Archive for the ‘Başyapıt / Sinema’ Category

‘ümo’ , nazmi kırık ve ve ve binevşa berivan..

‘ümo’.. hayatıma girdiğin güne lanet olsun.. kahkahalarla bunu yazıyorum ve sana küfür ediyorum bir güzel , bilirsin gıyabında ettiğim küfürleri huzurunda da ederim ve büyük sevecenliğinle ‘yarabbi şükür diyerek’ aynı içten küfürleri sen de bana edersin.. ne diyeyim seni bana tanıştırana da sana da………… 

seni tanıştıran zırto zaten hayatımdan çıktı gitti , kurtulduk ama sen kaldın benim-bizim başımıza.. gerçi senden kurtulmak isteyen kim.. sensiz geçen günler boşa geçen anlamsız zaman dilimleriydi be ‘ümo’.. kasıklarım ağrıyor gülmekten bunları yazarken.. senin söyleyişinle ‘seni seviyorum canım benim’ , iyi ki varsın aman unutma bizi.. göbeğim de ağrıyor artık gülmekten..

bu ‘ümo’ hayatıma 1996’da girdi.. hayatıma girdikten bir ay sonra kendi kendini ince bir şekilde davet ettirip kendisiyle birlikte antakya’ya tatile gittik.. tatillerin hastası , kendini davet ettirmenin ustasıdır ‘ümo’..

neyse benden kaynaklanan mallıklardan dolayı bu ‘ümo’yla beş altı ay filan birbirimizi aforoz ettik.. şükür kafamı dinledim biraz.. çünkü günün hangi saati olursa olsun her yerde karşınıza aniden çıkabilir ‘ümo’.. o gün mucize oldu kendisiyle karşılaşamadınız ya da görmediniz mi , kurtuldunuz sanmayın utanmadan , sıkılmadan uyuduğunuzda rüyanıza misafir olur sizi yine yakalar.. o derece bizi sever sağolsun..

bu uzun kafa dinleme ayrılığından sonra dayanamadım koştum kendimi ‘ümo’nun kollarına attım.. affet beni janim dedim.. affetti büyük insan ‘ümo’.. affetti.. gülüyorum yine..

işte ‘ümo’ ile hasret giderir gidermez başladı bombardımana : ‘fransaya , almanyaya gittim , şuraya gittim buraya gittim..’ derken sohbette sıra geldi nazmi kırık’a , ondan bahsetmeye başladı.. ikimizin de çok sevdiği bir oyuncuydu.. ‘ümo’ bensiz geçen günlerinde vaktini nazmi’yle paris’te mi hamburgta mı ne birlikte sohbet ederek , gezerek geçirmiş.. ne yapsın ‘ümo’ dayanamamış bensizliğe atmış kendini gurbet ellere..

sonra nazmi’den bol bol bahsettik.. tabi en çok ‘ümo’ bahsetti.. fırsat vermez ki sizin konuşmanıza..

(nazmi kırık..)

nazmi kırık’ın oyunculuğunu ilk yeşim ustaoğlu’nun ‘güneşe yolculuk’ filminde görmüştüm.. hayran kalmıştım doğallığına.. sonra değişik filmlerde oynadı.. ben de nazmi’nin en çok yer ettiği , unutamadığım filmleri ‘güneşe yolculuk’ ile kazım öz’ün ‘fotoğraf’ ve yüksel yavuz’un ‘küçük özgürlük’ filmleriydi.. hele ‘fotoğraf’.. neyse başka bir gün ‘fotoğraf’ı ve kazım öz üstadı anlatırım..

kusursuz bir oyunculuk yeteneği var nazmi kırık’ın.. ama sonra mecburi yurtdışı yaşamı olmuş sanırım ve bu yüzden biraz uzak kaldık ustadan..

‘ümo’ sohbetimiz sırasında ‘dur sana nazmi’nin oynadığı kısa filmlerden birisini izleteyim’ diyerek geleceğin kesinlikle büyük yönetmenlerinden birisi olacağını düşündüğüm kürt yönetmen ‘binevşa berivan’ın senaryosunu yazıp , yönettiği 2009 yapımı  ‘phone story’ – ‘bir telefon hikayesi’ filmini açtı.. yaklaşık 16 dakikalık bir kısa film olan ‘phone story’de nazmi kırık’ın yanı sıra hevi dilara ve nicole valberg’de oynuyor..

bu 16 dakikalık film de nazmi’nin oyunculuğuna bir kez daha hayran kalırken esas ‘binevşa berivan’ın eşsiz filmine tutuldum kaldım.. arka arkaya kaç defa izledim bilmiyorum.. sıkıntı bastığı anda hemen açıp filmi ve nazmi’yi izliyorum ilaç niyetine.. hiç sıkılmıyorsunuz defalarca izleseniz de.. kısacık filmde dünyaları anlatmış sanki ‘binevşa berivan..’ 

(binevşa berivan..)

filmin konusu ise kısaca şudur : brüksel’de yaşayan kürt göçmen ‘memo’ (nazmi kırık) bir telefoncu dükkanı işletmektedir.. meraklı yapısı ve yalnızlığı onu müşterilerinin yaptığı telefon görüşmelerini dinlemeye yönlendirir.. özellikle de güzeller güzeli ‘leyla’nın (hevi dilara) telefonlarını..

(leyla : hevi dilara..)

o kadar yoğun bir film ki film bittikten sonra 16 dakika değilde 160 dakikalık uzun bir film izlemiş gibi dolu dolu oluyorsunuz.. tabi ciwan haco’nun eşsiz ‘yade’ şarkısının da etkisi var sanırım filmin etkileyiciliğinde.. filmin bu derece yoğun ve dolu dolu olmasına rağmen akıcılığı da üst düzeyde..

filmi izlerken ya da aklıma geldiğinde ‘binevşa berivan’ keşke bu filmin uzun versiyonunu nazmi kırık ve diğer oyuncularla birlikte bir daha çekse diyorum kendi kendime..

(nazmi kırık..)

film de beni en çok duygulandıran ve güldüren sahne şuydu : ‘memo’ , ‘leyla’ ile annesinin telefon görüşmesini gizlice dinlerken ‘leyla’nın oturum izni alabilmek için evlenmeyi düşündüğü adamlardan birisi için ‘zaten saddam hüseyin gibi iğrenç bir bıyığı’ vardı dediğini duyunca kendi palabıyıklarını acımadan keser.. ‘memo’nun byıklarını kestikten sonra ki hali , etrafın tepkisi , ‘leyla’nın bıyıksız halini fark etmesini isteyişi vs. vs. vs..

ben bulun bir yerden izleyin diyorum.. dolu dolu bir kısa film.. işte oyunculuk budur , işte senaryo budur , işte kurgu budur , işte yönetmenlik budur , işte sinema budur.. elinize , aklınıza , yüreğinize sağlık üstadlar..

gördüğünüz gibi hayatınızda ‘ümo’ varsa susmak bilmeyen çenesinin yanında güzel kalbi ve böyle güzel sürprizleri de var.. ‘ümo’ seni seviyorum canım benim.. beni kızdırma bir daha ‘küs-türt-tüüüüüüür-me’ beni.. şaka şaka cano.. 

