Archive for the ‘Sinema’ Category

‘ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu; yaşamak…’

“ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
bir kumru bir kumruyu tamamlasın
bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
sadece bu.. “

Bir bahar günü en sevilen caddelerin birinde bom boş yürümek.. göz ucuyla süzülen vitrinlerde ucuz, indirimli bir şeyler bulup almak.. bir yanından tren geçen, sedirli bir çay bahçesinde oturup, saatlerce gazete okumak.. telefonu kurcalamak.. acıkınca patatesli bir gözleme yemek.. bazen ıspanaklı.. peş peşe keyifli keyifli yudumlanan demli çayların eşliğinde saatleri devirmek.. zamanın farkında olmamak..
bazen tüm bu sıradan yapılan şeyler sebebiyle gülümseyebilmek..
evet, yavaşlık.. sıradanlık..
Sadece BU..

“iş edinmişim öyle kimsesizliği
kendimi saymazsam – hem niye sayacakmışım kendimi -
çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi..”

Sesler.. hayatı, yaşamı anımsatan, çağıran sesler.. her kafadan çıkan sesler.. mutlu, mutsuz, acılı, sevinçli bazen ölümcül sesler.. ama, o sesleri duyamıyorum .. Kimse Yok muuu !!


“çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
değişmek..”

Bir film.. Bir replik.. “Köyümüzde yaşlı bir bekçi vardı, Gece devriyelerinde bağırırdı: “Herşey yolunda. Herşey yolunda!” Biz de huzurlu bir şekilde uyurduk. Sonra bir gece, bir hırsızlık oldu. Ve öğrendik ki meğerse bekçi körmüş! O, “Herşey yolunda!” derdi, biz de güvende hissederdik kendimizi. O gün, bu kalbin ne kadar kolayca korkabildiğini öğrendim. Kandırmanız gerekiyor. Sorun ne kadar büyük olursa olsun, “Herşey yolunda.”


“biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz – böyle
nereden geldiniz, tam sizi soracaktım – böyle
biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
güneşler girer çıkar ellerinize..”

Bir kitap.. bir aşkı anlatacak, okursam.. okuyamıyorum.. yüzümde aşka yabancı olma ifadesi.. aşk, bomboş bir park şimdi.. kimsesiz.. umutsuz.. sahici olmayan..

“işte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
saatin kaç olduğu – üstelik sorulmaz ki
sabaha kadar sabaha
uyuyup uyandığımız
bitmedi, diyorum bitmedi şaşkınlığımız.”

Doğduğumu hatırlıyorum.. sonra öldüğümü de .. çok oldu öleli.. ço
k zor oldu ikisi de.. hep hatırlıyorsun.. hep hatırlıyorsun..

“biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.”

Umutsuzlar Parkı/Edip Cansever

‘TAFLAN’

HYPATIA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

O, tarihin  en etkileyici ve ilgi çekici kadınlarından..

Son zamanlarda yeniden izlediğim ve  bir kere daha  inanılmaz etkilendiğim film.. İlk olarak 2009 yılında Cannes Film Festivalinde gösterimi yapılan filmin adı  AGORA .. benim hayalini kurduğum ütopya şehirlerimden biri.. AGORA.. tarihin bilinen ilk entelektüeli HYPATIA’nin hayat hiyayesini anlatan bir dönem filmi.. 2009 İspanya Yapımı Yönetmen Alejandro Amenabar .. Oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Amber Rose Revah, Oscar Isaac, Asraf Barhom..

Bazı filmleri sıradan ruh halleriyle izlememek gerek..  nasıl anlatmalı ki..  hangi tarihi ve filozofik bilgiyi girsem de filmi izlemek kadar çarpıcı değil bana göre..   İzledikten sonra kendimi çok kötü hissettiğim ve 2- 3 gün gözümün önünden gitmeyen güzel, akıllı, filozof, bilim kadını, astronom, matematikçi,  mücadeleci, HYPATİA..  Ve ne trajiktir ki ölümüyle bile unutulmayacak bir kadın. Ve benim kalbimde de sonsuza kadar yaşayacaksın…

4. Asır kilisenin güçlü bir siyasi teşkilata dönüştüğü  batı dünyasının bir dönüm noktasıydı..  HYPATİA,  ( 370-415)  yılları arasında İskenderiye’de yaşamış felsefe ve matematikle (özellikle geometri) ile ilgilenmiş bir bilim kadınıdır. Ünlü filozof, matematikçi ve gökbilimci Theon’un kızıdır.. Theon İskenderiye Üniversitesi’nde matematik dersleri vermekte idi.. Kızının eğitimi ile yakından ilgilendiği ve onu kendisi eğittiği söylenir.. Hypatia ise babasının çalışmalarına katılmıştır. Theon’a, Euclid’in bir eserine şerh yazarken kızının da yardım ettiği söylenir..

İskenderiye’deki Museion’da felsefe, matematik ve astronomi dersleri vermiştir.. sadece matematikçi olarak tanınmaz, çeşitli bilim dallarında çalışmıştır; özellikle çok iyi bir eleştirmen ve yorumcu  olduğu varsayılır. .

Astronomik tablolar, appolonius konik kesitleri ve diophant üzerine yorumları vardır. Platon ve Aristotales’in tanıtılmasında dersleri etkili olur.. Yeni-Platonculuk’a yakın durduğu söylenir. . Yeni-Platoncu okullarla bağlantı halindedir. Museion’da verdiği dersler ve konferanslar Hypatia’nın ününü arttırmıştır.. Hypatia bilim insanı olarak tanınmasının yanı sıra zarafeti, bilgeliği, gençliği ve güzelliği ile de ünlenmiştir.. Geniş bir öğrenci ve hayran kitlesi oluşturmuştur.. 4. yüzyılın sonlarına doğru Roma İmparatorluğu çöküşün eşiğinde ama Mısır eyaletinin İskenderiye feneri ve en büyük kütüphanesi ile pırıl pırıl parlamaktadır.. Kütüphane kültürün olduğu kadar dinin de simgesidir..

Paganlar atalarının ilahlarına buradan ibadet ederlermiş. .  Ancak, Şehirlerindeki yerleşmiş pagan kültürü artık yahudiler ve hiristiyanlık tarafından tehdit altındadır..

Ancak, Pagan okulları ayakta kaldığı sürece, Kilisenin kendisini bilginin yegane kalesi olarak göstermesi mümkün olmayacaktı..   Pagan filozoflar yaşayıp öğrettiği sürece, Pagan Kitapları olduğu  sürece bu böyle olacaktı.. Kilise için bir yol gözükmekteydi – pagan okulları, kayıtları ve hatta filozofları yok edilerek hakimiyet sağlanabilirdi..  ve böylece yok ediş başlamaktadır..

Hypatia adını tarihe “düşünce ve aydınlanma savaşçısı” olarak yazdıracak ve  “dini değil  mantığı üstün tuttuğu ve bunu çok açıkça haykırdığı ” için hazin  sonunu hazırlayacaktır.  cadı olarak ilan edecek, Vahşi bir şekilde öldürülecektir… parçalanarak İskenderiye sokaklarına dağıtılacak ve bazı kayıtlara göre  midye kabuklarıyla eti  kemiklerinden ayrılacaktı..

Filmde;   Hypatia öğrencilerine paganlar ve  hristiyanlar arasındaki sorunlara nasıl baktığını 4. yüzyılda şöyle açıklıyor; “Bizi birleştirenler, ayıran şeylerden daha fazla, hepimiz kardeşiz”…..

Maalesef bugün en keskin anlamıyla geçerliliğini koruyor bu cümle..

HYPATİA’nın özgürlüğünü bağışladığı ve hiristiyan olan eski pagan kölesinin şu yorumu ; ” ben affedilmiştim ama şimdi ben affedemiyorum”

Filmdeki İskenderiye Feneri manzaralı yukardaki evinde kölesi ile birlikte yaptığı deneyler esnasında kölesine sorduğu şu soru ;

“Dünya’yı olduğu gibi görmeyi kabul edersek ne ile karşılaşırız? Bir an  ön yargıları bıraksak karşımıza nasıl bir dünya çıkardı? “

HYPATİA’nın bu sorusu sonsuza kadar doğru değil midir ?

Sevgimle…

‘TAFLAN’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI..’ / Gönül Dönmez-Colin

“filmlerimde geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaya çalışırım.. geçmişimde beni etkileyen ve beni eğiten deneyimlerimin arasından geçerek hayatın özündeki hakikati arıyorum.. en saf hisleri, nezaket gibi en güzel erdemleri arıyorum bıkıp usanmadan.. meseleye böyle bakınca hiçbir dünyanın bir çocuğun dünyası kadar yalın, saf ve muhteşem olmadığını görüyorum.. ben çocukların dünyasını çok ciddiye alıyorum çünkü onların dünyası hakikate çok daha yakın.. ‘cennet çocukları’ ve ‘cennetin rengi’ filmlerinde çocukların yanı sıra anne babalar da var.. ‘baran’ ergenlerle ilgili bir hikâye.. ne hakkında film yapacağımı daha önceden kararlaştırmamıştım, konu kendiliğinden gelişti.. hikâye aşk hakkında; tam da bu sebeple filmin merkezinde ergenler yer alıyor.. ayrıca, çocuklar ve ergenler profesyonel olmayan diğer oyuncular gibi kamera karşısında nasıl rol yapacaklarına dair daha önceden tasarlanmış fikre sahip değiller.. dolayısıyla sonuç gerçeğe çok daha yakın.. iran’da her yıl altmış-yetmiş kadar film yapılıyor ancak yalnızca dört beş tanesi çocuklarla ilgili.. film festivallerine onlar gittikleri için batı bizim filmlerimizin çoğunun çocuklarla ilgili olduğunu düşünüyor..

