Archive for the ‘Tadımlık’ Category

‘bahçesiyim ben siyah ve kırmızı acıların. içiyorum onları, tiksinerek kendimden, tiksinerek ve korkarak.’

BİRİNCİ SES :

 

Bundan daha acımasız bir mucize yok.

Atlarla, demir toynaklarla çekiliyorum.

Dayanıyorum.. Var gücümle dayanıyorum.

Bir işi tamamlıyorum.

Karanlık tünelin içinden çıkıp geliyor ziyaretler,

Ziyaretler, tezahürat, şaşkın yüzler.

Bir vahşetin odak noktasıyım.

Hangi acılara, hangi üzüntülere analık etmem gerekiyor?

 

Böylesine bir masumiyet öldürebilir mi insanı,

Öldürebilir mi? Özsuyumu emiyor benim.

Ağaçlar çürüyor sokakta. Yağmur çürütücü.

Dilimde tadıyorum onu, onu ve yaşanabilir dehşetleri,

Direten, ortalıkta gezinen dehşetleri, alet çantalarıyla

Yürekleri tik-tak vuran, önemsenmeyen vaftiz analarını.

Koruyan bir duvar ve çatı olacağım.

Bir gökyüzü ve iyilik tepesi olacağım. Ah, bırakın beni!

 

Bir güç büyüyor üzerimde ve eski bir inatçılık.

Dünya gibi parçalanıyorum. Karanlık,

Balyoza benzer bu siyahlık. Bir dağın üzerinde

Kavuşturuyorum ellerimi.

Hava ağır. Bu çalışmayla ağır.

Kullanıldım. Tepe tepe kullanıldım.

Gözlerimi sıkıştırıyor bu siyahlık.

Hiçbir şey göremiyorum.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ SES :

 

Suçlanıyorum. Soykırımları düşünüyorum.

Bahçesiyim ben siyah ve kırmızı acıların. İçiyorum onları,

Tiksinerek kendimden, tiksinerek ve korkarak.

Kavrıyor sonunu şimdi..

Dünya ve kolları sevgiyle açılmış, ona doğru koşuyor.

Her şeyi hasta eden ölüm sevgisi bu.

Gazete kağıdını lekeliyor ölü bir güneş. Kırmızı.

Yaşam üstüne yaşam yitiriyorum.

İçiyor onları karanlık yeryüzü.

 

Hepimizin vampiri o. Böyle arka çıkıyor bize.

Semizletiyor bizi, iyi davranıyor. Ağzı kırmızı.

Tanıyorum onu. Hem de çok yakından -

Yaşlı kış yüzlü, yaşlı kısır, eski zaman bombası.

Alçakça kullandı erkekler onu. Onları yiyecek.

Ye onları, ye onları, ye onları sonunda.

Güneş alçaldı. Ölüyorum. Bir ölüm üretiyorum.

 

SYLVIA PLATH..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ÜÇ KADIN..’ , SYLVIA PLATH, Çeviri : GÜRKAL AYLAN, ARTSHOP Yayınları, 2006, 62 Sayfa..

‘can çekişen bir varlık, biçim olarak yaşayabilmek için içerik olarak kendisini feda eder..’

“neysem o’yum.. tahakkümün bundan daha masum tınılı bir sloganı olmamıştı hiç.. benliğin daimi bir bozulma halinde, kronik bir çökmek – üzerelik halinde tutulması, günümüzdeki düzenin en iyi korunan sırrıdır.. zayıf, morali bozuk, kabahati kendinde arayan, sanal benlik, üretimdeki hiç bitmeyen yeniliklerin hızla modası geçen teknolojilerin, sürekli altüst olan toplumsal normların ve genelleşmiş esnekliğin temelde gereksinim duyduğu sonsuz uyum sağlama yeteneğine sahip olan öznedir.. o aynı zamanda doymak bilmez bir tüketicidir ve çelişkiye bakın ki asli larva haline dönebilmek amacıyla en kıytırık ‘projelere’ azim ve istekle kendisini dahil eden, ama sonra asli larva haline dönen ‘en üretken ben’ de o’dur..

o halde neyim ben? çocukluğundan beri sütün, kokuların, öykülerin, seslerin, duyguların, tekerlemelerin, cisimlerin, işaretlerin, fikirlerin, izlenimlerin, bakışların, şarkıların ve yiyeceklerin meydana getirdiği akışla iç içeyim.. ben neyim? mekâna, çilelere, atalarıma, arkadaşlarıma, sevdiklerime, olaylara, dillere, anılara, kesinlikle ‘ben olmayan’ her şeye her yönden bağlıyım.. beni dünyaya bağlayan her şey, beni ben yapan bağlantılar, beni meydana getiren unsurlar bana bir kimlik, çıkarılıp gösterilecek bir şey vermezler; belli zaman ve yerlerde ‘ben’ diyen varlığı doğuran tekil, ortak, yaşayan bir varoluş verirler bana.. uyumsuzluk duygusu benliğin sürekliliğine duyduğumuz aptalca inancın ve bizi biz yapan şeylere yeterli özeni göstermememizin basit bir sonucudur..

reebok’ın şanghay’daki bir gökdelenin tepesine kondurulmuş ‘neysem o’yum’ sloganını görmek insanın başını döndürüyor.. batı her yere en sık başvurduğu truva atını yerleştiriyor : benlik ile dünya, birey ile grup, bağlılık ile özgürlük arasındaki çıldırtan çelişki.. özgürlük, bağlarımızı koparma durumu değil, bağlarımız üzerinde değişiklikler yapmak yönündeki pratik kapasitemizdir.. aile yalnızca sakatlayan mekanizmasını değiştirmeye çalışmaktan vazgeçenler veya bunu nasıl değiştireceklerini bilmeyenler için cehennemdir.. insanın kendini köklerinden kurtulma özgürlüğü hayali bir özgürlük olmaktan öteye geçememiştir.. bizi güçlü kılan ve bir arada tutan o çok önemli şeyi kaybetmeksizin kendimizden kurtulamayız..

