

Özgürlük, kendi olma halidir evrenin. Kendini var etme edimidir. İnsan evrenin içinde bir öz, öz insanın bedenini sarmalayan ruh. Öz, sürekli kendini oluşturma edimine sahiptir. Ve bu oluşturma özgürlükte vücut bulur. Özün anlama kavuşumudur. İnsanın kendini var ettiği yerde başlar, kaybettiği yerde biter.
İnsanın varlığını yitirdiği bir yerde özgürlükten söz edilebilir mi? Peki nedir özgürlük? Her istediğini yapabilmek midir? Yemek, içmek, gezmek ve sadece kendi için yaşamak mıdır? Soruları çoğaltmak mümkün. Asıl olan neye göre bir tanımlama yapacağımız ve bundan nasıl bir sonuç çıkaracağımızdır. Sadece kendi “ben”imizi tatmin arayışı olarak mı ele alacağız, yoksa “ben”i bütünün içerisinde mi resmedeceğiz?
Özgür olmak, özgür yaşamak kuşkusuz her insanın temel istemidir. İnsanlığın tahakkümle henüz tanışmadığı süreçlerde evren, doğa ve insan bir bütün kendi içinde özgürdü. Hiyerarşinin tohumlarının ekilmesiyle, baskı aygıtlarının meşruiyeti insanı köleleştirirken aynı zamanda doğayı ve evreni de köleleştirdi. Evrende kendiliğinden var olan ve birileri tarafından bahşedilmeyen özgürlük, sömürü düzeninin koruyucuları eliyle yok edildi. Baskının olduğu yerde özgürlük olabilir mi? Genel olarak bile ele aldığımızda özgürlük “etrafındaki engelleri aşmak ve kendi olarak yaşamaktır.” Doğada tüm varlıklarda içkin olarak var olan özgürlük, aşkın bir anlama büründürülmüştür. Canlının dışında olan ve birileri tarafından bahşedilen bir armağan gibi ele alınmaktadır. Oysa özgürlük ne birilerinin armağanıdır, ne de canlının dışında olan bir kavramdır. Evrende kendiliğinden olan, sürekli kendini var etme eğilimidir.
Tahakküm ise özgürlüğün yok edildiği yerde çıkar ortaya. Baskı ve zorbalık, kendini her şeyde hak sahibi kılma, tüm hücrelerine kadar sömürme olarak adlandırılır.
Böyle bir tanımlamadan yola çıkarsak tahakkümün olduğu yerde özgürlüğün gelişemeyeceğini görürüz. Hiyerarşik düzenin insan ve bir bütün evren ve doğa üzerindeki zor aygıtları eliyle uyguladıkları tahakküm, uygarlığın her aşamasında kendisini farklı kılıflarda da olsa yaşatmayı bilmiştir. Kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden tüm kesimleri sömürmekten geri durmamıştır. Bir ya da birkaç kişi tahakkümün şekillenişinde başrolü oynarken milyonlar bunu bir felaket olarak yaşamaktadırlar. Neolitiğin doğal özgürlüğü, uygarlığın yapay tahakkümüne kurban edilmiştir. İnsanın doğal yapısında varlığını bulan özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlar yerini insan eliyle inşa edilmiş baskı, esaret, savaş, tahakküm gibi kavramlara bırakmıştır. Kralların, imparatorların dünyasında özgürlüğe yer yoktur.
Özgürlüğün yitirilişi, özün yitirilişinde bulmuştur ifadesini, bir bütün insan, doğa ve evren yitirilmiştir. Büyük olanın küçüğü yuttuğu bir kara deliğe dönüştürülmüştür her yer. Devlet, toplum, aile sistemin tüm kurumları birer kara delik misyonu görüyor. Devlette toplum, toplumda birey, ailede kadın, erkek, çocuk… her şey yutulmuştur adeta.
Kapitalist uygarlık sisteminin yarattığı özgürlük yaklaşımına baktığımızda; mevcut tanımıyla bile ele alırsak sistemin kendindeki çelişkileri ve sahteliği görmek mümkün. Var olan bu gerçekliği canlıların elinden alarak bir ütopyaya dönüştüren bu sistemin getirdiği tanımlamada özgürlük “herhangi bir kısıtlamaya ve zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma” olarak tanımlanır. İnsanın kendi iradesine dayanarak karar vermesi de ayrı bir boyutudur. Bu haliyle ele aldığımızda alkışlayabiliriz belki hatta yüksek sesle bağırabiliriz “özgürüz” diye. Bu biçimde ifade edilen özgürlüğün bir de özüne baktığımızda hiç de tanımıyla bağdaşmayan bir tablo serilir önümüze. Resmi yakından incelersek, bugün dünyada el atılmayan, özüyle oynanmayan bir canlı türü kalmış mıdır? Sadece insanı bile ele aldığımızda ne kadar kendi olabilmiş ve iradesini koruyabilmiş. İradenin ve karar gücünün sisteme teslim edildiği/teslim alındığı bir yerde özgürlükten biçimsel olarak bile söz edilemez. Her şeyin reklam panolarında pazarlandığı bir yerde özgürlük de afişe edilmiştir. Bir reklam ve pazar aracına dönüştürülerek, tamamen özünden boşaltılmıştır. Sırtında çanta, yüksek topuklarla her yere girebilen, çıplak bedeni reklamlarda pazarlanan bir kadın, masumiyeti istismar edilen bir çocuk, sistemin prototipi erkek ve bir bütün tutsak bir yığın oluşturmuş.
Sistemin zihinlere enjekte ettiği özgürlük arayışında sadece kendini tatmin etme eğilimi vardır. Sadece kendi istekleri ve beklentilerini esas alan biçimsel bir özgürlük anlayışında bütünlük yoktur. Bütünün parçalanışından gücünü alan sistem en küçük parçasına kadar bölmüştür her şeyi. Bu da sistemin devamı için gereklidir. Kapitalizm kendini idame etmek için bir takım serbestlikler tanır bireylere. Bunları sağlamazsa daha büyük bir istemle karşı karşıya kalabilir. Büyüğü saklı tutarak, küçük parçalar sunar bireylere; “sana, biraz özgürlük vereyim ve sen de sus” der adeta. İnsanın sahip olduğu gerçekliğini bir parça özgürlük sunarak elinden almaktadır. Ve pervasızca uzatılan bir parça özgürlük insanlığa bir lütuf gibi sunulmaktadır. Sahip olduğu en değerli hazinesi çalınarak kendi olmaktan var olmaktan tamamen koparılmıştır; çünkü özgürlüğün olmadığı bir yerde iradeden, birey olmaktan ve var olmaktan söz edilemez.
Bugün özgürlük, insanlık için sürekli ulaşılmak istenen bir ütopya halidir.
Nasıl bir çelişkidir ki doğada var olan bu gerçeklik bugün bir ütopya haline büründürülmüş.
Oysa insanın özüdür özgürlüğü.
Bir ütopya değil, gerçektir özgürlük.
BAYİRE KARATAŞ
Mardin E Tipi Kapalı Cezaevi
(Özgür Gündem Gazetesi, 16.07.2011..)
















