Archive for the ‘Tadımlık’ Category

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ – PIER PAOLO PASOLINI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GRAMSCI’NIN KÜLLERİ..

 

III

 

Kırmızı bir bez, direnişçilerin

boyunlarına sardıkları gibi,

ve çanağın yanında, kül rengi toprakta

bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan

o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına

düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla

kuşku arasında varıyorum mezarının başına,

rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,

yeryüzünün özgür insanlar arasında

kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,

daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,

yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında

esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede

-burada mezarların sessizliğinde- nerede

yanıldığını- ama nasıl da haklı

olduğunu duyumsuyorum kaygılı

yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde

kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de

yüzyılların ötesine uzanan

bir mülke bağlı bu ölüler

eskil egemenliğin tohumlarının

yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-

gizliden gizliye yükselen

boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri

sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde

vitrinlerin kaba ışığında yoksulların

gözlerini kamaştıran giysilerle.

bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının

beni güne yabancılaştıran

kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide

azalıyor yaşam kavgası içinde;

ve sevecek olursam dünyayı,

çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle

seviyorum, tıpkı vaktiyle

şaşkın yeniyetmeliğimde,

burjuva hastalığı burjuva benliğimi

sardığında ondan nefret ettiğim gibi :

ve şimdi –seninle- bölünen dünya,

iktidarı elinde tutan bölümün kininin,

neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,

seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,

bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında

bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından

tiksindiğim- bu dünyayı

severek…

 

PIER PAOLO PASOLINI

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : REKİN TEKSOY, NİSAN Yayınları, Ekim 1993, 32 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(‘gramsci’nin külleri’ -1957- italyan faşizminin yıllarca zindanlarda çürüttüğü ve zindanlarda 46 yaşında ölümüne sebebiyet verdiği büyük marksist düşünür ANTONIO GRAMSCI’ye adanmıştır..

ha bu kitabın yazarı büyük yönetmen ve şair pasoloni’nin sonu ne olmuştur bilmeyeniniz varsa kısaca yazalım.. ‘hepimiz tehlikedeyiz’ adlı bir röportajı ‘la stampa’ gazetesine verdikten birkaç saat sonra feci şekilde dövüldükten sonra kafası kendi arabası kullanılarak ezilerek 1975 yılında öldürülmüştür.. komünist, eşcinsel ve antifaşist ‘pasolini’ sanki kendi ölümünü yazar gibi gül biçimli şiirler adlı kitabında şunları yazmıştır :

‘diri diri yakılan,
bir kamyon lastiği altında ezilen
çocuklar tarafından bir incir ağacına asılan
ama hala alınacak yedi, sekiz canı bulunan
bir kedi gibiyim.
çünkü ölüm,
başkalarıyla iletişimde bulunamamak değil, anlaşılamamaktır başka insanlar tarafından..’

 

pasolini ve gramsci’ye bin selam olsun.. Crockett..)

‘AŞK ve İSYAN..’ – KENNETH REXROTH

PARİS KOMÜNÜ’NDEN KRONSTAD AYAKLANMASI’NA

 

Hatırla bundan önce başkalarının da olduğunu:

Şimdi istenmeyen saatler dikelirken

Ve güneş yükselirken kıpkırmızı bilinmeyen köşelerde

Ve burçlar yer değiştirirken,

Ve bulutsuz gök gürültüsü silerken sabahın izlerini

Ve ay ışığı lekelenince ve kızınca yıldızlar.

Kokuşmuş olsa da hava, askere alınan babalar,

Ölü yüzlerinizin kara kabartılarıyla;

İnsanlar fabrikalardan çıkıp işsiz güçsüz dolanıyorsa,

Hem türbinler hem eller donmuşsa;

Ve hava açıyorsa sonunda bacaların üstünde;

Şilteler perde niyetine gerilmişse pencerelere

Ve her saat hırlaması duyuluyorsa infilakların;

Gene de kalkar biri tek başına, seslenir:

‘o pek çok olandan biriyim, duydum

Buyruklar savuran seslerin yükseldiği havada;

Parlayıp meşalelere döndüğünü gördüm gövdelerin;

Gördüm öldü hayvan ve genç kız hava baskınında;

Duydum parolaların söylendiğini kör geçitlerde;

Kanın akışını hızlandırdığını duydum nefretin ve

Korkunun çöreklendiğini sinir uçlarına.

Tanıyorum o son ağır leş kurdunu;

Ve tuza düşürülmüş kısırlık baş dönmesini.

Yol aldım başım öne eğik ve isteksiz

Sarsılan yollar boyunca sıkışık yürüyüş kollarında.

Böyle asılı kalmaya devam edecek miyiz gergin göbek bağlarında

Bozuk sonlara, kokuşuncaya değin;

Karga ve kerkenez kırana dek kafataslarımızı

Ve karıncalar üşüşünceye dek organlarımıza,

Saksağanlar toplayana dek dişlerimizi?’

Bir kahraman olarak ayaklanacaklar, sayısız olacaklar,

Sonunda kimse üstün gelemeyecek onlara.

 

‘Ben pek çoktan biriyim’ diyecekler giderlerken

Ellerinde bir şey olmayacak tarihten başka.

Köprülerde ölecekler, köprü kapılarında, açılan köprülerde.

Hatırla daha önce başkalarının da olduğunu,

Sığlıklar ve köprü başları mezarlıklarla dolu.

Çiçekli çocuklar olacak orada,

Ve kuzular ve altın gözlü aslanlar olacak,

Ve gelecekte hatırlayacak insanlar olacak orada.

 

KENNETH REXROTH

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAN VE KUM

 

Şımartılmış bir sevgili varsa,

O da sendin, Garcia Lorca.

Üç kıtanın heyecanı,

Sendin o, Garcia Lorca.

Her yere yemeğe davet ediliyordun.

Bir harikaydın, Federico.

Neler geçiyordu içinden, Federico,

Dwight Fiske yerini mi alıyordu Orestes’in?

Herkes boca ediyordu sevgisini tepeden aşağı,

O hasta sevgiler, Federico,

Çelenklerinde delik deşik eden bir kurt barındıran.

Kızgın İspanya sana çıplak göbeğini gösterdi.

Sense kapkara karın boşluğunu gördün

Çökük, ıvır ıvır kurt kaynayan. Orada aşk yoktu.

Aşk yok. Bir konser programı hazırladın

Acının anlamdaşlarıyla,

Lut’un karısının sevgililerinin

Korkunç paralayıcı acısıyla

Sen kendi sezaryenli çocuğunu doğuruyordun

Her gün ve kara taşlar.

Seni hep gebe bıraktılar, Federico,

Tutkusuzluklarının kimyalarıyla,

Çirkin, yiyip yutan spermleriyle

Cerahatli, eriten kanlarıyla.

Sen canavarı gözledin, Federico,

Yeats’in çölde sürünür gördüğü hani.

Hiç gözünü ayırmadın ondan.

O da senden ayırmadı gözünü, Garcia Lorca.

Sonra bir gün kalkıp yürüdü. Bir daha

Sana hiç aldırmadı Federico.

 

KENNETH REXROTH

 

‘AŞK ve İSYAN..’, KENNETH REXROTH, Çeviri : GÜVEN TURAN, İYİ ŞEYLER YAYINCILIK, Aralık 1991, 24 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KENNETH REXROTH (1905-1982)  kimdir :

 

‘çağdaş amerikan şiirinin her zaman gündeş kalmayı sürdürmüş şairidir.. adı, öncüler arasında anılmasa da 20’li yıllardan başlayarak amerikan şiirinin geçirdiği ingiliz yazınına bağımlılıktan çıkıp çok kültürlü bir derinlik kazanmasında etkin olmuştur. şiirleriyle olduğu kadar çin, japon, eski yunan, latin, fransız ozanlarından yaptığı çeviriler ile de tanınmaktadır..

