Archive for the ‘Şiir’ Category

ÖLÜ SU

içsin mi kansıcağı ikindilerde

iki ucu denizsiz çay suyundan

dört boynuzlu yörük  öküzü

çıkamaz ininden yaz uykusunda çakıroğlan

duvarda çamursarısı sidikkızılı boynuzbozu bir ölüdoğa

sıvanın altında kim var

susuz aç

kim gizliyor olumlu tarhanayı sevimli ifritlerden

as kendini çakıroğlan

bir türküde oturacaksın yapayalnız

sabah çayları bir türküde üzüm

kısır tarlada gereksiz bir kaya

ya da iskender sininde bir kabartma taşdonuğu

(yaşadıydı karacaoğlan kızı yunus karıncası

kansıcağı ikindilerde harman kaşıntısı)

kendir saplarıyla asılmış uzarken yarı yolda

suçluyum sayın yargıç

bir zurnacı çingene ısmarlayın ipime

ya siz sayın yargıç ?

 

YUSUF ATILGAN

 

(Yazı Dergisi, 1978..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(rakısını bir parça beyaz peynir ve iki diş sarımsakla susuz içen büyük ustamız ‘yusuf atılgan’ romanlarıyla, öyküleri dışında bir dönem şiir de yazmıştır.. iki şirinin dergilerde yayınlandığını okumuştum daha önce bir yerlerde.. ancak sadece ‘ayrılık’ şiirini okumuştum ve dün de ‘aylak adamız’da paylaştım.. dün gece ‘zafer yalçınpınar’ kardeşimiz sağ olsun kendi muhteşem arşivinden bana ustanın ‘ölü su’ adlı şirini bulup gönderdi.. ‘zaferimize’ buradan çok teşekkür ediyoruz ve büyük usta yusuf atılgan’ı da saygıyla anıyoruz.. Crockett..)

AYRILIK

Doğu yeli esiyor karşıdan

kirpiklerim tozlu

Ergin başaklar geçiyor iki yanımdan

         Sensiz

 

Bir serin denizde misin kumda mısın

Öyle mi omzunda kuruyan deniz tuzu

                         Bensiz

 

Çorak tarlada geçkin bir at çakalı    

Bir telli kavak bir zeytin bir kuş

                             Sensiz

 

Evde misin masal söyleyenin var mı

Açık mı kapılar yataklar boş mu

                          Bensiz

 

YUSUF ATILGAN

(Milliyet Sanat Dergisi, Şubat - 1980)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

ANLAM YONTUCU

                                   İmat (İmadettin) Öztürk için…

 

 

suskuyla incelen kış ağaçlarının arasından çıkıyoruz

bir gece topluyoruz kendimizi nasılsa konuşmak için

nerden bilinmez  olmadık yağmur yağıyor deli deli

zaten yarım evimiz çöküyor

                                         kütle kütle kütle

İmat Hoca inanılmaz sakin; “Yarın bakarız” diyor

                                                                             çaresine

yüklenir İmat Hoca

                            bir anlamın

                                             yontusuna

 

ve biz görüyoruz ki

 “anlamın varoluşu her şeyin yerinedir”

 

Zafer Yalçınpınar

21 Ocak 2012

(http://evvel.org/siir-anlam-yontucu-z-yalcinpinar)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘harbiye - daphne’ (antakya..)

‘sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk.. ve iyilik hiç değilim ama..’ – anna ahmatova

İLK UYARI

 

Aslına bakılınca her şeyin yokluğa

Dönüşmesinden bize ne.

Yaşadım ben nice aynalarda,

Nice şarkılar söyledim uçurumlar üzerinde.

Sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk

Ve iyilik hiç değilim ama

Belki gereğinden daha sık

Anımsamak düşüyor sana

Hem dinen dizelerin tınısını,

Hem gözü, gizleyen dibinde

O dikenli ve paslı

Çelengi tehlikeli sessizliğinde.

 

ANNA AHMATOVA..

 

“Artık aynı bardaktan içmeyeceğiz

Ne suyu ne tatlı şarabı,

Erken sabahlarda öpüşmeyeceğiz,

Ve birlikte gözlemeyeceğiz camdan akşamı.

Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,

Ama yaşamadayız biz aynı sevdayla.

 

Benim yanımda hep candan, sevecen dostum,

Seninleyse canlı, şen sevgilin.

