Archive for the ‘Sayıklamalar’ Category

geniş açı.. dar açı.. ve de parke taşı..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yukarıda aynı coğrafyada yarım saat arayla çekilmiş iki fotoğraf görüyorsunuz..

 ‘terk-i dünya yolculuğu’nun ilk kilometrelerinde ‘kenanım’la dibinde dinlendiğimiz bolu’daki ‘gölcük’ gölünden çekilmiş iki fotoğraf..

birisi geniş açıdan, uzak plandan.. tıpkı günümüz medyasının her boku geniş açıdan yansıtıp, damara narkozu verdiği fotoğraflar gibi.. gerçekleri tam olarak göstermeyen, aldatan bir fotoğraf.. cennet bir dünya.. her şey yolunda ve tıkırında bu dünyada..

diğeri ise dar açıdan, yakın plandan.. o cennet gölün yakın plandan çekilen bir fotoğrafı..

o gölün ani ve sarsıcı bir şekilde tecavüze uğradığının delaleti..

yani acı gerçekler..

her sene en az beş altı kere gittiğim bir göl..

sadece çeşit çeşit kuş, rüzgar, ağaç, su sesi ve lanet olası ‘insan sesi’ duyabileceğiniz bir yer..

binlerce kilometrelik yolculuğumuzun başlangıcında yolumuzdan saparak ‘kenanım’ı çıkardım o gölün yanına ve ‘kenanım’ın yüzüne baktım göl ve etrafındaki manzarayla karşılaştığında.. büyülenmişti sanırım..

ama on saniye sonra ben büyülendim.. gölün hemen kenarına koştum.. her gidişimde fotoğraf aldığım, tahta banka oturduğum gölün o kenarı işte ikinci fotoğraftaki gibi çöp doluydu..

her bok vardı affedersiniz..

ben ‘titus tüneli’ndeki antik mezarlıkların içinde yüzlerce prezervatif görüp toplayıp çöpe atmış birisiyim.. yani alışkınım bu tür tecavüzlere..

fakat burada yıkıldım..

buraya kadar insanlık canavarı gelemez demiştim..

burayı da beceremezler demiştim..

fakat hayır, işte uzaktan kepçe sesi geliyordu..

buraya da ulaşmıştı : ‘PARKE TAŞI HASTALIĞI..’

benim teorimdir : ‘parke taşı hastalığı..’

evet buraya ulaşıp bulaşmıştı ‘parke taşı hastalığı..’

teorim şu : parke taşının, asfaltın girdiği yerler bir sene içinde dejenere olup, iki sene içinde kirlenmesini tamamlayıp, üçüncü senesinde son nefeslerini yaşayıp, dördüncü senesinde ruhunu müteahhit ideolojisine vermesidir..

gölün etrafına parke taşı döşüyorlardı..

insanlarına gölün etrafında yürüyüş yaparken kırmızı toprakla kirlenmesin diye pabuçları, toz olmasın diye çorapları, kirlenmesin diye elbiseleri tane tane ve de müthiş özenle parke taşını DÖŞÜYORLARDI gölün kenarına..

hiç tanımadığımız kuş türleri ve de gölün sözcüleri ‘kurbağalar’ ile reis ‘helikopter’ çığlık çığlığa bize anlatmaya çalıştı durumu ve yardım için yalvardılar..

sustuk, küfrettik..

ve ağladık belli etmeden..

huzuru, cennette katlediyorlardı..

‘tanrılar’, plan – proje – istihkaklarını paylaştırıp katledilmesine izin vermişlerdi bu sessiz cennetin..

ağladık..

ağladık..

ağladık..

birbirimize belli etmeden ağladık..

ben aslında acizliğime ağladım..

düşündüm..

ne kadar zamanda bu parke taşlarını söker yok ederim diye.. 

tek başıma sanırım yüz insan hayatı süresi lazım olurdu..

ama benim bir hayatım olsa da, bir parke taşı bile yok etsem o ‘helikopterin’ çığlığına kulak vermiş olacağım..

ve işte çalışıyordu kepçe, parke taşı için gerekli yabancı kumu taşıyıp yaymada..

yaşasın ayaklarımız kırmızı kum olmayacak artık..

yaşasın parke taşı ideolojisi..

ama bence parke taşlarının rengi güzel değildi..

gelecek sene göle uygun bir renkte değiştirilsin, mavi ya da yeşil olsun ve yeni müteahhitler palazlansın..