“neysem o’yum”, o halde sadece basit bir yalan, basit bir reklam kampanyası değildir.. aynı zamanda askeri bir kampanyadır.. insanlar arasında var olan her şeye, insanlar arasında fark edilmeden dolaşımda kalan her şeye, onları görünmez bağlarla birbirine bağlayan her şeye, tamamen yalnızlaşmasını önleyen her şeye, bizi var eden ve de dünyanın her yerinin sadece gelip geçilen bir yer, bir eğlence merkezi veya yeni kurulmuş bir şehir, bir yanıyla katıksız bir can sıkıntısı ve tutuksuzluktan oluşurken diğer yandan müthiş bir düzenden, sessizlikten, moleküler arabalar ve ideal metaların dışında hiçbir şeyin hareket etmediği donmuş bir boşluk görüntüsü ve hissi vermediğine bizleri inandıran her şeye karşı yöneltilmiş bir savaş çığırtkanlığıdır..

eğer fransa saatlik üretimde avrupa şampiyonu olmasaydı, bugün olduğu gibi anksiyete haplarının anavatanı, anti-depresan cenneti, nevrozların kabesi de olamayacaktı.. hastalık, zihinsel yorgunluk, depresyon tedavi edilmesi gereken bireysel rahatsızlık belirtilileri olarak görülebilir.. bütün bunlar sadece var olan düzenin devamına, aptalca normları kuzu kuzu kabullenmeme ve koltuk değneklerimin modernize edilmesine hizmet ediyor.. bunlar, bir yandan benim uyumlu, itaatkâr ve üretici eğilimlerimi seçiyor diğer yandan da hissettirmeden benden ayıklanması gereken şeylerin ne olduğunu belirliyor.. ‘değişmek için asla geç değildir, biliyorsun..’ ama benlik varsayımında başarısızlıklarım bir yıkıma da neden olabilir.. sonra da, bugünkü savaşta direniş eylemine dönüşebilirler.. bizi normalleştirip sakatlamak için kurulan tuzaklara karşı bir isyan, bir güç halini alabilirler..  benlik dedikleri, iç dünyamızdaki kriz yaşayan bir şey değil; sırtımıza damgasını vurmak istedikleri biçimdir.. aslında hepimiz başka yaratıklar arasında birer yaratık, benzerlikler arasında tekillikler, dünyanın bedenini oluşturan canlı bedenlerken, kendimizi keskin bir şekilde tanımlanan, tek başına, nitelikler çerçevesinde değer biçilebilir, kontrolü mümkün şeyler haline getirilmemizi istiyorlar.. çocukluğumuzdan beri bize söylene gelen şeyin aksine, zekâ uyum sağlamayı bilmek anlamına gelmiyor – ama öyle bir zekâ türü varsa bile bu köleliğin zekâsıdır.. bizi köleleştirmeyi hedefleyenlerin bakış açısına göre, tek uyum sağlayamayışımız ve bitkinliğimiz sadece sorun.. uyum sağlayamayışımız ve bitkinliğimiz aslında bize yeni suç ortaklıkları için bir başlangıç, bir buluşma noktası işaret ediyor.. tüm tahrip edilmişliklerine rağmen bu toplumun kendi amaçları doğrultusunda oluşturduğu bütün hayal ürünü şeylerden çok daha paylaşıma açık bir manzara ortaya koyarlar..

bizler depresyonda falan değiliz; grevdeyiz.. kendi kendilerini idare etmeyi reddedenler için ‘depresyon’ bir hal değil, politik ayrışmaya doğru giden bir geçit, vazgeçme, dışarı adım atmadır.. o noktadan itibaren ilaç tedavisi ve polis, uzlaşmanın tek yoludur.. tam da bu yüzden bugünkü toplum hiperaktif çocuklarını ritalin almaya zorlamakta, insanları hayat boyu ilaca bağımlı kılmakta tereddüt etmiyor ve yine bu yüzden üç yaşındaki çocuklarda bile davranış bozukluğu’ bulgulanabildiğini iddia ediyor.. çünkü benlik varsayımı her yerde çatırdamaya başladı..” 

“bugün batı m1 abrams tanklarının üstünde son ses heavy metal dinleyerek felluce’yi vuran amerikan askeridir.. o, moğol ovalarında kaybolmuş, herkesin kafa bulduğu, kredi kartına cankurtaran halatıymışçasına sarılan bir turisttir.. o, ‘go3’ oyununa iman etmiş bir ‘ceo’dur.. mutluluğu giysilerde, erkeklerde ve nemlendirici kremlerde arayan genç kızdır.. dünyadaki bütün asilerle dayanışma göstermek için – ama yenilmiş olmaları kaydıyla – yeryüzünün dört bir yanına seyahat eden isveçli insan hakları aktivistidir.. cinsel özgürlüğü olduğu sürece politik özgürlüğe değer vermeyen bir ispanyol’dur.. gerçeküstücülükten ‘viennese actionism’e kadar medeniyetin yüzüne en iyi kimin tükürebileceğini görmek için yarışan sanatçılar yüzyılının ‘modern dahisi’ önünde huşu duymamızı isteyen bir sanat aşığıdır.. ‘budizm’de gerçekçi bir bilinç teorisi bulmuş bir sibernetikçi ve hindu metafiziğiyle amatör düzeyde uğraşmanın yeni bilimsel keşiflere ilham vereceğine inanan bir kuantum fizikçisidir..

batı, çöküşüyle ilgili bütün kehanetler karşısında tek bir stratejiyle ayakta kalmış bir medeniyettir: burjuvazi işçisinden baronuna bütün olarak toplumun burjuvalaşmasına olanak tanımak için bir sınıf olarak kendisini inkâr etmek zorunda kalmıştır; sermaye kendisini bir sosyal ilişki olarak –finans kapitale ek olarak kültürel sermayeye ve sağlık sermayesine dönüşmek yoluyla- dayatabilmek için sermaye, bir ücret ilişkisi olarak kendini feda etmek zorunda kalmıştır; hıristiyanlık insanlar için yaygın bir şefkatli ve zayıf  olma emri, duygusal bir yapı olarak kendisini devam ettirebilmek için bir din olarak kendisini feda etmek zorunda kalmıştır.. batı da aynı şekilde, evrensel bir kültür olarak kendisini empoze edebilmek için özgün bir medeniyet olarak kendini feda etmiştir.. işleyiş şöyle de özetlenebilir : can çekişen bir varlık, biçim olarak yaşayabilmek için içerik olarak kendisini feda eder..”

