme başladığını duyduğumda çok heyecanlanmıştım.. psikanalizin kurucusu ‘freud’ ve en yakın dostu ve yardımcısı ‘jung’un ilişkisi, dostlukları, sonra aralarının bozulup küsmeleri ve bu ilişki sırasında ‘sabina spielrein’ın adlı kadının ortaya çıkıp bu ilişkiyi etkilemesi.. tüm bunların işlendiği bir film olacaktı..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘freud’ ile ‘jung’ arasında neredeyse baba-oğul ilişkisine varan bir yakınlık varken ‘jung’un hastası olarak zürih’teki kliniğine büyük krizler geçirirken getirilen ‘sabina spilrein’ın önce ‘jung’un hayatına girmesi, onun aile yaşamını etkilemesi, daha sonra bunun viyana’da yaşayan ‘freud’un kulağına kadar gitmesi ve bu ilişkinin de yansımaları sonucu ikilinin arasının bozulması.. ‘sabina spielrein’ gerçekten ilginç birisi.. ‘jung’un hastası olan ‘spielrein’, iyileşme döneminde önce ‘jung’un asistanı olmuş daha sonra eğitimini tamamlayarak kendisi de bir psikanalist olmuş birisi.. gençlik yıllarında histeri teşhisi konulmuş ve çocukluğunda babasının gördüğü şiddetten dolayı rahatsızlandığı tedavi sürecinde ortaya çıkmış ‘spielrein’ aynı zamanda çok zeki ve hırslı bir kadındır ki kısa sürede dünyanın ilk kadın psikanalistlerinden birisi olur ve şizofreni ile çocuk psikolojisi üzerine uzmanlaşır.. zengin bir kadın olan ‘emma jung’ ile evli olan ‘carl jung’, çok önemli olan hasta – doktor ilişkisinin gerektirdiği meslek etiği sınırını aşarak hastası ‘spielrein’ ile tutkulu ve cinselliğin ağır bastığı bir ilişki yaşar.. ‘jung’un yanında yetişen ‘spielrien’ bir süre sonra ‘viyana’da ‘freud’un yanında çalışmaya başlar.. film bu üçlü arasındaki ilişkileri anlatan ve daha çok sanırım tarihte pek önem verilmeyen ve es geçilen ‘sabina spielrein’ın yaşamına odaklanmış bir hikaye örgüsüne sahip.. sabina spielrein ismi freud ile jung’un arasındaki mektuplaşmalarının ortaya çıkmasıyla duyulmuş ve araştırma konusu olmuştur.. bu araştırmaların sonunda ‘spielrein’ın, ‘freud’ ve ‘jung’un araştırmalarında ve oluşturdukları kuramlarda çok önemli bir yere sahip olduğu ortaya çıkmıştır..

filmde artık ‘cronenberg’ filmlerinin gediklisi olmuş ‘viggo mortensen’ ‘freud’u canlandırıyor.. ‘eastern promises’teki ‘viggo mortensen’ bir de burada ‘freud’u canlandıran ‘viggo mortensen’e bakıyorsunuz ve ister istemez bu adam o adam mı deyip hayran kalıyorsunuz bu oyuncunun yeteneğine.. ‘carl jung’u ise yine usta bir oyuncu canlandırmış : ‘michael fassbender..’

‘sabina spielrein’ı ise ‘keira knightley’ canlandırmış.. filmi izlemeden önce onunla ilgili o kadar kötü eleştiriler okumuştum ki neredeyse şartlanmış olarak filmi izlemeye başladım ancak ‘keira knightley’ın performansı en üst düzeydeydi, kendisini ilk defa izliyordum ve hayran kalmıştım.. filmi taşıyan oyuncusu kendisiydi.. hele filmin başında ve filmin devamında yaşadığı histeri atakları sırasında sergilediği performans hayranlık uyandırıcı.. bazı çekemeyenler onun hakkında filmde iğreti durmuş, oynayamamış demişlerdi.. filmi izledikten sonra şaştım kaldım.. aynı filmi izlemedik mi ya da oyunculuk daha nasıl olabilir diye uzun süre düşündüm..   ‘keira knightley’in hakkını teslim etmek lazım, bence bu performansıyla hem tüm bayan oyunculara ders niteliğinde performans sergilemiş hem de 2012’de verilecek tüm ödüller layıktır kendisi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin sürprizlerinden ve bence fazla önem verilmemesi nedeniyle filmin eksikliklerinden  birisi de filmin bir bölümünde yer alan ‘otto gross’ rolündeki ‘vincent cassel’in müthiş oyunculuğu.. ‘vincent cassel’i, usta yönetmen ve oyuncu kassovitz’in ‘la haine’ (protesto- nefret)  filminden beri tanırım, yeni filmlerini hep sabırsızlıkla beklerim.. onun her zaman bende ayrı bir yeri  vardır ancak bu filmde yer aldığı kısa süre içerisinde gösterdiği oyunculukla hayranlığımı bir kez daha kazandı.. bu filme ivme kazandırıp daha da etkileyici kılanlardan birisi de ‘vincent cassel..’ bir zamanların ünlü psikanalistlerinden birisi olan ‘otto gross’ anarşist düşünceli avusturyalı hedonist bir bohemdir.. babası tarafından akıl hastası olduğu gerekçesiyle ‘freud’un aracılığıyla ‘jung’un kliniğine zorla gönderilir.. ancak ‘jung’un hastası olmaktan çok ‘jung’u dönüştüren ve ‘jung’un bastırmış olduğu duyguları, istekleri ortaya çıkarmasına yardımcı olmuş birisidir.. tek eşliliğe inanmayan ve yaşadığı sayısız ilişkiden de doyuma ulaşamayan birisidir ‘otto gross..’ ‘jung’un yanında bir süre kaldıktan sonra alıp başını yeni maceralara doğru kaçıp gider.. ‘freud’, ‘otto gross’un kaçtığını öğrenince hem ‘jung’a kızar hem de üzülür.. ‘kropotkin, nietzsche ve kafka’ gibi düşünürlerin büyük etkisinde kalmış ‘otto gross’ yine tarih sahnesinde pek önem verilmemiş kokainman, ayyaş birisi olarak görülmüştür.. halbuki ‘spielrein’ gibi incelenmesi gereken şahsiyetlerden birisidir.. ‘vincent cassel’ bu filmde ‘otto gross’u canlandırması tekli edildiğinde çok heyecanlanmış ve seve seve teklifi kabul etmiştir.. zaten filmde sergilediği performansla ne kadar isteyerek ve severek bu rolü canlandırdığını görüyorsunuz.. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filme geri dönersek bu film ‘david cronenberg’in en iyi filmlerine yaklaşan bir film değil kesinlikle.. bunu peşin peşin yazayım da sonra bir hayal kırıklığı yaşamasın kimse.. ‘cronenberg’in  diğer filmlerinin karanlık, şiddet dolu ortamlarına karşın bu film bembeyaz, parlak, aydınlık bir atmosferin hakim olduğu ve tertemiz bir hijyen bir dünyanın sunulduğu bir film.. tabii bu film ‘cronenberg’in diğer filmlerinin aksine bir dönemsel film.. ‘spider’ ile ‘naked lunch’ hariç diğer filmleri genelde günümüzde ya da zaman kavramının pek önemli olmadığı filmlerdi.. oysa bu film 1900’lü yılların başında ‘freud-jung-spielrein’ üçlüsü arasında başlayan ve ‘otto gross’un da bu ilişkiye dahil olmasıyla birlikte daha da karmaşık bir hal alan ilişkiyi konu alan bir dönem filmi.. diğer karmaşık, karanlık ‘cronenberg’ filmlerine karşın bu film oldukça yalın ve sade bir film..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmin senaryosu ‘john kerr’in ‘a most dangerous method’ (çok tehlikeli bir yöntem) adlı romanından uyarlanmış.. christopher hampton tarafından senaryolaştırılan ama önce tiyatroya uyarlanmış, sonra da ‘cronenberg’ ve ‘hampton’ tarafından sinemaya kazandırılmıştır.. filmin adının ‘a dangerous method’ yani ‘tehlikeli yöntem’ olmasına rağmen yine ülkemizin garabetlerinden birisi olan film adlarının abuk sabuk türkçeye çevrilmesinden nasibini almış ve ‘tehlikeli ilişki’ olarak vizyona girmiştir.. 

büyük beklentilere girmeden izlemeniz gereken bir film bu.. en azından ‘cronenberg’in dilindeki değişikliği görmek için bile izlenebilir.. tabii ‘keira knightley’ ve ‘vincent cassel’in muhteşem oyunculuklarını izleme fırsatının yanında ‘viggo mortensen’ hayranlarının da kaçırmaması gereken bir film aynı zamanda.. psikoloji ve psikanalizle ilgilenenler içinse mutlaka izlenmesi gereken bir yapım..

performansı hakkında o kadar yazdık çizdik, o halde bu yazıyı da filmde ‘otto gross’u canlandıran ‘vincent cassel’in repliğiyle bitirelim :

‘hiçbir zaman hiçbir şeyi bastırma..’

Crockett..