rexroth, sözcüğün en felsefi tanımıyla ‘politik’ bir şairdir.. bir partinin, bir ideolojinin bağımlısı olmaksızın ‘partizan’ bir şairdir.. önceleri belirgin olan ‘felsefi anarşistliği’ giderek yerini daha öznel bir dünya görüşüne bırakmıştır.. güncelliği yakalayışındaki yalınlığın estetiği rexroth’un şiirinin en belirgin özelliğidir.. özellikle 50’li yıllardan başlayarak, amerika’daki bütün öncü akımların ‘gurusu’ olan rexroth henüz ne amerika’da, ne dünyada hak ettiği yeri alabilmiştir.. bunda kuşkusuz rexroth’un yaşlılığında bile başkaldıran, bağımsız, kurumlaşmaya olan kişiliğinin etkisi vardır..’ (kitaptan alınmıştır..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(kitaplığımdaki binlerce kitabın arasında öyle ilginç dizayn edilmiş kitaplar vardır ki ne kadar ilginç olurlarsa olsun gördüğüm hiçbir kitap şaşırtmazdı beni.. hatta bir gün kitapçının birinde ön kapağında sadece ‘ayna’ olan bir kitap görmüştüm, içimden ‘ne etkileyici bre’ deyip dalga geçerek elime bile almadan geçip gitmiştim yanından.. oysa o kitabı gören herkes uzun bir ‘aaaaaaaaaa!’ çekip kitabı alıp mıncıklıyordu.. satışa yönelik bu tür dizaynlar hep etkili olur zaten.. kitabı alıp okumasalar bile karşısına geçip saçlarını tarayıp, makyajlarını, ya da sakal tıraşlarını yapabilirler örneğin.. komik mi, dalga mı geçiyorum.. yok, kesinlikle öyle bir niyetim yok.. nasıl olsa okumayacakları ya da birkaç sayfasını çevirip atacakları o kitap bari o işe yarayabilir.. bu aynalı kapak gibi işte yıllar önce mesela ant yayıncılıktan çıkmış kapağında üç tane kurşun deliği olan bir kitap görmüştüm.. o da gayet etkileyici kapağı olan bir kitaptı bence..

geçenlerde ‘zaferimin’ bir sahaftan aldığı kitapları beraber incelerken, bir zamanlar güzel şiir kitaplarının çıktığı ve genel yayın yönetmenliğini cevat çapan’ın yaptığı ‘iyi şeyler yayıncılık’ tarafından yayınlanmış olan ‘kenneth rexroth’un ‘aşk ve isyan’ (çeviri : güven turan..) adlı şiir kitabını elime aldım.. daha önce birkaç yerde şiirlerini okuduğum ‘kenneth rexroth’un bu kitabı beni oldukça heyecanlandırmıştı.. şiirlerine daldım hemen.. çok ufak harflerle basılmış olduğundan bir süre sonra gözlerim yoruldu ve kitabı kapattım.. kapatır kapatmaz da ön kapakta şairin isminin ve kitabın isminin bir yara bandına yazıldığını fark ettim.. evet evet bir yara bandı.. üzerinde delikleri olan gerçek bir yara bandı.. elinizle sökebilirsiniz isterseniz.. esas sürpriz ise yara bandının nereye yapıştığıydı.. kitabı tam olarak açıp kapak tarafını incelediğinizde görüyordunuz ki kitap kapağı insan derisi olarak tasarlanmış ve insan vücudunun göğüs kısmı kapağın tamamına alınmış.. bu göğüs kısmı sanki jiletle ya da kesici bir aletle defalarca kesilmiş gibi dizayn edilmiş.. arka planda alt kapağın kırmızılığı sanki kan gibi görünürken bu yaralardan birinin üzerine gerçek yara bandı yapıştırılmış ve yazar ile kitabın ismi oraya basılmış.. bu etkileyici tasarımı sanırım ‘tibet sanlıman’ yapmış, kapaktaki fotoğraf ise ‘azmi dölen’e ait.. ikisini buradan tebrik edip, teşekkürlerimi sunuyorum.. bu etkileyici tasarımla birlikte kitabın tek handikabı çok ufak puntolarla basılmış olması.. rahat bir okuma olanağı sağlamadığı gibi gözleri de hemen yoruyor.. ama yine de gerçekten hayatım boyunca gördüğüm en etkileyici kapaktı bu.. her elime alışımda sanki ilk defa görüyormuşçasına yine inceliyorum kapağı..

ha bu arada sakın bu da ticari bir düşünceyle hazırlanmış bir kitap deyip içindeki muhteşem şiirleri es geçmeyin.. ‘kenneth rexroth’ gerçekten etkileyici ve politik bir şair.. kitabın adı gibi ‘aşk ve isyan’ın yanı sıra her bir dizeden ‘paris komününden, kronştad’a, ‘ispanya’daki yaşanan acılardan, dünyanın dört bir yanındaki ayaklanmalara kadar izler bulunuyor.. acı, sevinç, ihanet, direniş ruhu, aşk gibi birçok insani ve bazen de kötü, duygu ve olayların anlatıldığı ‘rexroth’un şiirlerinin her birini tekrar tekrar okuyacağınıza eminim.. tabi bu kitabı bulabilirseniz çünkü yeniden basımının yapılıp yapılmadığını bilmiyorum.. bulursanız eğer çok şanslı birisi olduğunuza inanın.. gülüşlünüzle kalın.. Crockett..)

‘.. tıpkı iyileşmiş bir yaranın altında aranan bir kurşun gibi çok derinlerde aranması gereken bir hikâyedir bu, çünkü unutmak, olayların üstünde kabuk bağlayarak onları görmemizi engelleyen hatta nerede olduklarını bile unutturan canlı bir et parçası gibidir..’ – BARBEY D’AUREVILLY

‘öyle tutkular vardır ki durumun nazikliğiyle daha da alevlenirler ve yarattıkları bu tehlike olmadan var olamazlar… bir dönemin olabileceği en tutku dolu bir yüzyıl olan XVI. yüzyılda en fevkalade aşk nedeni, aşkın içinde bulunduğu tehlikenin ta kendisiydi.. bir metresin koynundan çıkarken hançerlenme tehlikesiyle burun buruna geliyordunuz; ya da koca, karısının o öptüğünüz ve üstünde akla gelecek her türlü saçmalığı yaptığınız manşonuyla (eldiven benzeri aksesuar) zehirliyordu sizi; ve bu dur durak bilmeyen tehlike, aşkınızı yıldırmak şöyle dursun, onu kızıştırıyor, alevlendiriyor ve dayanılmaz hale getiriyordu.. tutkuların yerini yasaların aldığı şu can sıkıcı modern yaşam biçimimizde yasada kabaca tanımlandığı gibi, ‘metresini evlilik hanesine sokmakla’ suçlanan kocaya uygulanan yasa hükmü oldukça rezil bir tehlikedir ama soylu ruhlar için sırf rezilce olduğu içindir ki, bu tehlike bir o kadar da yücedir; kendini bu tehlikeye atmakla belki de savigny, güçlü ruhları gerçekten sarhoş eden o tedirgin şehvete ulaşmaktaydı..’

‘evet.. ister inanın ister inanmayın, azizim, emin olduğum bir cinayetle lekelenen bu mutluluktaki saflığın bir gün, bir dakika bile solduğunu demeyeyim ama, gölgelendiğini görmedim.. mutluluklarının uçucu maviliğinde, kana bulanmak yürekliliğini gösteremeyen alçakça bir cinayetin çamurlu izlerini bir kez bile fark etmedim.. o hoş, cezalandırılan kötülük ve ödüllendirilen erdem ilkesini icat eden dünyanın tüm ahlakçılarını tepetaklak edecek bir şey bu, değil mi.. öylece terk edilmiş ve yapayalnızdılar, sadece benimle görüşüyorlardı ve gide gele, neredeyse bir dost olmuş bir hekimden fazla rahatsız olmadıklarından, kendilerini denetlemeyi bir yana bırakmışlardı.. beni unutuyorlar ve yanı başımda hayatımın hiçbir anısıyla kıyaslayamayacağım bir tutkunun sarhoşluğu içinde yaşıyorlardı, anlıyor musunuz.. demin siz de tanık oldunuz; şuradan geçtiler de beni fark etmediler bile, üstelik burunlarının dibindeydim.. hayatımın onlarla birlikte olduğum dönemlerinde de bundan fazla fark etmemişlerdi beni.. nazik, sevecen ama çoğu zaman mesafeli, bana karşı tutumları böyleydi işte, öyle ki onların inanılmaz mutluluklarını inceden inceye inceleyeceğim ve kendi araştırmalarım için, bir kum tanesi kadar bile olsa bir bezginlik, bir acı, haydi daha büyük konuşayım, bir vicdan azabı kırıntısı yakalayacağım diye tutturmasam, savigny’ye dönmezdim hiç.. ama yok, yok.. aşk onlardaki her şeyi, sizlerin dediği gibi ahlak ve vicdan duygusunu alıyor, her şeyi dolduruyor, her şeyi tıkıyordu; vicdan da söz ederken, şunları söyleyen eski dostum broussais’nin şakasındaki ciddiyeti ben bu bahtiyarlara bakarken anlamışımdır : ‘otuz yıl var ki didik didik ediyorum onu ama hâlâ bu küçük hayvanın tek kulağını bile bulmuş değilim..’