‘GÖRÜNMEZ KOMİTE..’

‘YAKLAŞAN İSYAN..’ , GÖRÜNMEZ KOMİTE, Çeviri: R. IŞIK GÜNGÖR, SEL Yayınları, Şubat 2012, 120 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÜZÜNÇLEMELER..

..

..

..

 

rené bertelé’ye

 

Gizlice içtik

El değmemiş bardaklarda

Belki bize ayrılmış

Şarabı.

 

Gizlice içtik

Güneşi arayan

Kalabalığın ortasında.

 

Çıkışındaydık labirentimizin

Ve uzak değildi tehlikeden ellerimiz.

 

Gök mavisi tepeler içindi

Ağaçların tepeleri için

Ve aylak atmacalar.

 

Zamanımız vardı daha ve düşünüyorduk

Korumayı çayırları ta ufka kadar.

 

Gizlice sevdik

Ve biliyorduk kısa zamanda

Kurtarılamayacağını bunca sevincin.

 

Geleceğiz bir araya bir köşesinde fundalıkların

Ve göreceğiz yine denizi

Oldukça uzaktaki.

 

Dememiz gerekecek birbirimize

Ve daha da içmemiz gerekecek.

 

Sonra kucaklaşacağız gece boyunca

Ve kaplayıncaya değin çiğler

 

Bekleyerek kayalarla

Ormanların ateşini.

 

EUGÉNE GUILLEVIC..

 

‘MUTLULUK TOPRAĞI..’ , EUGÉNE GUILLEVIC, Çeviri : METİN CENGİZ, ARTSHOP Yayınları, Haziran 2006, 158 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘YALNIZ TAŞLAR AĞLAMIYOR BURDA..’

SAVAŞ ANNELERİ

 

Baktıkça savaşın korkunçluğuna

Her yeni kurban alışında bir çarpışmanın

Ne dostlardır acıdığım, ne asker dulları,

Ne de kendisi ölen kahramanın…

Ah, kadın bulur bir avuntu gönlüne,

Ve en iyi dost unutur dostunu;

Yapayalnız bir yürek var ki bir yerde ama,

Unutmaz girinceye dek mezara!

Biz ikiyüzlülerin günlük işleri

Ve onca bayağı, sıradan şeyler arasında

Baktım göz ucuyla şu dünyada birilerinin

Yürekten süzülen kutsal gözyaşlarına

Gözyaşlarına yoksul annelerin!

Yer yok yüreklerinde onların unutmaya

Ölen çocuklarını kanlı topraklarda,

Suya sarkan dalları sanki salkımsöğütlerin

Hep eğik başları, hep aşağıda…  (1855)

 

NİKOLAY ALEKSEYEVİÇ NEKRASOV

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ÇOCUKLARIN AĞIDI

 

Kardeşler, dinlerken lanetlerini umursamadan

Yaşam kavgasında tükenip giden insanların,

Acaba duyuyor musunuz onların ardından

Sessiz gözyaşlarını ve acısını çocukların?

 

‘Mutlu yaşar her canlı

Pırıltılı yıllarını çocukluğun,

Alır çılgınca yaşanan çocukluktan

Alır oyunların, sevinçlerin haracını.

Ama kısmet değil bize kırlarda,

Altın rengi ovalarda koşup oynamak:

Çeviriyoruz, çeviriyoruz, çeviriyoruz fabrikalarda

Çarkları sabahtan akşama dek!

 

Döküm çark dönüyor,

Çark uğunuyor, ve bir rüzgâr kopuyor hızından,

Baş alevler içinde, baş dönüyor,

Ve yürek çarpıyor, çevredeki her şey dönüyor:

Gözlük camlarının üzerinden bizi gözetleyen

Kırmızı burnu acımasız ihtiyar kadının,

Duvarlarda gezinen sinekler,

Duvarlar, pencereler, kapılar, tavanlar,

Giderek daha hızlı dönüyor! Başlıyoruz çıldırasıya,

Avazımız çıktığınca bağırmaya:

- Ey korkunç dönüş, biraz dur!

Fırsat ver zayıf belleğimizi toparlamaya!

Ağlamak da yararsız, dua etmek de

Çark durmuyor, çark acımıyor:

Lanet şey dönüyor- gebersen de,

Gebersen de vınlıyor, vınlıyor, vınlıyor!

 

Bu kölelik içinde, bitkin,

Sevinmek, hoplayıp zıplamak nerde!

Şimdi deseler ki hadi kırlara çıkın,

Çıkar uyurduk serilip çimenlere.

Ama dönmemiz gerek hemen eve,

Ne diye gidiyoruz ki sanki oraya?..

Tatlı geliyor evde avunmak bize:

Oysa keder ve yoksulluktur karşılayan bizi eşikte!

Orda, yorgun başı yaslayıp

Solgun annenin göğsüne,

Dağlıyoruz yüreğini zavallının

Sarsıla sarsıla ağlayarak hem ona, hem kendine..’ (1860)

 

NİKOLAY ALEKSEYEVİÇ NEKRASOV

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘YALNIZ TAŞLAR AĞLAMIYOR BURDA..’ NİKOLAY ALEKSEYEVİÇ NEKRASOV, Çeviri: ARİF BERBEROĞLU, EVRENSEL BASIM YAYIN, Eylül 2008, 96 Sayfa..