Ama gri gözlerde ürküyü ben anlıyorum,

Ve sensin suçlusu benim derdimin.

Sıklaştırmıyoruz kısa görüşmelerimizi,

Böyle korunmaya yargılıyız erincimizi.

 

Dizelerimde bir senin sesin şakır,

Benim soluğum eser senin dizelerinde.

Ah, bir ateş var ki el değmeye

Ne korku, ne unutuş kalkışır.

Ve bilsen şimdi nasıl doyamadığımı

İzlemeye, senin kuru, pembe ağzını..”

 

ANNA AHMATOVA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,

Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.

Korkunç. Bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar

Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

 

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da

Yüksek mutluluk ateşinin,

Ruh özgürdür ve yabancıdır burada

Ağırkanlı bitkinliğine şehvetin.

 

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,

Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.

İşte şimdi anladın sen, niçin

Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.”

 

ANNA AHMATOVA..

‘SEÇİLMİŞ ŞİİRLER..’ , ANNA AHMATOVA, Çeviri : AZER YARAN, ADAM Yayınları, 78 Sayfa, Mayıs 1984..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde..’ – fernando pessoa

Lisbon Revisited (1923)

 

Hayır : hiçbir şey istemiyorum.

Hiçbir şey istemiyorum dedim.

 

Sonuçlarınızla gelmeyin bana!

Tek sonuç ölmektir.

 

Estetik getirmeyin bana!

Ahlaktan söz edilmesin!

 

Uzak tutun benden ne varsa metafizik adına!

Eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde

 

Bilimler (bilimler, Tanrım! Bilimler) –

Bilimler, sanatlar, modern uygarlık!

 

Ne kötülük yaptım ben tanrılara?

Hakikat onlardaysa, kendilerine saklasınlar!

 

Teknisyenim ben, ama tekniğin içindedir benim tekniğim.

Deliyim ben bunun dışında, mutlak bir deli olma hakkıyla.

Mutlak bir deli olma hakkıyla , işitiyor musunuz beni?

 

Bunaltmayın beni, tanrı aşkına!

 

Evli, işe yaramaz, sıradan ve nazik olmamı mı istiyorsunuz benim?

Bunun tersi olmamı mı istiyorsunuz, herhangi bir şeyin tersi?

Başka biri olsaydım eğer, kapris yapardım hepinize.

Ama böyle, kendim gibi, sabırlı olun!

Bensiz gidin cehenneme,

Ya da bırakın beni tek başıma gideyim cehenneme!

Niçin beraber gidecekmişiz?

 

Koluma girmeyin!

Koluma girilmesini sevmem. Yalnız olmak isterim.

Söyledim size yalnızım ben!

Ah, ne sıkıcı size eşlik etmemi istemeniz!

 

Ey mavi gökyüzü  -çocukluğumunki gibi-

Boş ve kusursuz ezeli hakikat!

Ey ata yadigarı, sessiz, uysal tejo,

Gökyüzünün yansıdığı küçük hakikat!

Ey yeniden kavuştuğum acı, dünün ve bugünün Lizbon’u!

Bana bir şey vermiyorsun, benden bir şey almıyorsun, hissettiğim hiçliksin sen.

 

Rahat bırakın beni! Gecikmem, ben ki asla gecikmem…

Ve geciktikçe Dipsiz Derinlik ve Sessizlik yalnız kalmak isterim ben! 

‘FERNANDO PESSOA’ (Alvaro De Campos..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SAYISIZ varlıklar yaşar içimizde,

Düşünsem de, hissetsem de, bilmem

Kimdir düşünen hisseden kim.

Ben sadece bir mekânım

Hissedilen ya da düşünülen.

 

Birden fazla ruhum var benim.

Benden fazla ben var bende.

Yine de varım

Herkesten farksız olarak.

Sustururum onları : ben konuşurum.

 

Kesişen içgüdüleri

Hissettiklerimin ya da hissetmediklerimin

Tartışırlar içimde.

Bilmiyorum onları. Hiçbir şey yazdırmazlar

Var olduğum ben’e : ben yazarım

 

YALNIZSIN. Kimse bunu bilmiyor. Sus ve aldat.

Ama aldatıcı görünmeden aldat.