‘baran’ın senaryosunu yazarken ‘latif’ vardı kafamda.. diğer oyuncularsa senaryo yazıldıktan sonra bulundu.. özellikle ‘baran’ı bulmak çok zaman aldı.. ‘mashad’ yakınlarındaki bir kampta on beş yıldır yaşayan, oradaki okulda sekizinci sınıfa giden bir kız oynadı ‘baran’ı.. mülteci kampından ilk defa film için çıktı.. aile, filmden aldıkları parayla bir ev satın aldı.. ‘latif’ benimle daha önce ‘baba’da çalışmıştı.. bir manavda çalışmak için okulu bırakan on iki yaşında bir çocuktu o zamanlar.. ‘baba’daki başarısından sonra onu okula devam etmeye teşvik ettim.. şimdi onuncu sınıfta ancak hâlâ manavda çalışıyor.. aklıma bir şey geldi, paylaşayım.. ‘latif’, ‘baba’ filminin başarısına çok sevinmişti.. onu ünlü yaptığı için değil, ünlü olduktan sonra insanlar gelip ondan karpuz aldıkları için! ‘baran’da profesyonel olmayan oyuncularla, özellikle de sinema ya da oyunculuğa pek aşina olmayan afganlar’la çalışmak oldukça zor oldu.. istediğimizi almak için onlarla üç ay çalıştık; film toplam sekiz-dokuz ayda bitti..

profesyonel olmayan oyuncularla ilgili görüşlerimi anlatmak diğer bütün görüşler gibi epey zaman alır.. ancak profesyonel olmayan oyuncuların başkalarının hayatlarını oynamayı öğrenmek yerine, kendi gerçek hayatlarını oynayabildiklerini hissediyorum.. benim arzuladığım da bu sahicilik..”

‘MAJID MAJIDI ile röportajdan, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Montreal, Eylül 2001..

“ÖTEKİ’NİN SİNEMALARI.. Ortadoğu ve Orta Asya Sinemalarında Kişisel Bir Yolculuk..”, GÖNÜL DÖNMEZ-COLİN, Çeviri : MARAL JEFROUDİ, AGORA Kitaplığı Yayınevi, Mart 2012, 452 Sayfa..

 

İÇİNDEKİLER :

1.BÖLÜM : ORTADOĞU

İRAN SİNEMASI

- Rakhsan Bani-Etemad

- Bahram Beyzai

- Abolfazl Jalili

- Mahmud Kalari

- Abbas Kiarostami

- Majid Majidi

- Mohsen Makhmalbaf

- Dariush Mehrjui

- Tahmineh Milani

- Jafar Panahi

2. BÖLÜM : TÜRKİYE

- Erden Kral

- Ali Özgentürk

- Tayfun Pirselimoğlu

- Yeşim Ustaoğlu

- Atıf Yılmaz

3.BÖLÜM: ORTA ASYA

KAZAKİSTAN

- Ermek Shinarbaev ve Ardak – Amirkulov

- Serik Aprimov

- Rachid Nugmanov

KIRGIZİSTAN

- Cengiz Aytmatov

- Aktan Abdikalikov

- Ernest Abdizhaparov

- Gennadi Bazarov

- Tolomush Okeev

TACİKİSTAN

-Tachir Mukharovich Sabirov

TÜRKMENİSTAN

-Halhammet Kakabaev

ÖZBEKİSTAN

- Zulfikar Mussakov

- Yusuf Razikov

Filmografi..

Seçilmiş Kaynakça..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(edebiyat, sinema ve politika alanında oldukça özgün eserleri sayelerinde okuduğumuz ‘agora kitaplığının yöneticilerine bu sefer de ‘gönül dönmez-colin’in 452 sayfalık bu kapsamlı eserini bize kazandırdıkları için teşekkür ediyoruz.. özellikle sinema kitaplığı olarak çok özgün eserleri bize sunan agora kitaplığı büyük bir eksikliği dolduruyor bu konuda..

ancak küçük bir not olarak yine bir konuda uyarmak istiyorum, daha önce de birkaç kitabında (mesela ‘jutta ditfurth’un kapsamlı ve kalın kitabı  ‘ulrike meinhof’da da benzer hatalar olmuştu..)  aynı sorunlar göze çarpmıştı ve uyarmıştık buradan en sadık okuyucuları olarak.. ‘gönül dönmez-colin’in bu kitabının içindekiler bölümünde birçok yanlışlık var.. bazı yönetmenlerin isimleri diğer bölümlerde de alt başlık olarak tekrar yer almış.. ayrıca kitabın ayrıldığı ana bölümlerde de yine yanlışlık var.. örneğin ortadoğu sineması birinci ana bölümken, türkiye ikinci bölüm fakat orta asya sineması da yine ikinci bölüm olarak yer almış kitapta.. ufak hatalar ya da küçük gözden kaçmalar olarak değerlendirilebilir bunlar için fakat böyle kapsamlı bir eserin yayımında ve genel olarak yayıncılıkta affedilemez böyle hataların olması çünkü büyük bir emek sarf edilmiş kitabın yazımında, çevirisinde ve yayımlanmasında.. bence kitap basılmadan önce daha dikkatli bir inceleme olursa, biraz özen gösterilirse bunlar aşılacaktır.. böyle ciddi bir yayınevinin bu kadar güzel kitaplarında bu yanlışlıkların olmaması lazım diye düşünüyorum.. ve kendilerine tekrar teşekkür ederek bitiriyorum.. Crockett..)

mişima..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yukio mişima’ 45 yıllık yaşamında değişik sanat alanlarında özgün eserler vermiş japonya’nın yetiştirdiği büyük insanlardan birisidir.. ‘mişima’nın özellikle edebiyat alanında verdiği eserler büyük ses getirmiştir.. politik alandaki görüşleriyle de tanınan ve büyük bir taraftar topluluğu olan ‘mişima’ kendi isteğiyle  1970 yılında yaşamına son verirken de dünya üzerinde büyük yankı uyandırmış, bütün gözler bir anda ‘tokyo’ya çevrilmiştir..

japon ordusunun üslerinden birisi olan ‘tokyo’daki ana kampına dört yoldaşıyla giden ‘mişima’ önceden tanıdığı oranın en büyük komutanını odasında esir alıp bağlamış, daha sonra da üssün ana binasının balkonuna çıkarak bahçede toplanan binlerce insana ve askere elindeki bildiriyi okumuş, konuşmasını yapmış daha sonra balkondan içeri girerek önce  ‘seppuku’ için hazırlanmış, kendi karnını yanında getirdiği kılıçla kesmiş daha sonra yanındaki diğer üç yoldaşından birisi ‘seppuku’nun tamamlanması için ‘mişima’nın kafasını kılıçla uçurmaya çalışmış ancak gözlerinden gelen yaşların görüşünü engellemesi nedeniyle kılıçla ‘mişima’nın boynunu tutturamadığından kafasını bir türlü koparamamış, sonra ‘mişima’nın diğer bir yoldaşı kılıcı eline alarak tek vuruşla ‘mişima’nın kafasını gövdesinden ayırmıştır..

(seppuku : samurayların bir intihar yöntemidir, japonlar buna harakiri derken samuraylar ‘seppuku’ derler.. ‘seppuku’ karnın düz ya da haç şeklinde seppuku yapanın kendisi tarafından küçük bir kılıçla kesilerek iç organların dışarı çıkarılmasının akabinde diğer şahsın ‘seppuku’ yapan samurayın kafasını kesmesiyle sonlandırdığı bir intihar ritüelidir.. kafanın kesilmesindeki amaç karnın deşilmesiyle ortaya çıkan büyük acının derhal sonlandırılmasıdır..) 

tüm bunları sandalyede bağlı general şaşkınlık ve korkuyla izlemiştir.. ‘mişima’nın kafasını kesemeyen yoldaşının da ‘seppuku’ yaparak kendisini öldürmesinden sonra diğer iki yoldaşı generali serbest bırakmış ve kapıları açarak teslim olmuşlardır.. kendi seslerini duyurmak ve taleplerini dile getirmek için yaşamlarını ortaya koyan bu insanların yaptığı eylem, tarihin unutulmaz olayları arasına girmiştir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaklaşık bir ay önce ‘kenanım’la sinemadan bahsederken müziğin filmlerin etkileyiciliğine katkısı hakkında konuşuyorduk.. bazı yönetmenler filmlerinde neredeyse hiç müzik kullanmazlar.. bu beni hiç rahatsız etmez.. aksine bazı filmlerde olan aşırı müzik insanı rahatsız eder ve konuya odaklanılmasına engel olur..

adını şimdi hatırlamıyorum ama bir yönetmenin ünlü bir devrimcinin hayatını anlattığı filminde ölüm sahnesini müzik olmamasından dolayı çok soğuk ve çok duygusuz bulanlara karşı söylediği şeyleri anlattım ‘kenanım’a.. yönetmen filminin o sahnesini müzik olmadığından dolayı duygusuz ve soğuk bulanlara şunu sormuştur ‘o devrimci ölürken yanında müzik mi çalıyordu.. ben kafamda doğal bir öldürülüş sahnesi tasarladım ve onu beyaz perdeye tüm gerçekliğiyle aktardım.. müzik kullanmam belki bazılarının duygu yoğunluğunu artıracaktı fakat o sahnenin doğallığını bozacaktı.. bu nedenle müzik kullanmadım..’

bence de filmin o sahnesi çok etkileyici olmuştu.. müziğin olmamasını bile fark edemedim o sahnede.. bunu anlatınca ‘kenanım’ da bana ‘mişima’yla ilgili okuduğu ‘marguerite yourcenar’ın ‘mişima ya da boşluk algısı’ kitabında aynen buna benzer bir sahne olduğunu söyleyip gösterdi..

sinema ve tiyatro alanında da özgün eserler vermiş ‘mişima’ kitapta anlatılan bu olayda da yine keskin zekasını kullanarak ölüme giderken bile çok zekice bir espri yapmış.. hayran kaldım.. ve yukarıda anlattığım yönetmenin açıklamasına da cuk oturan ilginç bir anekdot bu aslında.. aşağıda  okuyunca siz de bana hak vereceksiniz.. ‘kenanım’a bu ilginç detayı bana anlatıp gösterdiği için buradan tekrar teşekkür ederim..

gülüşünüzle, sinemayla ve edebiyatla kalın..