Crockett..

Çizgili Pijamalı Çocuk – The Boy in the Striped Pyjamas

Bu filmi geçenlerde internette bişeyler ararken tesadüfen görmüştüm hemen Saygıdeğer büyüğüm kadim dostum Crockett ‘ e sordum bu film sende varmı diye kendisinin dev film arşivini bildiğimden ilk ona sorarım . Bu film kendisinde vardı hemen aldım filmi kendisinden ve izlemeye koyuldum çok duygulandım çok üzüldüm .

Bruno 8 yaşında bir çocuktur. Tüm çocuklar gibi arkadaş düşkünü ve oyun oynama canlısıdır . Bruno ‘ nun babası askerdir . Bir gün görevi gereği başka bir yere tayini çıkar ve bruno arkadaşlarından ayrılmak zorunda kalır ve bunu istemeyerek de olsa yapmak zorundadır . Yeni taşındıkları yerde ise bruno’nun hiç arkadaşı yoktur . Shmuel dışında …

Bruno evlerinin biraz uzağında bir çiftlik olduğunu görür lakin bu bir çiftlik değil bir yahudi kampıdır . Ve burada herkes çizgili pijamalıdır . Kendisi gibi 8 yaşında olan Shmuel ile arkadaş olur . Evden gizlice kaçıp ona yemek götürür . Bir gün Shmuel ‘ in babasını bulamadığını söyler Bruno ‘ ya ve Bruno da ona yardım etmek ister .

Bir gün Bruno tekrar evden kaçar ve tel örgülerin altını kazarak diğer tarafa geçer ve Shmuel ona kendi giydiği pijamadan getirir . Birlikte Shmuel ‘ in babasını aramak için Yahudi kampına girer . İki arkadaşın filmin sonunda yaşadıklarıysa İrlandalı yazar John Boyne’nun Nazi komutanı babaya verdiği çok acı bir ders niteliğinde. Yürek burkan, hayır hayır ne olur böyle bitmesin diye içinizden belki de yalvardığınız ve en nihayetinde gözünüzden birkaç damla yaşın akmasına engel olamadığınız bir hazin son.

BLACKHAWK

‘YOKUŞ..’ – GÖKHAN EVECEN

‘YOKUŞ..’ – GÖKHAN EVECEN

 gökhan’ı en son geçen yaz bir kuzenimin düğününde gördüm.. tanıyamamıştım gördüğümde , tanıyamadığım için mahcup olmuş çok üzülmüştüm..  ama kendisi de gerçekten çok değişmiş askerlikten sonra..

gökhan’la tanışalı sanırım beş altı sene oldu.. istanbul’da tanışmıştık , teyzemlerin köyündendi, akrabalık da vardı sanırım.. ama akrabalık , hemşerilik noktalarından daha çok sinema kısa sürede tek konuştuğumuz nokta oldu.. kendisinin dokuz eylül sinema-televizyon bölümü mezunu olduğunu öğrendiğimde çok sevinmiştim.. almanya seyahatinden bahsetti.. ilk önce biraz alman sinemasından , fassbinder’den , fatih akın’dan , benim tanrım truffaut ve büyük usta godard’dan konuştuk sonra ben onun yabancı olduğu uzakdoğu sinemasından , kim ki-duk , park chan wook’dan bahsettim.. ilgisini çekince karşılıklı anlaştık ben ona elimdeki filmleri verecektim o da bana kendisinin çektiği yada oynadığı kısa filmleri verecekti.. takas oldu ve gökhan ayrı bir sinema dünyasına ben de ayrı bir sinema dünyasına daldım.. kendi çektiği veya oynadığı filmler oldukça etkileyici ve sağlam filmlerdi..

son karşılaştığımızda düğünün gürültülü ortamında bile ayaküstü hemen sinemaya daldık ve sinemadan bahsettik uzun süre.. yapım amirliğini yaptığı ‘sonbahar’ ve özcan alper usta ana konumuzdu..

daha sonra gökhan projelerinden bahsetti.. anlattıkları arasında ‘yokuş’ da vardı.. ‘yokuş’ (the acclivity) filminin konusunun ana dilde eğitim sorunu ve eğitimin yapıldığı resmi dil ile insanın doğduğu zaman sahip olduğu ana dil arasında yaşadığı bocalamaları , sıkıntıları konu alan bir film olacağından bahsetmişti..

‘yokuş’u geçen hafta içinde seyretmek nasip oldu sonunda.. film konusu itibariyle güncelliğini koruyan bir film.. senaryo ilginç ve güzel anekdotlara sahip.. on numara bir başlangıcı var filmin teknik olarak..

gökhan kardeşim beni filmin ilk anlarında öyle vurdu ki çekim tarzı ve filmin akışıyla.. tabi bu başlangıçta ‘öğretmen’ karakteri biraz sıkıntı yaratıyor.. ceberut , sağcı faşist bir öğretmen profili çizilmek istense de maalesef öğretmen karakteri hiç samimi olmamış ve oyunculuk olarak da çok aksamış.. ne bir korku , ne bir tiksinti yaratıyor bu karakter izleyici üzerinde.. üstüne üstlük inandırıcı da değil.. oysa ki filmin ‘öğretmenin çocukların dillerinden evde hangi dili konuştuklarını anlama olayı’ gibi çok ilginç bir çıkış noktası var.. ancak kusura bakmasın öğretmeni oynayan kardeşim çuvallamış.. öğretmeni oynayan da benim köylüm sanırım ama sinema olunca konumuz objektif bakıyorum olaya.. öğretmen karakteri nasıl oturmamışsa tam aksine öğrencileri oynayan çocuklar çok güzel , on numara oyunculuklar çıkarıyorlar.. majid majidi’nin filmlerindeki temel karakterler olan  çocuk oyuncuları bile kıskandıracak oyunculuklar gördüm filmde..

tuncay’ın okuldan gelip nenesine arapça selam verişi , önlüğünü çıkarıp arkadaşlarına doğru koştuğu ve siyah beyaz olan filmin akışının önlüğün çıkarılmasıyla değişmesi ve dünyanın renklenmesi ve tuncay’ın nenesinden türkçe konuşmasını istemesi ve nenesinin ona verdiği cevap filmin en etkileyici sahneleriydi.. filmin müzikleri de iyi seçilmiş ama arapça bir şarkının ezgisini de filmde en azından duymak isterdik..