yorgun, bitik ve yılgınım..

yorum yapmayacaktım iki fotoğrafa fakat ‘kenanım’ın ‘terk-i dünya yolculuğu’nda çektiği güzel fotoğrafların, videoların içinde bu iki fotoğraf ruhumun, hayatımın her an, her yerde ……………. göstergesi olduğundan, suratıma sağlı sollu şamarı çaktığından yazdım bu abuk sabuk yazıyı..

dayanamadım yazdım..

bazılarını, özelikle ‘medeniyet timsallerini’ incittiysem hiç kusura bakmasınlar, hayatım onları incitmekle ve parke taşlarını söküp fırlatıp atmakla geçecek..

kahrolsun parke taşları..

parke taşsız fakat gülüşünüzle kalın..

Crockett..

 

TANRININ LEHÇESİ

16 yaşım gibiyim kaç zamandır; aşka ve hayata ipekten anlamlar yüklerdim, kaygan yumuşak ve parlaktı her şey,

Olgunluk, dikeni batan, dimdik ve sade bir çiçek, acı veriyor bana. Ben uzun gelincik tarlalarının kızıyım, yüzüm gözüm onlara değip dokunmaktan kıpkırmızı, bir de utancımdan….

İçim acıyor benim, çoook acıyor.

Yüreğimin taşları bir bir  yerinden oynuyor. İçim bugüne dek görmediği bir sınavla sınanıyor ve bunu hiç kimse bilmiyor.

Hayat neydi ki senin bana bakışının yanında???

Her şey nasıl da anlamını yitiriyor….

Günlerdir ağlıyorum ve günlerdir 16 yaşım gibi yüksek sesle müzikler dinliyorum.

Ayıp mı bilmiyorum, belki komik.

BEN GÜNLERDİR NE YAPTIĞIMI BİLMİYORUM! Bildiğim yarısı yaradır hayatın, gerisi derin bir iç çekiş….

Mumlar yaktım kalbime gecelerce, kendimden özür dilerdim, vicdanıma bağırdım, af diledim. Ermişler, müneccimler ve inançlı kadınlar güldü bana . insan olmayı beceremeyenin duası kabul görür mü diye.

Doğdum diye yaşıyorum günlerdir, bir de ilk gençliğime olan vefamdan.

Anılarıma, yıldızı, geceyi, güneşi ve aşkı ilk tanıdığım zamanlara olan borcumdan…

Sonrasına inancım kalmadı, nedenim de yok..

Ben karanlığı kendinde saklı dilsiz, ıssız, bir karabasan çığlığıyım

Hafif terli endişeli, göğsü inip kalkan ve uyanmaya çalışan bir küçük kız çocuğu belki…………..

Ne olurdu sanki hiçbir resim sararmasaydı,

Şiirlerin bir anlamı olsaydı

Şarkılar hep birini anımsatsaydı

Ve hiçbir şeyden

Ve hiç kimseden vazgeçmek zorunda kalmasaydık…

Kalemim anlamıyor kelimeler niye eksik bu gece.

Bilmiyor ki herkesin yaşadığı adı konumlamamış hisler vardır içerimizde

Ve kelimeler onlara en çok ihtiyaç duyduğumuz an yüz çevirir bizlere

Yüreğim gecenin siyahıyla esmerleşiyor

Vakitsiz dünyaya gelmiş çocuklar ömür boyu bu yükü taşırlar omuzlarında

Biz, haksız yere azarlanmış onurlu ve inançlı çocuklarız.

Ve ömür hala tanrının lehçesini tercüme etmekle geçiyor…

‘TOPAL KUŞ’