koca şeytan doktor torty, düşüncelerini okurmuşçasına, ‘bu söylediğim bir sav.. gerçekliğine inandığım ve broussais gibi vicdanı açıkça reddeden bir öğretinin kanıtı olarak düşünmeyin..’ diye devam etti.. ‘burada bir sav yok.. görüşlerinizi sarsmak iddiasında değilim.. beni de sizin kadar şaşırtan olaylar var sadece.. sürekli bir mutluluk, gitgide büyüyen ve asla çatlamayan bir sabun köpüğü vakası var karşımızda.. sürekli bir mutluluk zaten şaşırtıcı bir şeydir; ama suçlulukta yaşanan bu mutluluk insanı afallatıyor ve yirmi yıl oldu afallamam hâlâ geçmedi.. yaşlı doktor, yaşlı gözlemci, yaşlı ahlakçı (gülümsediğimi görünce ekledi) ya da ahlaksız, yıllardır tanık olduğu manzaradan şaşkına dönmüştür ve bunu size tek tek anlatamaz çünkü sakız gibi söylenip duran şu beylik söz ne kadar doğrudur.. mutluluk anlatılamaz.. tarif edilemez.. nasıl damarlarda dolaşan kanın resmi yapılamazsa, mutluluğun da, yaşama daha yüce bir yaşamın doluşunun da resmi yapılamaz.. atardamarların her atışında kanın dolaştığını hissederiz, demin gördüğünüz şu ikilinin mutluluğunu, nabzını nice zamandır tuttuğum o anlaşılmaz mutluluğu işte ben de böyle hissettim..’

 

‘JULES-AMÉDÉÉ BARBEY D’AUREVILLY’

‘SUÇTA MUTLULUK..’ , JULES-AMÉDÉÉ BARBEY D’AUREVILLY, Çeviri : AYSEL BORA, METİS Yayınları, Ekim 1992, 160 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’

“30.

neden kişisel özgürlük fantezilerimizin pek çoğu – tıpkı en utanmaz fantezilerimiz gibi-  kontrolünü kaybetme üzerinedir.. kendimizi ne sanıyoruz.. hayallerimizdeki kahramanlar pervasız, içinden geldiği gibi davranan, tutkulu kişiler; nefsine hâkim olamayanlar ise olumsuz idealimiz..

alt tarafı kendi özgürlüğümüzden korktuğumuzu, en iyi halimizle davrandığımız zaman hayal kırıklığına uğradığımızı, her bağlılığın fazla bir bağlılık olduğunu söylemek biraz cüretkârca olacak..

 

31.

tekeşlilik yanında daima sadakatsizliği de getirir; bir ihtimal olarak da olsa.. bu durum, sinik ya da naif, bilgiç (yani ironik) ya da salakça (yani fazla dürüst) olmadan tekeşlilik hakkında yazmayı çok güçleştirir.. sanki ardında yatanları göremezsen, kendisini de göremezmişsin gibi..

tekeşlilik hakkında yazmak, cinsel sapkınlıklar hakkında yazmak gibidir.. önemli olan yazının tondur daima.. içerik çoğunlukla bir duman perdesinden ibarettir.. örneğin, yazar haklı mı diye sormamalıyız; üslubu acı mı diye sormalıyız.. eğer öyleyse tam olarak ne yüzünden.. neye inanıyor diye sormamalıyız; onu dehşete düşüren ne diye sormalıyız..

 

47.

var olmayan bir şey uğruna mı yarıştığımızdan, yoksa bizden başka kimsenin yarışmadığı bir yarışı kazandığımızdan asla emin olamayız.. evlilikte kimin keleğe geldiğinden tam olarak emin olamama nedenimiz budur.. bizi başarı kadar yenik düşüren başka bir şey yoktur.. başarı her zaman yenilgiden daha kafa karıştırıcı, esas olarak daha ironiktir..

 

93.

Hiçbir şeyden tedavi olup kurtulamaz insan, yalnızca kafasını taktığı şeyler değişir.. belli düşünceler bize haber vermeden yok oluverirler.. aynı şekilde, insan ancak tekeşlilik sorun olmaktan çıktığı zaman gerçekten tekeşli olur : yani aşıkken..

aşık olmak, tekeşlilik sorununu onu geçersiz hale getirerek çözer.. ya da, daha doğrusu, kişinin kendi tekeşliliği sorununu çözer.. ben aşık olduğum zaman, sadakatsiz olabilecek olan ötekidir yalnızca.. ben sadakatsiz bir fiilde bulunsam bile – tuhaftır ki artık daha özgürüm bunu yapmakta- bu masum, zararsız, anlamsız olacak.. en sonunda mutlak bir tekeşli olmuşumdur.. kendi arzumun daha önceki serseriliği artık düşünülemez bile..

derin bir zevkle – ya da, başka bir deyişle, inançla – aşkımdan söz ederim, belki inanılıyordur bana.. ama gene de ötekinin sadakatine kendimi inandıracak kadar ikna edici olamam.. bir de bakarım, tekeşlilik tek kişilik bir dinmiş..

 

97.

hep aynı kalmak isteriz ve hep farklı bir şeye dönüşüyoruz.. kendimizi herkesten daha iyi aldatmamız gerek, çünkü en korktuğumuz sadakatsizlik değişim.. gözlerimiz kapalı kendimizden önde gidiyoruz; sanki ölüm orada, bizi hayal kırıklığına uğratmak üzere bekliyormuş gibi..

bu yüzden, kendimizi birine adadığımızda, zaman üzerinde istibdat kuruyoruz, saçma bir biçimde sahip çıkıyoruz ona.. böyle davranabilmek için insanın bir şeye ikna olmuş olması gerek..”

ADAM PHILLIPS

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’ , ADAM PHILLIPS, Çeviri : BÜLENT SOMAY, METİS Yayınları, Ekim 1997, 136 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

FURUĞ FERRUHZAD..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“furuğ ferruhzad’ın ismine ilk kez yıllar önce sevgili onat kutlar ustamızın bir yazısında rastlamıştım.. araştırdım, sağda solda bir iki şiirini buldum ve çok etkilendim.. ancak kitaplarına bir türlü ulaşamadım..

sonra bir gün ‘furuğ ferruhzad’ın ismiyle tekrar ‘abbas kiarostami’nin ‘the wind will carry us’ (rüzgar bizi sürükleyecek) adlı filminde karşılaşınca onun kitaplarına ulaşmanın artık şart olduğuna karar verdim..

türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını büyük çaba sarf ederek buldum ve okudum..

son olarak da ‘furuğ’un elimde olmayan iki kitabını sevgili ‘zaferimiz’ yüce gönüllüğüyle seçkin kitaplığından çekip verince elimde toplam altı kitabı olmuş oldu ve sanırım türkçe’ye çevrilmiş tüm kitaplarını okumuş oldum..

bu kitaplar genelde çeşitli çevirmenlerin ‘furuğ’un kitaplarından derledikleri şiirlerinden oluşan kitaplar.. umarım bir gün tüm külliyatı da dilimize kazandırılır..

‘furuğ’u, türkçe’ye ilk kazandırmaya çalışan onunla aynı sene doğan ve yine onun gibi erkenden kaybettiğimiz sevgili ‘onat kutlar’ ustamızdır.. çok sevdiği arkadaşı ‘celal hosrovşahi’yle birlikte ‘furuğ’un şiirlerini çevirmek için büyük emek sarf etmişlerdir..