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(mişima ‘seppuku’ yapmadan birkaç dakika önce esir aldığı generalin balkonundan toplanan asker ve vatandaş topluluğuna konuşmasını yaparken..)

 

‘mişima bürosundan ayrılmadan, çalışma masasının üzerine bir kâğıt parçası bırakmıştır:

‘insan yaşamı kısa, ama ben hep yaşayacağım..’

bu cümle, yatıştırılamayacak derecede ateşli bütün varlıkların ayırt edici özelliğini gösterir.. iyice düşünüldüğünde, bu birkaç kelimenin şafakta yazılmış olması ve bunları yazan insanın sabah geçmeden ölecek olması arasında çelişki yoktur..

elyazmasını holdeki masanın üzerine görünecek şekilde bırakır.. dört yoldaşı onu ‘morita’ tarafından satın alınmış olan yeni bir arabanın içinde beklerler;  mişima’nın elindeki deri çantada, en değerli varlıklarından biri olan, XVII. yüzyıldan kalma değerli bir kılıç bulunmaktadır..

yolda, yazarın (mişima) iki çocuğundan biri olan on bir yaşındaki kızı ‘noriko’nun o sırada bulunduğu okulunun önünden geçerler.. ‘filmlerde duygusal bir müziğin işitildiği an bu’ diye alay eder mişima..

duyarsızlığının mı kanıtıdır bu? belki de tam aksidir.. bazen yürekten önemsediğiniz şeyle alay etmek, ondan hiç bahsetmemekten kolaydır..

kuşkusuz gülmüştür, onun hakkında anlatılan ve tamamen içinden gelmeden gülenlerin belirtisi olan o kısa ve gürültülü gülüşle..’

 

‘MİŞİMA YA DA BOŞLUK ALGISI.. ‘ MARGUERITE YOURCENAR, Çeviri : HALDUN BAYRI, CAN Yayınları, 106 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir tony kaye filmi ‘detachment..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“uzun zamandır sinema yazmıyordum.. her zamanki gibi çok film izliyorum fakat yazma fırsatım olmuyor bir türlü.. ama bu sefer yazmak zorunda hissediyorum atlanmaması gereken ‘detachment’ filminin herkesçe izlenmesi için..

son günlerde ülkemizde eğitim sistemiyle ilgili yapılmak istenen değişikliklerle ilgili tartışmaların, kavgaların sıcağında da mutlaka izlenmesi gereken bir film ‘detachment..’

futbol taktiklerinden beter (1+8+4, 4+4+4 vs.) eğitim sistemi tartışmaları zaten yaz boz tahtasına dönmüş eğitim sistemini belirsiz ufuklara doğru götürüyorken ‘american history x’ filminden tanıdığımız yönetmen ‘tony kaye’nin son uzun metrajlı filmiyle daha anlamlı hale geliyor bu abuk sabuk değişiklikler ve tartışmalar..

‘aile kurumu’ ile ‘mecburi eğitim sistemine’ olan nefretim ve karşı duruşumu tasdik eder eleştirel bir film ‘detachment..’

‘american history x’ filminden sonra çektiği filmlerde aynı başarıyı yakalayamayan ‘tony kaye’ bu filmiyle muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına..

ülkemizde gösterime girmesi pek mümkün görünmeyen bu filmi ne yapın edin bence izleyin.. ‘pek sevgili’ festival programlarında yer alıyor mu onu bilmiyorum fakat festival programında varsa biletleri hemen kapın derim..

film albert camus’nun ‘ve aynı anda hiç bu kadar şeyi bir arada ve derinden hissetmemiştim.. kendimi gelecekten ve dünyadan alıkoydum’ sözüyle açılıyor..

‘detachment’ eğitim sistemlerine genel bir bakış açısı sunmuyor, en derin ayrıntılarına girerek eğitimi, öğrencileri, öğretmenleri, velileri ve sistemleri sorguluyor acımasızca..

filmin karamsar ve karanlık havası dışında, ‘tony kaye’nin siyah beyaz görüntüleri yer yer kullanması, yer yer de amatör el kamerası çekimleriyle belgesel bir hava ve bir çürümüşlük hissiyatı katıyor filmine..

oyuncular filmde çok başarılıydı.. en başta ‘piyanist’ten tanıdığımız usta oyuncu ‘adrien broody’nun muhteşem performansı olmak üzere tüm oyuncular döktürmüştü filmde.. ‘adrien brody’den sonra ‘sami gayle’ ve ‘betyy kaye’yi çok beğendim filmde.. onlar dışındaki herkes de muhteşem oynamışlardı. ama ‘adrien’ ve ‘sami’yi ayrı bir yere koyuyorum, hayran kaldım onlara.. yaşayarak oynamak denir bunlara.. bu oyunculukların muhteşem olmasında tabi ki usta yönetmen ‘tony kaye’nin katkısı en üst düzeyde..

filmin kurgusu da mükemmel.. geçmiş zaman görüntüleri ile şimdiki zaman görüntülerinin üstü üste bindirilmeleri hayran kalınan bir çalışma ortaya çıkarmış.. tabi bu arada senaryonun kusursuzluğunu ve filmin tamamı boyunca arkadan gelen müzikleri de unutmamak lazım.. ‘the newton brothers’ imzalı filmin müzikleri filmin etkileyiciliğini daha da yukarılara çıkarıyor.. filmin başında ve içinde yer yer kullanılan animasyonlar da filmin görselliğine ayrı bir renk katmış..

filmin konusuna gelince, ‘henry barthes’ (adrien brody) bir vekil öğretmendir.. ihtiyaç olan okullara geçici görevlerle gider.. idealist bir öğretmendir.. eğitim sistemini kendince değiştirmeye çalışır.. son gittiği okul ise kapatılması düşünülen bir okuldur.. okul müdüresi bunun olmaması için çabalamaktadır.. ‘henry barthes’ geldiği yeni okulda da öğrencileri eğitip dönüştürmeye çalışır..

öğrencileriyle birebir ilgilenir, sıkılmaz, çekinmez bundan.. hatta başka öğretmenlerce bazen yanlış anlaşılır..

okul dışında sokaktaki zor durumdaki insanlara da elini uzatır, yardım etmeye çalışır.. acı çeken insanları görünce hiç çekinmeden ulu orta yerde onlar için ağlar ve yardım etmeye çalışır..

amerikan yaşam biçiminin insanları getirdiği noktaları, kapitalist sistemin açmazlarını çok iyi gören ‘henry barthes’ korkusuzca bu konuların üzerine gider..

geçim derdindeki insanların kişilikleri dışında kendilerini, etlerini dahi satmalarını insanlığına yediremez ‘henry..’

adeta bir peygamber gibidir film boyunca..

sistemle ve sorunlarla boğuşurken kendi özel hayatında yaşadığı sorunlarla da hesaplaşır.. özellikle kendisi küçük bir çocukken ölen annesinin ölümünü devamlı hatırlayarak geçmişe döner ve bir bakımevinde kalan dedesiyle bu ölüm nedeniyle hesaplaşmalara girer..

hayatında bir kadın olmayan ‘henry’ duygusal birlikteliklere adeta kendisini kapamıştır.. ancak yeni geldiği okulda öğretmen ‘sarah’a karşı bir ilgi duyar, karşılıksız da kalmaz.. fakat bu arada sokaklarda fahişelik yaparak geçimini yapan ‘erica’yı (sami gayle) bu hayattan kurtarmak için geçici süre evine alan ‘henry’e ‘erica’ da ilgi duymaya başlar, bir süre sonra bu ilgi karşılıksız bir aşka dönüşür.. lise çağındaki ‘erica’ın aşkına karşılık vermez ‘henry..’ okulda da ilgi gösterdiği ve sorunlarıyla ilgilendiği ‘meredith’ ‘henry’e ilgi duymaya başlar.. bu ilgi de karşılıksız bir aşka dönüşmekle beraber ‘henry’ ne yapacağını şaşırır.. olaylar değişik yönlerde gelişmeye devam eder..

yukarıda da dediğim gibi ‘tony kaye’ ‘american history x’ten sonra pek ses getiremediği filmlerinin ardından muhteşem bir dönüş yapıyor sinema dünyasına.. gittiği festivallerden de bol ödülle dönen ‘detachment’ 2012’de epey ses getireceğe benzer..

bu filmi kaçırmayın mutlaka izleyin derim..”