acının bedeli…

‘yazacağım ama korkuyorum…
günlerdir, yine o aptal düğümün içindeyim…
sıkıldım kendimden, çok sıkıldım…
kalbimden ve belleğimden nefret ediyorum…
seni hayatımdan süzdüğümü düşündüğüm anda tekrar boğazımı sıkan dar boğazlı kazak oluyorsun…
ve benim ters dönmüş kaplumbağalardan farkım kalmıyor böle zamanlarda…
aptallık bu ya, hala inanamadığımdan BİTİŞİME, yazdıklarını okudum, yine, yeniden…
içim nasıl kırık dökük bilemezsin..
yüzümdeki keder gölgesi aralık ayında attığın maili okuduğum andaki gölgeyle aynı şimdi…
bir de salak bir gülümseyiş var işte…
hani sürekli oyundan çıkarılan, azarlanan, istenmeyen ama yine oyuna çağırsalar diye bekleyen çocuğun arsız, şaşkın gülümseyişi gibi…
ne büyük aşkmış ya, ne büyük…
kendi yazdıklarımı da okudum, kendime kullandığım sözleri duysan kulakların çok acırdı…
ne trajik sevmişim seni…
sense bende sevdiğin, aşık olduğun her halimi; düşüşe başladığında, işe yaramaz bulmuş, hasta ruhlu saymışsın…
sen hep kendi hayatını yaşamışsın, bense bunca yıl biriktirmiş olduğum tüm sevgiyi, ÜSTÜME basa basa sana vermişim, ve sen oburca kemirmişsin beni…
en son attığın; hani yaşattığım güzel anlar adına vedayı hak ettiğimi düşündüğün mailin var ya…
mesleğini bırakmalısın diye düşündürdü… bu meslekte bu umursamazlığın… çok acıklıydı çok…

ama daha da acıklısı mailin sonuna iliştirdiğin zoraki umursar tavrındı…

belki de dünya gidişatının kurbanlarındansın, belki de sahiden bencilin birisin…

ama o göğsündeki sıcaklığı nasıl gerçek yaptın?

peki ya nasıl oluyordu da süt dişin bile gülümsüyordu?

ya gözlerin?

arzuyla, tüm kuralların içinden kaçıp nasıl öyle bakıp uyuşturuyordu beni?

ya sözler?

o hızla geçip giden sözler?

yaşamla ölüm çelişkisi gibi, bıraktığın tüm çelişkiler..!

birazcık eğlendin işte.. evet, evet birazcık eğlendin!

benimse hala bir ağırlığım yok, bazen kafamı çizgi film kalitesinde burkup kopartmak

istediğim bile oluyor… ve sıkıldım biliyor musun? vaktin bu hep efkar halinden sıkıldım…

geçen gün ne yaptım biliyor musun sevgili ecelim?

sırf ömründen bir dakikaya tanık olmak için, arkadaşın birine seni arattım…

tam 12 dakika senle konuştu… ve ben köklerimi dahi yok etmene rağmen, o 12 dakika için

tanrı’ya şükrettim…

‘ne güzel ya şu an onun ne konuştuğunu, ne yaptığını biliyorum’ diye diye sevindim.

çok mutlu ol çok…

sindiremediğim bu acının bedeli… sadece mutluluğun olsun…

yoksa hakkımı helal etmem….’

‘BULUT’

kaybolmuş bir şiirin son dizesi…

( kaybolmuş bir şiirin son dizesini bulmak için aynı şiire düşmüşlerdi..

adam, sorgusuz sualsiz ve yorgun duruşuyla sarıldı kadının yokluğuna.

adını dahi sormadı. şiir için az biraz heyecan bir tutam yokluk, az biraz 

hüzün yeter deyip kadına: Z.. adını verdi.

kendisine de sonun başlangıcı olan Y.. adını verdi !

ve kapadılar aynı şiire gözlerine. )

 

Z.. bu sen misin, nasılsın.. söylesene?

ellerin..ellerin nerede..

bak ıssız bir ada gibiyim.

beni çevrele… 

beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece..

gel tam kucağımda açan zerdali dalı ol. 

 

üşüyorum bana bir palto bul Z..

bana omuzlarından soyulmuş ve yıllanmış 

olan yüzyıllık yalnızlık kokunu ver..

 

bana avuçlarınla bir sandal yap,

bakışlarının sıcağına demir atacak. 

ya da aç göğsünü ısınıp kalayım öyle..

bırak kalayım serzenişinde bir ömür Z..

 

Y.. düştüm gecede..

düşerken dizine çarptım ve düş oldum dilinde.

 

Y.. bana dilinin ucundaki sözcükleri ver, 

birlikte dolduralım bu satırları. 

olmadı diline hapsolmuş küfürleri ver,

birlikte düzelim bu düzeni kaymış yaşamın..

 

Y.. çok yorgun bir akşamın elinden tutuyorsun ya sen,

gel benim avuçlarımdan tut sana yetim kalmışları 

göstereyim..