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDA..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“eğer varoluşçu bir durumdan ’gazeteci bir tavırla’ yola çıktıysam, okur beni bağışlasın.. ama farklısını yapmak benim için güç olurdu..

sabahla öğleden sonraki çalışma saatlerimin arasındaki zamanda, ostia’da bir evdeyim.. çevremde gürültü patırtıyla ya da tersine bir sessizlikte denize girenlerin kalabalığı var.. kudurmuşçasına denizdeler..

bana gelince – kendimi baskı laboratuarının sağlıksız karanlığından arıtmakla uğraşıyorum – elimde espresso.. sanki bir kitapmış gibi hemen hemen hepsini okudum..

kalabalığa bakıp kendime soruyorum : ‘cahilleşme sanatında çokça tüketilmiş halk için sıkça sözünü ettiğim bu antopolijik devrim nerede? ve kendimi yanıtlıyorum: ‘işte orada..’ aslında çevremdeki kalabalık, on yıl öncenin halkı değil, olmak istediği ve olmayı bildiği gibi en aşağılık burjuva kalabalığı..

on yıl önce bu kalabalığı severdim; bugünse bana usanç veriyor.. özellikle gençler, beni tiksindiriyor: yeni toplumun onlara sunduğu her şeye karınlarının tok olduğunda inanan bu budala ve kendini beğenmiş gençler: kendilerinin bir de neredeyse saygıya değer örnekler olduklarını sanırlar..

ve ben burada, yalnız, korunmasız, bu kalabalığın ortasına atılmış onun, bir laboratuarındaymışçasına önüme bütün ‘niteliklerini’ seren yaşamına dönüşü olmayan bir biçimde karışmış durumdayım.. hiçbir şey beni ayırmıyor ve hiçbir şey beni korumuyor.. ben bundan önceki dönemde, çok uzun yıllar önce  bu varoluşçu durumun aynısını seçtim ve şimdi kendimi bir devimsizlik içinde buluyorum: çünkü acılar sonuçsuz ve seçeneksizdirler.. diğer yandan fiziksel olarak nerede yaşamalı?

dediğim gibi elimde gazetem; onu inceliyorum ve onda yapay bir şeyler olduğu izlenimine  varıyorum..  ‘beni ilgilendiren konuların aynısını yazan bu insanlar benden ne denli farklılar.. ama bunlar neredeler, nerede yaşıyorlar? ‘beklenmedik bir düşünce, söylenmemiş ve sanırım gayet açıkça sözcükleri önüme seren bir elektrik çarpması gibi: ‘onlar fildişi kulelerde yaşıyorlar..’

espresso’da ‘fildişi kulenin içinde’ olanlara yönelik haberlerin dışında ne bir sayfa, ne bir satır ne de bir sözcük var.. (ama bu büyük olasılıkla hiçbirinde yok.. ne panaroma’da ne mondo’da, ne de günlük haftalık hiçbir gazetenin günlük habere ayrılmış sayfası var..) dikkat ve ilgiye yalnızca ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten layıktır: gerisi tümüyle: ayrıntı, sürü, biçimsizlik, ikinci sınıftır..

ve doğal olarak ‘fildişi kulenin içinde’ olan biten: yani egemenlerin ve onlarla birlikte dorukta olanların yaşantısıdır gerçekten önemli olan.. ‘ciddi’ olmak onlarla ilgilenmek demektir.. onların entrikalarını, anlaşmalarını, suikastlarını, talihlerini; ve hatta onların ‘fildişi kule dışındaki’ gerçekliği kavrama biçimlerini: böyle az saygın ve tam da ilgilenilmesi böyle az ‘ciddi’ olsa da, her şey işte bu  can sıkıcı gerçekten kaynaklanmakta..

son iki, üç yıldır ilgilerin doruktaki ünlü kişilerin üzerinde öbekleşmesi bir saplantıya dönüşecek kadar özelleşti.. hiç bu ölçüde olmamıştı..

italyan aydınları her zaman ‘fildişi kulenin içinde’ yaşamışlar; birer dalkavuk olmuşlardır.. ama aynı zamanda halkçıdırlar da, yeni gerçekçi ve bu doğrultuda uç noktada devrimcidirler: bu, onlarda ‘halk’la ilgilenme zorunluluğunu yaratmıştır.. şimdi, eğer ‘halk’la ilgileniyorlarsa; adlarını yanlış anımsamıyorsam bu da hep ‘doxa’ ve ‘pragma’ istatistiklerine göredir.. örneğin: ev kadınlarıyla ilgilenmek yakışık almaz, bunları seçmekle, çok iyi bir dalga geçilme noktasına gelinebilir: oysa ev kadınları, sanıldığı gibi gülünç kişiler değillerdir.. ve aslında espresso ev kadınlarıyla, bu anlaşılması güç, uzak, günlük yaşamın derinliklerinde yitmiş hayvanlarla –ilgilenir- çünkü bir doxa ya da pragma istatistiği, son seçimlerdeki komünist zaferde oyların hatırı sayılır bir önemi olduğunu ortaya çıkarmıştır.. bu ; erkin hiyerarşisinde depremlere neden olmuş, fildişi kuleyi titretmiştir..

‘fanfani’ ya da ‘zaccagnini’ tarihe mal olurken, ev kadınları gündelik habere sıkışıp kalırlar.. ama birincilerle ikinciler arasında derin bir boşluk, büyük bir olasılıkla anlaşılmaz bir diyakroni’ (zamandaşlık) ortaya çıkıyor..

bu boşluk, zamandaşlık neden kaynaklanmaktadır.. neden 1945’ten sonra, hep önemini koruyan gündelik şeyler, bugün bir bataklığa gömülmüş, zihinsel  bir gettoya kapatılmıştır.. tüketimin ilkeleri tarafından telkin edilen tüm olanaklı biçimleriyle  gerçekten  incelenmiş, sömürülmüş, tekelleşmiş, ama resmi tarihle hiçbir ilişkisi olmamış olması, teslim olmamış olması yani anlamlı bir şey mi..

soygunlar, kaçırılmalar, küçük yaştakilerin suç işlemesi, gece sokağa çıkma yasakları, hırsızlıklar, sermayenin yaptırımları, nedensiz adam öldürmeler mantıktan ‘dışlanmış’ bir somutlukta oldukları halde  gene de neden asla bunların arasındaki ilişki gösterilmemişti.. ‘ladispoli’de (ipsiz sapsız takımının tatil yeri) 17 yaşında iki genç, kendi yaşıtları bir diğer genci, kendilerine gereken motosiklet bujilerini vermediği gerekçesiyle tabancayla öldürücü bir biçimde yaraladılar: ve ‘paese sera’ bu gündelik olaya: ‘ladispoli’deki akla sığmazlık’ diyerek başlık atıyor..