Asla umma sende daha önce var olmayan bir şeyi,

Herkes kendisiyle hüzünlüdür.

Güneş senindir güneş varsa, dallar eğer dalları arıyorsan,

Şans eğer şanssa sana düşen.

 

BEKLİYORUM, sakince, meçhulü-

Kendi geleceğimi ve her şeyinkini.

Sonunda her şey sessizlik olacak,

Hiçliğin yüzeceği denizden başka.

 

HİÇTEN hiç kalır. Hiçiz biz.

Biraz güneş biraz hava ardımızda bırakır

Üstümüze çöken solunmaz karanlığını

Mütevazı ve kaçınılmaz toprağın,

Ertelenmiş cesetlerdir yaratılan.

 

Yapılan yasalar, seyredilen heykeller, yazılar odlar-

Hepsinin kendi mezarı var. Eğer biz,

Bir iç güneşin kan verdiği tenler,

Yaşlanıyorsak, onlar niye yaşlanmasın?

Hikâyeler anlatan hikâyeleriz biz, hiç.

‘FERNANDO PESSOA’ (Ricardo Reis..)

‘SIRLARIN CEBRİ..’ , FERNANDO PESSOA, Çeviri :IŞIK ERGÜDEN, NİSAN Yayınları,38 Sayfa, Kasım 1995..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok ettim, yaşadım

Bir akarsu nereye akar?

Nereden doğar bir akarsu?                            

Bir dağ sırasının ortasından mı, ya da korkutucu kayalıkların ardından mı süzülür önce, masumca, sonra da yıkıp yok eder her şeyi?

Bir akarsu her şeyden fazla, en çok da bir insanın içinden doğar, gene oraya akar ve gider.                                                             

Suya yüzünü dönebilmektir tek mesele, bakabilmektir suya ve gördüklerine.                                                            

Bir akarsu en çok da bu yüzden doğar işte: Zamanın bir yansımasıdır su, yaşamın yaşanmışlığın…

Ölümün bir yansımasını tutar dibinde. Bazen bir yitime akar bir akarsu, bir yitimden doğar; bazense sadece bir sevidir onu doğuran ve içine akıtan…

Malcolm Lowry

Kaynak: K Dergisi, 219. Sayı , 1 Temmuz 2011…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

veda

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

veda                           

 

                      Hrant için

 

bu kilide bir kapı şart

dünya analaştıkça, kan yerine

süte dönecek bak, söz

eskisin, olsun diye kırmızı,

değil!

 

yaprağına susamış tanıdık bir ağaç

sonbahara aldanmış, döküyor kendini

hem de yeşil yeşil, öyle güzel,

gözleri vardı çocukluğumuzun

hiç tanınmamış bir sokak düşün

düşün ki orada vurulmuş ayakkabısı delik adamın biri

sen ta Malatya’dan ağlıyorsun delik deşik

o, derinde bir yerde kravatını bağlayıp,

bir ayakkabıcı bulsam da

düşmanlarım azalsa diye yatıyor yüzüKoyun!

 

‘Papyrus’  (2009)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güvercİnsan

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güvercİnsan

       

                  Hrant Dink için…

 

ıssız yollardan gelirdik dudaklarımız blues

öyle soru işareti dururduk karşısında zamanın

 

bir sefa gecesi açmıştı gözümüzde dünya

umudun ölümsüzlüğüne yoruyorduk atlarımızı

 

iman tahtamız hedefindeyken ulumaların

durup su vermedik mi barış ağaçlarına

 

en sesinden vurdular barışı

güvercinler geç geç geçiyor üstümüzden

hüzünleniyoruz

 

Kenan Yücel

 

Sabahsız Bir Gecenin Uykusuzu, Digraf / Şiirden Yayınları, Nisan 2011, 86 sayfa, Kapak Tasarımı ve Desen: Canan Güldal..

“su da önemli ama.. ateştir benim ustam..”