 

( yitik bir nefes aldı kadın, adamın duraksayıp Z..’leri tükettiği yerde.

sonra gözlerini milad-ı evvel zamana çevirip, harfleri çalınmış bir 

uygarlığın sesine bürünüp kusmaya başladı içindeki Y..’leri kadın. )

 

Y.. dün geceden bu yana ruhundan 

çamaşır ipine asılı bir kadın diktim düşlerime..

ki, bedeninden oluk oluk akan bu aralık kan yağmurları kurusun diye.

 

üşüyorsun hala Y.. kapa gözlerini ve gör bizi.

yüreğim yüreğinin üstündeki hezeyanda.

Y.. yalnız değiliz; çünkü tanrıların ve tanrıçaların 

çıldırmış olduğu araflardan  kaçtık da geldik.

 

gözlerin Y.. gözlerin rengini unutulmuş 

dağ çocuklarından almış bu gece.

sarıl bana o çocukların gözlerindeki ateşle ve 

dokun bana onların özgürlük şavkındaki mavisiyle..

 

Y.. kulaklarım uğulduyor.. 

yoksunluğunda attığın  çığlıklarla..

sen de ben, ben oluyorum Y.. 

ben sen olmuşken nasıl giderim..

 

Y.. gece neden bu kadar uzak. 

gecesi kısa bir sevda bulur mu adımlarımızı dersin?

 

‘Mavinin Çığlığı’

MAVİNİN YANKISI

Derin bir kuyuya dalar gözlerin

Mavinin yankısı vurur diline

Rengin seslerini bir sen işitirsin

Ve bir sana yakışır renkleri seslere dönüştürmek

Kalemimin ucuna konuk ettim gülüşünü

Bütün harfler senin tebessümün şimdi

Bunaldıkça yazıyorum

Eylül sonu gibi yorgunum

Kırdım dallarını ağaçların sarı yaprak dökmesinler diye…

İçime ekilen çiçeklerin hatrına, mevsimler kendini bir süre ertelesin diye.

Günün kirpiğinin ucunda yaşıyorum şimdi…kapatsa düşeceğim; öyle kırgınım; öyle zor tutunmuşum zamana

Yağmur bir yanda…içimde güneş…

Kelimeler kapında secde

Ani bir iç çekiş şimdi aşk..

Ve;

Bağırsam işitmez tanrı

Uzağının dumanında izliyorum içimin ateşini..

Ve

Sen aklıma geldikçe şenleniyor yorgun çocukluğum..

Artık içimde daralmıyor hiçbir sokak;

Gerilimi kesilmiş sokak lambası gibi gözlerim..

Karanlık yok

Ben Türkçenin bütün sözlerinden düştüm şimdi

Kürtçenin şiirselliğine kilitledim elimi ve dilimi

Aşkın semantiği değişti şimdi

Rüyalarıma nazar boncuğu iliştiriyorum her gece..

Sana kem göz değmesin diye…

Ve

Suç işleyecek kadar deliyim şimdi

Rüyaya yatacak kadar da sakin…

Uykuya dalan bir çocuk gibi sev beni

Dilinde lal masallar biriken bir anne gibi

‘TOPAL KUŞ’

bi dürtmeyin beni !

+ şimdi uyusam bence, bunları düşünmenin ne vakti ne de sırası  ..

+uyusam mı acaba?

+ başım çatlıyor..

- çok uyumaktandır, yuh ya nasıl bu kadar uyuyabiliyorsun?

+ ne düşünüyorsun?

- ne zaman?

+ genelde?

- ne bileyim, saçma sapan sorular sorup durma  da hadi kahvaltını yap, akşam yemeği yesek daha doğru tabi..

+ acıkmadım..

- acıkmazsın tabi, sabahtan akşama kadar yorulmuyorsun ki sürekli uyuyorsun !

+ düşünür müsün?

- neyi ya? sabahtan beri aynı şeyi söyleyip duruyorsun?

+ kaçar mısın?

- neyden?

+ mesela .. anlatmaya kalkarsam uzayacak.. sonra anlaşamayacağız.

+ uyusam  ya ben biraz daha?

- yok artık, bir psikoloğa falan götürelim  seni hem bak artık ayıp da değil herkes rahat rahat gidiyor..

+ biraz tek başıma kalsam ya?

- hep tek başınasın zaten. evden çıkmıyorsun  ki. komşular senin kim olduğunu bile bilmiyor. tanımıyorlar seni. biraz insanlarla içiçe ol, sosyal ol. gerçekten yobazsın.

