Archive for the ‘Siyaset’ Category

Özgürlük ve Tahakküm…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Özgürlük, kendi olma halidir evrenin. Kendini var etme edimidir. İnsan evrenin içinde bir öz, öz insanın bedenini sarmalayan ruh. Öz, sürekli kendini oluşturma edimine sahiptir. Ve bu oluşturma özgürlükte vücut bulur. Özün anlama kavuşumudur. İnsanın kendini var ettiği yerde başlar, kaybettiği yerde biter.

İnsanın varlığını yitirdiği bir yerde özgürlükten söz edilebilir mi? Peki nedir özgürlük? Her istediğini yapabilmek midir? Yemek, içmek, gezmek ve sadece kendi için yaşamak mıdır? Soruları çoğaltmak mümkün. Asıl olan neye göre bir tanımlama yapacağımız ve bundan nasıl bir sonuç çıkaracağımızdır. Sadece kendi “ben”imizi tatmin arayışı olarak mı ele alacağız, yoksa “ben”i bütünün içerisinde mi resmedeceğiz?

Özgür olmak, özgür yaşamak kuşkusuz her insanın temel istemidir. İnsanlığın tahakkümle henüz tanışmadığı süreçlerde evren, doğa ve insan bir bütün kendi içinde özgürdü. Hiyerarşinin tohumlarının ekilmesiyle, baskı aygıtlarının meşruiyeti insanı köleleştirirken aynı zamanda doğayı ve evreni de köleleştirdi. Evrende kendiliğinden var olan ve birileri tarafından bahşedilmeyen özgürlük, sömürü düzeninin koruyucuları eliyle yok edildi. Baskının olduğu yerde özgürlük olabilir mi? Genel olarak bile ele aldığımızda özgürlük “etrafındaki engelleri aşmak ve kendi olarak yaşamaktır.” Doğada tüm varlıklarda içkin olarak var olan özgürlük, aşkın bir anlama büründürülmüştür. Canlının dışında olan ve birileri tarafından bahşedilen bir armağan gibi ele alınmaktadır. Oysa özgürlük ne birilerinin armağanıdır, ne de canlının dışında olan bir kavramdır. Evrende kendiliğinden olan, sürekli kendini var etme eğilimidir.

Tahakküm ise özgürlüğün yok edildiği yerde çıkar ortaya. Baskı ve zorbalık, kendini her şeyde hak sahibi kılma, tüm hücrelerine kadar sömürme olarak adlandırılır.

Böyle bir tanımlamadan yola çıkarsak tahakkümün olduğu yerde özgürlüğün gelişemeyeceğini görürüz. Hiyerarşik düzenin insan ve bir bütün evren ve doğa üzerindeki zor aygıtları eliyle uyguladıkları tahakküm, uygarlığın her aşamasında kendisini farklı kılıflarda da olsa yaşatmayı bilmiştir. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden tüm kesimleri sömürmekten geri durmamıştır. Bir ya da birkaç kişi tahakkümün şekillenişinde başrolü oynarken milyonlar bunu bir felaket olarak yaşamaktadırlar. Neolitiğin doğal özgürlüğü, uygarlığın yapay tahakkümüne kurban edilmiştir. İnsanın doğal yapısında varlığını bulan özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlar yerini insan eliyle inşa edilmiş baskı, esaret, savaş, tahakküm gibi kavramlara bırakmıştır. Kralların, imparatorların dünyasında özgürlüğe yer yoktur.

Özgürlüğün yitirilişi, özün yitirilişinde bulmuştur ifadesini, bir bütün insan, doğa ve evren yitirilmiştir. Büyük olanın küçüğü yuttuğu bir kara deliğe dönüştürülmüştür her yer. Devlet, toplum, aile sistemin tüm kurumları birer kara delik misyonu görüyor. Devlette toplum, toplumda birey, ailede kadın, erkek, çocuk… her şey yutulmuştur adeta.

Kapitalist uygarlık sisteminin yarattığı özgürlük yaklaşımına baktığımızda; mevcut tanımıyla bile ele alırsak sistemin kendindeki çelişkileri ve sahteliği görmek mümkün. Var olan bu gerçekliği canlıların elinden alarak bir ütopyaya dönüştüren bu sistemin getirdiği tanımlamada özgürlük “herhangi bir kısıtlamaya ve zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma” olarak tanımlanır. İnsanın kendi iradesine dayanarak karar vermesi de ayrı bir boyutudur. Bu haliyle ele aldığımızda alkışlayabiliriz belki hatta yüksek sesle bağırabiliriz “özgürüz” diye. Bu biçimde ifade edilen özgürlüğün bir de özüne baktığımızda hiç de tanımıyla bağdaşmayan bir tablo serilir önümüze. Resmi yakından incelersek, bugün dünyada el atılmayan, özüyle oynanmayan bir canlı türü kalmış mıdır? Sadece insanı bile ele aldığımızda ne kadar kendi olabilmiş ve iradesini koruyabilmiş. İradenin ve karar gücünün sisteme teslim edildiği/teslim alındığı bir yerde özgürlükten biçimsel olarak bile söz edilemez. Her şeyin reklam panolarında pazarlandığı bir yerde özgürlük de afişe edilmiştir. Bir reklam ve pazar aracına dönüştürülerek, tamamen özünden boşaltılmıştır. Sırtında çanta, yüksek topuklarla her yere girebilen, çıplak bedeni reklamlarda pazarlanan bir kadın, masumiyeti istismar edilen bir çocuk, sistemin prototipi erkek ve bir bütün tutsak bir yığın oluşturmuş.

Sistemin zihinlere enjekte ettiği özgürlük arayışında sadece kendini tatmin etme eğilimi vardır. Sadece kendi istekleri ve beklentilerini esas alan biçimsel bir özgürlük anlayışında bütünlük yoktur. Bütünün parçalanışından gücünü alan sistem en küçük parçasına kadar bölmüştür her şeyi. Bu da sistemin devamı için gereklidir. Kapitalizm kendini idame etmek için bir takım serbestlikler tanır bireylere. Bunları sağlamazsa daha büyük bir istemle karşı karşıya kalabilir. Büyüğü saklı tutarak, küçük parçalar sunar bireylere; “sana, biraz özgürlük vereyim ve sen de sus” der adeta. İnsanın sahip olduğu gerçekliğini bir parça özgürlük sunarak elinden almaktadır. Ve pervasızca uzatılan bir parça özgürlük insanlığa bir lütuf gibi sunulmaktadır. Sahip olduğu en değerli hazinesi çalınarak kendi olmaktan var olmaktan tamamen koparılmıştır; çünkü özgürlüğün olmadığı bir yerde iradeden, birey olmaktan ve var olmaktan söz edilemez.

Bugün özgürlük, insanlık için sürekli ulaşılmak istenen bir ütopya halidir.

Nasıl bir çelişkidir ki doğada var olan bu gerçeklik bugün bir ütopya haline büründürülmüş.

Oysa insanın özüdür özgürlüğü.

Bir ütopya değil, gerçektir özgürlük.