“Ömrüm diyorum şimdi ömrüm

Üzgün bir çocuksun sen ve yalnız

Öyle kal çünkü bu dünyada

Sana en çok mutsuzluk yakışıyor”

Ahmet Telli

Yılların koşar adım geçtiği,   hüznün her an hayatımıza hem sevinç, hem zehir akıttığı bir hazin geçit ömrümüz..  neyse ki vazgeçtim çoktan yılların adımlarını saymaktan.. otuzlu yaşlarda çok yıkıcı ve yorgun geçen bir beş yıldan sonra bir anda  kaç yaşında olduğumu  fark ettim..  unutmuştum  saymayı.. bir yaş hesabı iddiasıyla başlayan öylesine bir sohbet benim kaç yaşında olduğumu fark etmemi sağladı..  her aklıma geldiğinde ağız dolusu güldüğüm bir anıdır..  kendimden bu kadar çok uzaklaştığım için kendime üzüldüğüm bir yoğunluk yaşadım o anda. Oysa ne olursa olsun şimdi koca bir kadın olan, güzel gözleriyle etrafına umutla bakan, çok çalışkan, çok heyecanlı, dünyadan kendi payını isteyen o kız çocuğunu korumaya söz vermiştim  yıllar önce..  ne yazık ki hiç koruyamadım hayatın acılarına, darbelerine karşı.. çünkü hala küçük bir kız çocuğuydu o.. dünyayı hala anlayamıyordu..

“Ölüm hiç de ürkünç gelmiyor

Yaşanmışsa tüm yaşanacaklar

Acı yitiriyor anlamını ve renkler

Kül oluyor körleşirken gökboşluğu”..

Ya yaşanması gerekenler hep yarım kalmış ise..   yine de ölüm ürkünç değil midir.. ?

işte bu gel gitlerle uğraşırken, bir arkadaşımın mesajıyla ‘itü’de seyyar sahne tarafından ‘oğuz atay’ın ‘tehlikeli oyunları’nın sahnelendiği bilgisini aldım..

Erdem Şenocak bana göre çok başarılıydı.. tek kişilik bu performans ve bir de salıncak.. oğuz atay niyetine gidip sımsıkı sarılasım geldi kaç defa.. sahnede görmek masalsı bir duygu.. çok başarılı .. ve bu yürek işi bir çalışma.. ticari kaygıdan uzak.. seyyar sahne “tezer özlü -çocukluğun soğuk geceleri”ni de sahneliyor..

‘Oğuz Atay,  Tehlikeli Oyunlar’;  “ağzının, güzel dudaklarının kenarında bir gülümseme yaratmak için, ne uzun yollardan geçiyorsun. kendinden veriyorsun, durmadan eksiliyorsun. oysa bazı insanlar, oldukları gibi kalarak elde ederler istediklerini. ben, kanımı damla damla süzerek veriyorum” 

Evet, bazı insanlar hiç çaba harcamadan, oldukları yerden kıpırdamadan elde ederler dünyayı.. yoksa çok şey mi bildik, istedik ve hayal ettik .. ahh oğuz atay..

Bir de geçen gün Cemal Süreya öldü dediler..  öldüğü gün dediler..

 O en güzel, en mutlu, en mutsuz, en hüzünlü  anlarımın şairlerinden.. o bir dersim sürgünü..

 “Bizi kamyona doldurdular.

Tüfekli iki erin nezaretinde..

Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular..

Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar..

Tarih öncesi köpekler havlıyordu.” 

Her şeye rağmen, kendini doğuran  insanlık.. cemal süreya’yı doğuran hayat.. aşkın şairi.. her daim  hüzün verirken, derde derman olan kelimelerin büyücüsü..

‘aşk’ şiirinde beni benden alan.. işte o çok sevdiğim dizeler.. imgeler..

…..

 “Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek

Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken

Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti

Çünkü iki kişiydik..”

“Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya

Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız

Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu

İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük..”

hayat başka nedir ki..?  sadece ‘an’lar.. ‘Keşke yalnız bunun için sevseydim seni’

‘Taflan’