gökhan’ı tebrik etmek istiyorum.. güncel bir konuda başarılı bir çalışma yapmış ama tabi film sadece soruna vurgu yapıyor.. filmin kısa süresi içerisinde çözümün ne olabileceğine dair bir işaret yok.. ben sadece bu noktada gökhan’a bir iki kişisel eleştiri yapacağım.. madem sorun anadilde eğitim sorunu ve resmi dil ile anadil arasında parçalanan çocuklukların sıkıntıları , peki neden filmin geçtiği yörenin dili olan arapça altyazı yoktu filmde , ikincisi filmin afişinde filmin ismi ve bilgileri sanırım ingilizce olarak da yer alıyor ama arapça olarak ne filmin ismi ne de bilgileri yer almıyor afişte.. şimdi bu kadar konuşuyoruz konuşuyoruz ve nefis bir film çekiyoruz bu konuda ama filmdeki çocukların konuştuğu dil hem altyazı olarak hem de afişte unutuluyor ve es geçiliyor maalesef.. ve film çok güzel bir şekilde ‘nenesinin dilini konuşan çocuklara’ ithaf edilmişken bu filmi izleyecek ‘tuncay’ın nenesi’ bu filmi nasıl anlayacak.. hoş bu noktada ancak dublaj bu işi kurtarabilir çünkü ‘tuncay’ın nenesi’ arapça altyazıyı da okuyamaz çünkü arapça konuşup başka bir dil konuşamadığı halde arapça okuma ve yazması yoktur.. işte temel çelişki burada olaya nereden baktığımızda ve çözümün neler olabileceği hususudur.. geçmişte olduğu gibi her zaman her noktada bu hususlarda tartışırım.. filmimiz güzel ama ‘tuncay’ın ve nenesinin dili film afişinde ve altyazıda  unutuluyor.. bunların hiçbirisini kötü niyetli eleştiri olarak söylemediğimi gökhan bilir.. ‘iki dil bir bavulu’ geçen sene izlemiştik.. o da aynı konuya başka bir açıdan değinen güzel bir filmdi.. türkçe bilmeyen kürt çocuklara eğitim vermeye , okuma yazma öğretmeye çalışan bir öğretmenin sıkıntılarını , çocukların sıkıntılarını anlatıyordu.. ama sadece anlatıyordu o filmde.. çözüme dair ipuçları yine yoktu..

gökhan’ı eleştireceğim bir diğer konu da bir yerel gazeteye verdiği demecinde ’12 eylül ve asimilasyon’ başlıklarıydı.. gökhan 81 doğumluydu bildiğim kadarıyla , darbenin ertesinde doğmuş.. 12 eylül’ün zulüm günlerini benim kadar net hatırlaması mümkün değildir sanırım.. en azından ben sol elle yazan birisi olarak sol ele kurt amblemli rozetlerin iğnelerinin batırıldığı öğretmenlere şansım sayesinde denk gelmedim.. öyle olaylar kulağımıza çalınıyordu ki okulun açılış günü yaklaştıkça , acaba bizlere  de öyle birisi denk gelecek mi diye tedirgin oluyorduk.. ama benim ilk öğretmenim fatsa’lı aydın bir öğretmen oldu..  ancak okuma yazmayı okuldan önce öğrendiğim ve sol elle yazdığım için babam yine de benimle okulun ilk günü gelmişti.. öğretmene konuyu izah etmiş , sol elle yazmamın bir sıkıntı yaratıp yaratmayacağını sormuştu.. komedi değil mi ama o günün faşist darbe şartlarında yaşanan korkular , olaylardı bunlar.. canım öğretmenim de gülümseyip bilakis sevindiğini söyleyince bu sefer babam şüphelenmişti durumdan.. ama hiçbir sorun yaşamadım ilkokulda.. şanslıydım nedeni buydu.. oysa ne hikayeler ne olaylar kulağımıza çalınıyordu..

konumuza geri dönersek ‘12 eylül ve asimilasyon’ vurgusu sanırım çok kolaycılığa kaçan bir saptama.. her şeyi ‘12 eylüle’ yıkıp kenara çekilmek bu kadar basit.. bir de ‘asimilasyon’ kelimesine takılıyorum.. çok kolay şekilde kullanılıyor bu kelime.. zulüm , işkence , baskılar evet ama ‘asimilasyon’a dair işaretler nelerdir bunu tartışmak istiyorum.. ‘asimilasyon’ diyeceksek ilk önce ailelerin kendi çocuklarına yönelik yaptığı ‘asimilasyon’ tarzı uygulamalara değinmek gerek.. bir de kişilerin kendi kendilerine uyguladıkları kültürel dejenerasyon ve ‘asimilasyon’dan bahsetmek gerek.. ‘12 eylül’ün’ en yaygın şekilde baskı döneminde dahi gökhan’ın belirttiği bölgede özgürce anadil konuşuluyor , kültürel ve dini törenler açık bir şekilde yapılıyordu.. gökhan’ın bizzat doğup yaşadığı köyde ben dini bayramları , törenleri o zamanlar çok izledim , katıldım , an be an yaşadım.. bir baskı , baskın konusunu görmedim , yaşamadım bu törenlerde üstelik topluca yapılan törenler olmasına rağmen.. bu bölgede yaşayan arap alevilerinin ibadethaneleri olan türbe ve ziyaretlerin kapatıldığına da şahit olmadım , duymadım da.. sadece bir olay hatırlıyorum bu konuda alevi köylerinden birine darbeci ‘kenan paşa’ camii yaptırdı.. cami de öylece yapıldığıyla kaldı.. aksine yüzlerce yeni ziyaret ve türbe yapıldı 12 eylül sonrası..

şimdi gelip gelip ‘asimilasyon’ kelimesine takılıyorum.. ‘asimilasyon’ nerede ve nasıl yapıldı.. görmek , duymak , okumak , anlamak istiyorum..

‘ASİMİLASYON’ NEREDE BİLİYOR MUSUN GÖKHAN KARDEŞİM ‘ASİMİLASYON’ İÇİMİZDE , KURT İÇİMİZDEN BİZİ KEMİRİYOR.. ben senin de tanıdığın ne insanlar tanıdım biliyor musun.. daha iki roman okumamış , gördüğü elli , yüz kitaplık kütüphaneyi görünce bir arkadaşına ‘bu kadar kitabı ne yapıyorsun’ sorusuna ‘okuyorum’ cevabını alınca , ‘bu kadar kitaba dalacağına ders kitaplarını okusaydın okulunu hemen bitirirdin’ cevabını verip şoka uğratan ama iki ay sonra yazar olmaya karar veren arkadaşlar tanıdım.. 12 eylül’ün eserleri bunlar işte.. iki roman okumamış ama roman yazmak isteyen insanlar.. hoş bu da güzel bir atılım ya , altını doldurabilmek önemli olan.. asimilasyon içimizde dedim ya ‘aya çıkılamayacağını , ayın bir nur olduğunu , çıkacak olan insanların yanacağını , ayın ortasında derin bir kılıç kesiği olduğunu öğreten’ kendi kültürümüzde asimilasyon var mı yok mu bunları tartışmak gerek.. kendi içine kapalı bir toplumda akraba evlilikleri nedeniyle içe dönük bir toplum yaratan , başka din veya mezhepten gelin yada damat aldıkları için aforoza uğrayan gençler.. ibadetin gizli olduğunu ve ibadetin ‘sır’ kısmının kadınlara dahi söylenemeyeceğini , kadınların zayıf yaratıklar olduğunu , dini sırların kadınlara söylendiği takdirde ‘sır’ın tehlikeye düşeceğini öğreten bir kültürün ne kadar cinsiyetçi ve asimile edici özellikler olduğu da tartışılmalı.. asimilasyon mu , bir örnek daha sana : senin köyünde küçük çocukları arapça konuşuyor diye annesi babası tarafından tartaklanan çocukları ben defalarca gözlerimle gördüm.. neymiş türkçe’yi düzgün konuşsun ve arapça’yı unutsun diyeymiş.. ‘asimilasyon’ mu.. mesela bölgedeki nusayri arapların kendi içlerinde iki ana tarikata bölünmeleri , bu iki kampın birbirleri hakkında binlerce dedikodu üretmesi , birbirlerini kıracak eleştiriler yapması , birbirlerinden kız alıp vermede dahi problemler çıkması.. daha anlatılacak çok şey var ama kurt içimizde işte gökhan kardeşim..