BAYİRE KARATAŞ

Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi

(Özgür Gündem Gazetesi, 16.07.2011..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Eğitim üretim içindir..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘eğitimin amacını tek kelimeyle söylemek gerekirse; bu amacın genel anlamda üretim olduğunu söyleyebiliriz.. evet eğitim üretim içindir..

tarihin ilk çağlarından itibaren durumu incelersek eğitimden beklenen sonucun bir şey üretmek olduğunu görürüz.. eğitimin amacı üretim dendiğinde, bu üretim sözcüğünden yalnızca bir nesnenin, bir ürünün sayıca çoğaltımı anlaşılmamalıdır..

eğitim üretim içindir, ama eğitim yaratım içindir de.. yeni bir anlayış, yeni bir yapı, yeni bir düzen, yeni bir metot oluşturmayı da bir çeşit üretim sayıyoruz ve işte bu anlamda; eğitim üretim içindir, eğitim yaratım içindir diyoruz..

öte yandan şunu belirtelim ki çok açık bir gerçek olmasına rağmen; ‘eğitim üretim içindir’ ilkesi türkiyemizde henüz ifade bile edilmemiştir.. gerçekte ise; tarih incelendiğinde açıkça görülür ki doğru eğitim daima üretime dönük olmuştur..

türkiyede ise; ‘eğitim üretim içindir’ ilkesi ne kabul edilmiş, ne de ifade edilmiştir.. eğitim, ama ne için eğitim.. bu soruya cevap vermeye yönelen eğitimcilerimiz; ‘memleket kalkınması’, ‘adam yetiştirme’ gibi büyük fakat ne anlama geldiği belirsiz olan sözlerle ortaya çıkmışlardır.. gerçekte ise, bir eğitimcinin ilk bilmesi gereken şey ne için eğitim yapılacağıdır.. bu sorunun tek doğru karşılığı ise üretim için eğitim ilkesidir..

eğitimden beklediğimiz, ihtiyaç maddelerinin çoğaltılması ve yeni değerlerin yaratılmasıdır.. halbuki türkiye’deki eğitim başlıca üç yanlış ürün verir :

1) sokağa işsiz,

2) memuriyete aybaşı beklemeye,

3) yurtdışına işe..

eğitimini tamamlamış bir kişi için ilk tehlike işsiz kalma tehlikesidir.. daha değişik bir söyleyişle; hiçbir üretim yapma olanağı bulamamaktır..

türkiye’nin sosyo ekonomik ve siyasi yapısında hiçbir değişiklik olmadan yalnızca eğitimde bir reform olamaz.. eğitim toplumsal hayatın ayrılmaz bir parçasıdır.. yaşamak savaşının gereği olan bilgilenmeyi sağlamak için ortaya çıkmıştır.. toplumun geliştirdiği üretim araçları ve insanlar arası ilişkilere bağlı olarak her ekonomik yapıda farklı eğitim sistemlerinin olduğunu görüyoruz..

çağdaş ingiliz düşünürü bertrand russel ‘eğitim ve toplum düzeni’ adlı eserinin ikinci bölümünde farklı eğitim düzenlerinden şöyle söz eder : ‘günümüzde üç ayrı eğitim düzeninin savunucuları var.. bunların ilkine göre, eğitimin amacı yetişme olanakları sağlamak ve engelleyici etkileri ortadan kaldırmaktır.. ikinci kurama göre, eğitimin amacı bireye kültür vermek ve yeteneklerini mümkün olan en geniş ölçüde geliştirmektir.. üçüncüsü eğitimin birey yönünden değil toplum yönünden ele alınması gerektiğini, görevinin yararlı yurttaşlar yetiştirmek olduğunu ileri sürer.. bu kuramlardan üçüncüsü en yeni olanıdır.. en eskisi de ilkidir..’

russel’in ayrımına göre bizdeki eğitim düzeni daha çok ikincisine uymaktadır..

herhangi bir eğitim düzeni hangi tür olursa olsun, ülkenin sosyo ekonomik yapısında hiçbir değişme olmadan eğitim reformu yapılamaz, yani yeni bir eğitim düzeni kurulamaz.. başka bir deyişle hiçbir eğitim düzeni o ülkenin sosyo ekonomik yapısından ayrı olarak ele alınıp çözüme varılamaz..’ 

HARUN KARADENİZ

‘Eğitim üretim içindir..’, Gözlem Yayınları, Ekim 1979, 86 Sayfa..

 

‘harun karadeniz, 1942 yılında giresun’un alucra kazasının armutlu köyünde doğdu.. yüksek öğrenimini istanbul teknik üniversitesi inşaat fakültesinde tamamladı.. öğrenciliği döneminde çeşitli öğrenci derneklerinde görev aldı.. 1968-69 yıllarında itü öğrenci birliği başkanlığı yaptı.. 1968 yılının tös’ün düzenlediği devrimci eğitim şurası’na çağrılı olan öğrenci örgütleri dayanışma kurulu yürütücüsü olarak kurulun ön çalışmalarına katıldığı halde, siyasi baskı ortamının yarattığı sakıncalar yüzünden şura’ya fiilen katılamadı.. itü’ye yapılan bir faşist saldırıda yaralandı.. bu yaralanmalar kendisinde kalıcı hasarlar oluşturdu.. 12 mart döneminde tutuklandı.. hapiste olduğu dönemdeyken uğradığı saldırı ve işkenceler yüzünden oluşan rahatsızlığı arttı..  12 mart sıkıyönetimin çeşitli engellemeleri yüzünden tedavisi gecikti ve amansız hastalığı onu 1975 ağustosunda aramızdan ayırdı.. ‘olaylı yıllar ve gençlik’, kapitalsiz kapitalistler’, ‘eğitim üretim içindir’ adlı üç kitabı ve bazı broşürleri vardır..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dogville’le elma çayı içip laflarken…

Hafta sonu, çok sevdiğim bir dostumla, bir tur otobüsüne binip Kapadokya yoluna düştük. İkimiz için de ilginç bir tecrübe oldu; çünkü daha önceki “serseri” gezilerimizde, turlarla gelmiş hatunların, esrik sorularına maruz kalmış ve “Tur mu? Hayatta olmaz!” diye de büyük laflar etmiştik. Ancak kader işte, beş kuruş para vermeden gezmek söz konusu olunca, dayanamayıp dahil olduk tur olayına.

Aslında, o kadar da önyargılı olmamak gerekirmiş. Sonuçta, istediğiniz kadar sosyalleşme hakkınız hep saklı. Siz istemedikçe, kimse sizi anlamsız bir sohbet veya Voltran’ın eksik parçasını oluşturmanız için zorlayamıyor. Hem farklı gerçekliklerden insanlar dahil olduğu için sürece, bol keseden sosyoloji yapıp, eğlenebiliyorsunuz. Bir daha görmeyeceğiniz için insanları kafanıza takmanızı gerektirecek bir durum da olmuyor. Neyse… İyiydi yani, sıradan bir günde, sıradan bir grupla Anadolu’nun göbeğine doğru yolculuk oldukça keyifli bir tecrübe oldu benim için.

Geziden bana hasıl olanlara gelirsek… Bir kere, Dogville her yerde aynı. Aynı hayat, aynı beklenti, aynı karmaşa ya da aynı tekdüzelik içerisinde sürdürüyor hayatını. En önemli mevzu, belirleyici ölçüt maddiyat. Sevgili Marx, “Alt yapı üst yapıyı belirler” derken ya da “Din, kitlelerin afyonudur” önermesinin altını çizerken aslında, Hayyam’ın rubailerinde yerden yere vurulan insan tipolojisi ile benzer varsayımları üretiyordu. Selam olsun sizlere hem Marx hem de Hayyam! Yani, kim olduğunuz, kafanızın ne kadar zehir olduğu, sahip olduğunuz erdemli hal ve tavırlarınız vs. hiçbiri önemli değil, eğer maddi bir kazanca dönüştürülemiyorsa.