bu, belki 65’te mantıkdışı bir şeydi.. oysa bugün normal olandır.. o başlık da : ‘ladispoli’nin olağan halleri’ olmalıydı.. ‘paese sera’daki bu zaman dışılık neyin nesidir.. ‘paese sera’nın muhabirleri roma kenar mahallelerinde silahsız bir on yediliğe rastlamanın bir ‘istisna’ olacağını bilmiyorlar mı.. neden hiçbir gazete ‘tormaroncio’da birkaç gün önce çalıntı bir ‘porsche’ nedeniyle, makineli tüfekle yapılan silahlı çatışmadan söz etmiyor.. neden hiçbir gazete, 15 yaşındaki bir gencin: ‘bir dahaki sefere seni ağzından vuracağım’ diye bağırıp, silahla bacağından vurduğu sporcu gencin yaralarının lafını etmiyor.. söylemek istediğim şu ki: neden basın, büyük kentlerde her gece meydana gelen milyonlarca suçu hasıraltı ediyor (hırsızlık ve yankesicilik de bunlara dahil) ve yalnızca artık sözünü etmemenin olanaksız olduğunu anladığını bunların arasından seçip yazıyor.. ve bunları gerçek boyutları içinde göstermeyip, bunlara kamuoyunu alıştırmaya çalışarak sunmak doğru mu..

dozajı arttırmak ve bir düzen adamı gibi incelemek istemiyorum.. gayet açık ki, ‘ipsiz, sapsız takımı’ ancak kendi temsilcilerinin on yıl öncekine göre insanca bir değişime uğradıkları sürece beni ilgilendirir.. ve bu, ikincil bir olgu değildir.. bu, bir bütün parçasıdır: ev kadınlarının da değişmesini içeren bütünsel bir antropolojik devrimin parçasıdır..

gerçek soru şudur: politik ve toplumsal sorunlarla uğraşanlardaki bu gündelik haber ve us bütünlüğü arasındaki zamandaşsızlığın nedeni nedir ve neden gündelik haberin çevresinde böyle bir ‘olgu bölünmesi’ oluyor..

‘fildişi kulenin dışında’ olan her şey, nitel yani tarihsel olarak, fildişi kulenin içinde’ olandan farklıdır: sonsuzca daha yenidir, hayret uyandırıcı bir biçimde daha üstündür.. işte bu yüzden ‘fildişi kulenin içindeki’ kodamanlar ve onları tanıtanlar –mantıksal olarak onlar da ‘fildişi kulenin içindedir’- bir oyuncu gibi davranıyorlar, gülünçler ve ölümcül, kokuşmuş birer put gibiler. kodamanlar zaten ölmüş sayılırlar –çünkü onları ‘var eden’ güç artık yok: demek ki onların yaşamları kuklaca bir sıçramaymış..

‘fildişi kulenin dışına’ çıkılırken, bu kez de yeni bir ’içeriye’ düşülür; yani tüketiciliğin cezaevine.. bu cezaevinin baş kişileri gençlerdir..

söylemesi garip ama : gerçek şu: kodamanlar, üstlerinde gülünç bir maske gibi sırıtan kleriko- faşist erkleriyle, muhalefettekiler de gelişmecilik ve hoşgörüleriyle, gerçekliğin gerisine bırakıldılar..

ekonomik erkin yeni biçimi (yani artık kilise olmadığı için klerikalist bir parti olmayan hristiyan demokrat partinin – eğer ‘moro’ izin verirse- yeni gerçek ‘ruh’u) büyüme aracılığıyla, aslı olmayan bir ilericilik ve hoşgörü biçimi gerçekleştirdi.. bu sahte ilericilik ve hoşgörünün döneminde doğan ve biçimlenen gençler bu sahteliği (yeni erkin her şeyi mahveden kinimizmi) en korkunç biçimiyle ödemekteler..

işte burada, çevremde; gözlerinde budalaca bir alaycılık, aptalca doygun bir hava, saldırgan ve yargılamaktan uzak bir serserilikle – bir acı olmadığında neredeyse eğiten bir korkuyla, bu hoşgörü yıllarında gerçek bir hoşgörüsüzlüğü yaşıyorlar..

sözünü ettiğim ‘espresso’da ‘moravia’; katil, asi bir oğlu olan, iyi bir babaya, böyle güç bir durumda, ‘oğlunu anlamaya çalışmaktan’ başka bir şey kalmıyor diyerek konuyu noktalıyor.. trajedi yaratmamak, onu öldürmemek, kendini öldürmemek ama onu anlamaya çalışmak! anladıktan sonra ne olacak.. soruyorum kendime; bu görkemli ahlaki liberalizm davranışını yerine getirdikten sonra ne olacak.. tabii ki herhalde ‘moravia’nın burada sözünü ettiği; bunu izleyen bir davranma olasılığını gerektiren, ussal yani batılı bir anlama.. diyelim ki bu baba-böceğini inceleyen bir böcek-bilimci ruhuyla- sonunda oğlunu anlamayı başarsın ve onun bir budala, bir kendini beğenmiş, bir ikircimli, bir saldırgan, bir çalım satıcı, bir suça eğilimli – ya da acınacak biçimde bir duyarlı da –olduğunu anlasın- ne yapmalıydı.. onu anladığı için sevinmeli miydi.. ama buna sevinmek tarafsızlık ve ilgisizlik gerektirir.. bunu niteleyen eyleme geçmektir.. ve bunu yapmaktan hoşlanan bir baba, o gözden düşmüş ‘laios*’ gibi tozun içinde ölü kalmaya yazgılamıştır: başka bir olasılık yoktur.. demek ki anlamak pek bir şey değildir.. tam da sonunda tozların üstünde ölüp kalabilmek için, eyleme geçmek, oğluna saldırmaktan başka bir şeyi içermez.. ben, oğulları gözlemliyorum, onları anlamaya çalışıyorum ve sonunda eyleme geçerek onların hesabına inandığım gerçekliği dile getiriyorum : ‘siz, gündelik olanda yaşıyorsunuz ve bu, gerçek tarihtir – belirlenmiş onaylanmış, konuşulmuş olmasa da – çünkü bizim sıkıntısız tarihimizden çok daha öndedir; çünkü gerçeklik ‘fildişi kulenin dışında’dır; onun yanlı yorumlarında ve daha da kötüsü caydırıcılıklarında değil, gündelik olandadır.. ama bu gündelik olan, sizden değerlerin altüst oluşunu ister, tarafımızdan yaratılan sonuçta, erk, arı üretim ve tüketim nedeniyle sahte bir mutluluktan oluşmuş kültürünü yaratmak için kendinden önceki tüm kültürleri yıkmıştır.. değerlerden yoksun kalış, sizin yön-duygunuzu yitirmenize yol açan ve sizi insancıl olarak alçaltan bir boşluğa attı.. sizin ‘kitle’niz; adına, hiçbir şeyin konuşulamayacağı ‘bir suça eğilimliler kitlesi’dir.. sizin, seçkin çevreden gelme, sütün durumdaki birkaç sosyalist ya da radikal ya da katolik aydınınız: bir yandan umutsuzluğa, bir yandan da konformizme gömülüp kalmıştır.. geleceğe doğru atılan, başından beri –sınıfsal olarak burjuva, arkaik olarak halkçı- kayıp kültürlerden daha ötede olan bir kültürün adına, ‘değişik’ bir kültür için savaşım veren birkaç kişi de komünist gençlerdir.. ama onlar, daha ne kadar bu tanrısallıklarını koruyabilirler ki?” (1 ağustos 1975, ‘corriere della sera’..)