“soluk alıp verir gibi çekerim : sonsuzluk ve bir gün..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gabrielle schulz : son filminiz “sonsuzluk ve bir gün” daha öncekilerden daha duygusal ve şahsi.. bu film bir otobiyografi mi..

theo angelopoulos : benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir.. deneyimlerim ve gördüğüm rüyalar.. bazıları zihni meşgalelerime, bazıları gerçek hayatımdaki olaylara daha yakındır.. orada burada okuduğum sözcükler ve cümleler vardır.. “sonsuzluk ve bir gün”, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama, düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.. son filmlerim hep yaratma sürecindeki oyuncular ve krizler üzerine olduğundan otobiyografik yanı daha ağır basmaktadır.. eğer ısrar edecek olursanız, “megalexandros”tan sonra ve “kitara’ya yolculuk”la başlayan bütün filmlerimin belli bir derecede otobiyografik olduğunu söyleyebilirim.. aslında yaptığım altı filmi iki ayrı üçlü olarak ayırıyorum.. benim için “kitara’ya yolculuk” tarihin suskunluğu’dur.. “arıcı” sevginin suskunluğu, “sisli manzara” ise tanrı’nın suskunluğu’dur.. “sisli manzara”da küçük çocuk, ablasına, “sınırların anlamı nedir..” diye sorar.. ondan sonraki üç filmde onun sorusuna bir cevap bulmaya çalıştım.. “leyleğin adımı” ülkeleri ve insanları ayıran coğrafi sınırlarla ilgilidir.. “ulysses’in bakışı” insan vizyonunun sınırlarından, hatta kısıtlamalarından söz eder.. “sonsuzluk ve bir gün” hayat ile ölüm arasındaki sınırları tartışır..

gabrielle schulz : bu filminizin kahramanı şair “alexander” derin bir kriz içindedir.. bütün ömrünü geçirdiği deniz kıyısındaki evinden ayrılmak zorundadır.. ağır hastadır ve ertesi gün ameliyat olmak üzere gireceği hastaneden sağ çıkamayacağını bilmektedir.. bu durumdayken küçük arnavut çocuğuna rastlar ve onunla birlikte hayatının önemli anlarında bir yolculuğa çıkar.. bize “alexander’ın iç çatışmasını anlatabilir misiniz..

theo angelopoulos : filmin tümü zaman içinde, günümüzde ve geçmişte sürekli bir yolculuktur.. gerçek ile hayal arasında kesin sınırlar yoktur.. “alexander”ın yolculuğu gerçekte başlar.. çocuğu, çocukları zengin ailelere satan bir çetenin pençesinden kurtarır.. ancak zamanda belli bir noktaya kadar yolculuk, içsel bir yolculuktur.. örneğin, ikisi birlikte arnavutluk sınırına vardıklarında.. sizler içindeki sahneyi hatırlarsınız; tel örgüye asılı insanlar vardır.. kuşkusuz sınır öyle değildir.. bu olaylar ve görüntüler sadece “alexander”ın hayalindedir.. bu bir hayaldir.. tehdit edici dikenli teliyle sınır “alexander”ın içindedir.. çocuk sadece onun iç çatışmasıyla yüz yüze gelmesine yardımcı olur; ona hayatının önemli anlarında yolculuğa çıkması, ölmüş karısı “anna”yla mutlu anlarını hatırlaması için bir sebep verir..

gabrielle schulz : bir monologda “alexander”, “hiçbir şeyi tamamlamamış olmaktan pişmanım” der.. bu monologda kendimizden mi söz ediyordunuz..

theo angelopoulos : hiçbir şeyi istediğim şekilde bitiremediğimi itiraf ederim.. hep fiziksel ve duygusal engeller, beni tam bir tatmine erişmekten alıkoyan engeller olmuştur.. yüzeysel bir bakışla, “alexander” hiçbir şeyi tamamına erdiremeyen bir insana benzemektedir, ancak kendi içine bakmaya başladığında, hedeflerinin hep elde ettiği sonuçlardan büyük olduğunu görür.. ben de kendi payıma aynı şeyi söyleyebilirim..

gabrielle schulz : daha önce bu filmin hayat ile ölüm arasındaki sınırlar hakkında olduğunu söylediniz.. ama aynı şey “arıcı” için de söylenebilir..

theo angelopoulos : aynı şey değil.. “arıcı”da kahraman ölmeye karar verir.. “sonsuzluk ve bir gün”de “alexander”, ölümü aşmasına izin verecek bir köprü bulmayı umar ve bu köprünün kendisi yaşasa da yaşamasa da onu canlı tutacak sözcükler olduğuna inanır..

gabrielle schulz : zamanın sizin gözünüzdeki anlamı nedir..

theo angelopoulos : “zaman, bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur..” filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler.. en önemli soru şudur : ‘yarın ne kadar sürecek..’ ve cevap : ‘sonsuzluk ve bir gün..’ talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşabiliriz..

gabrielle schulz : bu filmdeki rol dağılımı.. “bruno ganz”a nasıl karar verdiniz ve “ahilleas skevis” adındaki çocuğu nasıl buldunuz..

theo angelopoulos : senaryo bittikten sonra aklımda “marcello mastroianni” vardı.. “arıcı”da birlikte çalıştıktan sonra çok yakındık birbirimize.. “ulysses’in bakışı”nda oynayamadığı için düş kırıklığına uğramıştı ve rol için ideal görünüyordu.. italya’da sahnedeyken kendisine rastladığımda sağlığının çok bozuk olduğunu gördüm.. bunu kendisine söyleyemezdim ama sonunda o bana oynayamayacağını söyledi.. bu onu son görüşüm oldu.. kısa süre sonra da öldü.. “ganz”ı paris’te sahnede “ulysses”i oynarken gördüm ve bunun hayırlı bir işaret olduğunu düşündüm.. hele rol için düşündüğüm tipe çok benziyordu.. çocuğa gelince, birlikte çalıştığım insanlara benzer deneyimleri yaşamış birini istediğimi söyledim.. pek çok kişiyi denedik, bir gün “ahilleas” içeri girdi.. o anda aradığım kişiyi, bulduğumu anladım.. gerçekten de kendisi en iyi seçim olmanın yanı sıra bütün film boyunca gerçek bir profesyonel gibi davrandı..

gabrielle schulz : bu filmde “ganz” gibi yunanca konuşmayan ama yunanlı karakterleri oynayan aktörlerle bir sorununuz oluyor mu..

theo angelopoulos : “mastroianni”yle nispeten kolaydı. kendi sesiyle oynamakta ısrar ederdi ve yunanca diyalogları doğru telaffuz etmesini öğrenmişti.. “harvey keitel”la daha güçtü ama “ulysses’in bakışı”ndaki karakterin bir mazereti vardı; uzun yıllar amerika’da kaldığı için çoğunlukla ingilizce konuşabilirdi.. “ganz” çekimde almanca konuştu -en rahat konuştuğu dil odur- , bir yunan aktörüne dublaj yaptırttık.. aslında onun ağzından başkasının sesinin çıktığını duyunca hâlâ huzursuzluk duyarım..

gabrielle schulz : geçmiş filmlerinizin özellikle hatırladığım bir sahnesi var.. “sisli manzara”da küçük kızın, ‘korkuyorum’ demesi.. oğlan ‘korkma, sana bir hikâye anlatacağım’ der.. ‘başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi..’ sis dağılır, ufuk görünür ve çocuklar bir ağacın gövdesine sarılırlar.. filmlerinizle kaosa biraz ışık getirmeye mi çalışıyorsunuz..

theo angelopoulos : evet, film yapma sebebim bu.. ben misyoner değilim.. insanları eğitmek istemiyorum; kaostan aydınlığa giden bir yol bulmak istiyorum.. değerlerin artık var olmadığı karışık bir dünyada.. karışıklık ve yönünü şaşırmışlıkla melankoli el ele gidiyor.. ama insanalar kendilerine hâlâ aynı soruyu soruyorlar.. nereden geldim, nereye gidiyorum.. hayat, ölüm, sevgi, dostluk, gençlik ve yaş hakkında sorular..

sözünü ettiğiniz sahnenin sonu özgün haliyle daha karamsardı.. çocukların sisin içinde kaybolmalarını istiyordum.. ama senaryoyu okuyan kızlarımdan biri, ‘çocukların babaları nerede.. evleri nerede..’ diye sordu.. bunun üzerine daha iyimser bir son yazdım.. iki çocuk yolculuk boyunca kendi dünyalarına inanmayı öğrenirler.. ayrıca, ilk bakışta görülmeyen şeyleri görmeyi de..

her neyse, ben zamanımızın karışıklığından çıkma yolları bulabilmemiz konusunda aynı derecede karamsar ve iyimserim.. ama insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum.. hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir..

gabrielle schulz : filmlerinizin ana motifi yunanistan kırsalı.. manzaraları bir kadastrocu gibi ölçüyorsunuz âdeta, sonra da anlar aracılığıyla karakterlerinizin duygusal yansımalarını açıklıyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanlılar bana çok kere şunu sormuşlardır : bu manzaralarda görülen yerler nerede.. aslında filmlerinde gördüğünüz manzaralar yoktur.. doğru, bazı kısımları gerçektir.. ben yunanistan’ı karış karış dolaştım.. bu yolculuklarda hoşuma giden yerler keşfettim : bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy.. bütün bunları bir kolaj içinde topluyorum.. kimi zaman renkler, kimi zaman biçimler birlikte uyum sağlıyor.. bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum, böylece hayalimi bir tuvale yansıtıyorum.. ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim; kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum.. sonuç ikisinin arasında bir şey  oluyor.. sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru var : kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim..

gabrielle schulz : şiirden söz ettiniz, “sonsuzluk ve bir gün”de on dokuzuncu yüzyıl şairlerinden yunanistan’ı dolaşıp şiirleri için sözcük satın alan “dyonisios solomos”un harika bir hikâyesi var.. bu gerçek bir hikâye mi..