Varlık veya yokluk, nereden geldik, nereye gidiyoruz, kimiz, kim miyiz? vs. sorularla hiç işi yok Dogville efradının. En önemli sorunlar, hayatı maddi anlamda sürdürebilmekle ilgili. Kapadokya çok önemli bir coğrafya, dün buna gözlerimle şahit oldum. Hattiler’den itibaren birçok kavme beşiklik etmiş. Erozyona uğramış dağlar, dağların ve kayaların içlerine yapılmış meskun mahaller, gizemi… oldukça enteresandı. Büyüleyici miydi evet, ancak muhteşemdi anlamında değil. Tüm o izler, birer barbarlık anıtı gibi duruyordu karşımda. Ammawelakin, havanın içinde veya toprağın altında saklı sırlar vardı. Ne çok insan, kavim, millet geçip gitmişti. Ezenler ve ezilenler arasındaki ölüm oyunlarına sahne olmuştu mekan ve şüphesiz çok insanın ahı alınmıştı. O sebepten, ne eşyayı ne de eşyaya iliştirilmiş şahsımı fotoğraflamaya yeltenmedim. Sanki, asırlar önce öldürülmüş, ahı alınmış bir mustazafın ruhu sinmiş de, fotoğrafını çeksem bana geçecekmiş gibi.

Hah ne diyorduk Dogville… Eşraftan bir çömlekçi ailesinin üyesi, mesela bana, Hititlerin dini ayinlerinde kullandıkları kabın kopyasını, yaklaşık 750 TL’den en son 375 TL’ye indirdi. Tamam el yapımı, emek-yoğun bir ürün, buna bir sözüm yok; ancak bu miktar yine de çok fazla değil mi? “Naptın hocam yaaaa, eywallah!” deyip, “Siz de Kibele var mı?” diye sordum. “Yok” dedi, “Bir tane kalmıştı o da geçen gün satıldı.” Öyle deyince, fiyatını sormadım artık. Tanrı’ya sadakatin sunulduğu bir törende kullanılan bir kabın kopyası en son 375 TL ediyorsa, kim bilir tanrıçanın kopyası en son kaça düşerdi? İşin enteresan kısmı, Ürgüp’te çarşıyı gezerken, aynı kaptan çok örnek görmem ve fiyatının pazarlıkla 150 TL’ye düşmesiydi. Mübarek, adamlar aynı tasarımı birçok ustanın yaptığı tarihi bir kopyayı satmıyorlar sanki de, özgün bir Alev Ebuzziya tasarımı pazarlıyorlar!

Yörenin zanaatkar-esnaflarının şirinliklerini sergiledikleri sırada, arkadaşımla dışarı attık kendimizi. Elma çayı içip laflarken, sedirde yanımızda oturan baba-kızın konuşmalarına kulak kabarttık az biraz. Öyle laf ola beri geri konuşurlarken, yanlarında oturan arkadaşıma, nereden geldiğini, geldiği yerde hangi semtte oturduğunu vs. sordular. Arkadaşın semtini, 80’ine merdiven dayanmış, üst ön sıra dişleri tamamen altın kaplama olan amca şu şekilde yorumladı: “Orada evler ucuz ancak çok uzak…” Haydeeee, amca ne iş ya? Sonra, baba-kız baktılar, benim arkadaşta fazla bir muhabbet isteği yok, kendi içlerine döndüler. Çayımı içip, sigaramı bitirdikten sonra, “Az biraz derinlemesine görüşme yapayım” diyerek, amca ve kızına sordum: “Buralı mısınız?” İkisi de mutlulukla bana döndüler ve ben sordum onlar cevapladılar. Arada onlar da sordu; ancak görüşmeci bendim ve ipleri elimden kaçırmamaya niyetliydim. Bizim bu amcanın dedeleri 300 yıl önce Yemen’den Avonos’a gelmişler. Amca yıllarca Almanya’da çalışmış. Suratında geniş bir gülümseme ve güneşte parlayan altın sarısı dişleriyle, Almanya’dan sadır olan hasılatını şu şekilde özetledi: “Yaaa, hem Almanya’dan hem de buradan emekli oldum. Üç tane evim var, çocukların hepsine bir de toruna ev aldım. Bu benim kızın da emeklisini yatırıyorum, dört yıl sonra emekli olacak inşallah.” Süpersin amcam yaaa, Avonos’ta senden iyisi yoktur. Bu arada, Kayseri’den de ortak tanıdık kotardık. Kayseri’nin bilinen bir otobüs firmasının sahibi, “Haaa biliyorum amca, o yeni firmayı kuran kayınpederiymiş di mi onun?”, amcanın akrabasıymış. Hem amca hem de kızı bunu en az üç defa vurguladılar: “Bizim akrabamız olur, olur, olur, lur, lur…”

Sonra döndüm ve ölümcül darbeyi yaptım: “Yaw amca senin durum iyi peki hanım hayatta mı?” Amca başını önüne eğdi önce, “Öldü işte o çok kötü” dedi. Ben de, “Amca ya gençlik geçiyormuş da, yaşlılıkta hayat arkadaşı olmadı mı zor oluyormuş değil mi?” diye sordum. Amcanın kızının yüz hatları gerildi ve gözlerini çevirmeden karşıya bakmaya başladı. Amca muzip bir tebessüm edip, yan bakışıyla kızını kontrol ederek, “Öyle evladım öyle. Sağolsunlar bakıyor evlatlar; ama yine de olmuyor yalnız.” dedi. Kızı tek kelime etmedi. Anladım ki, amcanın evlenme mevzusu olmuş; ancak mal bölünmesin diye kızları, “otur oturduğun yerde baba” diyerek resti çekmişler. İşte o anda, meslek gereği içli dışlı olduğum “evlilik programları” adlı garabete katılan, yaşını başını almış amca ve teyzelerle ile ilgili merakım giderildi. Bu amcalar, para var pul var, ancak hanımları ölmüş ya da ayrılmışlar. Onlar evlenmek istiyorlar ve evlatlarına, “Everin beni” diyorlar. Ammawelakin, sırtlan veletler mal bölünmesin diye babalarına üç günlük dünya saadetini çok görüyorlar. Buradan tüm bu evlatlara sesleniyorum, “Gelin yapmayın, babalarınızı analarınızı evlendirin. Sonuçta, kimse kimsenin nasibine engel olamaz; çünkü herkesin nasibi zaten doğuştan bellidir. Hem iki günlük dünyada, niye ananızın babanızın ahını alasınız ki?”