fakat varsa , yapılmışsa  asimilasyon bunu ‘görmek’ isterim.. ben çocukluğumu bölüm bölüm o bölgede yaşadım.. kuzenlerim , arkadaşlarım vardı yaşıtlarım ama hepsi takır takır arapça konuşuyordu her yerde , hükümet konağında ,  sokakta , parkta.. faşist 12 eylül darbesinin hemen ertesinde bile köylerde , kentlerde açık alanlarda yapılan düğünlerde bangır bangır canlı arapça şarkılar çalınıyordu.. düğün sırasında sunucular ve şarkıcılar sadece arapça hitap ediyorlardı konuklara.. baskı olsun diye bir bekçinin dahi yaklaştığını görmedim  ne köylerde ne şehir merkezlerinde.. o zamanlar düğünlerde yüz şarkı çalınıyorsa bu şarkıların seksen doksanı arapça iken şimdi günümüzde ne mi oluyor bizim düğünlerimizde : yüz şarkının onu yirmisi arapça oluyor.. arapça şarkıların yerini başka dillerin , başka kültürlerin , başka sanatçıların müzikleri ile şampanya patlatma törenleri , havai fişek gösterileri yer alıyor.. işte sene 2010 durum bu.. oysa arapça kültürüne , arapça müziğe erişim mi kısıtlandı bilakis hayır bunlara erişim artık daha kolay internet çağında ama nerede peki bunlar.. işte kurt içimizde kardeşim.. benim ‘göremediğim’ sizin bahsettiğiniz ‘asimilasyon’ nerede ve nasıl olmuştu ve bu ‘asimilasyon’ politikasına karşı ne gibi bir direniş olmuştu , direniş olmadıysa neden olmamıştı bilmek istiyorum.. sınıfsal , siyasi baskılar , zulümler , işkenceler , kayıplar , infazları , sürgünleri ve daha kötü olayları herkes biliyor zaten.. bunun dışında bu konuda yapılan bölgeye ait ’asimilasyon uygulamalarını’ bilmek , öğrenmek  istiyorum..   

konuyu filmin ekseninden çıkarıp biraz kaydırdık sanırım ama böyle fikir tartışmalarına sanırım ihtiyacımız var.. gökhan evecen kardeşime de film için tekrar teşekkür ederim.. ‘yokuş’ filmini izlemek isteyenler ‘dailymotion’ sitesinden gökhan’ın diğer üç filmi ‘hükümsüz’ , ‘sen bu oyundan çık’ ve ‘leke’ ile beraber izleyebilir.. benim en beğendiğim ‘hükümsüz’ isimli filmi.. gökhan’ın neler yapabileceğinin izleri ‘hükümsüz’ adlı filmde bizlere ip ucu veriyor.. yolun açık olsun gökhan fakat lütfen ‘arapça’yı filmlerinde , afişlerinde unutma ve naçizane görüşüm godard’ın , ken loach’un , gavras’ın , bechis’in politik , siyasi film üzerine düşüncelerini , yazdıklarını , filmlerini tekrar etüt etmen dileğiyle kardeşim.. senin en iyiler arasına , unutulmazlar arasına  çok filmler katacağını biliyorum..    

Crockett..

Gökhan Evecen Filmografisi : 

2002 ‘Kahvaltıda Olmaz ‘ (kısa film) , oyunculuk

2003 ‘ Makas ‘ (kısa film) , oyunculuk

2003 ‘Beyaz Perde’ (TV programı) , reji stajyerliği

2004 ‘Her Şey Yolunda’ (kısa film) ,  oyunculuk

2004 ‘İşsizliğe Okumak’ (belgesel) ,  yönetmen, senarist

2005 ‘Travma Yolculuğu’ (kısa film) ,  yönetmen, senarist

2005 ‘Antakya’da Bir Gün’ (belgesel) ,  yönetmen, senarist

2007 ‘Sonbahar’ (uzun metraj sinema filmi) , yapım amiri, yapım sorumlusu

2008 ‘Tuzla’daki Kadınlar’ , (belgesel) kurgu

2009 ‘Hükümsüz’ (kısa film) ,  yönetmen , senarist

2009 ‘Leke’  (kısa film) ,  yönetmen..

White Dog – Beyaz Köpek 1982

Julié yolda giderken arabasıyla bir köpeğe çarpar ve onu veterinere götürerek iyileştirir . Veteriner bu köpeğin çok yaşlı bir alman çoban köpeği olduğunu söyler ve onu hayvan barınağına götürmesini söyler . Julié onu evine alır ve bir gece evine bir adam girer Julié ‘ ye tecavüz etmek isterken köpek Julié ‘ yi kurtarır . Bu olay Julié ‘ nin köpeği çok sevmesine ve ona bağlanmasına yol açar .

Ama büyük bir sorun vardır . Köpek eski sahibi tarafından zencilere karşı saldırmak için eğitilmiştir . Her gördüğü zenciye saldırmaktadır . Julié bu olayı çözmek için onu hayvanları eğiten bir yere götürür ve burada Keys ile tanışır . Keys bu işi gurur meselesi yapmıştır ve köpeği zencilere karşı bir ölüm makinası olmaması için eğitmeyi kabul eder .

Keys yaklaşık 5 haftalık bir eğitim uygulamaktadır köpeğe ve son deneme için Julié ‘ yi çağırır .  Son bir deneme yapacaklardır köpeğin iyişeşip iyileşmediğini görmek için . Sonunda ne mi oluyor ?  Orası Süpriz olsun kendinize  bir güzellik yapın bu filmi bir yerden bulup mutlaka izleyin . 1982 yapımı olan bu film bir çok ülkede gösterime girmemiş ve girdiği yerlerde bile çok az vizyonda kalmış . Film Romain Gary ‘ in romanından esinlenmiş . Bu güzel filmi bana veren sevgili Crockett ‘ e teşekkürlerimle …

BLACKHAWK

‘çünkü bürokrasi , bütün diktatörlüklerin temel dayanağıdır..’ – MARCO BECHIS

MARCO BECHIS – SIRRI SÜREYYA ÖNDER Söyleşisinden :

‘filmde gördüğümüz gibi olimpo garajı şehrin göbeğinde.. küçücük kapısının önünden her gün rutin günlük yaşantısını sürdüren sıradan insanların ellerinde alışveriş fileleri ya da bebek arabalarıyla anne babaların geçip gittiği bir caddeye açılıyor..

tabi olimpo garajı yeraltında.. üstelik kent merkezinde.. zaten buenos aires’in merkezi ve her semti böyle yer altı gözaltı ve işkence merkezleriyle doluydu.. daha sonra bütün arjantin’de bu işkencehanelerden en az 350 tane olduğu öğrenildi.. ayrıca ülkenin güney bölgelerinde çok özel hapishaneler inşa edilmişti.. arjantin ordusu , cuntası , şili’de olduğu gibi yakalananların hepsini bir stadyuma doldurmadı.. dolayısıyla , şili’deki gibi her şey herkesin gözleri önünde yürütülmedi..

arjantin cuntasının arzusu insanları gerçekten kaybetmekti.. onun için bütün operasyonları gizlice yeraltında sürdürüyorlardı.. bu aynı zamanda ortalığa daha sinsi bir korku atmosferinin hakim olmasına yol açıyordu tabii..’