‘furuğ ferruhzad’ 33 yıllık kısa yaşamına dört şiir kitabı sığdırmış, sinema ve tiyatro alanında da çalışmalar yapmıştır.. 30 yaşına geldiğinde iran şiirini derinden etkilemiş ve unutulmazları arasına girmiştir.. 1952 yılında tutsak (esîr), 1957 yılında duvar (dîvar), 1959 yılında isyan (isyân) , 1964 yılında ise yeniden doğuş (tevelludî diger) adlı şiir kitapları yayınlanmıştır.. ‘furuğ ferruhzad’ın 33 yıllık kısa yaşamı en verimli çağında trajik bir trafik kazasıyla sona ermiştir..

istanbul günlerdir kar altında.. aslında bu toprakların doğusunda lafı bile edilmeyecek kadar az olan bu kar yağışı istanbul’da nedense hep bir felaketmiş gibi algılanır.. ben de bu kar taarruzu (!) altında yaklaşık altı gündür evde mecburi hapis hayatı yaşıyorum.. ihmal ettiğimiz grip başımıza iş açmaya ve ciğerlere inmeye başlayınca mecburen evde tedavimizi yapmaya başladık.. bu süreçte kendimi yormadan evin iki odasına yayılmış olan binlerce kitabı elden geçirmeye, yeni bir düzenleme yapmaya çalıştım fakat elime aldığım her kitabı en az on, yirmi dakika kurcalayıp oyalanınca bizim düzenleme işi kaplumbağa hızıyla devam etti.. aynı zamanda dün gece evde hasta halimle yalnızdım.. babam ufak bir operasyon geçireceği için hastaneye yatmıştı, annem de yanındaydı.. hasta halimle evin sessizliği içinde yapayalnız kalınca hüzün çığ gibi üstüme düştü.. hasta vücudum yorgun düştü kitaplarla uğraşmaktan, gidip cam kenarına oturup, perdeleri açtım..

sokak lambalarının ışığında yağan tipinin güzelliğini görünce birden aklıma ‘furuğ’un ‘yalnızlığın hüznü’ şiiri geldi..  koştum kitaplıktan ‘furuğ’un ‘yky’den çıkan ve ‘cavit mukaddes’in mükemmel çevirisiyle dilimize kazandırılan ‘sadece ses kalıcıdır’ kitabını açtım ve ‘yalnızlığın hüznü’ şiirini okumaya başladım arkada ‘natacha atlas’ın hüzünlü sesiyle : ‘camın arkasında kar yağıyor / camın arkasında kar yağıyor / bir el, yüreğimin sessizliğine / hüzün tohumları ekiyor..’

içim ‘furuğ’un hüzünlü dizeleriyle doldu taştı.. tüm kitaplarını elimin altına aldım sabaha kadar okudum ve okumamın sonunda ‘furuğ’un elimdeki tüm kitaplarından şiirler paylaşmak istedim aylaklarla..

‘furuğ ferruhzad’ı es geçmeyin, onun dünyasını keşfetmenizi ve bulabileceğiniz tüm kitaplarını edinmenizi öneririm.. ‘furuğ’, iran’ın bereketli topraklarının bizlere armağan ettiği en önemli şairdir bence..

şiirle ve ‘furuğ’la kalın..” 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GECENİN SOĞUK CADDELERİNDE

 

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepsinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor : hoşça kal! Hoşça kal!

Gecenin soğuk caddelerinde

 

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

 

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor tenim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

 

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

 

Uzaklardan gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

 

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

 

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

 

FURUĞ FERRUHZAD 

‘SONSUZ GÜNBATIMI..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsçadan Çevirenler : ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, ADA Yayınlar, Şubat 1989, 61 Sayfa, 1600 adet basılmış ve tümü numaralandırılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

YALNIZLIĞIN HÜZNÜ

 

Camın arkasında kar yağıyor

Camın arkasında kar yağıyor

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

Sonumu böyle gördükten sonra

Saçların ağardı ey kar,

Ama yüreğime yağdın ne yazık

Mezarıma değil.

Bir fidan gibi titriyor gövdem

Yalnızlığın soğuğundan.

Süzülüyor kalbimin karanlığına

Yalnızlığın korkunçluğu

 

Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk

Ey donmuş güneş

Gönlüm ümitsizlik çölü

Yorgunum, aşktan yorgun.

 

Ey aldatıcı şeytan, şiir

Senin de sevinçli goncan kurudu,

Sonunda;

Ruhum, bu kederli uykudan uyandı.

Ondan sonra neye baktıysam

Baş döndürücü

Şarabı görüm,

Ne yazık aradığım bir rüyanın hayaliydi.

 

Tanrım, cehennemi,n kapılarını benim için aç

Ne zaman kadar gizleyeceğim yüreğimde

Cehennem sıcağı arzumu.

 

Batıda batan güneşi çok gördüm,

Ne yazık güneyde soldu

Benim batamayan güneşim.

 

Ondan sonra ne arıyordum,

Ondan sonra neyi gözetliyorum?

Soğuk bir damla gözyaşı

Sıcak bir mezar gerek benim için uyumaya.

 

Camın arkasında kar yağıyor,

Camın arkasında kar yağıyor,

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘SADECE SES KALICIDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : CAVİT MUKADDES, YKY Yayınları, Ocak 1997, 42 Sayfa, 1000 adet basılmıştır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEREKSİNİMİN YENİLGİSİ

 

bir ateşti ve söndü

yürek senin bağlarından kurtulunca

bir bağdı ve koptu

üzüncün tılsımlı camı kırılınca

 

sarılayım diye sana geldim

oysa gördüm yapraksız bir dalsın

umudumun gözünde sen

ölümün gülümsemesisin

 

ah ne denli tatlıdır

mezarının başında senin, ey gereksinimli aşk

dans etmek

ah ne tatlıdır

ey yakan ölümcül öpüş,

senden vazgeçmek

 

ah ne denli tatlıdır

senden kopup başkasına varmak

kapıyı yürek üzüncüne kapamak

cennet burdadır

yemin olsun tanrıya, bulut gölgesi ve ekin kıyısı burdadır

 

sen hiç düşünme en iyisi

beni ve harlanan acımı

ben acıdan yakınmam

ben yalazdan yanmam

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘YARALARIM AŞKTANDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, TELOS Yayınları, Mart 2002, 208 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OYUNCAK BEBEK

 

Evet, daha fazla

daha fazla sessiz kalınabilir,

ölülerin donuk ve sönük bakışlarıyla

uzun saatler, bir sigaranın dumanına,

renksiz bir çiçeğe, bardağın şekline, halıya,

düş çizgisine, ve bir duvara bakılabilir.

 

Perdeyi bir kenara iterek görebilirsin sokaktaki hızlı yağan yağmuru;

renkli uçurtmalarıyla duran çocuğu,

ve köhnemiş at arabasının

büyük gürültüsüyle sokağı terk edişini,

ama, olduğun yerde

perdenin kenarında, hem kör, hem sağır

kalabilirsin de.

Bağırabilirsin, yapay, yabancı bir sesle:

‘Seni seviyorum’.

 

Bir erkeğin kollarında hoş bir kadın olarak

iri, tok memelerinle bir deri safra gibi yayılabilirsin;

veya bir sarhoşun, delinin, serserinin yatağında

aşkı kirletebilirsin.

Bütün sırları küçümseyerek, bir bulmacayı

boş yanıtlarla çözerek sevinebilirsin,

boş yanıt, evet BEŞ veya altı.

 

Bir ömür, boynu bükük

türbe önünde diz çökerek

tanrıyı görebilirsin meçhul bir mezarda,

küçük bir sikke ile imana gelip

cami avlularında yıpranabilirsin, dua okuyan

yaşlı adam gibi.

 

Artı, eksi ve çarpma işleminde hep aynı kalabilirsin,

tıpkı sıfır gibi.

Su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin de.

 

Gülünç vesikalık siyah-beyaz fotoğraf gibi

sandığında gizleyebilirsin  güzel bir anını.

Çarmıha gerilmiş, yenilmiş bir mahkûmun

resmini, boş kalmış bir günün çerçevesine

koyabilirsin, veya

camdan gözlerle

dünyaya bakabilirsin,

oyuncak bebekler gibi.

işe yaramaz ellere dokunduğunda,

Boş yere bağırabilirsin :

‘AH ÇOK MUTLUYUM’

 

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : CAVİT MUKADDES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İBRAHİM GOLESTAN’a gönderilen mektuplardan..

“… derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum. her şeyi delmek istiyorum ve olabildiğince içime dalmak istiyorum. yerin derinliklerine varmak istiyorum. benim aşkım oradadır. tanelerin sürgün verdiği yerde, köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın kendini çürümüşlükle sürdüren noktada. benim tenim sanki onun geçici bir biçimidir. temeline varmak istiyorum. kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“… başkalarının tutsak olan benlerinden ayrı olarak kendi özgür ve dingin benine varmadıkça hiçbir şeye varmayacaksın.. kendini tam ve tüm bir şekilde yaşamını insanın ölümü ve yok oluşundan alan o güce bırakmazsan, kendi yaşamını yaratmayı başaramayacaksın.. sanat en güçlü aşktır ve insan tüm varlığı ile ona teslim olduğunda insanın onun tüm varlığına kavuşmasına izin verir..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

‘AŞK ŞİİRLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, KIRMIZI Yayınları, Haziran 2006 , Yayıma Hazırlayan : FAHRİ ÖZDEMİR, Kitaptaki seçkinin çevirileri : FAHRİ ÖZDEMİR, HAŞİM HÛSREVŞAHİ, ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, CAVİT MUKADDES, 146 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVMEKTEN

 

bu gece gözlerinin göğünden

şiirime yıldız yağıyor

kâğıtların beyaz sessizliğinde

kıvılcım ekiyor pençelerim

 

sıtmalı, divane şiirim

arzuların yarığından mahcup

yeniden yakıyor vücudunu onun

ateşlerin ebedi susuzluğu

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

karanlıktan sakınmak niye

gece elmas damlalarıyla doludur

geceden geriye kalansa

sarhoş eden leylak kokusudur

 

ah, bırak kaybolayım sende

benden iz sürerek bulamasın artık kimse izimi

yakıcı ruhun ve nemli ahın

şarkımın gövdesinde essin dursun

 

ah bırak bu açık pencerenden

rüyaların ipkeleri üzerinde uyuyarak

ışıltılı bir kanatla uçayım

dünyanın hisarlarından geçeyim

 

hayattan ne istiyorum biliyorsun

ben sen olayım, sen, tepeden tırnağa sen

bin defa gelmek mümkün olsa dünyaya

her defasında sen, her defasında sen

 

bir denizdir bende saklı olan

ne zaman güç bulacağım saklamaya kendimi

keşke sana bu korkulu tufanı

anlatacak gücüm olsaydı

 

öyle doluyum ki seninle

çöllerde koşmak

dağa taşa vurmak başımı

gövdemi dalgalara atmak istiyorum

 

öyle doluyum ki seninle

kendimden döküleceğim toz gibi

bastığın yere baş koyacağım usulca

uçarı gölgene asılıp kalacağım

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘YERYÜZÜ ÂYETLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsça aslından çeviri : MAKBULE ARAS, CAN Yayınları, Şubat 2008, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUVAR

 

soğuk anların ivmeli geçişinde

yabanıl gözlerin senin,

kendi suskunluğunda

çevreme duvar örüyor

 

kaçıyorum senden yol sapaklarında

kırları ay ışığı tozunda göreyim diye

yıkanayım diye ışık pınarlarında

sıcak yaz sabahının alaca sisinde

eteklerimi kır çiçekleriyle doldurayım diye

köy kulübeleri damından horoz sesleri duyayım diye

kaçıyorum senden, çöl ortasında ölesiye

yeşilliklere basayım diye

otların soğuk çiyini içeyim diye

kaçıyorum senden, terk edilmiş bir kıyıda

karanlığın bulutunda yiten kayalar üstünden

deniz fırtınalarının dönen danslını göreyim diye.

 

uzak bir günbatımında

yaban güvercinler gibi kanatlarımın altına alayim diye

gökyüzünü, dağları, kırları,

kuru çalılar arasından

çöl kuşlarının sevinç şarkılarını

duyayım diye

kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

 

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

 

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

 

ben oradan,, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü.

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘SES, SES, YALNIZ SES..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, KAVİS Yayınevi KAR Kitaplığı, Şubat 2011, 116 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“teldeki bir kuş gibi / eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi / kendimce denedim özgür olmayı..” – LEONARD COHEN

ERKEKLER VE KADINLARA SAHİP OLAN ERKEK VE KADINLARA

 

Biz dünyaya aşıklar olarak gelenler

Sizi hiç bağışlamayacağız

Gövdelerimizi ve zamanımızı harcadığınız için

 

Bir şiir üzerinde çalışmayınca

Cezalandırılıyorum

Ya da bir şey keşfetmeyi deneyince

Ben kölelerden biriyim

Siz de işverenlerden

Bu yüzden nefret ediyorum işinizden

 

Herkesin

Devrime ihanet etmek için

Ayrı bir yolu vardır

Bu da benimkisi

 

Ölüyorum

Sen benim için

Ölmedin çünkü

Ve dünya

Hala seni seviyor

 

Bunları yazıyorum çünkü

Biliyorum öpüşlerin

Ölü doğuyor

Sana dokunan şarkılarda

 

Hayatında bir amaç olmak istemiyorum

Yalnızca düşüncelerin arasında

Kaybolmak istiyorum

New-York şehrini dinlediğin gibi

Uykuya daldığın zaman

 

Beni şiire çeken

Şiirlerden birini

Okumak istiyorum sana

Tek bir dize bile anımsamıyorum

Ya da nerede arayacağımı

 

Aynı şeyler

Parayla da oldu

Kızlar ve sohbet geceleriyle de

Nerede o şiirler

Beni uzaklaştıran

Sevdiğim her şeyden

 

Burada dikilip kalmak

Seni bulmak düşüncesiyle çıplak

 

LEONARD COHEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİÇ YOLDAŞI OLMAYAN KALP

 

Şimdi seni acı ve umutsuzluğun öte yanından

Selamlıyorum, öylesine geniş ve paramparça bir aşkla ki

Sana her yerde ulaşılabilir.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık

Beşiği hâlâ boş anne için söylüyorum bu şarkıyı,

Yoldaşı olmayan kalp, kralı olmayan ruh,

Dans edecek bir şey bulamayan

Baş balerin için.

Yaklaşan utanç günleri boyunca, yabani sıkıntıyla dolu

Geceler boyunca, vaatlerin hiçbir işe yaramasa da,

Yine de yerine getirmelisin onları.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık,

Beşiği hâlâ boş anne için yerine getirmelisin.

Yoldaşı olmayan kalp,

Kralı olmayan ruh,

Dans edecek

Bir şey bulamayan baş balerin için. 

LEONARD COHEN

“ŞARKILAR, ŞİİRLER..” , LEONARD COHEN , Çeviri : MUSTAFA YILMAZER, AYRAÇ Yayınevi , Mayıs 1996, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“soluk alıp verir gibi çekerim : sonsuzluk ve bir gün..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gabrielle schulz : son filminiz “sonsuzluk ve bir gün” daha öncekilerden daha duygusal ve şahsi.. bu film bir otobiyografi mi..

theo angelopoulos : benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir.. deneyimlerim ve gördüğüm rüyalar.. bazıları zihni meşgalelerime, bazıları gerçek hayatımdaki olaylara daha yakındır.. orada burada okuduğum sözcükler ve cümleler vardır.. “sonsuzluk ve bir gün”, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama, düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.. son filmlerim hep yaratma sürecindeki oyuncular ve krizler üzerine olduğundan otobiyografik yanı daha ağır basmaktadır.. eğer ısrar edecek olursanız, “megalexandros”tan sonra ve “kitara’ya yolculuk”la başlayan bütün filmlerimin belli bir derecede otobiyografik olduğunu söyleyebilirim.. aslında yaptığım altı filmi iki ayrı üçlü olarak ayırıyorum.. benim için “kitara’ya yolculuk” tarihin suskunluğu’dur.. “arıcı” sevginin suskunluğu, “sisli manzara” ise tanrı’nın suskunluğu’dur.. “sisli manzara”da küçük çocuk, ablasına, “sınırların anlamı nedir..” diye sorar.. ondan sonraki üç filmde onun sorusuna bir cevap bulmaya çalıştım.. “leyleğin adımı” ülkeleri ve insanları ayıran coğrafi sınırlarla ilgilidir.. “ulysses’in bakışı” insan vizyonunun sınırlarından, hatta kısıtlamalarından söz eder.. “sonsuzluk ve bir gün” hayat ile ölüm arasındaki sınırları tartışır..

gabrielle schulz : bu filminizin kahramanı şair “alexander” derin bir kriz içindedir.. bütün ömrünü geçirdiği deniz kıyısındaki evinden ayrılmak zorundadır.. ağır hastadır ve ertesi gün ameliyat olmak üzere gireceği hastaneden sağ çıkamayacağını bilmektedir.. bu durumdayken küçük arnavut çocuğuna rastlar ve onunla birlikte hayatının önemli anlarında bir yolculuğa çıkar.. bize “alexander’ın iç çatışmasını anlatabilir misiniz..

theo angelopoulos : filmin tümü zaman içinde, günümüzde ve geçmişte sürekli bir yolculuktur.. gerçek ile hayal arasında kesin sınırlar yoktur.. “alexander”ın yolculuğu gerçekte başlar.. çocuğu, çocukları zengin ailelere satan bir çetenin pençesinden kurtarır.. ancak zamanda belli bir noktaya kadar yolculuk, içsel bir yolculuktur.. örneğin, ikisi birlikte arnavutluk sınırına vardıklarında.. sizler içindeki sahneyi hatırlarsınız; tel örgüye asılı insanlar vardır.. kuşkusuz sınır öyle değildir.. bu olaylar ve görüntüler sadece “alexander”ın hayalindedir.. bu bir hayaldir.. tehdit edici dikenli teliyle sınır “alexander”ın içindedir.. çocuk sadece onun iç çatışmasıyla yüz yüze gelmesine yardımcı olur; ona hayatının önemli anlarında yolculuğa çıkması, ölmüş karısı “anna”yla mutlu anlarını hatırlaması için bir sebep verir..