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘detachment..’

 

yönetmen : tony kaye

senaryo :  carl lund

süre: 97 dakika

müzik : ‘the newton brothers’

oyuncular :

 

adrien brody – henry barthes

marcia gay harden – carol dearden

james caan – charles seaboldt

christina hendricks – sarah madison

lucy liu – dr. doris parker

blythe danner  – perkins

tim blake nelson – wiatt

william petersen -sarge kepler

bryan cranston  – dearden

sami gayle  – erica

betty kaye  -  meredith

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(tony kaye..)

‘dünyanın en güzel arabistanı’

“Adamlar kadınları alıp Arabistan’a götürürlerdi..

Dünyanın en güzel Arabistan’ına..” Turgut Uyar

Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle yazdığım bu dizeler..  nerede bu ‘dünyanın en güzel arabistan’ı yahu dedirtti.. Bu adamlar nerde ?.. Turgut Uyar’ın ‘atlantisi’, Ütopyası, olmayan ülkesi..  ‘Dünyanın En Güzel  Arabistan’ı..  ve  ‘Geyikli Gece..’ neredeler..?

Bu aralar güzel filmler izledim.. Yönetmen Yüksel  Aksu’nun Entelköy Efeköy’e karşı filmi tam bana göreydi..  uzun zamandır bu kadar çok kahkaha attığımı hatırlamıyorum. Deli gibi güldüm.. bir yandan da insanı düşündüren bir film.  Onun hiç yargısız ve kompleks duymadan ait olduğu coğrafyayı ve kültürü bu kadar içten  anlatması inanılmaz.. Sanki geleceğe bir arşiv  bırakmak ister gibi..  coğrafya, dil, yaşam ve insan olarak..  Filmde, kendisinin de oynadığı başlangıç kısmında,   Entelköy’ü  tarif ederken ‘Thomas More’dan bahsediyor.. bir an   kendimi başka bir  dünyaya atıverdim filmle birlikte .. evet Ütopya..  hayal kurarız, düşler görürüz ama, ne yazık ki ütopyamız olduğunu  unuttuk çoktandır..   Bu kadar acımasızlığın yaşandığı bir yerde tam tersine daha çok hissetmek, duyumsamak gerekirken, her şeyden o kadar çok bıktırdılar ki.. unuttuk..   Ahmet Telli’nin  şu dizeleri gibi.. “çölde keşfedildi ve yeniden / bir kez daha kaybedildi ütopya..” Ama benim ‘Peter Pan’ın  ‘Olmayan Ülkesi’nde hala gözüm var.

Thomas More, 1516’da yazdığı “yokülke” anlamına gelen ‘Utopia’ adındaki eseri ile edebiyatta ve düşünce şeklinde, yeni bir nesil yarattı. ‘More’un Kral Henry VIII’in İngiliz kilisesinin başına geçme niyetine ilke olarak karşı çıkması, kendi siyasi kariyerinin sonunu hazırlayıp hain olarak idam edilmesine sebep olmuş ve 6 Temmuz 1535’te, 57 yaşındayken idam edilmiş. Kendi Ölümüne sevinen biri. “Kellesi uçmakla insanın başına felaket gelmez”

‘Thomas More’  ‘Ütopia’da ideali olan, hayali BİR ADA ÜLKENİN siyasi sistemini, ütopik bir devlet tasarımını ortaya koyar.. ‘more’un yeryüzünde bir cennet yaratma isteğidir. sınıfsız toplum, tüm vatandaşlar için ortak mülkiyet, demokrasi inancı, herkes için eşitlik,  savaş karşıtlığı,  barışçılık,  aile toplumun temelidir ve devlet tarafından korunur. sevgi toplumun tutkalıdır. köleler dahi aşağılanmaz.  özgürlükçü – eşitlikçi devlet, yeniliğe ve her türden teknik gelişmeye açık, sanatı yüceltme, halk için sanat eğitimi.. herkes devlet adına üretir. para geçerli değildir. üretilenlerden herkes ihtiyacı kadar alır. Bireyler günde altı saat çalışır, geri kalan zamanlarını sanat ve bilimle uğraşarak geçirirler.

Belki bir gün o adamlar gelir ve kadınları ‘Dünyanın En Güzel Arabistanı’na götürür ..  ‘Geyikli Gece’ye götürür. İkisi de hemen şuracıkta değil belki.. ama biliyorum orada bir yerlerde  duruyorlar…

“Oturup esmer bir kadını kendim için yıkıyorum

İyice kurulamıyorum saçlarını

Bir bardak şarabı kendim için içiyorum

Halbuki geyikli gece ormanda

Keskin mavi ve hışırtılı

Geyikli geceye geçiyorum

Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.” Turgut Uyar

sevgimle..

 

TAFLAN

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ..’ – SELDA HIZAL

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“AMATÖR KAMERALARIN ETKİLERİ..

 

elektronik medyanın masum olmadığını gösteren ‘mcluhan’a, iletişimi anlamaya çalışanların çok şey borçlu olduğu aşikardır.. bu bakış, gelişen her yeni mecranın boyutlarını algılamada oldukça değerli bir perspektif kazandırmıştır.. ‘mcluhan’, bir ‘araç’ın etkilerinin anlaşılabilmesi için şu dört sorunun sorulabilmesi gerektiği görüşündedir:

a) araç neyi arttırır ve ön plana çıkartır?

b) araç neyi ıskartaya çıkartır?

c) son noktaya kadar zorlandığında neyi üretir veya neye dönüşür?

d) önceden ıskartaya çıkartılan neyi geri kazanır?

bu dört soru eşliğinde yapılacak bir analizin, aracın telematik (yazarın telekominikasyon ve enformatik alanlarının birleşmesini öngören anlayışı) paradigma içerisindeki tutumunun algılanmasını sağlayacağını düşünen yazar, bu analiz yönteminin her yeni teknoloji için geçerli bir bakış sağlayacağını vurgular..

amatör çekim kameralarının ‘yeni gerçeklik’inin analizinde, bu dört soru eşliğinde yapılacak bir planlama, amatör çekimlerin şua ana kadar bahsettiğimiz bütün özelliklerini gözden geçirerek bir sonuca varmamızı sağlayacaktır..”

 

..

 

“SADDAM HÜSEYİN’İN YAKALANMA GÖRÜNTÜLERİ NEDEN AMATÖRCE?

 

askerler tarafından kaydedilen ve ‘saddam hüseyin’in yakalandığı yeri anlatan görüntülerde yapılan ciddi hatalar, ‘abd’nin yalan haber üretme üzerindeki ısrarını bütün kamuoyuna kanıtlamıştır.. zira bu görüntülerde, ‘saddam hüseyin’in yakalandığı çukurun bulunduğu bahçe yer almaktadır.. aralık ayında yakalandığı iddia edilen ‘saddam hüseyin’in yakalandığı bahçenin görüntüleri yine aralık ayı içerisinde haber bültenlerine servis edilmiş, fakat görüntüde bulunan ayrıntılar, bu görüntülerin gerçeği yansıtmadığını oraya koymuştu.. bahçede yer alan kurutulmaya bırakılmış hurma görüntüleri, çekimin yapıldığı zamanın aralık ayı olmadığını, çekimin bölgede kurutulma işleminin yapıldığı yaz ayları içerisinde yapıldığının kanıtıdır.. bahçe sahibiyle yapılan röportaj da bu yalan haberi ortaya çıkaran ikinci faktördür.. daha önce defalarca bahçesine gelip arama yapan ve ardından çekim yapıp giden askerleri anlatan bahçe sahibi, ‘saddam hüseyin’i hiç görmediğini ve şayet ‘saddam hüseyin’in bahçesinde yakalansaydı yaşamasının mümkün olamayacağını ya da en iyi ihtimalle hapse konmuş olması gerektiğini ifade etmiştir..

durumun ortaya çıkmasının ardından yazılı bir açıklama yapan ‘abd’ yönetimi, görüntülerin gerçeği yansıtmadığını kabul etmiş ve ‘canlandırma amaçlı bir kayıt’ olduğunu itiraf etmiştir.. ‘saddam hüseyin’in yakalanacağı mekânın birkaç ay önce çekime alınması, yazılan senaryonun da inandırıcılığını yitirmesine sebep olmuştur.. burada dikkat edilmesi gereken nokta, amatör bir asker tarafından kaydedilen kötü çekimlerin canlandırma amaçlı yapılması ve kaydın ‘gerçek’ görüntüler’ olarak sunulmasıdır.. peki, canlandırma amacıyla çekilen bu görüntünün profesyonel bir kamerayla düzgün bir şekilde gerçekleştirilmesi mümkün iken, neden böyle bir çekim tercih edilmiştir?”

 

SELDA HIZAL..

 

Kitap arkası :

 

“saddam hüseyin’in idam sahnesini cep telefonu kamerasından değil de profesyonel bir çekim kamerasından izleseydik nasıl duygular hissederdik? ‘kaddafi’nin ölüm görüntülerini bir kurgudan ayıran neydi?