+ ne kadar sıklıkla düşünürsün?

- neyi be neyi sabahtan beridir aynı şeyi söylüyorsun? düşünüyorum tabi kafasız mıyım ben? sabahtan akşama kadar bir tek  sen düşünüyordun di mi? sen kurtaracaksın bu dünyayı.. somali’ye bak açlık var açlık.. ya senin yediğin önünde yemediğin arkanda. bir derdin yok.. rahat batıyorsanakesinlikle.

+ uyuyup düşüneceğim ben biraz..

- düşün düşün boktur işin diyorum ve ben çıkıyorum bu evden  sıkıcısın. rahatsızsın..  aman kıymetli poponu yerden kaldırma. sabahtan akşama kadar düşünme ayaklarına uyu tamam mı? senden bir olay olmaz..

- ben gidiyorum..

‘İSMİM BU’

‘uzun yol sayıklaması..’

‘içince filozof olanlardan olmadım, hiç sevmem de bu tipleri.. ölümün kıyısından döndüğümden zaten iki haftadır içemiyorum.. peşin peşin yazayım da sonra sarhoş olmuş, nal kafa  yazıyorum sanmasın kimse.. zaten nal kafa olamadım hayatımda hiç.. sarhoş olup anıramadım, yağamadım doyasıya sağa sola.. içtikçe daha da içime çekildim.. ve hep gömülü kaldım içimde..

neyse..

artık ne yapacağımı bilmiyorum..

kendimle nasıl  başa çıkacağımı da bilmiyorum..

artık dayanamayacağım bir noktaya geldim..

bu çocuk dört senedir bu kafada yaşıyor.. ‘zaman her şeyin ilacıdır’ derler.. her şey için söyledikleri şey bu.. halbuki yıllar geçtikçe ‘yük ağırlaşır’, neden böyle söylemezler.. kimse bunu söylemez..

gülsem suç olur, içsem suç olur, unutsam suç olur, arasam suç olur, sussam suç olur, konuşsam suç olur..

‘bir gün nasıl geçer..’

‘bir gün nasıl geçer..’

‘bir gün nasıl geçer..’

ne yaparak geçirilebilir bir gün..

uyanıp dışarı çıkıyorum ama gidilecek neresi var ki..

‘ikizim’ her zaman buramdasın, bu lanet kafamın içinde..

işte böyle nereye gideceğimi bilemez haldeyim..

tüm bu olanlardan sonra yerim neresidir..

bu herkes için geçerli bir soru..

bazılarımız bir cevap bulduğunu sanır..

biliyorum, benim ‘SENDEN’ başka cevabım YOK..

neden 24 saat devamlı seni özlüyorum, neden her sabah uyandığım andan itibaren boğuluyorum yokluğunda..

neden seni unutamıyorum..

beynim neden durmuyor, susmuyor..

‘ikizim’ bu tedavisi olmayan bir hastalık mı, bana kesilmiş bir cezanın infazı mı, nedir bu..

nedir.. nedir.. nedir..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ateşten Yaratıldı Benim Sevgili-m

Sevgili-m ütülenmemiş pantolonuyla evden çıktı, çıkarken ardına bile bakmadı. Oysa, oturma odası ile mutfak arasındaki kilimli boşlukta, tatlı bir serzeniş boylu boyunca uzanıyordu ve geceden beri gözünü kırpmamıştı. Uyursa, uyuyakalırsa, sevgili-m’i kaçırabilirdi. Kendisini gören göz olmayınca da bir anlamı, hikmet-i sebebi kalmazdı. İşte bu yüzden, o tatlı serzeniş, sevgili-m kapıyı hızla ardından çarpıp ışık hızıyla sokağa boşalınca, kendi kendisini havaya dönüştürdü. Tam o anda, köşeyi dönmekte olan ve kapıcının kızı Selma ile karşılaşan sevgili-m’in başı hafifçe döndü. Sallandı, az biraz sarsıldı ve “Halılarınız ve el dokuması kilimleriniz itinayla yıkanır…” ilanının çakıldığı, çınar ağacının gövdesine yasladığı sağ eliyle destek aldı. Kapıcının kızı Selma, kaçak bir bakış attı yüzüne ve içinden: “Yine geceden kalmış herhalde” diye geçirdi. Anlamadı, sevgili-m’in halden hale geçen Hava Kavminin son savaşçısı olduğunu. İnsanlar ahmaktır çoğu zaman sevgili-m, iyilik zehabıyla kötülük yaparlar ve bilirsin işte, yeryüzünde – çıkarına ters düşerse- kendi türü de dahil, hiçbir canlıya hayat hakkı tanımayan, tek akıl sahibi yine onlardır.