theo angelopoulos : kısmen.. “solomos” büyük bir şairdi, iyonya adalarından bir soylunun oğluydu, zamanında italya kültürünün ve aşağı sınıftan bir kadının etkisi altında kalmıştı.. proleter köklerini kesmek isteyen babası, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken onu eğitimi için bir italyan manastırına gönderdi.. “solomos” orada yetişti, tam eğitimini tamamlamak üzereyken ve italyanca şiir yazmaya başlamışken yunanlıların türklere karşı ayaklandıklarını duydu.. çocukluğunun anlarını, annesini, annesinin kendisine söylediği şarkıları hatırladı ve yurduna dönüp milli mücadeleye katılmaya başladı.. ancak bir şair olduğu için elinden yazmaktan başka bir şey gelmezdi.. devrimci şiirler, kahramanların ölümlerine ağıtlar yazması, unutulmuş özgürlük imajını canlandırması gerektiğini düşündü.. yunanca’sı çok kıt olduğundan ülkede dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri toplayıp defterine yazdı.. gerçek budur işte.. her sözcüğe para  vermesini ben uydurdum.. burada benzetme açıktır.. ana dilimiz, tek gerçek kimlik kartımızdır.. “heidegger”in bir sözü vardır : “tek meskenimiz, dilimizdir..” her sözcük onu kullanana yeni kapılar açar ama o kapıdan geçmek için bedelini ödemeniz gerekir..

gabrielle schulz : filmlerinizin her birinde öne çıkan ve insanın soluğunu kesen tılsımlı, unutulmaz anlar var.. bu filmde, o yağmurlu gecede selanik’teki otobüs yolculuğu..

theo angelopoulos : bu sekans senaryo da çok farklıdır.. perdede gördüğünüz setteki doğaçlamanın sonucudur.. özgün halinde hem görüntü hem de ses olarak da çok gerçekçi bir sekans olacaktı.. ama çekerken buraya zamanın durduğu hissini vermemin daha doğru olacağını düşündüm.. özgün sahnenin değişme sebebi buydu..

gabrielle schulz : filmlerinizde yolculuklar ve eve dönüşler çok sık yer alıyor.. bunların sizin için anlamı nedir..

theo angelopoulos : yolculuk değişiklik, yeni başlangıçlar getirir.. kendinizi daha iyi tanırsınız.. ben yolculuğa çıktığımda iç dünyamda dolaşırım.. yolculuk arzum aynı zamanda dönüş isteğimi de belirtir..

gabrielle schulz : yunanistan sizin yurdunuz mudur.. yoksa kendini bütün ömrünü sürgündeymiş gibi geçirdiğini söyleyen “alexander” gibi mi düşünüyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanistan’da hâlâ kendi yurdunu arayan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi.. hep bunu hissettim ve sebebini bilmiyorum.. kendi içimde tekrar sınırlar aşıyorum.. ve soru hâlâ aynı : hedefime varana kadar daha kaç sınır aşacağım.. yunanistan’da kendimi yabancı hissetmeme rağmen buradan ayrılamam.. her yerde aynı duygulara kapılacağımdan eminim..

gabrielle schulz : bir keresinde soluk alıp verir gibi film çekiyorum demiştiniz.. nasıl soluk alıp verirsiniz..

theo angelopoulos : film çekerken hiçbir şeyi zorlamam.. zaman mekân, mekâna da zaman katmak için çok uğraşırım.. çekim sırasında soluk alıp vermeye zaman tanırım..

gabrielle schulz : cannes’ın en büyük ödülü altın palmiye’yi neden “ulysses’in bakışı”na değil de, “sonsuzluk ve bir gün”e verdiklerini anlayabiliyor musunuz..

theo angelopoulos : altın palmiye’yi almak bir kadınla buluşmaya benzer.. “ulysses” ile ben randevu yerindeydik, ama palmiye gelmedi.. bu defa herhalde beklemediğim için olacak, geldi işte..

Theo Angelopoulos

Röportaj : “Theo Angelopoulos” – “Gabrielle Schulz”, Şubat 1999 , Die Zeit..

“THEO ANGELOPOULOS” , Derleyen : “DAN FAINARU”, Çeviri : “MEHMET HARMANCI”, AGORA Yayınevi, Şubat 2006, 199 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘dürtme içimdeki narı.. üstümde beyaz gömlek var..’

“Her şey bitti.. canım artık eskisi gibi yanmıyor.. yok yok yanmıyor.. sadece sıkıldım sanırım son zamanlarda olan bitenlere.. geçer birkaç gün sonra.. geçer.. çünkü bazen acı çekerken bile sevdiğimiz duygular var.. ben artık bazı kişilere, bazı şeylere  ait hiçbir duyguyu sevmiyorum.. beni bırakıp gitsinler artık  o duygular.. yoksa yanıyor mu canım hala.. neden bu tuhaf iç bulantısı.. görmek istemediğim, duymak istemediğim her şey niye bu kadar bana sadık.. beynime üşüşüyor.. kelimeler dilimin ucuna.. kendi kendime söylenmeye başlıyorum..  hatıraların sadece iyi olanları kalsın bana.. diğerleri gitsin.. istemiyorum.. istemiyorum.. ben iyiyim böyle..  bir şarkı dinliyorum. Gripin ..

‘sorma, sorma doldur boğaziçini

sen doldur ben içerim efkarımla kana kana

durma, durma doldur boğaziçini

sen doldur ben içerim yalanlara kana kana

durma, canım cayır cayır yanıyor

söndür yalvarırım durma n’olur durma

 

durma, yağmur durma

sorma, sen de onu sorma’

çok seviyorum bu grubu.. tam gripin gibi.. iyileştirici.. eskiden gripin vardı ağrı kesici kocaman bir şey.. nasıl yutarmışız onu hala aklım almıyor.. hala da var sanırım.. bakkaldan alırdık o zamanlar. Eczanelerde de satılırdı.. ama ben bakkal çağında büyüyen bir çocuğum.. bakkalların, tuhafiyelerin, manav ve kasapların olduğu mahalleydi benim için İstanbul.. dondurma arabaları, yoğurtçular, macuncular, pamuk şekerciler, sütçüler geçer.. sokakta oynar, kırkıncı seslenişte evlere giderdik.. bağırış çığırış.. bizimkiler dindar olmadığı için öyle ezan okununca gel muhabbeti yoktu.. ama biz yine de diğer arkadaşların çoğu çekildiği için ezan okununca eve giderdik.. eskiden daha dayanıklıydık, korkusuzduk.. sokakta kavgayla büyüyen çocuk güçlü olur.. o hesap..  ben ufacık bir çocukken, bizim bakkalda ekmek yoksa koca semti dolanır bulurdum o ekmeği ve eve yetiştirirdim.. hiç korkmazdım o akşam saatlerinde.. bugüne göre daha güvenli olsa bile istanbul’un tehlikeleri hep bakiydi.. kardeşim kaybolmuştu defalarca.. onu ağlaya ağlaya sokaklarda arayışlarım geldi aklıma.. bana emanetti.. annemler fark etmeden bulmam gerekiyordu.. bütün çocuklar seferber olurduk.. en sonunda bir yerlerde bulurduk.. sıpa takılır bir at arabasının arkasına gidermiş.. o zamanlar at arabaları da vardı istanbul’da.. bir keresinde yine takılmış öyle dizleri neredeyse parçalanmıştı.. çok yaramazdı.. sonra büyüdü aslan gibi bir adam oldu.. karşı komşumuzun anneme seslenerek kahvaltıya çağırışları.. şimdiki gibi iki  gün önceden randevulaşma yoktu o zamanlar.. elişini alır, yününü alır komşuya oturmaya giderdin.. ben o zaman  çok mutlu bir çocuktum.. büyüme sancıları hiç yaşamadık biz.. nerde öyle ergenlik falan.. hormonlarımız ne alemdeydi bilmem.. yoktular galiba..  azıcık mızıklan anne ya da baba ağzına çakarlardı bir tane kendine gelirdin.. ne bunalım kalır ne bir şey… bayramlarda kart yazardık birbirimize.. bir çanta dolusu tebrik kartlarım var.. biz telefonun ortalama 10 senede çıktığı bir zamanda büyüdük..

hiç unutmam.. beğendiğimiz çocuklar  vardı.. çocukluk aşkı işte.. o zaman çıkmak derdik sevgili olmaya.. çıktığın var mı ? aynı semtin çocukları olurdu genelde sevgililer o zaman.. arka sokak alt sokak falan.. mahallenin kızları birbirine ıslık çalarak haber verirdi birinin sevgilisi geçince sokaktan.. evet evet aynen öyle.. telefon yoktu kimsede.. o yüzden büyüdüğüm sokağa gittiğimde o görüntü gelir gözümün önüne.. şu an bile gülümsüyorum sevinçle.. ne güzel zamanlardı.. yokluk vardı ama kocaman duygular, ıslığımız, mahalle aşklarımız,  kocaman yürekler ve gerçek insanlar vardı.. incir olduğu zaman herkese dağıtan komşularımız vardı. Akşam çaylarının demlenerek sokakta kapı önünde içildiği muhabbetler vardı..