‘mcluhan ‘araç mesajdır’ demişti. ‘körfez savaşı’nın hiç olmadığını iddia eden ‘baudrillard’ ise ‘bundan böyle, varlık ile çeşitli görünümleri, gerçek ile gerçek kavramına özgü bir ayna/yansıma yoktur” diyerek gerçekliğin sunumunu sorgulamıştı.

gerçeklik ile onu aktaran araç arasındaki ilişki her daim merak konusuydu. bugün gelişen teknikler iki düşünürü de doğrularken hayatımızı sarmalayan ‘mobese ve güvenlik kameraları’ gerçekliğin tespitinde sık sık kullanılıyor.

haber bültenlerinden yeni sinemaya birçok alanda kullanılan amatör kameraların yansıttığı hiper-gerçekliği ve bu hiper-gerçekliğin ifade ettiklerini anlatan bu kitapsa, medyanın ideolojik bir aygıt haline geldiği bu dönemde bir karşı-iletişim taktiği olarak ortaya çıkarılan amatör kamera görüntüleriyle iletilen mesajları ve o mesajların etkisinin boyutunu inceliyor. gerçeğin bu yeni araçla aktarımına teknik ve felsefi yorumlar getiriyor.”

 

‘AMATÖR KAMERA GERÇEKLİĞİ.. İMGE, ALGI, ARAÇ..’ , SELDA HIZAL, AGORA Kitaplığı, Mart 2012,125 Sayfa..

 

‘ÖZCAN ALPER’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘GELECEK UZUN SÜRER’in dvd’si çıktı!

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘aleyhinde yapılan tüm karalamalara, küçümsemelere rağmen ve sağda solda kendi küçük dünyalarında üç kuruşluk sinema bilgileriyle yapılan haksız eleştirilere, kafalarındaki faşist tohumların etkisiyle arka planda filmi yok saymaya yönelik yapılan gizli kulislere rağmen türkiye sinema tarihinin başyapıtlarından birisi olan büyük usta ‘özcan alper’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘gelecek uzun sürer’in dvd’si nihayet çıktı!

sinemada izlenmesi gereken filmlerden olmasına rağmen hem izlemeyenler için hem de tekrar izleyip arşivlerine koymak isteyenler için çok iyi bir fırsat.. ayrıca tüm aylakların desteklemesi gereken bir yapım bu..

büyük ustanın yeni filmlerini sabırsızlıkla beklerken ‘sonbahar’ ve ‘gelecek uzun sürer’le bir süre idare edeceğiz artık.. ayrıca bu eşsiz filmin müziklerini de sabırsızlıkla beklediğimizi yineleyelim..

neyse sizi daha fazla engellemeyelim filmi almaya gitmeniz için.. son olarak tüm film ekibine buradan tekrar teşekkür ediyorum aylak adamız ailesi adına, yüreğinize sağlık, iyi ki varsınız..

yazıyı okuyanlar, haydi şimdi filmi almaya gidelim hep beraber..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sinopsis :

İstanbul’da bir üniversitede müzik araştırmaları yapan Sumru (28), ağıt derlemeleri ile ilgili yaptığı tez çalışması için birkaç aylığına ülkenin güneydoğusuna yolculuğa çıkar. Kısa süreliğine çıktığı bu yolculuk, hayatının en uzun yolculuğuna dönüşür. Bu yolculukta Sumru’nun yolu Diyarbakır sokaklarında korsan DVD satan Ahmet, Diyarbakır’da tek başına kalmış yıkık dökük kilisenin bekçisi olan Antranik amca ve bölgede sürmekte olan ‘adı konulmamış savaşa’ tanıklık eden pek çok karakterle kesişir.

Sumru, üç ay boyunca kaldığı Diyarbakır’da peşinde olduğu ağıtların hikayelerini ararken kendi ertelediği acısıyla da yüzleşir. Diyarbakır’dan Hakkari’de bulunan boşaltılmış bir dağ köyüne doğru yola çıkarken bu tehlikeli yolculuğa anlam veremeyen Ahmet’in “Neden bu köy, orada ne var?” sorularını yanıtsız bırakır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazan ve Yöneten : Özcan Alper

1975′te Artvin’de doğdu. İstanbul Üniversitesi’nde 1992-1996 arasında Fizik, 1996-2003 arasında Bilim Tarihi okudu. 1996-1999 arasında MKM Sinema Atölyesi’ne, 1999-2001 arasında Nazım Kültür Evi sinema seminerlerine katıldı.

2008′de yönettiği ilk uzun metrajlı filmi “Sonbahar” Türkiye ve dünyada 60′tan fazla festivalde gösterildi, 33 ödül kazandı. 2009′da Avrupa Film Akademisi Avrupa Keşfi ödülüne aday gösterildi. “Gelecek Uzun Sürer” Özcan Alper’in ikinci uzun metrajlı filmi.

Oyuncular :

Gaye Gürsel  : Sumru

1980′de İzmir’de doğdu. 2002 yılında İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesinden mezun olduktan sonra Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde oyunculuk eğitimi aldı. Birçok reklam ve dizide rol aldı. “Gelecek Uzun Sürer” başrollerini oynadığı ilk sinema filmidir.

Durukan Ordu : Ahmet

1973′te Akşehir’de doğdu. Hacettepe üniversitesi Ankara Devlet Tiyatrosu’nda eğitim aldıktan sonra Trabzon Devlet Tiyatrosu ve Ankara Devlet Tiyatrosunda bir çok oyunda başroller de oynayan Durukan Ordu, 2005-2009 yılları arasında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nde “Temel Oyunculuk” dersleri verdi. Halen Ankara devlet tiyatrosunda oyunculuğuna devam eden Ordu’nun, “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

Sarkis Seropyan : Anto Dayı

1935′te İstanbul’da doğdu. 90′lı yılların sonunda gazeteciliğe başlayan Seropyan , Agos gazetesinin kurucularından ve yazarlarından. Halen Agos gazetesinde yazarlık yapıyor. Daha önce oyunculuk yapmadı. Bir çok kitap yazdı ve çeviriler yaptır. “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

Osman Karakoç : Harun

1983 yılında Eskişehir’de doğdu. Bilkent Üniversitesi Kimya bölümü öğrencisiyken üniversitenin tiyatro topluluğuna katılması ile tiyatro hayatı başladı ve buadaki öğrenimine son vererek Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro bölümünü kazandı. Bir çok oyunda rol alan Karakoç, Tv dizilerinde rol alan ve halen eğitimini sürdürmekte olan Osman Karakoç’un “Gelecek Uzun Sürer” rol aldığı ilk sinema filmidir.

 

Senaryo ve Yönetmen : Özcan Alper

Yapımcılar : Ersin Çelik, Soner Alper

Uygulayıcı Yapımcı : Cihan Aslı Filiz

Ortak Yapımcılar : Guillaume de Seille, Titus Kreyenberg

Görüntü Yönetmeni : Feza Çaldıran

Ses : Mohammed Mokhtary

Özgün Müzik : Mustafa Biber

Sanat Yönetmeni  : Tolunay Türköz

Kurgu : Ayhan Ergürsel, Thomas Balkenhol, Özcan Alper, Umut

Sakallıoğlu

Işık Şefi : Engin Altıntaş

Yardımcı Yönetmen : Lusin Dink

Cast

Sumru – Gaye Gürsel

Ahmet – Durukan Ordu

Antranik – Sarkis Seropyan

Harun – Osman Karakoç

Leyla – Güllü Özalp Ulusoy

Kuto – Erdal Kırık

Senaryo Danışmanı : Thomas Balkenhol

Senaryoya Katkıda Bulunanlar : Hüseyin Kuzu, Orhan Eskiköy,

Murat Boyacıoğlu

Prodüksiyon Amiri : Yusuf Deniz Çinibulak

Set Amiri : Altan Çakmak

Yönetmen Yardımcıları : Hamdi Akyol , Özgür Doğan

Prodüksiyon ve Laboratuar Koordinasyon : Selim Güntürkün

Van ve Diyarbakır Yapım Yardımcıları : Reşat Ayaz,  Cengiz Toprak

1. Kamera Asistanı : Mansour Zohouri

2. Kamera Asistanı : Uğur Şapaloğlu

3. Kamera Asistanı : Kerem Arıca

Işık Asistanları : Yavuz Ustabaş, Şafak Kibar, Kenan Seçkin

Boom Operatörü : Ali Reza Karimi

Sanat Yönetmeni Yardımcıları : Arif Seletli, Racia Kaya, Aziz İnce

Set Asistanı : Emre Selçik

Panter Operatörü : Rasim Kurtulan

Panter Asistanı : İsmail Ay, Hamza Şahin

Stedicam Operatörü : Hakan Tezer

Runners : Hasan İnce,  Sezai Bulut

Ulaştırma : Fethi Gümüş, Musa Dağlı, Selahattin Aksoy, Cebrail

Dağlı, Abdullah Akyıldız

Set Fotoğrafçısı : Hüsamettin Bahçe, Ziynet Özen

Cast Ajansı : Renda Güner Casting

Cast Sorumlusu : Hülya Çelen

Cast Asistanı : Demet Koç

Radyo Haberleri Kayıt : Açık Radyo – Didem Gençtürk

Radyo Anonsu : Murat Utku

Grafik Tasarım : Sera Dink

Çeviriler : Caroline Riera-Darsalia, Lucy Wood, Lidya Bulte,  Uwe

Fiedeldei,  Berkcan Navarro

 

Katıldığı Festivaller ve Ödüller :

Festivaller :