 

PIER PAOLO PASOLINI..

 

(* laios : sophokles’in ‘kral oidipus’ tragedyasına kaynak olarak aldığı efsaneye göre, laios, ikoaste ile evlenir ve bir oğlu olur.. çocuk doğmadan tanrı sözcüsü bu çocuğun laios’a kendini öldüreceğini söyler.. kral çocuk doğar doğmaz bir uşağına verip dağa bıraktırır.. ama tanrı sözü gene de gerçekleşir.. günün birinde laios, delphoi’ye giderken yolda bir yabancıyla kavgaya tutuşur, bu yabancı kendi oğlu oidipus’tur.. oidipus, laios’u öldürür ve thebai’ye vardıktan sonra anası iokaste ile evlenir.. oidipus’un, babasını öldürmek ve anasıyla evlenmekle işlediği, korkunç günah, nasıl haber aldığı ve nasıl cezaya çarptırıldığı oidipus efsanesi ve tragedyasında anlatılmıştır..)

 

‘FİLDİŞİ KULENİN DIŞINDAN..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : FİLİZ ÖZDEM, BELGE Yayınları, Şubat 1991, 80 Sayfa..

(kitaplığımdan her zamanki gibi malum şekilde kaybolan bu nadide kitaba uzun arayışlarımdan sonra tekrar kavuşmamı sağlayan kadıköy’ün en iyi kitapçısı ‘penguen’ çalışanlarına sonsuz teşekkürlerimi ve sevgilerimi buradan da sunarım.. Crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’

 

 

 

 

 

 

 

 

sen bu sözcükleri okuduğunda, ben artık var olmayacağım.. belki ölümün ne olduğunu bilmiyorum ama eminim ki sevinçlerim, acılarım, korkularım, benim ardımdan yaşamaya devam etmeyecekler.. seninle ilgili onca kaygı, shoko’yla ilgili durmadan yinelenen onca kaygı.. bütün bunların çok yakında artık bu dünyada olmalarının hiçbir nedeni kalmayacak.. vücudum ve ruhum yok olacak.. ben gittikten, yokluğa dönüştükten saatler sonra, günler sonra bile senin bu mektubu okumana hiçbir engel olmayacak ve o sana, ben yok olduktan sonra var olmaya devam eden sana, yaşarken bana ait olan birçok konuya ilişkin düşünceleri söyleyecek.. sanki, sesimi duyuyormuşsun gibi, bu mektup sana düşüncelerimi, duygularımı, bilmediğin şeyleri söyleyecek.. sanki konuşuyormuşuz gibi olacak, sanki sesimi duyuyormuşsun gibi.. çok şaşıracaksın, ve hiç kuşkusuz acı çekeceksin, ve bana çok kızacaksın.. ama biliyorum, ağlamayacaksın.. yalnızca bakışlarında hüzün olacak, benden başka hiç kimsenin görmediği o hüzün, ve belki de diyeceksin ki : ‘sen çılgınsın sevgilim..’ yüzünü buradan görür gibiyim ve sesini duyar gibi..

işte bu yüzden, öbür dünyadayken bile, sen okumayı bitirinceye dek yaşamım bu mektupta sürecek.. onu açtığın, okumaya başladığın andan başlayarak, onda yaşamımın sıcaklığını yeniden bulacaksın.. ve on beş yirmi dakika boyunca, son sözcüğünü okuyuncaya kadar, bir zamanlar -ben henüz yaşarken- olduğu gibi bu sıcaklık bütün vücuduna yayılacak, aklın bütün düşüncelerden arındıracak..

yazarı öldükten sonra okunan bir mektup ne tuhaf! bu mektuba tutsak olan yaşam on beş-yirmi dakika sürecek bile olsa, evet bu yaşam bu kısalıkta bile olsa, sana içimdeki ‘beni’ anlatmak istiyorum.. bu çok ürkütücü olsa da, şimdi sana yaşarken hiçbir zaman gerçek ‘beni’ göstermediğimi sezinliyorum.. ‘ben’ sözcüğünü yazan bizzat benim, gerçek ‘benim..’

 

YASUSHI INOUE..

 

‘AŞKIN ÜÇ YÜZÜ..’, YASUSHI INOUE, Çeviri : AYŞE TEKSOY, TELOS Yayınları, Haziran 1996, 75 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OLANCA SESİMLE

I

 

Sözcüklerin gücünü, çınlayan sözcüklerin gücünü biliyorum,

Kalabalıkları kendinden geçiren sözcükleri değil.

Başka sözcükleri, hani ölüleri toprak fışkırtan,

Çatırdayan bir meşenin adımları gibi kefenleri görüntüleyen.