Nasıl söyleyeyim, çok keyifliydi. Yani, Dogville’le aynı parametrelere sahip değilsen ve “şeylerin zorunluluğu” ilkesi sende bir hissihâle dönüşmüşse, en sağlam stand-upçıları orada bulabilirsin. Hem para vermezsin hem de bir kilo pirzola yemiş gibi olursun. Son olarak, bir diyalogu daha aktarıp kaçacağım. Şimdi bizim turun bir de haskan Ürgüplü bir rehberi vardı. Rehber; ancak kelimenin tam anlamıyla rehber. Önce ticaret olsun da dostluğu napayım yawwww… türünden, seyirlik bir Dogville müridi. Bizim bu rehber, “google” kıvamında konuşurken, baktım, r ve l harflerinin yan yana geldiği yüklemlerde r’leri l yapıyor. Bu yörenin ağzının tipik bir unsurudur. Örneğin, geliyorlar yerine geliyollar demek. Şimdi, Uçhisar’da indik, ben amcaya fırsat yapıp sordum:

-         Kayserili miyiz hocam?

-         Yok Ürgüplü’yüm. Niye ki?

-         Dikkat ettim, sizin r’ler l oluyor. Geliyollar, buluyollar vs.

Bunu ikinci derece bir durum olarak algılayan rehber:

-         Yok yawww, öyle mi sahiden? O kadar da dikkat ediyorum ama… Ondan değil de Fransızcamdan ötürü böyle.

 

Pratik akıllı rehber, ikinci derece algıladığı durumu anında birinci dereceye evirdi. Arkadaşımla rahat gülmek için rehberin gerisinde kaldık: “Nassı yaa, benim bildiğim Fransızca gırtlak girerse devreye, geliyorlar, geliyollar değil, geliyoğğlağğ olur. Demek ki neymiş, her yöreye has, sözcükleri bir Fransızca kırma biçimi de varmış. Eheh eheh, hoh, hoh, hoh…”

Böyleydi işte, çok keyifliydi. Öyle ki insanın, hep yollara düşüp, farklı coğrafyalarda, farklı Dogville müritleriyle karşılaşıp, bağıntılarını birleştiresi geliyor.

‘İbn-i Zerabi’

Oy Pusulasında Balık Olsam Liberal Derler !

Aramızdan kimisi oy verdi , kimisi vermedi destek verdi , kimimiz gitti müşahit oldu. Seçim sonucundan sonra ne oldu peki ? Hepimiz kanser oldu. Ben artık şöyle düşünmeye başladım mesela ; otobüse biniyorum yarısı iktidar partili , pencereden İstanbul manzarasını ikiye ayırıyorum şu kısım diyorum iktidar partili.. Kitap okuyorum aklıma geliyor iki çevirmenden biri iktidar partili..

Dün kendimi rahatlatmanın bir yolunu aradım. Bu seçim sonuçlarını nasıl açıklarım diye durdum düşündüm. Yaklaşık 40 saat falan susup düşündükten sonra aklıma “Aristo” geldi düz mantık. İki seçmenden biri iktidar partiliyse hortumcuların oy kullandığını düşünelim -kullanıyor demiyorum- bu ikisinden biri anladınız işte. Düz mantıkla açıklanabilecek bir durum bu. Diğeri akıl fikir hezeyanına , Bakırköy ruh ve sinire çıkıyor.

Edebiyat çevresine bakıyorum ne çok şiirin içine girmişler ağızlarından tek kelime seçim sonucu çıkmıyor sosyal medyada belki kameralara ihtiyaç duyuyorlardır. Başbakanın metinlerini yazan adamı da , ana muhalefet liderinin metinlerini yazan adamı da tanıyorum ikisi de tiyatrocu ikisinin de ismini vermiyorum. Başbakanınkini duysanız zaten dudağınız uçuklar. Sonucu bunlar üzerinden verelim başbakanınki hibrid jeeplerle gezerken ana muhalefetinki standart bir hayat sürüyor. Bakırköy demiştim ya arada oraya girip çıkıyor. Çünkü hayat , ona çok iyi davranmıyor. Diğeri ise ekranlardan inmiyor , iktidarın nimetlerinden faydalanmak böyle bir şey işte.

Politik kıskacın ardından bizler hayatımıza olduğumuz gibi devam edeceğiz. Bir abluka varsa inanın onu dağıtmak için çabalayacağız. Böyle hissettiğimiz için değil , birey olmayı tercih ettiğimiz için kendimize iyi bakacağız , şekersiz biraları mideye indireceğiz yine o güzel sohbetlerimizi yapacağız ve inanın yoldaşlarım , aylak adamlar %5o’nin içinde olmaktansa aylak olmak iyidir !

Ben aslında böyle olacağını biliyordum !

Geçen kış aylarında çıkmak üzere olan kitabımı , evde çıkan yangından sonra çıkartamadım. Ya kira dedim ya ev tamiratı. Gerekeni yaptıktan sonra bir arkadaşın haberi geldi. “Baba sana sponsor buldum. Kitabın tüm masraflarını karşılıyorlar ! ”

“Hasss…” dedim. “Nasıl olur” dedim. “Kimse beni sevmez ki” dedim. “Sen iyi bir piçsin” dedim. Çok uzatmayalım adamlarla oturup konuşmaya başladık. Adamlar şalvarlı , çember sakallı , ellerinde Bond çanta… Böyle göründüklerine bakmayın , nazik ses telleri , benim detone şaşkınlığıma çarparken , “ne yazıyorsunuz?” diyiverdi. “Şiyir” dedim. Arkadaşına bakıp “Hıım.. aa.. iyi..” gibi şeyleri susarak konuştuktan sonra. “İçeriği nedir “papyrus” bey diye sorunca. “Her şey var” dedim. “Mesela” dedi “dinle alakalı bir şeyler var mı?” “Evet var.” “Biraz açabilir misiniz?” diyince patlattım orda. “İlk emir oku değil , o elmayı yemeydi!” Biraz düşündü metafiziğe tünel kazdı “hıım anladım sanırım bize pek uygun değil” gibi şeyler söyledi. Şiyir kitabım güme gitti. Ben bir bukle daha okuyayım derken adamlar kalktı “Bari hesabı…” kalktılar.

Demem o ki, şimdi kitap yasaklayan kitap sponsoru olan adamlarla aynıdır.

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muzır Neşriyat Röntgenci mi?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Muzır Neşriyat Röntgenci mi?

 ’Sen manken misin?’

 ‘Sen de buralara mı düştün?’

 Bu soruların sorulma nedeni ; Funda Uncu, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu, Ayrıntı Yayınları –Snuff- adlı kitabı çevirmesi. (Bu konuya tekrar döneceğiz)

 Yayın dünyasını kıskacına alan zihni sinir muzır neşriyat kurulu pervasız kararlarından birini daha alıp “yaptım oldu” diyor. Okuyucular olarak, bu kurulun kelli felli adamlarına pembe kurdele takmanın zamanı geldi.