2012,22-30 Mart] 19. Uluslararası Febiofest Film Festivali Prag(Çek Cumhuriyeti) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012, 9-18-25 Mart] 16. Sofya Uluslararası Film Festivali (Bulgaristan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012, 24 Şubat-4 Mart] 40.Uluslararası Belgrad Film Festivali (Sırbistan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012,14-21 Şubat] 19. Vesoul Asya Fillmleri Festivali(FICA)(Fransa) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2012,  41. Rotterdam Uluslararası Film Festivali (Hollanda): Parlak Gelecek Seçkisi

2011 , 16. Kerala Uluslararası Film Festivali(Hindistan) : Uluslararası Yarışma Bölümü

2011, 2. Malatya Uluslararası Film Festivali: Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

2011, 18. ,Adana  Altın Koza Film Festivali, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması

2011, 36. Toronto Uluslararası Film Festivali, Çağdaş Dünya Sineması Seçkisi

 

Ödüller :

2012, 19. Vesoul Asya Fillmleri Festivali(FICA)(Fransa)

Özel Mansiyon Ödülü

2011 , 16. Kerala Uluslararası Film Festivali(Hindistan): FIBRESCI (Uluslararası Sinema Yazarları Birliği) En İyi Film

2011, 2. Malatya Uluslararası Film Festivali: En İyi Film Ödülü, En İyi Yönetmen Ödülü, En İyi Müzik Ödülü

2011, 18. Adana Altın Koza Uluslararası Film Festivali: Yılmaz Güney Ödülü

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) En İyi Film Ödülü : En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü(Durukan Ordu), En İyi Müzik Ödülü(Mustafa Biber)

(filmle ilgili tüm bilgiler, fotoğraflar filmin resmi sitesi : http://www.gelecekuzunsurer.com/ dan alınmıştır.. daha fazla bilgi için buraya bakınız..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDA..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“eğer varoluşçu bir durumdan ’gazeteci bir tavırla’ yola çıktıysam, okur beni bağışlasın.. ama farklısını yapmak benim için güç olurdu..

sabahla öğleden sonraki çalışma saatlerimin arasındaki zamanda, ostia’da bir evdeyim.. çevremde gürültü patırtıyla ya da tersine bir sessizlikte denize girenlerin kalabalığı var.. kudurmuşçasına denizdeler..

bana gelince – kendimi baskı laboratuarının sağlıksız karanlığından arıtmakla uğraşıyorum – elimde espresso.. sanki bir kitapmış gibi hemen hemen hepsini okudum..

kalabalığa bakıp kendime soruyorum : ‘cahilleşme sanatında çokça tüketilmiş halk için sıkça sözünü ettiğim bu antopolijik devrim nerede? ve kendimi yanıtlıyorum: ‘işte orada..’ aslında çevremdeki kalabalık, on yıl öncenin halkı değil, olmak istediği ve olmayı bildiği gibi en aşağılık burjuva kalabalığı..

on yıl önce bu kalabalığı severdim; bugünse bana usanç veriyor.. özellikle gençler, beni tiksindiriyor: yeni toplumun onlara sunduğu her şeye karınlarının tok olduğunda inanan bu budala ve kendini beğenmiş gençler: kendilerinin bir de neredeyse saygıya değer örnekler olduklarını sanırlar..

ve ben burada, yalnız, korunmasız, bu kalabalığın ortasına atılmış onun, bir laboratuarındaymışçasına önüme bütün ‘niteliklerini’ seren yaşamına dönüşü olmayan bir biçimde karışmış durumdayım.. hiçbir şey beni ayırmıyor ve hiçbir şey beni korumuyor.. ben bundan önceki dönemde, çok uzun yıllar önce  bu varoluşçu durumun aynısını seçtim ve şimdi kendimi bir devimsizlik içinde buluyorum: çünkü acılar sonuçsuz ve seçeneksizdirler.. diğer yandan fiziksel olarak nerede yaşamalı?

dediğim gibi elimde gazetem; onu inceliyorum ve onda yapay bir şeyler olduğu izlenimine  varıyorum..  ‘beni ilgilendiren konuların aynısını yazan bu insanlar benden ne denli farklılar.. ama bunlar neredeler, nerede yaşıyorlar? ‘beklenmedik bir düşünce, söylenmemiş ve sanırım gayet açıkça sözcükleri önüme seren bir elektrik çarpması gibi: ‘onlar fildişi kulelerde yaşıyorlar..’

espresso’da ‘fildişi kulenin içinde’ olanlara yönelik haberlerin dışında ne bir sayfa, ne bir satır ne de bir sözcük var.. (ama bu büyük olasılıkla hiçbirinde yok.. ne panaroma’da ne mondo’da, ne de günlük haftalık hiçbir gazetenin günlük habere ayrılmış sayfası var..) dikkat ve ilgiye yalnızca ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten layıktır: gerisi tümüyle: ayrıntı, sürü, biçimsizlik, ikinci sınıftır..

ve doğal olarak ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten: yani egemenlerin ve onlarla birlikte dorukta olanların yaşantısıdır gerçekten önemli olan.. ‘ciddi’ olmak onlarla ilgilenmek demektir.. onların entrikalarını, anlaşmalarını, suikastlarını, talihlerini; ve hatta onların ‘fildişi kule dışındaki’ gerçekliği kavrama biçimlerini: böyle az saygın ve tam da ilgilenilmesi böyle az ‘ciddi’ olsa da, her şey işte bu  can sıkıcı gerçekten kaynaklanmakta..

son iki, üç yıldır ilgilerin doruktaki ünlü kişilerin üzerinde öbekleşmesi bir saplantıya dönüşecek kadar özelleşti.. hiç bu ölçüde olmamıştı..

italyan aydınları her zaman ‘fildişi kulenin içinde’ yaşamışlar; birer dalkavuk olmuşlardır.. ama aynı zamanda halkçıdırlar da, yeni gerçekçi ve bu doğrultuda uç noktada devrimcidirler: bu, onlarda ‘halk’la ilgilenme zorunluluğunu yaratmıştır.. şimdi, eğer ‘halk’la ilgileniyorlarsa; adlarını yanlış anımsamıyorsam bu da hep ‘doxa’ ve ‘pragma’ istatistiklerine göredir.. örneğin: ev kadınlarıyla ilgilenmek yakışık almaz, bunları seçmekle, çok iyi bir dalga geçilme noktasına gelinebilir: oysa ev kadınları, sanıldığı gibi gülünç kişiler değillerdir.. ve aslında espresso ev kadınlarıyla, bu anlaşılması güç, uzak, günlük yaşamın derinliklerinde yitmiş hayvanlarla –ilgilenir- çünkü bir doxa ya da pragma istatistiği, son seçimlerdeki komünist zaferde oyların hatırı sayılır bir önemi olduğunu ortaya çıkarmıştır.. bu ; erkin hiyerarşisinde depremlere neden olmuş, fildişi kuleyi titretmiştir..

‘fanfani’ ya da ‘zaccagnini’ tarihe mal olurken, ev kadınları gündelik habere sıkışıp kalırlar.. ama birincilerle ikinciler arasında derin bir boşluk, büyük bir olasılıkla anlaşılmaz bir diyakroni’ (zamandaşlık) ortaya çıkıyor..

bu boşluk, zamandaşlık neden kaynaklanmaktadır.. neden 1945’ten sonra, hep önemini koruyan gündelik şeyler, bugün bir bataklığa gömülmüş, zihinsel  bir gettoya kapatılmıştır.. tüketimin ilkeleri tarafından telkin edilen tüm olanaklı biçimleriyle  gerçekten  incelenmiş, sömürülmüş, tekelleşmiş, ama resmi tarihle hiçbir ilişkisi olmamış olması, teslim olmamış olması yani anlamlı bir şey mi..

soygunlar, kaçırılmalar, küçük yaştakilerin suç işlemesi, gece sokağa çıkma yasakları, hırsızlıklar, sermayenin yaptırımları, nedensiz adam öldürmeler mantıktan ‘dışlanmış’ bir somutlukta oldukları halde  gene de neden asla bunların arasındaki ilişki gösterilmemişti.. ‘ladispoli’de (ipsiz sapsız takımının tatil yeri) 17 yaşında iki genç, kendi yaşıtları bir diğer genci, kendilerine gereken motosiklet bujilerini vermediği gerekçesiyle tabancayla öldürücü bir biçimde yaraladılar: ve ‘paese sera’ bu gündelik olaya: ‘ladispoli’deki akla sığmazlık’ diyerek başlık atıyor..

bu, belki 65’te mantıkdışı bir şeydi.. oysa bugün normal olandır.. o başlık da : ‘ladispoli’nin olağan halleri’ olmalıydı.. ‘paese sera’daki bu zaman dışılık neyin nesidir.. ‘paese sera’nın muhabirleri roma kenar mahallelerinde silahsız bir on yediliğe rastlamanın bir ‘istisna’ olacağını bilmiyorlar mı.. neden hiçbir gazete ‘tormaroncio’da birkaç gün önce çalıntı bir ‘porsche’ nedeniyle, makineli tüfekle yapılan silahlı çatışmadan söz etmiyor.. neden hiçbir gazete, 15 yaşındaki bir gencin: ‘bir dahaki sefere seni ağzından vuracağım’ diye bağırıp, silahla bacağından vurduğu sporcu gencin yaralarının lafını etmiyor.. söylemek istediğim şu ki: neden basın, büyük kentlerde her gece meydana gelen milyonlarca suçu hasıraltı ediyor (hırsızlık ve yankesicilik de bunlara dahil) ve yalnızca artık sözünü etmemenin olanaksız olduğunu anladığını bunların arasından seçip yazıyor.. ve bunları gerçek boyutları içinde göstermeyip, bunlara kamuoyunu alıştırmaya çalışarak sunmak doğru mu..

dozajı arttırmak ve bir düzen adamı gibi incelemek istemiyorum.. gayet açık ki, ‘ipsiz, sapsız takımı’ ancak kendi temsilcilerinin on yıl öncekine göre insanca bir değişime uğradıkları sürece beni ilgilendirir.. ve bu, ikincil bir olgu değildir.. bu, bir bütün parçasıdır: ev kadınlarının da değişmesini içeren bütünsel bir antropolojik devrimin parçasıdır..

gerçek soru şudur: politik ve toplumsal sorunlarla uğraşanlardaki bu gündelik haber ve us bütünlüğü arasındaki zamandaşsızlığın nedeni nedir ve neden gündelik haberin çevresinde böyle bir ‘olgu bölünmesi’ oluyor..