Okumak Üzerine

Her insanın ilk okuma çabaları kendine özgüdür ve içinde bulunduğu çevrenin de bunun üzerinde etkisi vardır. Benim ilk okuma çabalarım, bankaların reklam tabelaları ve eve alınan gazetenin içindeki  ‘Fatoş ve Basri’ karikatür yazılarını anlamaya çalışmaktı. Her sabah gazetenin o sayfasını açar, ilk önce resimlerden anlamaya çalışır, daha sonra en yakınımdaki kişiye, genellikle annem olurdu, okuturdum. Daha sonra, diğer sayfaları gözden geçirir, okuyup anlayacağım günleri iple çekerdim. Zamanla bu okuma isteğim, erken okula yazılma çabalarıma dönüştü. Bir yıl erken okula gidebilmek için, yalvardım yakardım. Annem babam bana yeni okula başlayacak bir çocuk gibi, tüm malzemeleri aldılar. Sıra okula kayıt olmaya gelmişti, o zaman da dışarıdan destek yarattım kendime. Çok becerikli, iş bilir bir teyzemiz vardı. Onunla okula gidip, kayıt olmak istedim hatta boyum büyük görünsün diye yüksek topuklu bir ayakkabı giydiğimi hatırlıyorum. Bu heyecan ve sevinç, okul müdürü tarafından yaşım küçük olduğu için reddedilmesine kadar sürdü. Sonraki bir sene annem için zordu ancak hiçbir zaman bana öff dediğini hatırlamam. Sabah erkenden okula gider gibi hazırlanır, kahvaltımı yaptıktan sonra, yazma ve okuma derslerim başlardı. Cin Ali serisi ezberlediğim ilk seriydi. En çok da resim derslerini iple çekerdim. Neyse ki bu okul özlemi birinci sınıfa kaydolmakla sona erdi. Her zaman öğrenmekten çok zevk aldım.

Okumak, bir insanın yapabileceği en güzel eylem. Mutluysam, mutsuzsam, üzgün veya sevinçliysem hiç fark etmiyor, mutlaka okumak için ihtiyaç duyuyorum. En hoşuma giden de kitabın içinde bir maden bulmuş gibi, o an hoşuma gidecek cümleleri keşfetmek. Ya da o an içinde bulunduğum ruh durumuma çare olabilecek bir şeylerle karşılaşabilmek.

Burada şuna da dikkat çekmek gerekir ki; ne okursan o kadar gelişiyorsun. Ne demek bu? Şiir okumak konusunda yeterli çabayı göstermedim, sevdiğim ve ezberlemeye çalıştığım şiirler oldu ancak, şiir apayrı bir dünya. Bu alanda sınıfta kaldığımı söyleyebilirim.

Şu günlerde okuduğum ‘Bir Çift Ayakkabı’ kitabında Sunay Akın’ın şu cümleleri bu kitapta bulduğum maden cümlelerden bir kısmıydı:

‘Edebiyat sınavlarının en beylik sorusudur: Şair burada ne demek istemiş? İşin aslını ararsanız, tarih boyunca hiçbir şair, yazdığı şiirlerde ne demek istediğini kendi de bilmemiştir. Şiirde anlam aramak, evin duvarlarına renk beğenmek için bir resim sergisi gezmekten farksızdır. Çünkü, şiirde anlam arayanlarla duvar örüp ufku daraltanlar aynı sığ suların balıklarıdır. Şairin derdi bir şeyler anlatmak olsa kağıda düzünden girer, yani düzyazıya başvururdu.’

Yine kitabın ilerleyen sayfalarında, zevkle yolculuk yaparken şiir ile ilgili şu cümleler dikkat çekici bir tarifti benim için;

‘Bir dağdan haykırırsanız sesiniz karşıdaki dağda yankılanır, öykü olur, roman olur. Yok, eğer bir fay kırığından dünyanın derinliğine haykırırsanız, sesiniz şiir olur. Şiir böyle bir sanattır; 70 sayfada ya da 1.500 sözcükle anlatamayacağınız duyarlığı, 7 dize ve 15 sözcükte verebilmek…’

Bu tariflerden şiir konusunda öğrendiğim, daha emekleme seviyesinde olduğum. Ne yapalım bir yerden başlamak gerekiyor demek ki. ‘Aylak Adamız’da şiir konusunda başlangıç yapılabilecek kara kuşak seviyesinde bir yer. Neyse ki, beyaz kuşak-yeşil kuşak ayrımını bilmeden, ileri 6-Sigma eğitimlerine inatla devam eden birisi olarak, şiir konusunda beyaz kuşak seviyesine ulaşmayı hedefliyorum. Yeni yıla girerken bu yönde duyumlar aldım, bu yılki hedefim budur.

Şiirinizle ve okumalarınızla kalın.

‘SKYCELL’

‘BİR ÇİFT AYAKKABI’  -  SUNAY AKIN , Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1.Basım: Kasım 2011, 184 Sayfa…