 Kurulun üyeleri Üsküdar’a Giderken Türküsünde yaşıyor olabilirler, Abdülmecit döneminden kalan bir kurumun başında olabilirler, aldıkları kararlarda mutlaka benim çoluk çocuk bu kitabı okumalımı, okursa ne olur, okumazsa daha iyi olabilir diye kararda veriyor olabilirler. Kurulun üyeleri , şu saniyede dünyada 5o.ooo çift çatır çatır sevişiyor. Evet, ne yaparsınız ki, çocuk doğurup insan olmalarını sağlıyorlar. Sonrasında o çocuklarda ergenlik döneminde kendilerine dokunup dünyanın en büyük keşfine imzalarını atıyorlar. Aslına bakarsanız gençleri siz de biz de tanıyoruz. Kitapla yan yana gelişleri otobüs seferlerinde, –gazi, yaşlı ve hamilelere yer vermezlerse- vapur sefasında, -manzarayı izlemezlerse- metrobüste, -ter atarken- oluyor. Diğer zamanlarını türlü çeşitli hamburgercilerde, yeşilli beyazlı Starfucks’larda inanmazsınız, kışın bile kıçları donarak dışarıda kahve içmeyi, grip olmaya tercih ediyorlar. Siyasetten bok gibi nefret ederler ama “bizde biliriz meydanlara beş on bin kişiyi dökmeyi” sözündeki o, beş on bin kişiden biri mutlaka o gençlerdendir. Fakat onlarda haklısınız sevişmeyi mutlaka gündemlerinin ilk maddesi olarak belirlemişlerdir. Aslına bakarsanız muzır fikirlerimde var. Siz, sağlık bakanlığıyla beraber aslanlar gibi bir proje üretebilirsiniz. Biz kurdelenizi taktıktan sonra bunu kesinlikle yaparsınız ama önce fosforunuzu yükleyelim, libidonuzu, testosteronunuzu düşürelim.

 Muzır Neşriyat Projeleri

 Sağlık bakanlığıyla muzır neşriyat kurulu ortak eylem planı : 

  1. Reşit olmayan gençler reşit olana kadar kısırlaştırılsın.
  2. Reşit olanlar reşit olmayanları ot muamelesi yaparak bahçeye diksin.  
  3. Büyük şef 23 Nisanda küçük çocuğa “artık sen başbakansın ister asarsın, ister kesersin” demişti ya o çocuğa bu sözler altında ezilmediği için cesaret madalyası takılsın.
  4. Dış politikada Amsterdam yüzünden Hollanda yok sayılsın.  
  5. Tekellerde 18 yaşından küçüklere sigara satılmaz yazısının yanında sigara isteyen bazı densizler olabilir onlara da zoraki şap yedirilsin.

 Pornoya Sahip Çıkıyoruz. Bilerek En az “Üç Çocuk Yapıyoruz”

 Açık söylüyorum doğanın dengesini bozmaya çalışıyorsunuz. İnsanların yazdıkları kitapları yasaklamanın mantık sınırları içinde tartışması bile olmaz. Bu vesileyle sadece dalga geçilen, hafife alınan insanlar olarak anılmanın dışında, insanların özgürlüğüne ket vuruyor kararlarınız. Sizin bu kadar saçma adamlar olduğunuzu düşünmüyorum. Kurumunuzun kendisi kokuşmuş durumda ve o pisliğe bulaşıp, hayatınızı o kokuyla geçiriyorsunuz. Akla zarar yasaklamalardan sonra mutlaka tatil yapıyorsunuzdur. Su faturalarınızı incelemek isterdim. Üzerinize bulaşan o koku, o pislik kolay kolay çıkacak gibi değil. Sizi okyanus bile paklamaz. Balina katliamına sebebiyet verebilirsiniz, bir köpek balığı bile sizin tadınıza bakmaktan çekinir.

 Kitap okumanın mantığı insanın dünyasını tanımasıdır. Biz Playboy, Penthause, Hustler’larla büyüdük. Askerde başucu kitabı yaptık bunları. Hep imdadımıza yetişti, orduda silâhaltındaki gençlerin tamamının acil çıkış kapısıdır.

 Kısaca diyorum ki, insanları politize etmeden, cinselliği öğretmeden… Bu kitapsavar zihniyetinizle bir yere varılmaz ve kaybedeceğinizi biliyoruz. Çünkü siz bu kitapları sakladıkça bizler o yüce gerilla taktiklerimiz ve fotokopi makinelerimizle kitapların peşinden koşacağız. Ölümcül Porno’yu ihtişamla okuyup, dost sohbetlerine taşıyacağız.

 Okumuş Polis Yetmez, Doçent Polis Gerekiyor!

 Başa dönecek olursak. ’Sen manken misin? Sen de buralara mı düştün?’ diyen polisler tacizin ne demek olduğunu bilmiyor olacak ki, hepsinin eğitimiyle övünen hükümetler var. Zihniyetinizi biliyorduk ama bu kadarını, edepsizce davranışınızın bu raddeye geleceğini tahmin etmiyorduk. Okumuş polisin okumamışından pek farkı yokmuş. Rezillikte açık ara önde giden düşüncelerinizin ağzınızdan çıkmaması için bilemiyorum ne yapabiliriz, yardıma ihtiyacınızın olduğu gün gibi ortada.

 Dünya diye bir yer var ve orada hala ayıp diye bir şey var. İnsan, bir yabancıyla konuşurken dikkat etmeli. Ama siz çoktan olmuşsunuz beyler.

 Karakolları kurtarılmış bölgeniz sanıyorsunuz. Yanlış!

 ‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Sipariş değil abi diyorum. Görev !’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İş yerinde sıradan bir sabah; bilgisayarı aç, etrafı süpür, ntv radyo frekansını bul, ayarla, dinle, aldıysan eğer iki poğaçayı mideye indir, bulaşıkları yıka… gelen maillere bakıyorum. Bir arkadaşın mail’i “Ü, bizim Ü işte, 13 haziranda filistine gidiyo. orada çeşitli mektuplar okuyacak” kısaca sen de mektup yaz diyor. Haliyle ilk kez ——birincisi tamamen baş aşağı çakılmıştı, ama valla benim suçum yok- uluslararası bir duruma müdahil oluyorum, heyecanlıyım. Filistin meydanlarında mektubum okunacak ya… O işte içim, içime sığmıyor.

 Eve telefon ediyorum. Evde bir “yabancı” ben de kalıyor birkaç günlük İstanbul yorgunu olacak.

 - Ağbi Filistin’i benim için araştırır mısın? İşte şöyle bir gelişme var.

 - Ben dışarı çıkıyorum oğlanla buluşucam, akşama bakarız.

 Dayağı yedim, oturdum.

 - Tamam.

 Eve geliyorum D’ yemeği hazırlamış oturup yemek yiyoruz. Sonra ağbi geliyor. Filistin o sıra bir benim aklımda kimsenin umurunda değilmiş gibi bir hava var. Ev bok kokuyor resmen. Düşüncelerimde özgür Filistin var ve bazen benim de düşünmediğim gibi onlarda bunu yapıp düşünmüyorlar görüyorum. Evden geyikler koloni halinde güneye doğru göç ediyor.

 Sıkılıp masaya geçiyorum Google bilginiyle beraber şu bizim Filistin olayına el atıyoruz. Filistin, sınırları tartışmalı, üç din tarafından kutsal mekan, bağımsızlık tartışmaları… liste uzayıp gidiyor. Bir şeyler yazmaya başlıyorum. Tıkırdayan klavye seslerine dönüp bakıyor ağbi sonra tekrar dizisini izlemeye başlıyor, diziyle alakalı “bak bu kadında emekçi” diyor. Ben oralı değilim o sıra Filistinliyim! “Hıhıı” diyorum. Aradan zaman geçiyor ve ağzındaki baklayı çıkartıyor ağbi “ne o, şiir mi yazıyorsun… ben sipariş üstüne şiir yazamam, hiç işim olmaz!