‘her filmde seyircinin filmle kurduğu bir bağ vardır.. beni en çok etkileyen ve herhalde hikayeyi gerçek kılan en önemli bölümlerden birisi , maria’nın kendisini denize atan uçağa bindirilmeden önce , işkencecisinin refakatinde şehrinden içinde dolaşırken salıncağa binmesi.. bunu baskı altında tutulan bir kişinin çocukluğa dönme sendromu olarak mı yorumlamalıyız..

sanıyorum , sorduğunuz düzlemde bir cevabım yok.. hatta daha pratik bir durum söz konusuydu.. filmin yapımcısı bize bir armağan kabilinden bir gün daha çekim hakkı tanımıştı , biz de o gün içerisinde bu çekimleri yaptık.. dolayısıyla senaryoda var olan bir bölüm değildi ; fikir doğaçlama olarak çıktı..

bazen , bilinçli olarak düşünmeden de attığınız adımlarla filminiz belirli kavşaklardan dönmüş olur.. bazen eksiltir , bazen çoğaltırsınız ; önemli olan , eklenen ya da çıkarılan bölümlerin filmin genel izleğine nasıl bir katkıda bulunduğudur..’

‘garage olimpo’nun verdiği mesajlardan birisi , direnme hakkının meşruluğu, doğruluğu , vazgeçilmezliği.. öyle ki , film en başında bir suikast hazırlığıyla , bir adamın yatağının altına bomba yerleştirilmesiyle başlıyor.. seyirci ilk başta bu sahneyi yadırgayabilecek bir havadayken , aynı bölümü filmin sonunda tekrarladığında seyirciler olarak tek tek hepimizin bombayı kendimizin patlatmak istediğimiz bir duygu halinde oluyoruz..

filmde neyi anlatmak istediğimi şöyle toparlayabilirim : ana karakterimiz bir ilkokul öğretmeniydi.. okuma yazma bilmeyen sıradan insanlara gönüllü olarak da yardımcı oluyordu.. üst kademelerde yer alan biri değil , sosyal hizmet alanında katkıda bulunan biriydi..

öbür taraftan gerilla mücadelesi yürüten kişiler vardı.. gerçi onlar arasında da arkadaşlarım , yoldaşlarım vardı , ama ben tam anlamıyla onların safında yer almadım.. fikirlerim itibariyle onlardan ayrılıyordum..

ikinci dünya savaşı dönemini düşünün.. nasıl öldürülen 1 almana karşılık naziler onlarca kişiyi öldürerek misillemede bulunuyorlarsa daha düşük ölçekte buna benzer bir durum arjantin’deki mücadele için de geçerlilik taşıyordu.. üstelik eninde sonunda gerillaların düzenlediği eylemlerin bedellerini bir noktaya gelince maria gibi en düşük seviyelerde mücadele eden insanlar ödeyeceklerdi..

böyle düşünüyordum.. onlar zaten bedel ödeyeceklerdi , fakat saldırgan eylemler tabandaki insanların daha kolay devre dışı bırakılması gibi bir sonuç doğuruyordu..’

‘bu filmi nasıl yapmam gerektiğini düşünürken godard’ın ‘siyasal film yapmanıza gerek yok , bütün filmleri siyasal bir yorumla çekebilirsiniz’ düşüncesinden yola çıktım.. dolayısıyla böyle bir hikayeye siyasal bir boyut katmanın tek ve en doğru yolu , filme yerlilerin kendilerini ve hikayelerini dahil etmekti..’

‘benim gözümde siyasal sinema ‘dil’den ibarettir.. içerik çok da önemli değildir.. bağlam ile konunun çok da çakışması gerekmez..’

‘bizim filmdeki bu tür diyaloglara da başvurarak asıl teşhir etmek istediğimiz yan bürokrasin betimlenmesiydi.. çünkü bürokrasi , bütün diktatörlüklerin temel dayanağıdır.. ve bürokrasi normal insanlardan oluşur.. canavarlar sadece amerikan filmlerinde görülür..’

MARCO BECHIS – SIRRI SÜREYYA ÖNDER Söyleşisinden..

Daha fazlası için MESELE KİTAP DERGİSİ’nin MAYIS 2010 – SAYI :41’i edinmeniz gerekecek..

UNDER THE BOMBS / BOMBALAR ALTINDA.. – PHILIPPE ARACTINGI

UNDER THE BOMBS / BOMBALAR ALTINDA..

 

‘dubai’de yaşayan ve kocasıyla boşanmanın eşiğinde olan ‘zeina’ , evdeki kavgalardan uzak tutmak için çocukları ‘karim’i lübnan’ın güneyindeki küçük köye , kız kardeşinin yanına gönderir.. ancak bir kaç gün sonra savaş başlar ve israil acımasızca lübnan’ı  tekrar bombalamaya başlar.. 33 gün süren bombardıman sonucu taş üstünde taş kalmaz.. lübnan taş , toz , moloz yığınlarına ve kan gölüne dönmüş bir ülkedir.. lübnan’ın kaderi olan iki üç senede bir yerle bir olma tekrar gerçekleşmiştir.. binlerce ölü ve yaralı vardır.. zeina oğlunu savaşın ortasına göndermenin acısıyla her şeyi geride bırakarak lübnan’a ulaşmaya çalışır.. zeina , lübnan’a girdiğinde hiçbir ulaşım aracı bulamaz köylerine gidebilmek için.. çünkü güney lübnan hala tehlikelidir ve bombalar her an yanı başınızda patlayabilir..

zeina o sırada ‘tony’ adlı bir taksi şoförüyle tanışır ve gergin bir pazarlık sonucu kendisini güneye götürmesi için anlaşırlar.. zeina yavrusuna bir an önce kavuşmanın peşindedir , çocuğunun hasretiyle yanmaktadır.. ancak tony ilk başta güvenilmez , paracı biri gibi gözükse de yavaş yavaş anlarız ki tony’nin de büyük sıkıntıları vardır.. sürükleyici bir yol filmi ‘under the bombs..’ acımasız bombardıman altında ezilen lübnan’ın ve lübnanlılar’ın ne zor koşullarda yaşadıklarının belgesel görüntülerle desteklenmiş gerçekçi bir özeti var filmde.. zeina ve tony’nin kader birliği etmeleri ve gözyaşlarınıza hakim olamayacağınız çaresizliğin ve dünyanın vurdumduymazlığının hikayesi..