‘fildişi kulenin dışında’ olan her şey, nitel yani tarihsel olarak, fildişi kulenin içinde’ olandan farklıdır: sonsuzca daha yenidir, hayret uyandırıcı bir biçimde daha üstündür.. işte bu yüzden ‘fildişi kulenin içindeki’ kodamanlar ve onları tanıtanlar –mantıksal olarak onlar da ‘fildişi kulenin içindedir’- bir oyuncu gibi davranıyorlar, gülünçler ve ölümcül, kokuşmuş birer put gibiler. kodamanlar zaten ölmüş sayılırlar –çünkü onları ‘var eden’ güç artık yok: demek ki onların yaşamları kuklaca bir sıçramaymış..

‘fildişi kulenin dışına’ çıkılırken, bu kez de yeni bir ’içeriye’ düşülür; yani tüketiciliğin cezaevine.. bu cezaevinin baş kişileri gençlerdir..

söylemesi garip ama : gerçek şu: kodamanlar, üstlerinde gülünç bir maske gibi sırıtan kleriko- faşist erkleriyle, muhalefettekiler de gelişmecilik ve hoşgörüleriyle, gerçekliğin gerisine bırakıldılar..

ekonomik erkin yeni biçimi (yani artık kilise olmadığı için klerikalist bir parti olmayan hristiyan demokrat partinin – eğer ‘moro’ izin verirse- yeni gerçek ‘ruh’u) büyüme aracılığıyla, aslı olmayan bir ilericilik ve hoşgörü biçimi gerçekleştirdi.. bu sahte ilericilik ve hoşgörünün döneminde doğan ve biçimlenen gençler bu sahteliği (yeni erkin her şeyi mahveden kinimizmi) en korkunç biçimiyle ödemekteler..

işte burada, çevremde; gözlerinde budalaca bir alaycılık, aptalca doygun bir hava, saldırgan ve yargılamaktan uzak bir serserilikle – bir acı olmadığında neredeyse eğiten bir korkuyla, bu hoşgörü yıllarında gerçek bir hoşgörüsüzlüğü yaşıyorlar..

sözünü ettiğim ‘espresso’da ‘moravia’; katil, asi bir oğlu olan, iyi bir babaya, böyle güç bir durumda, ‘oğlunu anlamaya çalışmaktan’ başka bir şey kalmıyor diyerek konuyu noktalıyor.. trajedi yaratmamak, onu öldürmemek, kendini öldürmemek ama onu anlamaya çalışmak! anladıktan sonra ne olacak.. soruyorum kendime; bu görkemli ahlaki liberalizm davranışını yerine getirdikten sonra ne olacak.. tabii ki herhalde ‘moravia’nın burada sözünü ettiği; bunu izleyen bir davranma olasılığını gerektiren, ussal yani batılı bir anlama.. diyelim ki bu baba-böceğini inceleyen bir böcek-bilimci ruhuyla- sonunda oğlunu anlamayı başarsın ve onun bir budala, bir kendini beğenmiş, bir ikircimli, bir saldırgan, bir çalım satıcı, bir suça eğilimli – ya da acınacak biçimde bir duyarlı da –olduğunu anlasın- ne yapmalıydı.. onu anladığı için sevinmeli miydi.. ama buna sevinmek tarafsızlık ve ilgisizlik gerektirir.. bunu niteleyen eyleme geçmektir.. ve bunu yapmaktan hoşlanan bir baba, o gözden düşmüş ‘laios*’ gibi tozun içinde ölü kalmaya yazgılamıştır: başka bir olasılık yoktur.. demek ki anlamak pek bir şey değildir.. tam da sonunda tozların üstünde ölüp kalabilmek için, eyleme geçmek, oğluna saldırmaktan başka bir şeyi içermez.. ben, oğulları gözlemliyorum, onları anlamaya çalışıyorum ve sonunda eyleme geçerek onların hesabına inandığım gerçekliği dile getiriyorum : ‘siz, gündelik olanda yaşıyorsunuz ve bu, gerçek tarihtir – belirlenmiş onaylanmış, konuşulmuş olmasa da – çünkü bizim sıkıntısız tarihimizden çok daha öndedir; çünkü gerçeklik ‘fildişi kulenin dışında’dır; onun yanlı yorumlarında ve daha da kötüsü caydırıcılıklarında değil, gündelik olandadır.. ama bu gündelik olan, sizden değerlerin altüst oluşunu ister, tarafımızdan yaratılan sonuçta, erk, arı üretim ve tüketim nedeniyle sahte bir mutluluktan oluşmuş kültürünü yaratmak için kendinden önceki tüm kültürleri yıkmıştır.. değerlerden yoksun kalış, sizin yön-duygunuzu yitirmenize yol açan ve sizi insancıl olarak alçaltan bir boşluğa attı.. sizin ‘kitle’niz; adına, hiçbir şeyin konuşulamayacağı ‘bir suça eğilimliler kitlesi’dir.. sizin, seçkin çevreden gelme, sütün durumdaki birkaç sosyalist ya da radikal ya da katolik aydınınız: bir yandan umutsuzluğa, bir yandan da konformizme gömülüp kalmıştır.. geleceğe doğru atılan, başından beri –sınıfsal olarak burjuva, arkaik olarak halkçı- kayıp kültürlerden daha ötede olan bir kültürün adına, ‘değişik’ bir kültür için savaşım veren birkaç kişi de komünist gençlerdir.. ama onlar, daha ne kadar bu tanrısallıklarını koruyabilirler ki?” (1 ağustos 1975, ‘corriere della sera’..)

 

PIER PAOLO PASOLINI..

 

(* laios : sophokles’in ‘kral oidipus’ tragedyasına kaynak olarak aldığı efsaneye göre, laios, ikoaste ile evlenir ve bir oğlu olur.. çocuk doğmadan tanrı sözcüsü bu çocuğun laios’a kendini öldüreceğini söyler.. kral çocuk doğar doğmaz bir uşağına verip dağa bıraktırır.. ama tanrı sözü gene de gerçekleşir.. günün birinde laios, delphoi’ye giderken yolda bir yabancıyla kavgaya tutuşur, bu yabancı kendi oğlu oidipus’tur.. oidipus, laios’u öldürür ve thebai’ye vardıktan sonra anası iokaste ile evlenir.. oidipus’un, babasını öldürmek ve anasıyla evlenmekle işlediği, korkunç günah, nasıl haber aldığı ve nasıl cezaya çarptırıldığı oidipus efsanesi ve tragedyasında anlatılmıştır..)

 

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDAN..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : FİLİZ ÖZDEM, BELGE Yayınları, Şubat 1991, 80 Sayfa..

(kitaplığımdan her zamanki gibi malum şekilde kaybolan bu nadide kitaba uzun arayışlarımdan sonra tekrar kavuşmamı sağlayan kadıköy’ün en iyi kitapçısı ‘penguen’ çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi ve sevgilerimi buradan da sunarım.. Crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SİNEMA VE ŞİİR..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“böyle bir başlık altındaki konunun birkaç yönlülüğü yazmaya girişir girişmez ortaya çıkar hemen.. çeşitli görünüşlerle çeşitli evrelerden geçmiş, köklü ve uzun şiir sanatı ile henüz yüzyılını bile bütünlememiş, her geçen gün atılımlar, değişmeler ve sınırsızlıklar içerisinde genç bir sanatın, sinema sanatının ilişkileri, yan yana ya da iç içe düşünülmeleri yeni görüngeler (perspektifler) getirir.. biz buradaki çerçeve içinde sinema ve şiir terimlerini özel herhangi bir anlayışla tanımlamaksızın genel anlamlarıyla geçerli sayarak başlıyoruz..

başlangıcından bu yana, ozanların her ülkede, her yörede sinema sanatıyla bağlantılar kurmaları, öteki sanatçılara göre daha olağan ve doğal gelmiştir.. her ozanın göğüs çekmecesinde araştırılsa birkaç taslak yatmaktadır, bulunabilir.. eldeki belgelerle sinema tarihi açısından bu olgunun gerçekleşmiş örneklerini sergilemeye ufak bir araştırma yeter.. ‘rusya’da ‘mayakovski’nin sinemayla ilgilenişi, dergisinde bu sanata özenle yer verişi, kendi şiirine oradan olanaklar ve biçimler edinmesi açık bir bilinçliliktir.. (‘l. trauberg’ ile ‘g. kozintsev’in ‘feks topluluğu’ olarak yaptıkları, ‘oktiabrina’nın serüvenleri’ (1924) filminde ise ‘mayakovski’ şiirinin öğeleri, devinim ve biçimleri gözle görünürcesinedir..) ‘türkiye’de ‘nâzım hikmet’in sinema çalışmaları önce en azından mutlu bir rastlantı, sonra bilinçlilik. ‘hikayelerin filmini yapmalı.. mesela ‘sabahattin ali’nin hikayelerini.. iki kısımlık filmler.. hikayelerden sonra şiirlerin filmlerini yapmalı’ diyor ‘nâzım hikmet.. ‘halkla en karşı karşıya sanat, bu..’ diyor sinema için..