acılardan haberim yoktu.. sadece okul ve kendi dünyamız vardı.. biz   güçlü çocuklardık.. şimdiki çocuklar gibi kırılgan değildik.. peki ne oldu zamanla bizim bu güçlü çocukluğumuza.. çok sert bir dünyaya büyüdüler.. insanın yok sayıldığı, duyguların kolayca sömürüldüğü, aşkın yalan olduğu, dostlukların, insanların çoğunlukla ikiyüzlü olduğu,  teknolojinin  yalnızlaştırdığı bir yaşama bu saf, masum ve yiğit  çocuklar uyum sağlayamadı.. hayatı bu kadar doyasıya yaşarken yalnızdılar.. dostları varken yalnız hissediyorlardı.. duyguları hep başka bir zamanda kalmış gibiydi.. o yüzden kendimi çok sıkkın hissettiğimde çocukluğumun olduğu anılara uzanırım.. o semtlerden geçerim.. ana rahmi gibidir.. güvenlidir.. ilk doğuş gibidir.. bu bir terapi bana göre..

ama gerçek hayat hep yanı başımızda duruyor işte.. 35 kişinin uluderede bombalanarak öldürülmesi üzerine, canımın çok yanması.. yine sessizliğe gömülmek ve yeni bir anma günü eklenmesi şanlı tarihimize.. bu minvalde aklıma gelen bir film.. basında da işlendi bu film.. yönetmen ‘bahman ghobadi’,  ‘Sarhoş Atlar Zamanı / Zamani Barayé Masti Asbha (2000)..’  hayatta kalma mücadelesi.. kaçakçılık yapılarak yaşama tutunmaya çalışanların hikayesi.. gerçek hayatlar.. ve kaçakçılık öyle illegal bir kelime değil.. söylenip biten bir kelime değildir.. aşkları, yiğitlikleri, efsaneleri, acıları, kahramanlarıyla, kahramanlıklarıyla bambaşka bir dünyadır.. milyon tane film yaparsın.. şiir yazarsın.. şarkı yaparsın..  kaldı ki 100 metre öteye akrabalarına tarlasına geçmeye de kaçak denilen bir coğrafya orası.. ve ben yine filmlerime gömülüyorum.. bazen mutluluk , tamamen insansız olmakta..

çerçöpleri atın.. güzel anılarınızla kalın..”

‘Taflan’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Belinde Diyarbekir kuşağı ..

Zulasında kimbilir hangi hınç, hangi mısra

Yürür namus bildiği yolda…

Yürür yine de yalınayak ve

ayakları yanarak..’

Ahmed Arif

‘esas sorun, esas hesaplaşma vicdanlarda aslında ama bu mesele bitsin, yirmi yıl sonra tv’lere çıkıp hiçbir şey olmamış gibi konuşacaklarından eminim..’ – ÖZCAN ALPER

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“senaryoyu yazarken tek bir çizgide ilerlemiyorum.. o süreçte çok emek harcıyorum.. filmi yazma ve çekme süreçlerinde ben de öğrenmesem, heyecanlanmasam belki de film yapamam diyebiliyorum kendi kendime döndüğüm zaman.. çünkü sadece setin mekanikleşen bir tarafı var.. bense film yapmak istediğim andan itibaren kendimce alt kazılar dediğim 4-5 katman belirliyorum.. bu hem hikaye, hikayenin geçtiği mekanlar, beslendiğimiz sinema, edebiyat.. bu etkilenmeyi olumlu bir şey olarak görüyorum.. yönetmen görüşünü, hikayenin ilk halini yazdığım zaman rahatlıyorum.. işin temeli çıkmış oluyor.. ondan sonrası emek yoğun bir süreç oluyor.. kentin kendisini de, doğanın kendisini de bir karakter gibi düşünmeyi ifade ediyorum ve bunun üzerine çalışıyorum.. yazma sürecinde o mekanlara ve kente daha çok gidip gelmeye başlıyorum hatta orada yaşamaya başlıyorum.. o kentin görünürdeki hikayelerini değil derinliğini yakalamaya çalışıyorum.. sabah erkenden kalkıp sokaklarında dolaşıyorum, ruhunu yakalamaya çalışıyorum.. ‘sonbahar’da örneğin ‘john berger’in ‘avrupa üçlemesi’ benim için yol gösterici oldu.. ölmekte olan köylülük hakkında yazdıkları.. birinin senden önce yapmak istediğini edebiyatta yaptığını görüyorsun.. ‘john berger’in bunun için çamlıhemşin’de yaşaması gerekmiyor.. alpler’in altındaki fransız köylerinde de aynı şeylerin yaşandığını görüyorsun..

..

filmi büyük bir ev olarak düşünmüştüm.. bana bunu hatırlatan ‘tül akbal’ın kitabı oldu sanırım.. bizim çamlıhemşin’deki evleri düşünün.. odaların açıldığı ortadaki odaya ‘hayat’ denir bizim orada.. orta kısım geniştir, odalar ise dar olur.. ‘sonbahar’daki ‘yusuf’un odası çok küçüktü örneğin, bir usta bulup büyütmek zorunda kaldık.. yine de bir hapishane hücresinden daha büyük olmadı.. düşündüğüm şuydu : bir sorun çıkıyor bir odayı kapatıyorsun, türkiye de böyle.. bir süre sonra bir yaşam alanı kalmıyor.. ev ve oda konusu üzerine düşünmüştüm.. kendi yaşam alanını da yok ediyorsun aslında..

yası nasıl tutacağız meselesi aslında.. ağıtlar da bunun bir parçası.. türkiye’de aslında etnomüzikoloji diye bir bölüm yok.. antropologlar ilgileniyor..

buradaki esas sorun ülkenin kendisinin aslında bir kayıplar ülkesine dönüşmesi ama bununla nasıl baş edilecek,  yası nasıl tutulacak belli değil.. o yüzden ‘john berger’in ‘efendilerin’ sözünü kullandım ve ’musa anter toplumsal hafıza merkezi’ni kurdum filmde.. bütün otuz yılda çok ağır koşullar yaşanırken bir arşiv tutulmamıştı aslında.. tabi 1,5 milyon ermeni’nin öldüğüne resimlerini görünce mi inanacaklar.. esas sorun, esas hesaplaşma vicdanlarda aslında ama bu mesele bitsin, yirmi yıl sonra tv’lere çıkıp hiçbir şey olmamış gibi konuşacaklarından eminim.. filmin bir yerinde, filmin kendisi de sadece kayıt altına almayı amaçlıyor, sadece bunu yapsa yeter dedim.. o yüzden kayıplarla ilgili kayıtları uzun uzun çektik..

film esnasında onlarca kişiyle kayıt yaptık.. bir kopyasını bir kurum olsa da versek diye düşündüm.. ama orada fark ettim ki , ağıtlar, dengbejler de bu hafızanın korunmasını sağlıyor.. yaşar kemal ağıtların bir direniş biçimi olduğunu da söylüyor.. başka kültürlerle de karşılaştırıyor.. faili meçhul cinayetlerde kaybedilen insanların fotoğrafının üzerine bir tülbent örtülüyor evlerde.. ölüm yaşanmıyor, kabullenilemiyor.. bu durumda ciddi travmalar yaratıyor.. bir mezarı olsa her şeyi affedecek hale geliyor kadınlar.. o mezara gidebilse neredeyse yarı yarıya bağışlayacaklar..”

YENİ FİLM Dergisi’nden SERAY GENÇ ve YUSUF GÜVEN’in ÖZCAN ALPER’le yaptıkları röportajdan bir bölüm..

Röportajın tamamı için ‘YENİ FİLM DERGİSİ..’, Sayı 24, Kasım 2011,  Sayfa 14, 15, 16, 17, 18, 19..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Doğan Ergül’ün ‘UNUTU’ şiiri ve Majid Majidi’nin ‘BARAN’ filmi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

UNUTU

 

unuttum seni

senden dönen işaretini aşkın

 

adını duyduğumda seğiren ellerimle kaldım

 

kaldım ve unuttum

ormanları, çıplak dağlarını, ezilmiş yeşili, kokunu

yamaçlarında hayvanların saklandığı vadini…

 

bana vaat-edilen yaşamı usul usul unuttum

 

unut dedin unuttum adımı

yılları saydım unuttum

artık bir ölüm biçimidir adımız…

 

hiç görüşmemiş olmak nasıldır unuttum

 

köprülerde

köprülerden akan incelmiş sularda

akşamda yoksul bir telaş

 

suskun

deniz fenerini, balıkçı kayıklarını

rıhtımlarının usta kedilerini unuttum

hiç öpmemiş gibiyim çürümüş bir bankta dudakları mor bir

kadını

 

bana uzanan ellerini, yaşamı telaşı gibi bitmeyen yollar,

otobüsleri

bir koltukta geçirdiğim uzun geceleri unuttum

unuttum neresiydi gece geçtiğim dünya

eteğini rüzgara dolayan kadınımın yüzünü küçücük ellerini

 

dünyanın beni unuttuğunu unuttum

 

yağmurlu bir günde bir patikayı yürüdüğümüzü..

 

omuzlarında taşıdığın karaları, su yollarını

ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu

oradan baktığım dünyayı unutmadan unuttum..