 Aklımdan ellilik Arjantin’i kafasına fırlatmak geçse de yazıyla ilgilenmem daha elzem. “Hıhıı” diyorum. Hasetlik arıyorum aslında yani niye ki böyle, aramızda kocaman on beş yılı devirmiş, oğluna akıl fikir verir durumda artık orta yaş denilen o kavşakta, cahit sıtkının 35 yaş şiirinin hemen gerisinde duruyoruz. İstikameti tek yol devrim diye zamanında belirlediğim bu ağbi’nin söylediklerine aldırmamak yapacağım son işken, üç gündür şu sipariş işini düşünüyorum.

 Ulan Filistin diyorum. Ya kardeşim diyorum. R.A.F , Japon Kızıl Ordusu , Carlos , Denizler diyorum kendi kendime, nasıl unutulur diyorum.

 Filistin davası İslami kesimler tarafından sahip çıkılıyor diye, öldürülen küçük çocukları -çocuklar hep küçüktür bu arada-, İsrail faşizmini, tankların ezdiği aktivistleri unutalım mı? Hangi yüreğe sığar bu. Şimdilik dünyanın çoğuna sığıyor doğru. Ağbi bari senin içine sığmasın. Saçma sapan konuşan, yöneten iktidarların çığlığını bari şu tek göz odamızda atma, o nidayı buraya taşıma ağbi.

 - Sipariş değil abi diyorum. Görev !

Mektup

‘Yoldaşlarım dünyada büyük bir ateş yaktınız, zalimlerin bu ateşi söndürmesi imkânsız. Sizin verdiğiniz özgürlük mücadelesi önünde saygıyla eğiliyorum.

Ve biliyorum ki tarihi kanıyla yazanlar kuşkusuz dünyanın en güzel insanlarıdır.

Bedenim bulunduğunuz mekânda olmasa bile aklım, fikrim, düşüncelerim hep sizlerledir.

Türkiyeli devrimciler olarak Filistin halkına sarılıyoruz.’

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘ARAP TALİHSİZLİĞİ..’ – SAMIR KASSIR

kendileri farkında olmasa da araplar bugün dünyadaki en talihsiz halk..

 arap talihsizliğini tarif etmemize hacet var mı.. arap toplumlarının bugün kendilerini içinde buldukları açmazın ciddiyetini ortaya koymak için birkaç istatistik yeterli olacaktır : kronikleşmiş okuma-yazma bilmezlik oranları , zengin ve yoksul arasında haddinden fazla eşitsizlik , şehirlerdeki aşırı nüfus ve arazilerin çölleşmesi.. bunun , bir zamanlar üçüncü dünya olarak adlandırılan büyük bir kesimin ortak hali olduğunu ve her halükarda , örneğin kalküta’nın sokaklarında daha büyük bir yoksulluk ya da rio de janeiro’da daha büyük bir eşitsizlik bulunduğunu söyleyebilirsiniz.. muhakkak haklı çıkarsınız.. yine de arap talihsizliğinin basitçe süre giden az gelişmişlikten daha ağır basan bir tarafı var ve bu talihsizlik toplumsal sınıflara , hatta eğitimsizliğe bağlı değildir..

arap talihsizliğinin ayırt edici yönü , kimsenin böylesi bir buhrandan etkileneceğini düşünmediği kişileri de etkisi altına alması kendisini istatistiklerden ziyade , algılar ve arapların hiçbir geleceği , durumlarını düzeltecek hiçbir yolu olmadığına dair çok yaygın ve derine işlemiş histen başlamak üzere , hissiyat düzeyinde dışa vurmasıdır.. dünyalarını kemiren , her kalıba giren ve görünüşte tedavisi gayrikabil illet karşısında tek çare , mümkün olsa kişisel kaçıştır.. fakat arap talihsizliği aynı zamanda içinden çıkılamayacak şekilde batılı öteki’nin bakışı ile bağlıdır – her şeyi , kaçışı dahi engelleyen bir bakışla.. öteki’nin dönüşümlü olarak şüpheci  ve üstünlük taslayan bakışı daimi bir biçimde sizi  üstesinden gelinemez halinizle karşı kaşıya bırakır.. güçsüzlüğünüzle dalga geçer , tüm umutlarınızı boşa çıkarır ve dünyanın bir sınır kapısında ya da ötekinde sizi durdur.. böylesi bir bakışın ne denli kategorik olabileceğini anlayabilmeniz için , parya devletlerden birinin pasaportunu taşımış olmanız gerekir.. endişelerinizi ‘öteki’nin kesinlikleriyle – sizin hakkınızdaki kesinlikleriyle – ölçmüş olmanız gerekir ki bunun yol açtığı felci anlayabilesiniz..’

‘SAMIR KASSIR..’

 ‘ARAP TALİHSİZLİĞİ..’ , SAMIR KASSIR , çeviri : ÖZGÜR GÖKMEN , İLETİŞİM Yayınları , 2011 , 94 Sayfa..

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kitap Arkası :

 ‘araplar hızla dünyanın “öteki”leri haline geliyor. özellikle 11 eylül’den beri, suudi yöneticiler, kuveytli zenginler dahil, en ayrıcalıklı araplar için de geçerli bu durum. “arap” kelimesinin kendisi bile öylesine yoksullaştırılmış ki, bazı yerlerde utanç duyulacak etnik bir etikete ya da en iyi durumda, modernitenin temsil ettiği her şeyi yadsıyan bir kültüre indirgenmiş halde. ayrıca dünyanın başka yerlerindeki yoksul ülkelerle kıyaslandığında, daha da acıklı bir görüntü çıkıyor ortaya. ama aslında vaziyet hep böyle değildi. arapların da bir altın çağı oldu. onların da geleceğe daha iyimser bakabildikleri, kendi kaderlerini yazabileceklerine inandıkları bir dönem oldu. peki, nasıl bu noktaya gelindi? araplar, bu yoksunluğa mahkûm gelecekten başka bir çareleri olamayacağına nasıl inandırıldılar? yaşayan bir kültür nasıl gözden düştü ve bu kültürün mensupları ıstırap ve ölüm kültünde nasıl bir araya gelebildiler? 2005’te bir bombalı saldırıyla öldürülen samir kassir, arap talihsizliği’nde bu soruların cevabını ve krizden çıkmak için bir yol bulmanın imkânını arıyor.’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hopa kadıköy’den geçer…

 

 

 

 

 

 

 

Hopa karşılamasından sonra biraz daha cesaretli ve kötü hissediyoruz kendimizi. Haliyle Metin Lokumcu ve arkadaşları ülkenin onurunu kurtardılar ve Lazca hoş geldin pankartlarını açtılar.

İnsanlar horon tepiyor, halay çekiyor diye isot gazıyla muhatap oluyor. Giriş şöyle gelişmesine rağmen -inşaata pankart > hes için halay > Metin hocanın “al beni kurtar memleketi demesi > gaz bombası > gaz bombasına karşılık verilmesi > ve başbakanın ‘üstünde durmak istemiyorum. Bir kişi de kalp krizinden ölmüş’ demesi insana oha dedirttiriyor. Ölen insanları ikiye ayıran bir başbakanla konuşmanın ancak sırat köprüsünde karşılaşırsak olabileceğini düşünmemizi sağlayan sözleri ağır ve yaralayıcı.

%40 küsürün başbakanıyla yüzleşecek dört yılımız daha var. On iki yıl başbakanlık yapacak %40 a ve otoriter zihniyetle cumhurbaşkanlığına oynayacağı gün gibi ortada.