gabrielle schulz : bir monologda “alexander”, “hiçbir şeyi tamamlamamış olmaktan pişmanım” der.. bu monologda kendimizden mi söz ediyordunuz..

theo angelopoulos : hiçbir şeyi istediğim şekilde bitiremediğimi itiraf ederim.. hep fiziksel ve duygusal engeller, beni tam bir tatmine erişmekten alıkoyan engeller olmuştur.. yüzeysel bir bakışla, “alexander” hiçbir şeyi tamamına erdiremeyen bir insana benzemektedir, ancak kendi içine bakmaya başladığında, hedeflerinin hep elde ettiği sonuçlardan büyük olduğunu görür.. ben de kendi payıma aynı şeyi söyleyebilirim..

gabrielle schulz : daha önce bu filmin hayat ile ölüm arasındaki sınırlar hakkında olduğunu söylediniz.. ama aynı şey “arıcı” için de söylenebilir..

theo angelopoulos : aynı şey değil.. “arıcı”da kahraman ölmeye karar verir.. “sonsuzluk ve bir gün”de “alexander”, ölümü aşmasına izin verecek bir köprü bulmayı umar ve bu köprünün kendisi yaşasa da yaşamasa da onu canlı tutacak sözcükler olduğuna inanır..

gabrielle schulz : zamanın sizin gözünüzdeki anlamı nedir..

theo angelopoulos : “zaman, bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur..” filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler.. en önemli soru şudur : ‘yarın ne kadar sürecek..’ ve cevap : ‘sonsuzluk ve bir gün..’ talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşabiliriz..

gabrielle schulz : bu filmdeki rol dağılımı.. “bruno ganz”a nasıl karar verdiniz ve “ahilleas skevis” adındaki çocuğu nasıl buldunuz..

theo angelopoulos : senaryo bittikten sonra aklımda “marcello mastroianni” vardı.. “arıcı”da birlikte çalıştıktan sonra çok yakındık birbirimize.. “ulysses’in bakışı”nda oynayamadığı için düş kırıklığına uğramıştı ve rol için ideal görünüyordu.. italya’da sahnedeyken kendisine rastladığımda sağlığının çok bozuk olduğunu gördüm.. bunu kendisine söyleyemezdim ama sonunda o bana oynayamayacağını söyledi.. bu onu son görüşüm oldu.. kısa süre sonra da öldü.. “ganz”ı paris’te sahnede “ulysses”i oynarken gördüm ve bunun hayırlı bir işaret olduğunu düşündüm.. hele rol için düşündüğüm tipe çok benziyordu.. çocuğa gelince, birlikte çalıştığım insanlara benzer deneyimleri yaşamış birini istediğimi söyledim.. pek çok kişiyi denedik, bir gün “ahilleas” içeri girdi.. o anda aradığım kişiyi, bulduğumu anladım.. gerçekten de kendisi en iyi seçim olmanın yanı sıra bütün film boyunca gerçek bir profesyonel gibi davrandı..

gabrielle schulz : bu filmde “ganz” gibi yunanca konuşmayan ama yunanlı karakterleri oynayan aktörlerle bir sorununuz oluyor mu..

theo angelopoulos : “mastroianni”yle nispeten kolaydı. kendi sesiyle oynamakta ısrar ederdi ve yunanca diyalogları doğru telaffuz etmesini öğrenmişti.. “harvey keitel”la daha güçtü ama “ulysses’in bakışı”ndaki karakterin bir mazereti vardı; uzun yıllar amerika’da kaldığı için çoğunlukla ingilizce konuşabilirdi.. “ganz” çekimde almanca konuştu -en rahat konuştuğu dil odur- , bir yunan aktörüne dublaj yaptırttık.. aslında onun ağzından başkasının sesinin çıktığını duyunca hâlâ huzursuzluk duyarım..

gabrielle schulz : geçmiş filmlerinizin özellikle hatırladığım bir sahnesi var.. “sisli manzara”da küçük kızın, ‘korkuyorum’ demesi.. oğlan ‘korkma, sana bir hikâye anlatacağım’ der.. ‘başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi..’ sis dağılır, ufuk görünür ve çocuklar bir ağacın gövdesine sarılırlar.. filmlerinizle kaosa biraz ışık getirmeye mi çalışıyorsunuz..

theo angelopoulos : evet, film yapma sebebim bu.. ben misyoner değilim.. insanları eğitmek istemiyorum; kaostan aydınlığa giden bir yol bulmak istiyorum.. değerlerin artık var olmadığı karışık bir dünyada.. karışıklık ve yönünü şaşırmışlıkla melankoli el ele gidiyor.. ama insanalar kendilerine hâlâ aynı soruyu soruyorlar.. nereden geldim, nereye gidiyorum.. hayat, ölüm, sevgi, dostluk, gençlik ve yaş hakkında sorular..

sözünü ettiğiniz sahnenin sonu özgün haliyle daha karamsardı.. çocukların sisin içinde kaybolmalarını istiyordum.. ama senaryoyu okuyan kızlarımdan biri, ‘çocukların babaları nerede.. evleri nerede..’ diye sordu.. bunun üzerine daha iyimser bir son yazdım.. iki çocuk yolculuk boyunca kendi dünyalarına inanmayı öğrenirler.. ayrıca, ilk bakışta görülmeyen şeyleri görmeyi de..

her neyse, ben zamanımızın karışıklığından çıkma yolları bulabilmemiz konusunda aynı derecede karamsar ve iyimserim.. ama insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum.. hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir..

gabrielle schulz : filmlerinizin ana motifi yunanistan kırsalı.. manzaraları bir kadastrocu gibi ölçüyorsunuz âdeta, sonra da anlar aracılığıyla karakterlerinizin duygusal yansımalarını açıklıyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanlılar bana çok kere şunu sormuşlardır : bu manzaralarda görülen yerler nerede.. aslında filmlerinde gördüğünüz manzaralar yoktur.. doğru, bazı kısımları gerçektir.. ben yunanistan’ı karış karış dolaştım.. bu yolculuklarda hoşuma giden yerler keşfettim : bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy.. bütün bunları bir kolaj içinde topluyorum.. kimi zaman renkler, kimi zaman biçimler birlikte uyum sağlıyor.. bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum, böylece hayalimi bir tuvale yansıtıyorum.. ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim; kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum.. sonuç ikisinin arasında bir şey  oluyor.. sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru var : kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim..

gabrielle schulz : şiirden söz ettiniz, “sonsuzluk ve bir gün”de on dokuzuncu yüzyıl şairlerinden yunanistan’ı dolaşıp şiirleri için sözcük satın alan “dyonisios solomos”un harika bir hikâyesi var.. bu gerçek bir hikâye mi..

theo angelopoulos : kısmen.. “solomos” büyük bir şairdi, iyonya adalarından bir soylunun oğluydu, zamanında italya kültürünün ve aşağı sınıftan bir kadının etkisi altında kalmıştı.. proleter köklerini kesmek isteyen babası, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken onu eğitimi için bir italyan manastırına gönderdi.. “solomos” orada yetişti, tam eğitimini tamamlamak üzereyken ve italyanca şiir yazmaya başlamışken yunanlıların türklere karşı ayaklandıklarını duydu.. çocukluğunun anlarını, annesini, annesinin kendisine söylediği şarkıları hatırladı ve yurduna dönüp milli mücadeleye katılmaya başladı.. ancak bir şair olduğu için elinden yazmaktan başka bir şey gelmezdi.. devrimci şiirler, kahramanların ölümlerine ağıtlar yazması, unutulmuş özgürlük imajını canlandırması gerektiğini düşündü.. yunanca’sı çok kıt olduğundan ülkede dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri toplayıp defterine yazdı.. gerçek budur işte.. her sözcüğe para  vermesini ben uydurdum.. burada benzetme açıktır.. ana dilimiz, tek gerçek kimlik kartımızdır.. “heidegger”in bir sözü vardır : “tek meskenimiz, dilimizdir..” her sözcük onu kullanana yeni kapılar açar ama o kapıdan geçmek için bedelini ödemeniz gerekir..

gabrielle schulz : filmlerinizin her birinde öne çıkan ve insanın soluğunu kesen tılsımlı, unutulmaz anlar var.. bu filmde, o yağmurlu gecede selanik’teki otobüs yolculuğu..

theo angelopoulos : bu sekans senaryo da çok farklıdır.. perdede gördüğünüz setteki doğaçlamanın sonucudur.. özgün halinde hem görüntü hem de ses olarak da çok gerçekçi bir sekans olacaktı.. ama çekerken buraya zamanın durduğu hissini vermemin daha doğru olacağını düşündüm.. özgün sahnenin değişme sebebi buydu..