 

DOĞAN ERGÜL

 

‘UYKULU YAĞMUR..’ , DOĞAN ERGÜL, Yitik Ülke Yayınları, Haziran 2007, 56 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“doğan ergül 20 mart 1968’de kars’ın arpaçay ilçesinde dünyaya gelmiş.. yıldız üniversitesi, mimarlık fakültesi şehir ve bölge planlama bölümünden 1992 yılında mezun olan doğan ergül’ün şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanmıştır.. ilk şiir kitabı olan ‘aşkın ve suların öğleni’ adlı kitabı 2005 yılında babil yayınları’ndan çıkmıştır.. genç bir yaşta yakalandığı kanser hastalığı sonucu 2 haziran 2007’de istanbul’da vefat etmiştir.. ikinci şiir kitabı olan ‘uykulu yağmur’ kitabı vefat ettiği haziran ayında yitik ülke yayınlarından çıkmıştır..

kendisinin şiirini bana tanıtan ‘kenanım’ olmuştu ilk kez.. daha sonra bana iki kitabını getirip ‘doğan ergül’ün dünyasını daha iyi tanımamı sağlamıştı..

geçenlerde mekanda ‘kenanım’la demlenirken masanın üzerinde duran kitapların arasından ‘uykulu yağmur’ kitabını çekip ‘unutu’ şiirini okumaya başlayınca şirin sonuna doğru birden kafamda şimşekler çaktı.. ‘doğan ergül’ün bu güzel şiirinin ‘ayaklarının bıraktığı çukurlara dolduğumu’ dizesi birden aklıma büyük usta ‘majid majidi’nin 2001 yılı yapımı ‘baran’ adlı başyapıtının final sahnesini getirdi.. bu filmi izleyenler bilir filmin son sahnesi veda anıdır.. ‘lateef’, sevdiği ‘baran’ı bir bilinmeze doğru uğurlarken yağmur yağmaya başlar.. sevdiği ‘baran’ın lastik ayakkabısı çamurlu yolda derin izler bırakır ve o izlere yağmur suları dolmaya başlar.. işte ben o sahneyi hiç unutamam.. ‘ankaralı cevo’yla kaç kere o sahneyi oturup konuştuk hatırlamıyorum.. ‘majidi’nin sinema dehasının farkına vardığım birçok sahneden birisidir o.. sinemada şiirin izidir işte bu sahne.. ve bu sahneye yıllar sonra ben ‘doğan ergül’ün 2007 basımı ‘uykulu yağmur’ kitabında rastlamış oldum.. ‘doğan ergül’ün büyülü şiir dünyasında ‘majid majidi’nin izine rastlamak beni daha da duygulandırdı ve şiirlerini başka gözle okumaya başladım.. ‘doğan ergül’ün sinemayla çok  ilgilendiğini de ‘kenanım’dan yine o gece öğrenmiştim.. ve belli ki ‘majidi’nin bu filmi ‘doğan ergül’ü de çok etkilemişti.. çok erken yaşta kaybettiğimiz bu değerli şairimizi saygıyla bu vesileyle anıyoruz burada.. ayrıca gür ve umut dolu sesiyle bu şiiri okuyan ‘kenanım’a da sonsuz teşekkür ediyorum ve ufkuma ufuk katmaya devam ettiği için tüm kalbimle iyi ki varsın diyorum..

şiirle ve sinemayla kalın..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(majid majidi’nin ‘baran’ filmindeki yazıya konu sahne..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaşasın sinema..

“son zamanlarda pek yazmaya fırsatım olmuyor..  okunanlar, izlenenler, dinlenenler, yaşananlar o kadar çoğaldı ki.. fakat yazmak için fırsat olmuyor.. özellikle yılın son iki ayı sevdiğimiz insanların rahatsızlıkları bizi çok üzdü.. sevgili üstadımız dursun ali abimizin rahatsızlığı özellikle çok üzdü bizi.. bir anda ortaya çıkan o lanet hastalık moralimizi çok bozdu.. ama eminiz ki dursun abimiz bu hastalığı da kolayca yenecek ve göl keşfi gezilerimize devam edeceğiz onunla.. bir yandan işler bir yandan da hastalıklar nedeniyle ancak uykusuz gecelerde film izleyerek, okuyarak, yeni sesler dinleyerek birazcık da olsa insan huzur buluyor.. özellikle izlediğim film sayısı bayağı arttı sabahlara kadar oturmalarımda.. ayrıca gece matinelerinde sinemada izlediğim filmler de var.. eski yeni toplam kaç film izledim son bir ayda sayısını bile hatırlamıyorum.. bir de eski bir sevgiliye döner gibi tekrar izlemelerim oluyor sevdiğim filmleri..

neyse hepsinden bu yazıda bahsedemem fakat aklıma ilk gelenlerden bahsedeyim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ilk olarak aklıma gelen ‘ümit ünal’ın daha önce izlemeyip atladığım ‘kaptan feza’ filmi oluyor.. ben bu filmi nasıl atlamışım onu da anlamadım bir türlü.. ve neden bu filme hiç önem verilmemiş o da ayrı bir acı.. abuk sabuk filmlere saatler, sayfalar ayıran borazanlar bu filmde susmuş.. halbuki hem öyküsü, hem oyunculukları hem de müzikleriyle on numara bir film..

senaryosunu yine ‘ümit ünal’ın yazdığı, yapımcılığını ‘candan erçetin’ ve ‘hakan karahan’ın yaptığı filmin  başrollerinde  ‘hakan karahan , ahmet mümtaz taylan, umut karadağ, mine tugay ve meral okay’ var.. ‘hakan karahan’ işadamlığını bırakıp sinema ve edebiyat dünyasına giren birisi.. artık yeter demiş ve iş adamlığını bırakmış, kendisini sinemaya ve edebiyata vermiş.. mektepli, alaylı birçok ünlü oyuncuyu cebinden çıkaracak bir oyunculuk yeteneği olmasına rağmen ‘ben oyuncu’ değilim diyecek kadar da tevazu sahibi..

filme gelince : eski bir yeşilçam aktörü olan babasına çok benzeyen mafya tetikçisi ömer (hakan karahan) ile annesi ile babasını bebekken ölüm oruçlarında kaybeden, ama onların amerika’da olduğunu bilen ve nenesiyle birlikte yaşayan  altı yaşındaki asu’nun hayatlarının kesiştiği bir günlük zaman diliminde gelişen olayları anlatıyor film.. ömer, babasının canlandırdığı ‘kaptan feza’ karakterine çok benzemekte olduğundan asu onu çok sevdiği ‘kaptan feza’ zanneder.. eski patronundan kaçan ömer ise çok zor durumda olmasına rağmen asu’nun hayallerini yıkmaz ve uzay kahramanı ‘kaptan feza’ gibi davranır.. eski patronunun tetikçilerinden kurtulmak için sığındığı gece kondu semtindeki asu’ların evinde ömer kendi iç hesaplaşmalarını da yaşarken, evin yanında oturan hemşire elif’le de duygusal bir yakınlaşma yaşar.. özellikle aksiyon sahneleriyle ve masalsı tadıyla da on numara bir film.. masalsı yanının dışında gerçek hayatla da iç içe olması filmin inandırıcılığını, samimiyetini arttırıyor.. geçim zorluğu, insanlığın bitmesi, yardımseverliğin tükenmesi, ölüm oruçları gibi sosyal konular da filmde yer buluyor..  ‘candan erçetin’ imzalı müziklerine de diyecek yok zaten.. bulursanız mutlaka alıp izleyin 2009 yapımı bir ‘ümit ünal’ klasiği olan ‘kaptan feza’ filmini yoksa sinema dünyanız eksik kalmış olur.. son filmi ‘nar’ı da şiddetle tavsiye ederim.. onunla ilgili ayrı bir yazı yazacağım..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘john gray’in 2010 yapımı ‘white irish drinkers’ filmine gelince en başta biraz hayal kırıklığı yaşadığımı söyleyeyim.. beklediğim gibi çıkmadı.. senaryosu çok sağlam olan bir film olmasına rağmen film izleyiciyi bir türlü saramıyordu.. sıcaklığı azdı filmin.. oysa biraz daha çalışılsaymış bir sinema klasiği olabilirdi.. ‘nick thurston ve geoffrey wigdor’un başrollerini paylaştığı filmin senaryosu da ‘john gray’e ait.. ‘brian’ ve abisi ‘danny’, ‘broklyn’de alkolik liman emekçisi babaları ve üç tane erkeğin kahrını çeken anneleriyle birlikte yaşamaktadır.. iyi bir ressam olan ‘brian’ topu atmak üzere olan, gırtlağına kadar borca batmış bir sinemada part time çalışmaktadır.. sinemadan fırsat bulduğunda evlerinin bodrumunda herkesten gizli resim çalışmalarına bıkmadan usanmadan devam eder.. abisi ‘danny’ ise ufak tefek suçlardan sabıkalı birisidir.. kolay yoldan köşeyi dönmenin çarelerini aramaktadır.. kardeşi ‘brian’ı da bazı soygun olaylarında yardımcı olarak kullanmaktadır.. ancak bir gece yaptıkları soygun sırasında abisi ‘brian’ı itaat etmediği için kovar ve araları bozulur.. kendisini sinemadaki işine ve resimlerine veren ‘brian’ yeni tanıştığı ‘shauna’yla da fırtınalı bir aşk yaşar.. çalıştığı sinemada hep bir ‘rolling stones’ konseri hayal eden ve sinemanın sahibine sinemanın mali kurtuluşu için hep böyle bir konser yapılması gerektiğini anlatan ‘brian’ın hayali bir gün gerçek olur ve ‘rolling stones’ bir saatlik bir konser vermeyi kabul eder.. ancak  alkolik babasıyla abisi arasındaki kavgaların arasında da kalan
‘brian’ yaşadığı şehirden ve ailesinin yanından bir an önce çekip gitmek istemektedir.. bir arkadaşının önerisi üzerine gizlice güzel sanatlar akademisine resimlerinin fotoğraflarını gönderen ‘brian’ okuldan hiç beklemediği bir davet alır ve olaylar gelişir.. gerek konusu gerek kadrosuyla daha çok beklentim olan bu film istenilen düzeye maalesef ulaşamamış.. emekçi semtlerindeki hayat mücadelesini anlatan nadir amerikan filmlerinden birisi olan bu filmde ‘brian’ ve sevgilisi ‘shauna’nın mezarlıktaki özgür koşuları ile özellikle ‘brian’ın babasını canlandıran ‘stephen lang’ın oyunculuğu unutulmayacak cinsten.. bence izleyin kararınızı siz verin derim.. resim, sinema ve müzik dünyasının yanı sıra emekçi mahallelerindeki yaşam mücadelesini anlatan bu film yukarıda da dediğim gibi sırf mezarlıktaki koşu için bile izlenebilir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