‘fransa’da ‘jean cocteau’nun, ‘jacques prevert’in başkalarıyla ya da bir başlarına yaptıkları filmler, yazdıkları, katıldıkları senaryolar.. (‘l’eternel retour’ / ‘ebedi dönüş’ (1943), ‘la belle et la bete’ / ‘güzel ve hayvan’ (1946), ‘voyage-surprise’ (1947), ‘orphee’ (1950), ‘le testament d’orphee’ (1960), vb.) ‘gerçeküstücülük’ün sinema sanatına sağladığı, getirdiği olanaklar, çıkış noktaları, uzantılar ve simgeler.. (‘bunuel’in ‘endülüs köpeği’ (1928) – ‘s. dali’ ile – , ‘l’age d’or’ / ‘altın çağ’ (1930), ‘robinson crusoe’ (1952); ‘hitchcock’un ‘spellbound’ / ‘öldüren hatıralar’ (1945), vb.) ve her ülkede bir takım ortaklaşa denemeler ve verimli verimsiz girişimler..

şiirsel bir deyişle, bütün sokak fotoğrafçıları iyi kötü birer ozandır.. tüfekle resim, görüntü avlayanlar da öyle.. çeşitli aygıtları deneyenler, geliştirenler, sinematografı çalıştıranlar, ‘kara maria’ya kapananlar için de ozandırlar diyebiliriz.. ilkin tek makaralık şiirlerle yola çıkıldı.. ‘l. lumiere’ ve  ‘g. melies’ ve öteki öncüler bir garip tutkulu, ozansı kişilerdi; bir kusurdan giderek bir tür, bir sanat türü yaratmışlardır çünkü.. bilerek bilmeyerek, bir  ayrımı yok..

sinemadaki akımlar, dalgalar,  okullar ve görüşler bir bakıma şiir akımlarıdır..  itki şiirden gelsin gelmesin böyledir bu.. sinema başlangıçta bütün sanatların  bir bireşimi sayılırken de, ilkesi rönesans’la ortaya çıkan, son anlatım sınırını ‘barok’ resimde bulan plastik gerçekçiliğin en gelişmiş yönü’ sayılırken de şiir en çok ağırlığını duyuran olmuştur.. ilk elde görüntü kavramı sinema ile şiir sanatının birbiriyle hısımlık kurmasını sağlamaya yetiyor.. geniş bir ortak alan.. yöntemleri arasındaki yakınlıklar, her ikisinin de kendilerine özgü bir dilleri olması.. sinema her şeyden önce bir dil ise, ki öyledir de.. bunları ayakta yazarken sinema ve şiirin ayrı ayrı sanat türleri olduklarını, gereçlerinin de, ortamlarının ve işleyişlerinin de benzemezliklerini unutmuyoruz elbet.. ve özellikle sinema sanatının gitgide bağımsızlaştığını, kendi özgün havasını soluduğunu, zamanını ve yerini bulduğunu biliyoruz.. şimdi birdenbire bir optik kaydırmanın gereği yok. sinema ile şiirin ilintilerini aşarmamalı, abartmamalı öyle.. şiir öteki sanatlara hangi oranda katkıda bulunuyorsa sinemaya da benzer oranda katkıda bulunuyordur.. tabii sinema için dahi aynı durum söz konusu.. ve ozanlarca yadsınamayacağını umarak şunu da yazmalıyım : sinema şiire daha çok etkiyor bugün..

sinemanın birimi olan görüntü nasıl yalnız bir fotoğraf ise, bir başına fotoğraf olmaktan öteye başka bir anlamı yoksa; şiirin birimi olan sözcük de öyledir, onun da şiir olarak bir başına hiçbir anlamı yoktur.. (gerçi kuramsal açıdan sinemada en küçük birim çekim’dir, ama çekim şiirdeki dize’ye bir karşılıktır..) sinemada kavramlar görüntü yoluyla anlatılıyor, şiirde imge yoluyla.. kaldı ki çağdaş şiirin imgeye tanıdığı başatlık ve verdiği görev geçmişlerden daha bir belirlidir, açıktır.. yeni açılımlar, yeni uzanımlar imge yönünden gelişmektedir hep..

sinema içinde bulunduğu sanat büyük ayracının genel ya da özel gidişiyle, eğilimiyle alış-verişler yapar, gelişime katılır.. sinemanın yalnız kendi kanıyla, gereçleriyle beslenmesi varoluşuna aykırı düşer ve tıkanıp kalırdı bir yerde zaten.. tek tek örnekler (‘s. ray’, ‘o. welles’, ‘i. bergman’, ‘m. antonioni’, vb.) bir yana, alman dışavurumculuğu, fransız izlenimciliği, yeni dalgası, bu olguyu, bu çabayı seçik bir biçimde kanıtlarlar.. özellikle ‘gerçeküstücülük’ün sinemanın önemli, bir kısmına kaynaklık ettiğini, sinemaya yeni tin bilimsel ve tin çözümsel araçlar kazandırdığını görmeliyiz.. sinemanın gerçek ozanları, bu uzak ya da yakın ilişkileri sürdüre gelmiş olanlardır.. bilerek isteyerek ozan diyorum ben sinemacılara.. yani yönetmenlere.. örneğin sinema bir sanat türü olarak gerçekleşmeseydi, herhangi bir aksi rastlantıyla gelişmeseydi, bugüne dek yapıtlarını (filmlerini) vermiş bütün bu yaratıcı kişilerin büyük çoğunluğu ozan olurdu.. hiç kuşkunuz olmasın.. alıcı (kamera) yerini kaleme, görüntüler yerlerini sözcüklere ve imgeye bırakacaktı, yani şiire.. ya da hiç değilse düzyazıyı seçerler, yazı makinesinin başına otururlardı.. ‘fellini’ gibi çok sinemacının sinema olmasaydı, ozan (yazar) olacaklarını söylemiş bulunmaları bir yana, sözgelişi ‘visconti’yi kim bir romancı olmanın ötesinde düşünebilir? sözgelişi şu ‘almerayda’nın oğlu ‘j. vigo’ bir ozan değildir de nedir? ‘albert lamorisse’, ‘bunuel’, ‘godard’, ‘resnais’, ‘antonioni’, ‘truffaut’, ‘demy’, ‘dovçenko’..? buradan şuraya geliyorum.. sinema tarihinde, şimdide (ve gelecekte de böyle olacaktır) üç çeşit sinema var; sinema ve şiir görüngesinden bakarken :

a) şiir sinema,

b) şiir-düzyazı sinema,

c) ve düzyazı sinema..

sinema yapıtlarının büyük çoğunluğu düzyazı sinemadır.. anlatımını, kurallarını ve kendince dilini edinmiş bir geleneği vardır ve yeni örnekleriyle sürüp gider.. genel çizgi ve eğilim budur.. ama başyapıtlar, en güzel ürünler bu geleneğe aykırılığın izlerini taşırlar ya da büsbütün karşısına düşmüşlerdir, şiir sinemadırlar.. bir çırpıda ve kesinkes değilse bile insan kendiliğinden şu filmlerin bu ulamlara göre sınıflandırılmasını yapabilir : ‘robinson crusoe, senso, korkunç ivan, la strada, peter pançali, sessizlik, sevgilim hiroşima, potemkin zırhlısı, toprak, lâle sokağı, rashomon, jean d’arc’ın çilesi, los olvidados, altın çağ, roma açık şehir, milano mucizesi..’

şimdi yeni bir oluşumdan da söz açmak gerekiyor.. ‘pier paolo pasolini’nin şiirsel sineması ‘italya’da kuramı ve örnekleriyle yankılar uyandırmaktadır.. ‘j.- l. godard’ı da bir öncü olarak benimseyen ‘marco bellochio, bernardo bertolucci’ gibi genç yönetmenler bu yeni anlayışın filmlerini yapıyorlar.. aynı kuşaktan sayılan ‘romano scavolini, eriprando visconti, ermanno olmi, lina ventmüller, tinto brass’ gibi adların içinde ‘p. p. pasolini’ ile birlikte şiirsel sinemayı geliştiren ‘bernardo bertolucci’ ilgiyi çekiyor.. çift anlamlı bir havayı soluyan filmi başkaldırmadan öncedir.. film yapmak onun için kendi kendini bulabilmenin, kendi üzerine konuşabilmenin bir yoludur..

özgürlüğün bu biçimde sürdürülmesinde de anlaştıkları için sinema ve şiiri bundan böyle de ilişkiler içinde tasarlayacağız..”

ECE AYHAN..

‘YENİ SİNEMA’ Dergisi, Haziran 1967, sayı : 7, sayfa : 18,19..

(‘yeni sinema’ dergisinin 1967 yılı sayılarını arşivinden çıkarıp bana veren ‘zafer yalçınpınar’ kardeşimize ‘aylak adamız’ adına bir kez daha buradan da teşekkür ediyorum.. Crockett..)