başroldeki zeina’yı oynayan ‘nada abou farhat’ı daha önce izlemiştim birkaç kez.. ama tony’i canlandıran ‘georges khabbaz’la ilk kez karşılaştım.. ve beni benden aldı uzaklara götürdü georges khabbaz.. müthiş bir yetenek.. müthiş bir oyunculuk.. kaç kere izledim bilmiyorum filmi ama georges khabbaz’ın bazı sahnelerini sanırım yüzlerce kez izledim ve izlemeye devam edeceğim.. seni sonsuza sonsuza sonsuza kadar dinlerim georges khabbaz.. en kısa zamanda sana ulaşacağım..

neyse.. size önerim kalbinize , psikolojinize güveniyorsanız karim’in peşinde iz süren zeina ve tony’nin yolculuklarına siz de filmi izleyerek katılın ve georges khabbaz’ın sizi alıp götürmesine izin verin..

 

Crockett..

 

filmden bir replik :

 

‘zeina : oğlum kayıp.. herkes onu arıyor..

bütün bu terör , bombalar.. delilik.. önemi yok , aramalıyız..

çok kişi öldü.. önemli değil.. her şey bekleyebilir.. aramalıyız..

oğlum kayıp..

yanlış bir şey mi yaptım..

savaşmalıyız.. ama önemli değil.. önce aramalıyız.. sonra dayanacağız..

kötü bir anne miydim.. önemli değil.. umurumda değil..

amerika , israil , hizbullah , iran umurumda değiller..

din umurumda değil..

oğlum.. kayıp..

bombalar enkazlar , yardımın umurumda değil..

oğlum kayıp onu bulmalıyım..’

 

UNDER THE BOMBS / BOMBALAR ALTINDA..

 

yönetmen : philippe aractingi..

senaryo :  philippe aractingi , michel leviant..

oyuncular : nada abou farhat , georges khabbaz..

müzik : rene aubry , lazare boghossian..

yapım : fransa , lübnan , belçika , ingiltere..

yıl : 2007

süre : 98 dakika..

The Stoning Of Soraya M.

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh

Senaryo: Betsy Giffen Nowrasteh, Cyrus Nowrasteh

Oyuncular: Jim Caviezel, Shohreh Aghdashloo, Mozhan Marno, Navid Negahban

Gösterim Tarihi: 14 Mayıs 2010

Konu: Gazeteci Freidoune’nun arabası bozulur, durduğu küçük köyde onun gazeteci olduğunu anlayan Zahra, konuşmak için peşine takılır. Yeğeni Soraya, köylüler tarafından vahşice katledilmiştir. Ölmeden önce yeğenine söz veren Zahra, vahşetin köyün sırlarının arasında kalmaması için elinden geleni yapmaya kararlıdır.

Filmi izlerken içiniz burkulacak ve böyle şeylerin olduğuna inanamayacaksınız .

Film 14 Mayıs ‘ ta Türkiye ‘ de vizyona giriyor mutlaka izlenmesi gereken bir film kaçırmayın …

david..

şimdilik yorumsuz..

‘DAVID ADLER..’ (ITAY TIRAN..)

‘FORGIVENESS ’ (‘MECHILOT’) – Yönetmen : UDI ALONI

‘Senin’ izlemeni istediklerimden : ÜÇ FİLM..

‘Senin’ izlemeni istediklerimden : ÜÇ FİLM..

‘sana’ ve ‘arkidişlerimize’  sayısız film anlatmak istiyorum , izleyin istiyorum.. birikiyor birikiyor yazmaya fırsat bulamıyorum.. üzülüyorum.. bugün birkaç tanesini hemen kısaca sizinle paylaşayım..

birincisi majid majidi üstadın 2008 yapımı filmi ‘The Song of Sparrows’ , ikincisi bir yerli yapım ‘Kara Köpekler Havlarken’ , üçüncüsü de bir İngiliz yapımı ‘The Damned United’..

majid majidi hakkında ve onun vazgeçemediği oyuncusu ‘mohammad amir naji’ (amir naji , reza najie) uzun uzun ve ayrı yazılar yazacağım.. majid majidi hayranlıkla saygı duyduğum ve hep dilimin tutulmasına neden olan dünya ve iran sinemasının büyük isimlerinden.. uzun uzun yazacağım onun hakkında.. sadece tüm filmlerde oynayan çocukların performansı hakkında bir yazı yazılsa herhalde onlarca sayfa sürer..

‘the song of sparrows’ (avaze gonjeshk-ha) majidi’nin 2008 yapımı filmi.. filmde başrolde yine ‘mohammad amir naji’ var.. yine bir aile babası rolünde : ‘karim’..

karim bir devekuşu çiftliğinde çalışmakta ve ailesini kıt kanaat geçindirmektedir.. bir gün evden bir haber gelir , koşar eve gider.. bakar ki liseye giden büyük kızı işitme cihazını evin yakınındaki su deposuna düşürmüştür.. az biraz su ve çöp bulunan depoda mahallenin çocuklarıyla arar ve aleti bulurlar ama alet hem kırıldığından hem su geçirdiğinden çalışmaz.. küçük erkek kardeşi yüzünden su deposuna işitme cihazı düştüğünden ablası babasına duyuyormuş gibi yapar ama doğru hemen ortaya çıkar ve baba ne yapacağını şaşırır.. kızı alet olmadan duyamaz ve sınavları da yaklaşmıştır.. küçük kasabadaki hastanede tamir edilemeyeceği ve tahrana gitmesi gerektiği söylenir , tahrana gider.. kendisinden yenisi için 350.000 toman istenir.. bu para yoktur ki.. eve döner.. patrondan avans isteyecektir ama patronda şehir dışındadır.. onun gelmesini beklerken günlerden bir gün sorumluluğundaki bir devekuşunu kaçırır.. ararlar ama bulamazlar.. yanmıştır çünkü devekuşunun değeri iki milyon tomandır.. patron gelir ve malum son da gelir , iş yerinden şutlanır.. eve gider , karısına belli etmek istemez ben ayrıldım , sigortalı ve daha iyi ücretli bir iş lazım der.. bir yandan karim küçük oğlu (henüz on iki yaşlarında) hüseyin’in bir sevda halini alan balık çiftliği rüyasıyla mücadele ederken bir yandan da geçim derdindedir.. ama esas derdi kızının işitme cihazıdır..

neyse burada keseyim diyeceğim bakalım ne kadar kısa keseceğim.. film , işte bu mecra üzerinden sayısız eşsiz görüntü ve diyalogla akıp gidiyor , hiç bitmesin istiyor insan.. çünkü böyle bizim hikayemizin anlatıldığı bir film görebilmek abuk sabuklukların arasında mutlu ediyor.. ezilen insan , yoksul insan her yerde aynı insan..