Kendime özerklik istemenin tam zamanıdır. Kadıköy de oturmama rağmen bir hafta içinde beş kez polis tarafından arandım ve “ya arkadaş ben seni bir haftada 5 kere arasam bu hoşuna gider mi” dediğimde “biz sizin için buradayız hem sivil polisleri de arıyoruz” cevabıyla geçiştirilen bir yurttaşım. Kadıköy’ün göbeğinde kollarımı kaldırıp aranmaktan sıkıldım, iyi yanı kas yapmam. Laptop çantam ise içinde bomba olabilir ihtimaline karşı beş aramanın birinde açılıp bakıldı.

Köken Sorunu

Türkiye de yaşayan bir Mısırlıyım fakat sürekli Kürt muamelesi yapan Türk polisi rengime aldanıyor. İçimde bir yerde dağları piramitlerden daha fazla sevdiğimi biliyorum. Kökenimde Yunanistan Selanik ve Polonyalılıkta var. Bununla başa çıkabileceklerini pek sanmıyorum.

Polis soruyor ne iş yapıyorsun elektronik diyorum.

—Çantanızı açar mısınız? İçimden “polisle konuşma, polisle konuşma” diyorum.

Fermuar sesi – Al

—İnşallah başınıza bir iş gelmez diyor direksiyon başındaki

Doğubayazıt’taki komutanım aklıma geliyor.

—İnan umarım sivilde karşılaşmayız! Bu bir tehdit mi diyecek oluyorum.

—İkimizden biri ölür diyor. Selam verip asteğmen misafirhanesine gidip kısa dönem subayların teskeremi kutladıkları partiye katılıyorum, biraların bini bir para.

Polise, benle muhabbet etme, diyorum. Polisle konuşulmaz, öyle bir şey var. Evet, öyle bir şey var hala kendimi suçlu hissedebilirim. Ya da bir arkadaşım görürse yanlış anlayabilir!

—Muhabbet etme, işini yap, üstümü ara, bırak gideyim.

Kimliğime bakarken gebete cihazına bile vatandaşlık numaramı yazmıyor, anlıyor ki saldırgan ama zararsızım. Nüfus kağıdımda mahalle köy kısmında Caferağa yazıyor. Bu benim talihsizliğim herkesin köyünde akarsular ağaçlar ormanlar olur benimkinde barlardan gece kulüplerinden geçilmiyor. Ve her Kadıköylü biraz hırçındır.

Rengime bakıp, dağ görenlerin rengine bakıp hiçbir şey göremiyor olmam benim suçum değil !

‘Papyrus’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir susun artık la..

‘karanlık bir tünel içerisinde yazar gibi yazmak gerekiyor , karanlık içerisine yazar gibi , kişilerin ve olayların ileride nasıl gelişeceklerini bilmeden..’ – kafka

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yerimde duramıyorum..

kafamda sesler , çığlıklar , görüntüler dönüp duruyor.. huzursuzum..

‘clotaire k’ çalıyor..

öfke içimde çoğalıyor..

‘checkpoint 303’ dinliyorum sonra..

sonra tekrar ‘clotaire k..’

‘soap kills’ hafif geliyor öfkeme..

saçma sapan gündemler içinde faşizm cirit atıyor her yerde , her ortamda..

nefes almak neredeyse imkansız..

seçim seçim diye kulaklarımızı beyinlerimizi iğdiş ettiler , tuzla buz ettiler..

yeter artık yapın seçiminizi de kurtulalım..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar seçim diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar demokrasi diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar hak hukuk adalet diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar çılgın proje diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar ‘piskevit’ diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar her aileye şu kadar maaş diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar 12 eylülü yargılayacağız diyor hala..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş adamlar en iyi anayasa taslağı , en iyi demokrasi , en iyi özgürlük bizde diyor hala..

hopa’da , ankara’da , istanbul’da , izmir’de , mersin’de , bursa’da insanlar 12 eylül şartlarından beter şekilde derdest edilip , işkenceden geçiriliyor , utanmadan sıkılmadan hala ileri demokrasiden bahsediyorlar..

demokrasi her kesimde sadece kendilerinden olana , kendi taraftarlarına var..

bu her kesim için geçerli..

‘kendinden olmayan düşmanındır’ felsefesi hakim..

kendilerinden olmayan ‘bölücü , darbeci , kökü belirsiz , ahlaksız , edepsiz , faşist , komünist , terörist’ vs vs oluyor , saymakla bitmez..

BİR İNSAN ÖLDÜRÜLMÜŞ..

BİR İNSAN..

Senin gibi benim gibi BİR İNSAN..

ölüye de mi saygınız kalmadı be gafiller..

daha önce seçimler hakkında , demokrasi hakkında çok şey yazdım..

demokrasi dedikleri oyuna yeterince katıldım ve artık katılmayacağımı , kimsenin benim oyumu alamayacağını söyledim.. bu benim görüşüm..

herkes ayrı telden çalıyor..

herkes bağırıyor bangır bangır..

herkes en iyi kendisi biliyor bu ülkenin sorunlarını..

herkes en iyi çözümleri kendisi biliyor..

‘o karanlık , bu kötü , şu art niyetli , bunlar güvenilmez..’ , ‘bunlara oy verelim çünkü bunların arasında şu şu var , şunlara oy verelim çünkü şunu şunu vaat ediyorlar..’

ya gidin arkadaşım işinize..

herkes herkes için bir kulp bulabiliyor.. umurumda değil hiçbirisi..

çevremde herkes bir şeyler söylüyor , konuşup duruyorlar..

neden ‘aylak adamız’da seçimlerle ilgili bir taraf işaret edilmiyor veya bir parti ya da gruba destek verilmiyor , neden yazarlar kendi tercihlerini açıklamıyor..

aha ben açıklıyorum sadece benden oy yok kimseye , bu kadar..

hatta geçen görüştüğüm arkadaşlarımdan birisi ‘aylak adamız’da kendi bahsettiği platforma destek verilmemesi halinde gelecekte bunun vebalini taşıyacağımızı’ söyledi koptum gülmekten..

ya gidin arkadaşım işinize gidin gidin gidin..

‘yoksa sizi takip etmeyeceğiz artık..’ diyenler var daha beter gülüyorum.. biz takip edilmek için yazmadık , yazmıyoruz , tribünlere oynamıyoruz..