üçüncü filmimiz ise tesadüf eseri elime geçen ‘kevin smith’in hem senaryosunu yazıp hem de yönettiği ‘red state’ filmi.. düşünsel, dini veya ideolojik bağnazlığın nerelere varabileceğini gösteren iyi bir gerilim filmi çıktı bu yapım.. ayrıca devletin iç güvenlik teşkilatlarının ne kadar acımasız olabileceğini de teşhir eden bir amerikan yapımı film bu.. aslında bir korku filmi olduğu hissi uyandırıyor başlarda ama film geliştikçe bambaşka bir yöne doğru kayıyor.. bir hristiyan tarikatının yaşantılarını, düşüncelerini beğenmedikleri insanları değişik yollarla kaçırıp sadece kendi üyelerinin girdiği kilisede türlü işkencelerle öldürdükleri olaylar filmin temelini oluşturuyor.. faşist tarikatın yaptığı akıl almaz eylemler, işkenceler yanında devletin istihbarat ve güvenlik teşkilatlarının insan hayatını hiçe sayan yaklaşımlarını da çok güzel deşifre edip anlatıyor hikayenin içinde.. 88 dakika olmasına rağmen aksiyonu bol ve olay örgüsü yoğun bir film.. filmde ön plana çıkan bir oyuncu yok.. faşist tarikatın rahibi ile gizli servisin operasyon şefi belki daha çok ön planda görülebilir fakat filmin başrol sayılabilecek bir oyuncusu bence yok.. tarikatın iç işleyişindeki itaat zinciri ve tarikatın liderinin emirlerinin hiç sorgulanmadan yerine getirilişi, tarikatın üyelerinin şehrin polis şefinin eşcinsel ilişkilerinin görüntülerini ele geçirerek baskı ve şantajla yaptıkları katliamlara sesini çıkarmamasını sağlamaları yobazlığın, bağnazlığın hangi ülkede olursa olsun aynı sistemle işlediklerini gösteriyor.. bence izlenmesi gereken filmlerden birisi, elinize geçerse izleyin derim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gelelim son zamanlarda beni en çok etkileyen filmlerden olan ‘hodejegerne – kafa avcıları’na.. son yılların yükselen sinemalarından birisi de iskandinav ülkeleri sineması.. bunlardan başı çeken ülke de norveç sineması.. bu film de norveç yapımı, senaryosu ‘jo nesbo’ya ait  bir ‘morten tyldum’ filmi.. başroldeki yine son yılların yükselen yıldızı 1975 oslo doğumlu ‘aksel  hennie’ bu filmde oyunculuğunun doruğuna çıkmış durumda.. ‘aksel  hennie’nin filmlerini onu ilk keşfettiğimden beri tereddüt etmeden alıyorum ve büyük bir merakla hemen izliyorum.. filmde ‘aksel’in canlandırdığı ‘roger brown’ adlı karakter zengin bir işadamı kılığındaki usta bir tablo hırsızıdır.. herkes onu ülkenin tanınmış şirketlerinin sahibi saygın bir işadamı sanırken o aynı zamanda usta bir tablo hırsızıdır.. istihbaratını aldığı değerli tabloları polis teşkilatındaki adamının da yardımıyla çalıp, yüksek paralara satan ‘roger brown’ sonunda baltayı taşa vurur.. eski bir asker ve istihbarat uzmanı olan ‘clas greve’in ailesinden kalma tabloyu çalan ‘roger’in tüm hayatı alt üst olmaya başlar.. bu arada filmin en büyük güzelliği ise ‘güzel’ kelimesini tam anlamıyla ifade eden ‘roger’in karısı ressam ve galeri sahibi ‘diana’yı canlandıran ‘synnove macody lund’un kendisi.. sadece onun için bile izlenebilir film dediğimde benim hakkımda ne düşünürseniz düşünün umurumda değil.. sanırım kendisinin ilk filmi olan ‘kafa avcıları’nın bu güzel yıldızı 1981 doğumlu uzun boylu sarışın, sinemaya son yıllarda kazandırılmış en güzel yüz.. uzun boyu ve güzel fiziğiyle daha çok filmde rol alacağına eminim.. tekrar dönelim filme.. ‘roger’ ve karısı ‘diana’ mutlu bir hayat sürmektedirler.. aralarındaki tek problem karısının çocuk isteğine kendisinin hep karşı çıkmasıdır.. bunun nedeni de karısının doğacak çocuğunu kendisinden daha çok sevme ihtimali ve çocuktan dahi karısını bile kıskanmasıdır.. karısı ‘diana’ya işte böyle deli gibi aşık olan ‘roger’ sırf karısı kendisini terk etmesin  diye devamlı ona pahalı hediyeler almaktadır.. ancak çocuk isteği karşısında takındığı olumsuz tavır nedeniyle aralarında başlayan soğukluk karısının onu ‘clas greve’ ile aldatmasıyla doruğa ulaşır.. ancak ‘clas greve’in derdi ne ‘roger’in kendisinden çaldığı tablo ne dünyalar güzeli ‘roger’in karısı ‘diana’dır.. onun tek derdi ‘roger’in sahibi olduğu şirketlerin yönetimini ele geçirmektir..

çok sürükleyici bir yapısı olan filmin nasıl yol alacağını ve olay örgüsünü bir türlü çözemiyorsunuz.. bir sonraki sahneyi tahmin etmeniz kesinlikle mümkün değil.. son yıllarda heyecanla  izlediğim en sıkı filmlerden birisiydi, ‘aksel heine’nin oyunculuğunun doruğuna nasıl ulaştığını görmek için izlemenizi öneririm..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