her majid majidi filminde beni yerlere çarpacak kadar etkileyen sahneler vardır.. örneğin ‘baran’ filminde yağmurdan çamurlaşmış toprakta başroldeki ‘baran’ rolündeki kızın (zahra bahrami) ayakkabısının açtığı ufacık çukura düşen yağmur damlaları sahnesi ve o yağmur damlalarına bakarken ağlayan ‘lateef’..

bu filmde ise başroldeki ‘mohammad amir naji’ yine inceliğiyle , sevecenliğiyle gözlerinden akan insan sevgisiyle birçok sahnede sizi çarpıyor yerlere ama bir sahne var ki.. duymayan lisede okuyan kızını motoruyla okula götüren ‘karim’ okulun önünde tam kızı babasından ayrılacakken kızını durduruyor ve eğilip kızının ayakkabısını bağlıyor.. işte tüm umutsuzluğun , sıkıntının içinde sevginin , dayanışmanın hiç yok olmayacak şekilde tekrar tekrar yeni filizler verdiği bir film ‘serçelerin şarkısı’..

filmin müzikleri de muhteşem.. sarsıcı , benzersiz öyküyü daha da etkili kılıyor müzik.. ama müzikler arasında iki üç kere karim’in halasının oğlunun pikabından kulağınıza ‘ibrahim tatlıses’ türküleri çalınıyor.. ve ve ve karim rolündeki   mohammad amir naji , her majid majidi filminde yaptığı gibi azeri türkçesiyle bir türkü okuyor tabi ki yine bu filmde..   mohammad amir naji bir şans sinemaseverler için..

bu filmi ne yapıp edin izleyin yoksa çok şey kaçırırsınız..

 

filmden bazı replikler : 

karim : ama bu hiç adil değil.. (devekuşunun kaçmasından sonra çiftliğe döndüğünde deve kuşlarına bakarak söyler bunu..)

 

(fotoğraf : majid majidi , mohammad amir naji..)

karim  : sen orayı bin yılda temizleyemezsin..

hüseyin : temizleyeceğiz.. sonra da suyla doldurduğumuzda içine yüz bin balık koyabiliriz..

karim : yüz bin balık ne kadardır biliyor musun ?

hüseyin : şey.. yüz bin balıktır..

karim : sonra ne olacak peki ?

hüseyin : onları satar milyoner oluruz..

karim : milyoner mi ? evet doğru ya milyoner ! 

ikinci filmimiz ise bir yerli yapım : kara köpekler havlarken.. yönetmenliğini mehmet bahadır er ve maryna gorbach yapıyor.. ellerine , yüreklerine sağlık ve yolları açık olsun diyoruz.. başrollerde ‘selim’ rolünde cemal toktaş , ‘çaça’ rolünde her filminde daha da bir üstüne koyan ve performansını zirveye çıkaran volga sorgu , ‘usta’ rolünde büyük üstad erkan can var..

lüks alışveriş merkezlerinin dibindeki sanayi mahallesinde yaşayan ve otopark değnekçiliği , güvercincilik gibi işlerle geçinen selim ile çaça tanıdıkları ‘mehmet’ abilerinin kendilerine daha büyük bir iş için önünüzü açacağım demesiyle bir iş merkezinin güvenlik işi ihalesine katılmaya karar verirler.. yalnız bunu kendilerine değnekçilik yeri veren otopark mafyasının lideri ‘usta’dan gizlemeleri gerekmektedir.. çünkü haberi olursa kendilerine hiç acımayabilir.. ihaleyi alıp yırttıkları zaman güçlü olacaklardır ve ona o zaman söyleyebileceklerdir.. ancak işler hiç de istedikleri gibi gelişmez.. işin içine türk sinemasında nadir derecede az gördüğüm iyi ‘kötü karakter’ performanslarından birini gerçekleştiren  ‘kötü adam’ ‘sait’  girer.. saiti oynayan ‘ergun kuyucu’yu tebrik etmek gerekir..  onun da yolu açık olsun..

neyse filmimiz hakkında bir iki kısa şey söyleyeyim.. film kıvırmadan , yalpa yapmadan dümdüz türkiye gerçekliğini ortaya koyuyor karşınıza.. apaçık her şey ortada.. ustaların , reislerin , babaların , köşe dönmeciliğin kol gezdiği dünyamızda safça , temiz ve küçük hayaller kuran ama çevrelerinde dönen oyunun çok uzağında yaşayan selimle , çaçanın öyküsü.. ne acı bir öykü.. oysa hayalleri çok fazla bir şey değildir ; selim sadece sevdiği kızla bir an önce mutlu bir hayat yaşayacağı bir evlilik düşünmektedir , çaça ise daha güzel bir orta sınıf spor araba.. yerli yapımlar arasında film üst sıralarda yerini alacak düzeyde.. senaryosu özgün ve oyunculuklar üst seviyede.. sırıtan hiçbir şey yok filmde.. hele alp erkin çakmak ve barış diri’nin yaptığı film müzikleri yine on numara.. 19 Mart’ta sinemalarda gösterime giren filmi kaçırmayın , gidin on kez izleyin sıkılmazsınız.. anlatılan yine bizim hikayemiz çünkü.. ve son bir gıcıklık yaparak şunu diyeyim : ‘özcan alper’in ‘sonbahar’ından sonra ki bence en iyi finale sahip yerli film bu ; onun için koltuklarınıza sıkı sarılın ve volga ve ergun’un oyunculuklarına da dikkat kesilin..

 

üçüncü filmimiz ise 2009 yapımı bir  ingiliz filmi : ‘the damned united’.. ingiltereden gerçek bir futbol hikayesi.. ama kimseyi kasmadan futbolla boğmadan ; kadın , erkek , çocuk herkesin izleyebileceği (cinsiyetçilik mi yapıyorum ne , nasıl bir cümle oldu bu ya.. ‘ailece’ de gitsin öf..) nefis bir ‘ince işleme’ ingiliz sineması örneği..

bir zamanların değil halen ingiliz futbol tarihinin otoriterlerce en iyi teknik direktörü olup da ingiliz milli takımının teknik direktörlüğünü yapmayı hiçbir zaman kabul etmemiş ve 2004 yılında hayata veda etmiş ‘brian clough’un yaşam hikayesinden kesitler veriyor bize film.. jose mourinho’nun kimi taklit ettiğini öğrenmek istiyorsanız filme dikkat edin..

yönetmenliğini ‘tom hooper’ yapıyor filmin.. başrollerde michael sheen (brian clough) , jim broadbent ve timothy spall var.. sıkılmadan izleyeceğiniz kaçırılmayacak biyografik bir film.. yine de keyfiniz bilir tabi..

 

en kısa zamanda size bir manifesto , bir başyapıt olan israilli yönetmen güzel insan ‘udi aloni’nin ‘bağışlamak’ (forgiveness) filminden bahsedeceğim.. bana bazıları saydıracaktır hemen alt benliklerindeki faşizanlıklarla ama ben yine de diyeceğim : dünyada en çok sevdiğim ve hoşlandığım insanlar iranlılar , israilliler ve filistinliler.. sonsuza kadar birbirlerine düşman yapılmaya ve atılan kin , nefret tohumlarıyla ve sürekli üretilen paranoya ve yalanlarla düşman bırakılmaya çalışılan bu insanların hepsi birbirini seviyor.. çünkü hepsi kardeş ve hepsi insan.. önemli olan oynanan tiyatroyu görebilmek..