Çoğu kez, ne okunmuş, ne basılmış sözcüklerdir onlar

Atılır çöp sepetine.

Ama oradan çıkar ve ağızlarında gem dörtnala kalkarlar,

Gümbürderler yüzyıllarca, trenler gelir sürüne sürüne

Yalamak için uyuz ellerini onların.

Biliyorum sözcüklerin gücünü. Hiç değilse bunu.

Hiç değilse, bir dansın topukları altındaki gül yapraklarını.

Oysa, insan benliğiyle, dudakları ve gövdesiyle…

 

II

 

Az mı? Çok mu? Buruyorum elleri

Ve parmakları,

Kopmuş yapraklar, yel alıp götürüyor onları.

İşte böyle söküp çıkarılır gizleri

Mayıs ayında keçiyolu papatyalarının.

Ustura ve makas bırakın diken diken olsun gümüş telleri saçlarının.

Bırakın tınlasın gümüş yığını yılların.

Umutluyum, inanıyorum ki : hiçbir zaman dize getirmeyecek beni utanç…

 

MAYAKOVSKI..

 

‘SAF ŞİİR YOKTUR..’ – Yazarlar : MAYAKOVSKİ, ELUARD, BRECHT, ARAGON, NERUDA.. , Çeviriler : ERDOĞAN ALKAN, TEOMAN AKTÜREL, ESER YALÇIN, HİLAL ÇELİK, MUSTAFA ZİYALAN, DE Yayınevi, Mart 1984, 104 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yalnızlık!

ANABASE

 

V

 

“Karışmış ruhum için uzak işlere, köpek havlamalarıyla canlanmış kentlerin o yüz ateşi…

Yalnızlık! Deli dolu yanlılarımız çok övüyordu bizim tutumlarımızı, ama düşüncelerimiz şimdilik başka duvarlar altında konaklıyordu :

‘hiç kimse beklesin demedim… iğreniyorum hepinizden tatlılıkla.. hem ne demeli bu bizden çıkardığınız şarkıya?’

Ölü denizlere götürülecek bir görüntü kalabalığının  sürücüsü, gözlerimizi yıkayacak gece suyu nerde bulunur?

Yalnızlık!… Yıldız sürüleri geçiyor kıyısından dünyanın, mutfaklara katarak evcil bir yıldızı.

Birleşik kralları göğün savaş sürdürüyor çatımda ve, o yukarıların efendileri yerleştiriyor tepeme otağlarını..

Bir başıma gideyim esintileriyle gecenin, yergici prensler arasında, ‘biélide’ yıldızlarının düşüşü arasında!…

Sessizce bitişmiş ruh ölülerin ziftine! İğnelerle dikilmiş göz kapaklarımız! Övülmüş bekleyiş kirpiklerimizin altında!

Gece veriyor sütünü, iyi sakınmalı bundan, ve baldan bir parmak gezinmeli dudaklarında savurganın :

‘kadının meyvesi, ey sabâlı!…’ ele vererek en az kanayan ruhu ve kalkıp o yalın vebalarından gecenin, doğrulacağım düşüncelerimde etkinliğine karşı düşün; geçip gideceğim yaban kazlarıyla, yavan kokusunda sabahın!…

-Ha! Karangu olmakla yıldız hizmetçiler mahallesinde, bilir miydik ki çoktandır bir sürü yeni mızrak kovalıyordu çölde yazın silis tuzlarını? ‘anlatıyordun, tan…’ ölü denizlerin kıyılarında suyla kutsanış!

Sonsuz mevsim içre çırılçıplak yatanlar kalabalıkla kalktılar toprakta –kalabalıkla kalktılar ve çığrıştılar zırvadır diye bu dünya!… ihtiyar göz kapaklarını kımıldatıyor sarı ışıkta; tırmığının üstünde geriniyor kadın;

Ve yapış yapış tay koyuyor tüylü çenesini çocuğun eline, daha bir gözünü patlatmayı düşünmeyen çocuğun…

‘Yalnızlık! Hiç kimseye beklesin demedim.. canım istedi mi gideceğim oraya…! –ve giyinip kuşanmış yabancı yeni düşüncelerini, yandaşlardan oluyor gene sessizlik yollarında : gözü bir tükürükle dolu,

Kendisinde yok artık insan özü. Topraksa kanatlı tohumlarıyla, kendi tasarılarındaki bir ozan gibi , yolculuktadır…”

 

SAINT-JOHN PERSE..

 

‘ŞİİRLER..’, SAINT-JOHN PERSE, Çeviri: SAİT MADEN, TAN Yayınları, 1981, 182 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OZANLARIN YALAN SÖYLEMELERİNİN ÖBÜR NEDENLERİ

Mutlu sözünün

söylendiği an

asla o mutlu olmadığı için.

Susuzluktan ölen

susuzluğunu dile

getiremediği için.

İşçi sınıfının ağzında

İşçi sınıfı sözüne rastlanmadığı için.

Umutsuzluğa düşen biri :

‘ben umutsuz biriyim’

demeye yanaşmadığı için.

Orgazm ve organizma

aynı şey olmadığı için.

Ölüm döşeğindeki biri :

‘ben ölüyorum şimdi’

diyeceği yerde,

bizim anlamadığımız

donuk bir ses çıkardığı için.

Ürkütücü haberlerle

ölülerin başını yiyenler,

yaşayanlar olduğu için.

Sözcükler çok sonra

ya da çok önce

geldiği için.

Burada konuşup duranın

her zaman bir

başkası,

kendisinden söz edilenin ise

her zaman susan biri

olduğu için.

 

HANS MAGNUS ENZENSBERGER

 

‘TİTANİC’İN BATIŞI..’ ,  HANS MAGNUS ENZENSBERGER , Çeviri : SEZER DURU, CEM Yayınevi, 1983, 114 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“sanat yapıtı arı bir kayıtsızlıktan başka ne olabilir ki?”

“ayak seslerim can çekişiyor; korkmuyorum

düşlerle arınmış gözlerimde yüzen su perisinin

daldığı terk edilmiş pınarı görmek istiyorum yine

ve ölmekte olan arzuma eğilip

uzaklaştırmak istiyorum dudaklarını alnımdan sonsuza dek

ey seni sevdiğimi bilemeyen sen !”