gabrielle schulz : filmlerinizde yolculuklar ve eve dönüşler çok sık yer alıyor.. bunların sizin için anlamı nedir..

theo angelopoulos : yolculuk değişiklik, yeni başlangıçlar getirir.. kendinizi daha iyi tanırsınız.. ben yolculuğa çıktığımda iç dünyamda dolaşırım.. yolculuk arzum aynı zamanda dönüş isteğimi de belirtir..

gabrielle schulz : yunanistan sizin yurdunuz mudur.. yoksa kendini bütün ömrünü sürgündeymiş gibi geçirdiğini söyleyen “alexander” gibi mi düşünüyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanistan’da hâlâ kendi yurdunu arayan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi.. hep bunu hissettim ve sebebini bilmiyorum.. kendi içimde tekrar sınırlar aşıyorum.. ve soru hâlâ aynı : hedefime varana kadar daha kaç sınır aşacağım.. yunanistan’da kendimi yabancı hissetmeme rağmen buradan ayrılamam.. her yerde aynı duygulara kapılacağımdan eminim..

gabrielle schulz : bir keresinde soluk alıp verir gibi film çekiyorum demiştiniz.. nasıl soluk alıp verirsiniz..

theo angelopoulos : film çekerken hiçbir şeyi zorlamam.. zaman mekân, mekâna da zaman katmak için çok uğraşırım.. çekim sırasında soluk alıp vermeye zaman tanırım..

gabrielle schulz : cannes’ın en büyük ödülü altın palmiye’yi neden “ulysses’in bakışı”na değil de, “sonsuzluk ve bir gün”e verdiklerini anlayabiliyor musunuz..

theo angelopoulos : altın palmiye’yi almak bir kadınla buluşmaya benzer.. “ulysses” ile ben randevu yerindeydik, ama palmiye gelmedi.. bu defa herhalde beklemediğim için olacak, geldi işte..

Theo Angelopoulos

Röportaj : “Theo Angelopoulos” – “Gabrielle Schulz”, Şubat 1999 , Die Zeit..

“THEO ANGELOPOULOS” , Derleyen : “DAN FAINARU”, Çeviri : “MEHMET HARMANCI”, AGORA Yayınevi, Şubat 2006, 199 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Lili Brik’e Mektuplar..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“lilik,

kolya’nın yanında cevap veremediğim için şimdi yazıyorum.. hemen yazmalıyım ki, sonradan sevincim olup biteni anlamamı engellemesin..

mektubun bana, şöyle ya da böyle güvenmeye cesaret edemediğim, etmek de istemediğim umutlar veriyor; çünkü bana karşı takındığın eski tutuma bakarak yapılacak her türlü hesap yanlış olur, yeni bir tutumsa ancak beni şu andaki kişiliğimle görmeyi öğrendiğin zaman doğabilir..

benim o değersiz mektuplarımı da hesaba katmamalısın, katamazsın, çünkü ortak yaşamımızla (böyle bir şey varsa tabii) ilgili kararları ancak 28 şubata doğru vermeliyim, verebilirim.. bu dediğim yüzde yüz doğrudur, çünkü yaşamımızla ilgili kesin bir karara hemen şimdi varabilme hak ve olanağına sahip bulunsaydım, bu kararın doğruluğunu sana gösterip inandırabilseydim, soruyu bana bugün sorar, karşılığını da yine bugün verirdin.. ve ben, bir anda mutlu bir adam olur çıkardım.. bu düşünce de çökerse, bunca iğrençliğe dayanmak gerektiği konusundaki güç ve inancımı yitirirdim..

küçük bir çocuğun şiirsel öfkesiyle saldırdım mektubuna..

yalnız şunu bilmelisin ki, 28 şubatta, yepyeni bir adamla karşılaşacaksın.. onunla senin arandaki her şey geçmiş kuramlara göre değil, 28’inden sonra uygulanacak yeni tutuma, ‘edimler’e, senin ve onun edimlerine göre biçimlenecek..

bu mektubu sana yazmak zorundayım, çünkü şu anda, senden ayrılalı beri görmediğim kadar şiddetli bir sinir bunalımı geçirmekteyim..

seni nasıl sevdiğimi, bu mektubu hangi duygularla kaleme aldığımı anlayacaksın..

bir zamanlar epey sevimli, neşeli bir oğlan olduğumu işittiğin biriyle yapacağın serüven dolu, küçük bir gezintiden korkmazsan, yaz, hemen iki satır yaz bana..

yalvarıyor, dört gözle bekliyorum.. kapıda, ‘anuşka’yla göndereceğin iki satırı bekliyorum.. senden karşılık almadan yaşayamam.. seni tehlikeli bir arkadaşlığa karşı ‘uyaran’ can sıkıcı bir ahbaba cevap verir gibi yaz bana : ‘hadi oradan, üstünüze görev değil bu sizin : ben bu işten hoşlanıyorum..’

büyük bir ihtiyaç duyduğum zaman yazabilmeme izin vermiştin, o büyük ihtiyaç şimdi belirdi işte..

kendi kendine : ‘iyi ama, neden hâlâ mektup yazıyor, her şey açık seçik ortada diyebilirsin.. böyle bir şey düşünürsen, durum iyi demektir.. başın bunca kalabalıkken yazdığım için bağışla beni : mektubumun sinirliyken, hayal gücüne dayanılarak yazılmasını istemedim.. yarınsa, öyle olacaktı.. ömrümün en ciddi mektubu bu.. mektup değil ‘yaşamın’ ta kendisi..

bütün varlığımla yalnız serçe parmağını sıkarım..”

 

ÇEN (Mayakovski..)

 

‘bundan sonraki mektup, daha şimdiden, 27’sindeki bir adamın mektubu olacak..’

(moskova, ocak başı, 1923)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“sevdiğim, sevgili lilionok,

bundan böyle sana geceleyin mektup yazmayı ya da seninle ilgili şeyler yapmayı kesin olarak yasakladım kendime.. o saatlerde hep azıcık çılgın oluyorum çünkü..

senden aldığım iki satırlık mektuptan sonra, bende bir ‘gevşeme’ belirdi, şimdi artık oturup sakin sakin yazabilirim sana ve yazmak da istiyorum..

buluşmalarımız sırasında, kafam benim değil sanki, kendi kendimden tiksiniyorum..

ayrıca, bunun bana zarar verdiğini de biliyorum.. bu durumda hiçbir işe yaramadığımı, kimseye yararım dokunmadığını anlıyorsun sanırım..

korkma, yavrum.. bir daha öyle olmayacağım.. eğer öyleysem, senin o minik gözlerine görünmemeye çalışacağım..

bir şey daha var : senden zorla sevgi dolu sözcükler koparmaya çalışırsam, sakın korkma benim minik güneşim.. onları özellikle ben dertlenmeyeyim diye yazdığını biliyorum.. onlara dayanarak hayal kurmuyor, senin yönünden herhangi bir ‘bağlanma’ uydurmuyor, onlar aracılığıyla bir sonuca varmayı ummuyorum..

üzme kendini, rahatına bak.. günün birinde beni yine bütün sözleşmelerin dışında, bütün o garipliklerimden arınmış olarak beğenirsin belki..

başın üstüne yemin ederim ki, bütün kıskançlıklarıma rağmen, onlarla birlikte, şen ve esen olduğunu öğrendiğim zaman büyük bir mutluluk duyuyorum..

bu mektuplardan ötürü fazla azarlama beni..

seni ve küçük kuşları öperim..”

 

Senin ÇEN’in..’ (Mayakovski..)

(Moskova, Ocak ortası, 1923..) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“benim canım lilionok’um, sevgilim, sevgili güneşçiğim.

şu salak ‘liovka’ dün, benim o boktan sinirlerimle ilgili öyküler anlatıp canını sıktı galiba (inşallah ‘galiba’dır).. sen neşeli olmaya bak.. sen neşeli olursan, ben de olurum.. beş para etmeyen , incir çekirdeğini doldurmaz şeyler bunar… bugün, azıcık üzgün olduğunu öğrendim.. yapma, ‘luçik’ yapma..

eğitilmiş bir adamın, sensiz yaşayamayacağını anlıyorsundur sanırım.. ama bu adamın seni görebilme konusunda ufacık umudu varda, çocuk gibi sevinir, ayakları yerden kesilir.. azıcık gülesin diye, bunun on katı bir armağan verebilirim sana..

beş küçük mektubun var bende, ölesiye seviyorum onları, yalnız en sonuncu, hani şu üstünde ‘teşekkür ederim, volossik’ yazılı olan beni üzüyor, öbürlerinde birkaç cümle daha var, bunun için de onları yeğliyorum..

benim bu sersemce mektuplarım seni pek çok kızdırmıyor demek.. kızdırıyorlarsa bile kızma, en büyük sevincim onlar çünkü..

her yere seninle gidiyor, her yazdığımı seninle yazıyor, senin o yumuşacık adını söyleye söyleye uyuyorum ve bu hep böyle..

kuduz bir köpek tarafından ısırılmaktan korkmazsan, öperim seni..”