‘hepsi arkidişimiz..’   

Crockett.. 

EL SECRETO DE SUS OJOS – Gözlerindeki Sır.. – Juan Jose Campenalla

EL SECRETO DE SUS OJOS – GÖZLERİNDEKİ SIR..

 

Yönetmen : Juan Jose Campenalla

Senaryo : Eduardo Sacheri , Juan Jose Campenalla

Görüntü Yönetmeni : Felix Monti

Müzik : Emilio Kauderer , Federico Jusid

Yapım : Arjantin , İspanya , 2009

Süre : 127 dakika

Oyuncular : Ricardo Darin , Soledad Villamil , Pablo Rago , Javier Godino , Guillermo Francella , Jose Luis Gioia..

 

değerli bir arkadaşımın blog sayfasında okuyunca gittim aldım bu filmi.. onun beğenisine ve tahlillerine son derece güveniyorum..

 

hemen izledim , film gerçekten sıkı bir film , çok beğendim.. şimdi bazıları diyecek ki kardeşim sen de her izlediğini beğeniyorsun.. ama ben her filmi izlemiyorum ki , her filmi izleyecek vaktim yok , keşke olsa.. tavsiyelerden , hakkında okuduklarımdan ve hislerimle yola çıkarak genelde alıyorum tanımadığım , bilmediğim  yapımları.. 

 

oscarla adı anılan filmlere de nedense hiç sıcak bakmam.. lise yıllarımda ‘unforgiven’ı sinemada izlerken uyumamdan ve benimle arkadaşlarımın dalga geçmesinden  kaynaklanıyor belki de.. gerçekten bende bir oscarlı film antipatisi var ama nedenini hala çözemedim.. filmimiz de bu sene ki oscar ödüllerinden nasiplendi ve en iyi yabancı film ödülünü aldı..

filme tekrar geri dönersek : filmimiz güney amerika sinemasına olan hayranlığımı biraz daha arttırdı.. özellikle arjantin kökenli veya arjantin konulu filmler çoğaldı ve bu filmlerin hepsi de üst seviyede yapımlar oluyor.. el secreto de sus ojos en iyilerinden birisi.. koltuğunuza sizi yapıştırıyor ve filmden bir an olsun gözlerinizi ayıramıyorsunuz..

film 1999 yılında başlıyor.. emekli bir savcı yardımcısı olan benjamin esposito bir roman yazmayı düşünmektedir.. romanın konusu uzun süre önce gerçekleşmiş morales cinayetiyle ilgilidir.. kendisini ve hayatını oldukça etkileyen bu davayla iligili eski amiri ve çok sevdiği ama bir türlü açılamadığı irene menendez’in yanına gider.. bu konuyu irene’ye danışır.. irene eski yardımcısına önce karşı çıksa da daha sonra romanı yazması konusunda teşvik eder.. morales cinayeti savcı irene’nin de hayatına büyük etkide bulunmuştur.. bu andan sonra filmimiz geçmişe geri dönüşlerle hayli sürükleyici ve sizi koltuğunuza mıhlayacak kadar gerilimli hale gelir..

arkadaşlığın , sevginin , fedakarlığın , aşkın , adalete olan inancın güzelliklerini filme çok güzel işliyor yönetmen campanella.. bunun yanı sıra askeri darbe sürecinde ülkedeki değişimin nasıl adalet sitemine yansıdığını , kişisel hırs ve intikam istekleri için devlet gücünün nasıl pervasızca kullanıldığını da filmde işliyor campenalla..  arjantindeki askeri yönetimin nasıl insan  hayatının her milimine sızabildiğini ; nasıl insan öldürmenin olağan bir hale geldiğini ve faşizmin gözünü kırpmadan adalet mekanizmasını kendi kişisel çıkarları için nasıl fütursuzca kullanabildiklerini slogan atmadan çok güzel gösterip , o günleri hissettiriyor bizlere..

(fotoğraf : yönetmen ‘campenalla’..)

filmde özellikle öldürülen kadının kocasının karısına duyduğu büyük aşk ve onun ölümünden sonra onun için yaptıkları gerçek aşkın örneklerinden birisini veriyor bizlere.. 

filmin ana karakterleri benjamin ve irene’yi değil de bunların dışında filmde benim en sevdiğim karakter arkadaşı için çaktırmadan ölmeyi göze alan ve ölen alkolik ‘sandoval’ karakteri.. bittim izlerken sandoval’ı.. hele sandoval’ın , savcının bürosunu arayanları her defasında ‘yanlış numara burası kasap , berber , bakkal filan’ diye tersleyip telefonu kapatmaları benim ve ‘dayının’ çoğu zaman yaptığımız şeyler olduğundan gülmekten yıkıldım.. savcının bürosunda geçen sahnelerdeki diyaloglar mükemmel..

filmde bir stadyum sahnesi var ki küçük dilinizi yutabilirsiniz.. kamera gökyüzünden stadyumdaki kalabalığın içine kesintisiz şekilde inerek kahramanları buluyor ve bu andan sonra müthiş bir tek parçalık uzun kovalamaca sahnesi başlıyor..

beni etkileyen sahnelerden birisi de savcı irene ile yardımcısı benjamin’in , katile suçunu itiraf ettirmek için kurguladıkları mizansen ve katili çıldırttıkları sahne..

ama beni en çok etkileyen sahne  öldürülen morales’in karısının katilinin bir gün mutlaka tren istasyonundan evine gideceğini düşünerek istasyonda her gün sabırla beklemesiydi.. geçmişteki ve günümüzdeki bekleyişlerime götürdü beni.. sonsuz bekleyişlerime.. 

neyse filmi olduğu gibi yazmayalım buraya..  bir şey de kalmadı filmden zaten izleyeceğiniz.. şaka şaka , filmde çok yoğun ve karışık bir olay örgüsü var.. ana karakterler ve ana temalar dışında yan karakterler ve ara temalar da var..

filmdeki tek handikap son yarım  saatte artık tamamen filmin nasıl çözülebileceğini hissediyorsunuz.. senaryo burada biraz zayıflıyor ama bu benim bu filme on üzerinden on vermeme engel olmuyor.. iyi seyirler.. 

Crockett..   

 

Filmden unutulmaz replikler :

benjamin : ‘neden hiçbir şey yapamıyorum ? yirmi beş yıldır kendime bunu soruyorum ve yalnızca tek cevabım var :unut gitsin.. başka bir hayattı. bitti. sorma. başka bir hayat değildi. bu hayattı.. işte bu. anlamak istiyorum nasıl boş bir hayat yaşayabilir.. hiçbir şey ile dolu bir hayat nasıl yaşanır.. ‘

sandoval : ‘bir erkek her şeyini değiştirebilir. yüzünü, evini, ailesini, kız arkadaşını, dinini, tanrısını.. yine de değiştiremeyeceği bir şey var benjamin : tutkularını değiştiremez!’