beni geçen senenin sonunda en çok hayal kırıklığına uğratan filme gelelim : ‘aşk ve devrim..’ senaryosunu ‘serkan turhan’ın yazdığı yönetmenliğini ‘serkan acar’ın yaptığı bu filmi merakla bekliyordum.. ‘serkan acar’ın, ‘özcan alper’in unutulmaz filmi ‘sonbahar’ın yapımcısı olmasından dolayı daha da bir umutlanmıştım film için.. film gösterime girdiği gün her şeyi  bırakıp filme koştum.. yüz kişilik salonda yine bir avuç kişiydik : altı kişi.. film akmaya başladı ve bahariye caddesindeki sinemaların kalitesiz salonlarının klasik hale gelmiş arızalarından birisi zaten filmin başında tüm şevkimizi kaçırdı.. sanki ilerleyen dakikaları haber veriyordu bu arıza.. görüntü ve ışık gitti sadece oyuncuların sesleri geliyordu.. neyse makinist arızayı giderdikten sonra film akmaya başladı yeniden.. büyük umutlarla gidilen film hayal kırıklığı yaratarak ilerlemeye başladı.. sakın kimse yanlış anlaşılmasın filmden devrim üzerine övgü dolu sözler, heyecanın, devrimci coşkunun ve duygunun doruğa ulaştığı sahneler beklemiyordum.. gerçek neyse onu bekliyordum.. iyi bir düşünceyle başlanan proje bir fiyaskoya dönüşmüş.. film buz gibi.. ama hayatın sertliğini, devrimci duyguların bozguna uğrayışını, örgütsel ve duygusal ihanetleri anlatan bir buz hali değil bu.. film sarmıyor izleyeni.. bir sıcaklık yaymıyor.. lise müsamerelerindeki duygusuz, buz gibi soğuk konuşmaların yapıldığı bir film.. filmin duygusal yoğunluğun en yüksek olduğu sahne ölen devrimcinin ailesinin evindeki taziye ziyaretinde arka planda çalan bir ‘ahmet kaya’ şarkısının duyulduğu sahne.. o sahnenin etkileyiciliğinin nedeni de zaten ‘ahmet kaya’nın şarkısı.. büyük bir figürasyonun kullanıldığı filmde ne mezarlık sahnesinde, ne grev çadırındaki sahnelerde, ne örgüt içi toplantıların olduğu sahnelerde, ne işkence sahnelerinde ne de sevgililerin seviştiği sahnelerde bir estetik,  anlam ve duygu yoğunluğu var.. ‘gün koper ve deniz denker’in başrollerini paylaştığı filmdeki oyunculuklara gelince onlarda istenilen düzeyde değil maalesef.. yetenekli oyuncular olmasına rağmen filmdeki performansları hiç iyi değil..   eldeki senaryo bence çok kötü heba edilmiş.. verilmek istenen mesajların hiçbirisini de izleyiciye ulaştıramayan bir film.. yönetmen ‘serkan acar’ın ve senarist ‘serkan turhan’ın tüm röportajlarını okudum.. ne yapmak istediklerini çok güzel anladım ama maalesef ortaya çıkan iş kötü bir yapım.. yine de yüreklerine ve emeklerine sağlık diyorum emeği geçen tüm film ekibine.. açık söyleyeyim hiçbir filmi yarıda bırakıp kalkmak istemem.. hele sinema salonunda izlerken asla böyle bir saygısızlığı yapmam.. ama inanın filmin bitişini sabırsızlıkla bekledim, gözüm hep saatimdeydi.. ve filmi altı kişiyle izlemeye başlamışken filmin sonunda fark ettim ki filmin ikinci yarısında sadece ben kalmışım salonda.. benim dışımda herkes filmin sonunu beklemeden tüymüş.. bu da filmin izleyiciye ulaşamadığının en büyük göstergesiydi bence.. ama yine de emeği geçen herkese teşekkür ediyoruz aylak adamız ailesi olarak ve yeni filmlerinde güzel şeyler söyleyip, yazabilmek umuduyla onları selamlıyoruz..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘aksel heine’nin başrolünde oynadığı ‘hodejegerne’ filmi gibi son zamanlarda beni en çok vuran filmlerden birisi de yönetmen  ‘kim je-woon’un 2010 yapımı son filmi ‘i saw the devil – şeytanı gördüm’ filmiydi.. 2009 yılında ‘a bitter sweet life’ adlı filmiyle tanımıştım ilk kez ‘kim je-woon’u.. güney kore sinemasının dünya sinemasına kazandırdığı en sağlam yönetmenlerden birisi olduğunu bu filmiyle bile gösteriyordu.. epeydir son filmi olan ‘i saw the devil’ ile ilgili methiyeleri dinleyip, okuyordum.. uzun süredir de filmi izleme imkanım vardı ama hep erteliyordum.. sonunda bir hafta sonunda mekanda filmi izleme kararlığına vardım.. dehşet bir sahneyle başlıyordu.. zaten gergin olan sinirlerim birden kopma noktasına geldi ve filmi dondurup izleyip izlememem konusunda düşünmeye başladım.. baştan yazayım iyi bir sinir yapısına, sağlam bir kalbe ve mideye sahipseniz filmi izleyin derim.. yoksa filmin bir yerinde ya yığılıp kalırsınız ya da kusarsınız.. hele ani reaksiyonlar ve görsel olarak sertlik içeren sahnelerde güçlü bir yapınız yoksa bayılıp kalabilirsiniz korkudan benden söylemesi.. insanları zevk için ve genellikle işkence içeren yöntemlerle katleden, tecavüz eden kötülük manyağı bir seri katil olan ‘kyung-chul’ ile gizli bir polis olan ‘dae-hoon’ arasındaki acımasız kovalamacayı anlatan 144 dakikalık bu uzun filmde tıpkı ‘hodejegerne’ adlı norveç yapımı film gibi sürprizlerle dolu bir film.. bir sahnede yaşadığınız şoku atlatamadan arkasından gelen sahnede bambaşka bir sürprizle karşılaşıyorsunuz.. tam film burada bitti derken sil baştan başa dönüyorsunuz.. sıkılmadan aksiyonun ve gerilimin doruğa ulaştığı bu filmi izliyorsunuz.. özellikle psikopat katil ‘kyung-chul’u  canlandıran ‘min-sik choi’nin oyunculuğu ders verir nitelikte.. rolüne kendisini öyle kaptırmış ki bir an sanki gerçek hayatında da bir psikopat olduğunu ve bu yüzden rolünü bu kadar iyi canlandırdığını aklınızdan geçiriyorsunuz.. acımasızca cinayetlerine devam eden ‘kyung-chul’ bir gün emekli bir komiserin kızı olan ve aynı zamanda gizli polis ‘dae-hoon’un çocuğunu karnında taşıyan sevgilisi ‘joo-yeon’u kaçırıp acımasızca katleder.. büyük bir çöküntü yaşayan ‘dae-hoon’ işinden izin alarak psikopat katilin peşine düşer.. onu yakalayana kadar kendisine rahat yoktur.. ama tek amacı onu yakalamak değildir.. onu kendi yöntemleriyle acı çekmesini sağlayarak öldürmektir.. çok zekice işlenen senaryonun filme aktarılması da çok başarılı olmuş.. çok uzun bir film olmasına rağmen tek bir sahnesinin bile fazlalık olduğunu hissetmiyorsunuz.. ‘kim je-woon’un bu şaheserini benim gibi zaman kaybetmeden hemen izleyin derim.. yoksa gerçekten eksik kalırsınız.. tabi filmin içerdiği aşırı şiddet dolu sahneler için tekrar uyarayım hepinizi..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

şimdi de gelelim ailesine katkı olsun diyerek kar kış demeden ayran satmaya çalışan ‘hasan’ın hikayesinin anlatıldığı bir ‘selim güneş’ filmi ‘kar beyaz’a.. ‘kar beyaz’, ‘sabahattin ali’nin ‘ayran’ adlı öyküsünden uyarlanan bir film.. ‘selim güneş’in sanırım ilk yönetmenlik denemesi.. artvin’de zorlu kış koşullarında çektiği bu filmle sinema dünyasına iyi bir başlangıç yapmış yönetmen ‘selim güneş..’ tanınmamış amatör oyuncularla çok zor bir hikayeden mükemmel  bir film çıkarmış.. ben bu filmi de nasıl atlamışım diye hayıflandım izlediğimde.. özellikle karlı orman sahneleri büyüleyiciydi.. ‘hasan’ın babası siyasi bir olaya karışmasından dolayı kendi komşusunun ihbarıyla tutuklanır.. annesi ise ilçede bir kamu görevlisinin evinde hafta içi ev işlerini yapmaktadır.. hafta boyunca evde iki kardeşine bakan ‘hasan’ eve katkı olsun diye karlı havada bile biraz uzaktaki ilçe yolunun üzerindeki mola yerinde yolculara ayran satmaktadır.. her sabah dondurucu havada zorlu bir yolda elinde ayran güğümüyle mola yerine kadar giden ‘hasan’ hafta sonu annesinin eve gelişini iple çeker.. ancak annesine olan özlemi hafta sonunun gelişiyle bitmez.. babasının yokluğuyla zaten büyük acılar çeken ‘hasan’ annesinin özlemiyle de yanar tutuşur.. bu filmi de mutlaka izlemenizi öneririm.. filmde emeği geçen herkese teşekkürlerimizi de unutmadan buradan sunalım..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bayağı uzun bir yazı oldu, bu yüzden son olarak büyük usta ‘julio medem’in 2010 yapımı bir başyapıt olan filmi ‘room in rome’ ile bitireyim yazımı.. ‘julio medem’in bende çok özel bir yeri vardır.. ispanyol sinemasının vahşi amerikan yapımlarına karşı sapasağlam ayakta duran yönetmenlerinden birisidir.. ben masalları çok severim.. masal anlatan ya da masalsı bir tadı olan filmlere bayılırım.. ‘julio medem’in her filmi de müthiş masalsı öğeler içerir.. klişe hikayeler anlatmayı sevmez.. çetrefil politik bir konuyu işlerken bile müthiş hikayeleri kurgulayarak sonucu öyle bir bağlar ki apışıp kalırsınız.. ‘medem’le ilk olarak hemen herkesin izlemiş olduğunu tahmin ettiğim ‘kutup çizgisi aşıkları’yla tanıdım.. bu film aldı beni çok uzaklara, çok eksi zamanlara götürdü.. aşkın, sevginin gücünü müthiş anlatmıştı bu filmde.. sonra diğer filmlerine dalmaya başladım.. en çok sevdiğim ‘caotica ana’ ise bence sinema tarihinin hiçbir zaman unutulmayacak filmlerinden birisidir.. fakat ‘julio medem’in tüm filmlerine bazen ulaşmak mümkün olmuyordu.. uzun bir süre ‘vacas’ı aradım.. ‘vacas’ı izlediğimde bu adamın bütün filmlerini bulmalıyım dedim ve yavaş yavaş hepsini arşivime kattım.. ama kötü huylarımdan birisi de burada hemen devreye girdi : filmleri hemen tüketmemek için uzun aralarla izlemeye karar verdim.. çünkü ‘medem’in filmlerini bitirdiğimde ‘medem’in bana anlatacağı bir masalı kalmamış olacaktı ve ben çok uzun süre ‘medem’in yeni masallarını bekleyerek üzülecektim.. uzun bir ara vermemden sonra son yapımlarından birisi olan ‘room in rome’u geçen gün izledim.. başrollerinde birbirinden güzel iki kadın ‘elena anaya ile natasha yarovenko’ var.. ve filmin hemen hemen tamamı bir otel odasında geçiyor.. ‘roma’nın tarihsel dokusu içinde sıkışıp kalmış bir otel odasında yeni tanışmış iki kadının geçmişleriyle hesaplaşmaları, birbirlerine kendilerini anlatmaları, birbirlerine duydukları aşkın sonucunda kendilerinden geçip defalarca sevişmeleri anlatılıyor filmde.. tek mekanda ve iki oyuncu arasında geçen bir film olmasına rağmen ‘julio medem’in müthiş bir iş çıkarıp tarih, sanat, resimle ördüğü masal tadında bir film.. filmi izledikten sonra filmle ilgili eleştirileri okudum, çoğunluk yine acımasızca erotik bir film olarak görüp eleştirmişler filmi.. zerre kadar filmin içine girememişler ve anlayamamışlar.. iki lezbiyenin hayatı demiş çıkmışlar.. yuh diyorum sadece.. filmin final sahnesi bile yüzlerce filme bedel.. özellikle kadınların mutlaka izlemesi gereken bir film ‘room in rome..’  hele filmin müziklerine gelecek olursak tek kelimeyle muhteşem.. tango ezgilerinden, ‘natacha atlas’ın şarkılarına kadar on numara bir müzik eşlik ediyor filme.. ne diyeyim artık kaçırmayın, bulup izleyin bu muhteşem filmi diyorum..