 

Senin ÇEN’in (Mayakovski..)

ya da Oscar Wilde,

ya da Cillon mahpusunun ta kendisi..’

 

‘parmaklıkları ardında –

zindanımsın, – bir deri bir kemik.. (bir deri bir kemik kalan benim, ama gerektiğinde, senin için palazlanırım..)

hep beni sev, beni düşün.. ‘çapraz gaga’yı öp benim yerime.. uslu durmasını söyle – bak, ben nasıl uslu oturuyorum..’

(Moskova, okuma hapishanesi,19.01.1923..)

“LİLİ BRİK’e MEKTUPLAR..” , VLADİMİR MAYAKOVSKİ, Çeviri : BERTAN ONARAN, DE Yayınevi,232 Sayfa, Ekim 1970..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kapılar sizin kibiriniz bende olmayacak, yeryüzü üstünde adımlarımın sesini sonsuzlukların tecavüzüne tercih ediyorum..’ – antonin artaud

“hayır, intihar daha bir varsayımdır.. bütün gerçeklikten olduğu gibi intihardan da şüphe etmek hakkına sahip olduğumu öne sürüyorum.. şu anda ve yeni bir emre kadar korkunç bir biçimde şüphe etmek gerekiyor, yalnızca varoluşumun kendisinden değil- bunu herkes yapabilir- ama şeylerin, eylemlerin, gerçekliğin içsel sarsılmasından ve derin duyarlığından da.. düşünen ve sanki meteorik bir ipin duyarlılığıyla bağlı olmadığım hiçbir şeye inanmıyorum, oysa biraz fazla eksikliği içindeyim eylem halinde meteorların.. her insanın kurulmuş ve duyan varoluşu beni rahatsız ediyor, ve her çeşit gerçeklikten yürek vererek tiksiniyorum.. intihar yalnızca iyi düşünen insanların masalsı uzak bir fethidir, ama intihar durumunun kendisi benim için anlaşılmaz bir şeydir.. sinirleri zayıf olan birinin intiharının hiçbir gösteri değeri yoktur, ama bu, intiharını, maddesel koşulları, tansıklı devinime geçiş dakikasını iyi belirlemiş olan birin ruh halidir.. şeylerin ne olduğunu bilmiyorum, hiçbir çeşit insanın durumunu bilmiyorum, dünyaya ait hiçbir şey benim için, bende dönmüyor.. korkunç bir biçimde yaşamdan acı çekiyorum.. erişebileceğim hiçbir durum yok.. ve pek şüphesiz ki çoktan beri öldüm, daha önce intihar ettim.. yani intihar ettirildim demek istiyorum.. ama önce olan bir intihara ne dersiniz, bizi geriye döndüren bir intihara, geriye ama varoluşun öteki yanına, ölümün yanına değil.. bir tek böylesinin benim için değeri olur.. ölümün hevesini duymuyorum, olmamanın hevesini duyuyorum, hiçbir zaman düşmemiş olmanın bu budalalıklar, el çekmeler, vazgeçmeler ve kalın rastlantılar çukuruna – antonin artaud’nun benliği olan, ondan çok daha güçsüz.. bu gezgin sakatın benliği, ve kendisinin bile ve çoktan beri üstüne tükürmüş olduğu gölgesini arada sırada ileri süren, bu koltuk değnekli benlik, ve sürünen, bu güçlü benlik, olanaksız olan, ama yine de kendini gerçekliğin içinde bulan.. hiç kimse onun gibi kendi güçsüzlüğünü duymamıştır, insanlığın başlıca, özsel güçsüzlüğü olan.. yıkmak, var olmamak güçsüzlüğü..”

ANTONIN ARTAUD..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“insan yüzü boş bir güçtür, bir ölüm alanıdır..

hiçbir zaman gövdesine uygun düşmemiş, gövdeden ayrı bir şey diye işe başlamış bir biçimin devrimci isteğidir..

bundandır ki hâlâ şu saatte insan yüzünün çizgilerini olduğu gibi vermekte direnen bir ressama akademiktir diye kızmak saçmadır.. çünkü oldukları gibi bu çizgiler gösterdikleri ve belirttikleri biçimi daha bulamamışlardır – ve onun ilk taslağını çizmekten öte, sabahtan akşama kadar ve on bin düş arasında, hiç yorulmayan bir tutkusal titreşmenin eritme kabında gibi onu dövüp durmaktadırlar..

bu demektir ki insan yüzü daha doğru yüzünü bulmamıştır ve ressamın onu ona vermesi gerekmektedir.. ama bu demektir ki olduğu insan yüzü hâlâ kendini aramaktadır iki göz, bir burun, bir dudak ve iki kulak çukuruyla ki gözlerin çukurlarına uygun düşmektedir, yakın ölümün mahzenin dört deliği gibi..

insan yüzü bir çeşit sürekli ölüm taşımaktadır yüzünde

ressamın onu kurtarması gereken

kendi öz çizgilerini geri vererek..

çünkü bin yıldır ki insan yüzü konuşur ve soluk alır..

sanki daha ne olduğunu ve ne bildiğini söylemeye başlamamış gibi bir duyguya kapılıyoruz..

ve ben, ‘holbein’dan ‘ingres’e kadar sanat tarihinde bu insan yüzünü konuşturmayı başarmış bir ressam tanımıyorum.. ‘holbein’ ya da ‘ingres’in portreleri kalın duvarlıdır, göz kapaklarının tonoz kemerlerinin altına dayanan, ya da kulakların iki duvar deliğinin silindir biçimindeki tüneline giren eski ölümcül mimari konusunda hiçbir şey açıklamamaktadır..

bir tek ‘van gogh’ çıkarmasını bilmiştir bir insan kafasından, dağılmış bir kalbin atışının patlayıcı füzesi olan bir portreyi..

kendi kalbinin..”

ANTONIN ARTAUD..

‘SUÇ ORTAKLARI VE İŞKENCELER..’ , ANTONIN ARTAUD, Çeviri : AHMET SOYSAL, NİSAN Yayınları, 128 Sayfa, Ocak 1992..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk.. ve iyilik hiç değilim ama..’ – anna ahmatova

İLK UYARI

 

Aslına bakılınca her şeyin yokluğa

Dönüşmesinden bize ne.

Yaşadım ben nice aynalarda,

Nice şarkılar söyledim uçurumlar üzerinde.

Sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk

Ve iyilik hiç değilim ama

Belki gereğinden daha sık

Anımsamak düşüyor sana

Hem dinen dizelerin tınısını,

Hem gözü, gizleyen dibinde

O dikenli ve paslı

Çelengi tehlikeli sessizliğinde.

 

ANNA AHMATOVA..

 

“Artık aynı bardaktan içmeyeceğiz

Ne suyu ne tatlı şarabı,

Erken sabahlarda öpüşmeyeceğiz,

Ve birlikte gözlemeyeceğiz camdan akşamı.

Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,

Ama yaşamadayız biz aynı sevdayla.

 

Benim yanımda hep candan, sevecen dostum,

Seninleyse canlı, şen sevgilin.

Ama gri gözlerde ürküyü ben anlıyorum,

Ve sensin suçlusu benim derdimin.

Sıklaştırmıyoruz kısa görüşmelerimizi,

Böyle korunmaya yargılıyız erincimizi.

 

Dizelerimde bir senin sesin şakır,

Benim soluğum eser senin dizelerinde.

Ah, bir ateş var ki el değmeye

Ne korku, ne unutuş kalkışır.

Ve bilsen şimdi nasıl doyamadığımı

İzlemeye, senin kuru, pembe ağzını..”

 

ANNA AHMATOVA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,

Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.

Korkunç. Bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar

Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

 

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da

Yüksek mutluluk ateşinin,

Ruh özgürdür ve yabancıdır burada

Ağırkanlı bitkinliğine şehvetin.

 

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,

Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.

İşte şimdi anladın sen, niçin

Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.”

 

ANNA AHMATOVA..

‘SEÇİLMİŞ ŞİİRLER..’ , ANNA AHMATOVA, Çeviri : AZER YARAN, ADAM Yayınları, 78 Sayfa, Mayıs 1984..