çok derdimiz olsaydı takip edilmek , koşar her iktidara gelene ya da en güçlüye yamanırdık.. çokta umurumuzda değil sizin bizi takip edip etmeyeceğiniz.. bunu diyen zaten bizi okumasın daha iyi..  

bizi bilen bilir , herkesin siyasi görüşüne , politik tercihine saygı duyarız ve bizim de ne düşündüğümüzü herkes bilir.. hepimizin hangi partilere oy atacağı ya da oy kullanmayacağı açıktır..

ama burada hiç kimseye hiçbir zaman şunları destekle ya da buraya oy at yoksa vebali büyük olur demedik , demeyeceğiz de..

siyasi duruşumuz zaten açıkça bellidir , fakat burası bir tebliğ yeri ya da görüş empoze etme yeri değil..

belli bir parti ya da gruba destek bizim aramızda çoğunlukta bile olsa burada onunla ilgili bir destek mesajı göremeyeceksiniz.. hiçbir zaman göremeyeceksiniz.. ister kızın ister tarihin çöplüğüne atın bizi umurumuzda değil..

beğenen beğenir , beğenmeyen umurumuzda değil , burada demokrasi yok evet kardeşim demokrasi yok..

insanların kafasına gözüne bir de burada şuna oy atın , bunlar iyidir demeyeceğiz..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş bir de oydan , seçimden demokrasiden bahsedip taraf göstereceğiz ha ne güzel.. keşke seçim diye bir şey olmasaydı da metin öğretmen ölmeseydi..

yok kardeşim yok teşekkür ederiz..

dileyen dilediği yere oy atar ya da atmaz..

biz korkağız..

oy atacağımız , destek vereceğimiz ya da vermeyeceğimiz adamları açıklamayacağız burada.. çok korkuyoruz..

çünkü bize de bir kulp takarlar hemen.. amanin sakın bizi zorlamayın..

kusma hissi kabarıyor ekranları görünce..

kusma hissi kabarıyor sesleri duyunca..

her şey sizin olsun..

her şeyi siz en iyi biliyorsunuz kabul ediyorum.. biz bir bok bilmiyoruz.. lütfen bizi yönetin , hatta hepiniz bir araya gelip yönetin bizi.. hiçbirinizden mahrum kalmayalım lütfen..

iyi ki varsınız , düşünüyorum da olmasaydınız yanmıştık..

‘sabun öldürür – soap kills’ çalıyor..

içimde kusma hissi kabarıyor daha beter..

çılgın projecilere yalvarmak geçiyor beynimden  benim için de çılgın bir proje hazırlasalar ve benim içimden de bir tahliye  tüneli açsalar da şu içimde birikip kabaran safrayı atsam.. ne büyük sevap işlerlerdi..

keşke seçimleri kaldırsalar.. hep birileri iktidar olsa , değişmese.. seçim zırvalığından kurtulsak..

her şeyimiz gitse de bari huzurumuz kalsa bizlere.. ona dokunmasalar..

yani anayasaya koysalar mesela şu partinin hep bu kadar , bunların da hep şu kadar milletvekili olacak.. oh ne güzel.. dırdır , gürültü , küfür müfür , kavga döğüş yok.. süt liman.. ya da hani şimdi moda olduğu gibi her parti lideri gittiği ilde o ilin en iyi takımlarının atkısını takıyor ya boynuna konuşma yaparken işte böyle her partinin bari futbol takımı olsa , o takımların skor averaj puan vs durumuna göre yapılsa seçimler.. ne güzel olurdu zaten siyaseti bile futbola göre ayarlıyoruz.. ve bu topraklar hastası futbolun.. hastasıyız dedeeeeeeeeeeeeeeeee..

çıldırmanın eşiğindeyim çılgın projeler çağında..

emekli öğretmen metin lokumcu katledilmiş artık bir susun ya bir susun..

utanın da biraz susun hepiniz ya..

en çok susana oy veririm belki , lütfen susun..

bağırıp çağırıp öfke kusanlar hala farkında değiller , boğazınıza ses tellerinize yazık la , valla bila yazık la.. 

anlayın artık : isteseniz de istemeseniz de bu topraklarda maalesef ve mecburen hep beraber yaşayacağız..

misal benimle yaşayacaksınız mecburen ve bana tahammül etmeyi öğreneceksiniz mecburen.. ben sizin saçmalıklarınıza nasıl tahammül ediyorsam siz de bana ve sizin gibi düşünmeyenlere tahammül etmeyi öğreneceksiniz.. bunu sadece bir gruba ya da partiye değil herkese söylüyorum..

demokrasi değil , batsın demokrasi ve seçim zırıltıları ,  kardeşlik lazım bize kardeşlik.. bağımsız adaydan 7 bin küsür liranın harç olarak alındığı , partilerde lider sultası ya da güç odakları  tarafından adayların belirlendiği bir sistem demokrasiyse demokrasiyle işimiz olmaz..

kardeşliği yüceltelim , kini öfkeyi değil..

bir de artık susun artık susun.. bizim için değil kendiniz için susun.. ses tellerinize yazık..

metin öğretmen hes’leri protesto ediyordu.. nefes alıp gülüyordu iki gün önce.. ciğerlerini biber gazı doldururken bile belki gülümsüyordu.. 

şimdi ise metin öğretmenin ardından ağıtlar öfke haykırışlarına karışıyor..

metin öğretmen öldürüldü.. ama hala saygısızca konuşup duruyorlar.. ölüye bile saygıları yok..

utanın da susun hepiniz artık.. saygı biraz..

emekli öğretmen metin lokumcu’nun katledildiği , aday listeleri verilirken bazı adayların yasaklı olduğundan bahisle veto edilmelerinin ardından çıkan protesto gösterilerinde öldürülenlerin , yaralananların olduğu sonra da yasaklananların veto edilenlerin birden aday olabilecekleri açıklandığı saçma sapan , karabasan  bir gündem de ancak böyle saçma sapan bir yazı yazılırdı.. ne yazılsa saçma ne yazılsa boş..

hiçbir şey METİN HOCAYI geri getiremeyecek lan..

getiremeyecek..

o sırça kulelerinizde , köşklerinizde HEPİNİZ AMA HEPİNİZ BİR SUSUN , ahkam kesmeyi bırakın biraz SUSUN..

şimdi abdullah chhadeh çalıyor..

kanunu ağlatıyor çalarken , dinlerken de sizi ağlatıyor..

sesine , notalarına , kanunda gezinen parmaklarının üzerine yatıyorum kendimi..

içimi kaldıran , midemi bulandıran tüm bu keşmekeşten uzaklaşıyorum , yüreğimde metin hocanın kahreden yokluğu..’

Crockett..

Gülelim Eğlenelim.. – 1 : Stalin’den Aylaklık Üzerine İnciler ve Yüce Fetvaları..

‘lenin’in maddecilik ve ampriokritisisizm’inin 1939 baskısının arka iç kapağına stalin kırmızı kalemle şu notu almıştı :

1 – güçsüzlük ,

2 – aylaklık ,

3 – aptallık..

 sadece bunlara kusur denebilir.. başka her şey , bunların dışındaki her şey , tartışmasız erdemdir..

(1) güçlü (ruhen) , (2) etkin , (3) zeki (ya da becerikli) ise o zaman bütün diğer ‘kusurları’ ne olursa olsun iyidir..

(1) artı (3) eşittir (2)..’

Stalin..

‘yoldaşlar , biz komünistler özel yaratılmış insanlarız.. özel bir şeyden yapılmışız.. o büyük proletarya stratejistinin ordusunu , yoldaş lenin’in ordusunu oluşturan bizleriz.. bu orduya ait olmaktan daha yüce bir onur yok.. kurucusu ve lideri yoldaş lenin olan partinin bir üyesi olmaktan daha yüce bir şey yok.. böyle bir partinin üyesi olmak herkese sunulmaz.. böyle bir partide üye olmaya eşlik eden gerginlik ve fırtınalara da herkes dayanamaz..’

Stalin..

‘STALİNİZM’ , SLAVOJ ZIZEK , Çeviri : SABRİ GÜRSES , ENCORE Yayıncılık , Kasım 2008..