 

LOUIS ALTHUSSER..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“22 ekim

 

sona yaklaşmanın estetik değeri.. her serüvenin doğal sonu, bitişlerin en düş kırıcısı, kayıtsızlığın kusursuzluğu.. sanat yapıtı arı bir kayıtsızlıktan başka ne olabilir ki? ‘birazdan gidip kutlamalara katılacağım..’ seslerin ve bakışların uzağında, kimselere açıklama getirmeksizin çöle doğru yol almak ayrılışların en kusursuzudur.. bir zamanlar görkemliyken, yaşamaktan yorulmuş, soluğu ve devimimi azalmış, ne kadar zamanı kaldığı belirsiz bir insanın sona yaklaşması gibi düşkünleşmiş ve can çekişen bir altın çağ gibi.. yağmurda, gecenin, rüzgârın başlangıcındaki hatta olası bir unutuşun eşiğinde hazırlıksızca yatışmaya bırakılan en güzel dostluklar gibi..”

 

“1 ocak

 

her şeyin bir zamanı var, konuşmanın bir zamanı ve susmanın ayrı bir zamanı (bu zamanları içtenlikle mi yoksa ustalıkla mı belirlediklerine bakarak ayırt edebiliriz insanları..) ufak bir girişimle birkaç kuramsal konu üzerine neler yazabileceğimi düşündüğüm şu bir iki gün öncesine dek böylesine yoğun hissetmemiştim bunu.. bundan böyle hiç açıklama gerektirmeyecek kadar ortada olan bir şey..

yağmur, rüzgâr, çamur, yeni yılın üçlü, yerel karşılaması.. doğadaki şaşırtıcı nöbet değişimi ve her türlü beklentiyi boşa çıkaran tuhaf bir kış (sırası geldiğinde doğal güçlerin insanlardan nasıl öç aldığını da burada belirtmek gerek..) yeniden kapanan barakada, önden, profilden, arkadan hep bildiğiniz yüzler, bildiğiniz, beklediğiniz ve yeniden karşınızda bulduğunuz.. yan yana olmak için salondaki yerlerini almış izleyicilerle sahnedekilerin durumu aynı, banklarda ya da aynı çatı altında olduklarından çok daha yakınlar birbirlerine, bütün kulakları kendi aralarında birleştiren tatsız bir müzik var ve odanın her yerinde birbiriyle kesişen bir yığın iplik.. yalnızca uzamın tutsağı olmakla kalmayıp tahtaların, sıraların, avluların, yukarının, aşağının, hatta bütün bu sözcüklerin, bütün bu göstergelerin, bütün bu renkler ve satırların da tutsağı olan insanlar.. sabah saatlerinde örümcek ağına takılan sinekler gibi çırpınan ve kurtulmaya çabalayan ve kurtulan küçük insanlar..

dünyanın ilk denizinde su yüzüne çıkan ilk adalar, suların oldukça pürüzsüz yüzeyinde ilk ufak tefek belirmeler, dipteki toprağın havanın dilindeki göstergeleri, insanlar!”

 

“10 nisan

 

.. ve bizi birbirimizden uzaklaştıran toprakları, seni büyüten ve benim bilmediğim yeni baharları ve gecenin içinde ilerleyen bir gemi gibi dünyadaki karanlık uzaklıkları saptayan bütün bu bilinmezliği hâlâ görebiliyor olsaydım, bu ülküsel çizgiyi zorlukla da olsa çizebilirdim.. uzun zamandır tanıdığım sana yeni imgeler ekleniyor şimdi, benim için yalnızca imgeler, senin için basit anılar belki de.. çatılarının üç katlı, yeşilliğinin bol ve felsefecilerinin topal olduğunu keşfettiğin ‘brive’ var örneğin, sarhoşluk; ev sahiben için şarap, senin içinse platon anlamına gelirken, sözcüklerdeki anlam belirsizliğini sanırım yine orada keşfettin; örneğin, gençliğinizin korosundan birbiri ardı sıra ayrılıp çimenleri aşarak ağacın altında bekleyen genç adama doğru giden kız arkadaşların var bir de.. (ben bütün olası kızlardan yakasını kurtarmış olan ağabeyin, gördüğün gibi, üzerinden düşen her meyvenin ardından hafifleyen bir dal gibi yeniden doğruluyor!) bir de öyküsü olmayan deniz yolculuğu var, kent adları, şu sokak adı var.. ve şimdi, duvarların daha serin tuttuğu gölgede devinimsiz nesnelerin, düşüncelerle dolu dilsiz kitapların sessizliğinde, genç bir kız, parmaklarını parlak dama tahtasının üzerine koyarak ölmüş olan ve dans eden prensesi, lal renkli elbiseleri, kadifeleri, ağır elbiseleri diriltiyor.. birkaç eski kağıdı önüne alıp onları kesen ve yeniden biçimlendiren bir adam gibiyim.. bir parça kağıt üzerindeki azıcık mürekkep, geçmişinden ona kalan tek şey bu.. bu arada, dağınık notların arasındaymış gibi sözcüklerin arasında yitip giden müziğin derinliklerden yükseldiğini duyuyor.. evlerin, ağaçların ve geçip giden ve insanları simgeleyen şu küçük çalkantının güçlükle ayırt edildiği karanlıktan geliyor müzik.. giderek yükseliyor bu arada, yüreğini dolduruyor, yüreğinde bulunan ve karşılık veren dünyayı dolduruyor, derin orman rüzgâra katılıyor! öyleyse dünyanın ayrıntısı gerçek bir ayrıntı, karanlık gökyüzündeki gösterge, çocukların eğlencesi ve korkusu.. bundan böyle senden yalnızca bu müziği, artık tek sessizliğim olan bu müziği duymak için imgelere gözümü kapayabilirim ey kardeşim..”

 

LOUIS ALTHUSSER

 

‘TUTSAKLIK GÜNCESİ..’ , LOUIS ALTHUSSER, Çeviri : ESRA ÖZDOĞAN, CAN Yayınları, 1999, 303 sayfa..