2012’de de hepinize sinemayla dolu günler diliyorum..

gülüşünüzle kalın..”

Crockett..

“bir adamın filmi o adamın çıplak hali gibidir..” – Federico Fellini

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ben herkesin gerçeği kendi başına bulması gerektiğine inanırım.. filmlerimin hiçbir zaman bir sonu olmamasının nedeni de bu.. asla basit çözümleri olmaz.. sonucu olan bir hikaye anlatmanın (sözcüğün gerçek anlamıyla) ahlakdışı olduğunu düşünüyorum.. çünkü perdeden bir çözüm sunduğunuzda, seyirciyi olayın dışında bırakmış oluyorsunuz.. çünkü onların hayatlarında ‘çözüm’ yoktur.. bence sözgelimi, bir adamın öyküsünü sunmak daha ahlaklı ve önemlidir.. sonra herkes kendi duyarlılığı ve içsel gelişimi temelinde kendine ait bir çözüm bulmaya çalışabilir..”

“filmlerime uygulayabileceğiniz en iyi biçimci felsefe, uygulanabilecek biçimci bir felsefenin olmayışıdır.. bir adamın filmi o adamın çıplak hali gibidir –hiçbir şey gizlenemez.. filmlerimde dürüst olmalıyım..”

“görsel olarak çoğu kez gösteri, risk ve gerçeğin bir karışımı olan sirk hayatının temalarından faydalandım.. benim karakterlerim genellikle biraz tuhaftırlar.. sokakta genellikle bir parça sıra dışı ya da yersiz gördüğüm ya da fiziksel ya da ruhsal sıkıntısı olan insanlarla konuşurum.. bütün bu unsurlar benim bir parçamı oluşturduğundan, onları filmlerime katmamak için bir neden göremiyorum..”

“bir filmi ‘anlama’ fikrini sevmiyorum.. rasyonel kavrayışın herhangi bir sanat yapıtının kabulünde temel bir öğe olduğuna inanmıyorum.. bir filmin size söyleyecek bir şeyleri ya vardır ya da yoktur.. eğer onun tarafından dürtülüyorsanız, size açıklanmasına ihtiyacınız yoktur.. eğer sizi dürten bir şey yoksa hiçbir açıklama bunu sağlayamaz..”

FEDERICO FELLINI..

“ALTI AVRUPALI YÖNETMEN..” , PETER HARCOURT , Türkçesi : ÖZGE ÖZDÜZEN, ONUR YUSUFOĞLU, DORUK Yayınları, 2007, 302  Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ..” – ABBAS KIAROSTAMI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“adım atıyorum

sarı ve kızıl dalgaların üstünde

sonbahar günbatımında

 

gecenin ve günün

sonuna inandığım kadar

hiçbir şeye

inancım yok

 

şimdi nerede ?

ne yapıyor ?

unutmuş olduğum kişi.

 

rüzgâra yoldaş gelmişim

yazın ilk gününde

kendiyle beraber götürecek beni

sonbaharın son günü

 

geliyorum bir başıma

içiyorum bir başıma

gülüyorum bir başıma

ağlıyorum bir başıma

gidiyorum bir başıma

 

doğu değil

batı değil

kuzey değil

güney değil

durduğum yer, yalnız burası

 

bağırıyorum

derin vadinin tepesinden

yankıyı beklerken

 

gözyaşımı durduramıyorum

ağlamanın yeri olmadığı

zaman

 

her zaman biriyle

buluşmayı bekliyorum

ki gelmeyecek..

ismi hatırımda değil

 

yıllardır

saman çöpü gibi

mevsimlerin arasında

avare olmuşum..”

ABBAS KIAROSTAMI..

“RÜZGÂRLA YOLDAŞ, HAMRAH BA BAD..” , ABBAS KIAROSTAMI, Türkçesi : Farsçadan çeviren : UĞUR YILDIRIM, PAN Yayınları, Kasım 2011, 152 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Torino Atı’ filminden..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“hiç ‘palinkam’ kalmadı da.. bir şişe verebilir misiniz.. fırtına her tarafı darmaduman etti.. mahvoldu diyorum.. çünkü her şey yıkık dökük hale getirildi.. her şey bozulmuş durumda.. ama her şeyin yıkık dökük ve bozulmuş hale getirildiğini söyleyebilirim.. çünkü bu sözde ‘masum insan yardımı’ denilen şeyden meydana gelen alelade bir afet değil.. tam aksine tüm bunlar insanın kendi hükmünü kendi benliğinden önde tutması ile alakalı.. tabii bu işte tanrının da bir parmağı yok değil.. biraz cüretkar olmak gerekirse bu işte bizzat yer alıyor ve bizzat rol aldığı şeyse hayal edebileceğin en korkunç oluşumlardan birisi..

çünkü anlayacağın dünyanın çivisi çıkmış durumda.. bu sebeple söylediklerimin pek de ehemmiyeti yok çünkü her şeyin yozlaşması onların bunları elde etmesi ile alakalı..

her şeyi sinsice ve gizli kapaklı bir mücadele neticesinde elde ettiklerinden  her şeyin ayarını bozmuş durumdalar..

çünkü neye dokunurlarsa, ki her şeye dokunuyorlar, anında kurutuyorlar..

son zafere kadar işler bu şekildeydi.. muzaffer bitişe kadar..

elde etme, yozlaştırma.. yozlaştırma, ele geçirme..

ya da eğer istersen farklı bir şekilde ifade edebilirim : dokunma, yozlaştırma ve akabinde de ele geçirme ya da dokunma, elde etme ve neticesinde de yozlaştırma..

asırlardır bu şekilde devam ediyor..

sürer, sürer ve sürer..

sadece bu, bazen gizli gizli, bazen kaba bir şekilde, arada sırada usul usul, arada da vahşice.. tek değişmeyen şey bunun durmadan devam ettiği..

lakin sadece tek bir şekilde pusuda bekleyip saldıran bir sıçan gibi çünkü bu mükemmel zafer için önemli olan başka bir şey de diğer tarafın  her şey mükemmel, yer yer harika ve soyluca olsa da başka türden bir kavga içine bulaşmaması.. başka türden bir mücadele olmamalı.. bir tarafın aniden ortadan kaybolması yani o mükemmelliğin, harikalığın ve soyluluğun ortadan kaybolması..

böylece şimdiye dek hep pusu kurarak saldıran bu kazananlar dünyaya hükmeder.. ve insanların onlardan saklayabilecekleri şeyler için en ufak köşe bucak kalmaz.. çünkü ellerini uzattıkları şeyi bir şekilde elde ederler.. ulaşamayacaklarını düşündüğümüz şeyler bile –ama ulaşırlar- en sonunda onların olur.. çünkü gökyüzü ve tüm hayallerimiz zaten halihazırda onlarındır.. o kısır döngü, doğa, bitmez sessizlik, ölümsüzlük bile onların elinde anlıyor musun..  her şey ama her şey sonsuza dek uçup gitmiş durumda.. o birçok soylu, harika ve mükemmel şey sadece durdular tabii böyle açıklamak doğruysa.. bu noktada duruverdiler.. ve tanrı ya da tanrılar olmadığını anlamak ve kabul etmek durumunda kaldılar.. bu mükemmel, harika ve soylu kişiler bu doğruyu daha en başından anlayıp kabul etmek durumunda kaldılar.. tabii bunu anlama yönünde yetersiz kaldılar.. buna inandılar, kabul ettiler ama hiç anlamadılar..

öylece şaşkın şaşkın ama bıkmadan durdular ta ki beyinden kopup gelen bir kıvılcım onları en sonunda aydınlatana kadar.. böylece birden bire tanrı ya da tanrılar olmadığının farkına vardılar.. birden bire iyi ya da kötü diye bir şey olmadığının farkına vardılar..

neticesinde de durum böyleyse kendilerinin de aslında var olmadıklarını görüp anladılar.. sanırım bu anın onların sönüp yok oldukları anlamına geldiğini söyleyebiliriz..

sönüp yok oldular aynı çayırlık bir alanda için için yanan bir alev gibi..

bir tanesi daimi kaybeden diğeri de daimi kazanandı..

yenilgi, zafer..

yenilgi zafer..

ve bir gün – bu civarda- yanıldığımı anlamak zorunda kaldım ve bunu yaptım..  bu dünyada herhangi bir türden bir değişim olmadığını, bir değişim olmadığını ve olmayacağını düşünürken tamamıyla yanılıyordum.. çünkü inan bana bu değişimin artık gerçekten meydan geldiğini artık biliyorum..” 

‘The Turin Horse – Torino Atı..’ , BÉLA TARR

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(bu filmi izleyip eleştiren, festivallerde filmi izlerken sıkılıp filmi terk eden, hatta ‘kumpir esprisi’ yapan tanıdık, tanımadık herkese yuhlar olsun diyorum.. nasıl filmler istiyorsunuz bilmiyorum fakat zorla izletmiyorlar sizlere bu filmleri.. sabun köpüğü filmler bolca var piyasada, onlara özgürce takılabilirsiniz ‘özgür ve demokratik’ ülkemizde.. bu filmleri biz izleriz merak etmeyin.. ‘béla tarr’a ve filmde emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.. yakında bir béla tarr yazısı şart oldu.. gerçek sinemayla ve gerçek hayatla kalın.. Crockett..)