Sevgili-m az biraz soluklandıktan, kendisine bakış yapan Selma’nın gözlerine bir dehr esintisi yolladıktan sonra yoluna devam etti. Az gitti uz gitti, ana caddeyi, tütüncü dükkanıyla arasındaki iki tali sokağı, hızlı adımlarla geçtikten sonra, ilk sağdan döndü. İşte oradaydı, Doğu’nun en güzel tütünlerinin satıldığı harikalar diyarı. Nezaketle selamladı sevgili-m dükkan sahibi, yahudi gözlüklü dalgalı saçları şakaklarından kırlaşmış orta-yaşlı kadını. Kendine iyisinden yarım kilo, ballı Bitlis tütünü ve 500’lük 1 adet “Marla” marka boş tütün kağıdı aldı. Yapılacak çok iş vardı, bir an önce eve geri dönmeli, sigaralarını sarmalıydı çalışmaya başlamadan önce. Bir gün öncesinde yeterince çay-kahve-elma çayı stoğu yapmıştı. Açık bir bilince ihtiyacı vardı sevgili-m’in, o sebepten sinir sistemi hazımla uğraşmasın diye iki gündür yemek yemeyi de kesmişti. Apartman kapısının önüne geldiğinde, ufak bir poşet gördü, içinde çocuk giysileri vardı. Bir şey, yaşayan bir şey, poşetin kapalı kısmında hareket ediyordu. Sevgili-m önce ürktü, böcek-yılan vs. zannetti. Sonra,50 metrekadar batısından bir kız çocuğunun ağlayarak ona yaklaştığını farketti. Kedi gözlerine sahip kız çocuğu, 8-9 yaşlarındaydı ve ağlayarak diyordu ki: “Hayır ben büyüdüm, altıma falan kaçırmadım. Pantolonumdaki ıslaklık sudan, hepsi sudan sebeplerden işte. Git anneme söyle, üzerime giyecek kuru bir şeyler yollasın ve beni eve alsın.” Sevgili-m şaşırdı, “Bu ne?” diye düşündü. Etrafına bakındı, çocuk, hareket eden cismin olduğu poşet ve kendisinden başka hiç kimse yoktu etrafta. Sonra birden, poşetteki cismi zahir kılmak istedi; poşeti açtı ve içinden, ayşe kadın fasulye uzunluğunda yavru bir kedinin sersem sepelek çıktığını gördü. Birden boşlukta, bir şişe su belirdi. Şişeyi açtı, kapağına su doldurdu ve ayşe kadın kediye verdi. Kedi suyu kana kana içti. O anda beliren metalik gri, kel bir şoförün, içinde şoförü olduğu halde, park ettiği arabanın içine, sürücünün tarafındaki camdan girdi. Birdenbire kız çocuğu-kedi-araba gayb oldular. Sevgili-m hayretsiz bir şaşkınlıkla gözlerini bir kez ovuşturdu ve hızla apartman kapısından eve doğru süzüldü.

Eve girerken, müziği duydu: Adele söylüyordu bu sefer  “Lovesong”u. Oysa The Cure’un yorumunu da severdi. Üstelemedi, inatlaşmadı, kendisini bıraktı, şarkının bağıntılarıyla kendi bağıntıları birleşsin diye. Buna ihtiyacı vardı, en büyük eylemini gerçekleştirmesinin arefesinde, şarkıların gücü elzemdi. Beni görmedi, ben o arada, Benjamin’in “Pasajlar”ı ile İbn-i Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiyye’sinin 1. cildinin arasında salınıyordum. Onun beni görmemesi, benimle kurduğu alakanın zorunluluğu idi. Dedim ya, aldırmadım işte. Ben bunları mırıldanırken o, kahve yaptı kendine; 10 adet sigara sardı ve geçen hafta aldığı üzerinde, “This is a valuable notebook” yazan kırmızı defteriyle dolma kalemini alarak, şehir manzaralı köşesine kuruldu. Kalem ve levha, akıl ve ruh… hazırdılar işte “ol”maya. Sosyalizmden sonra bir ilk olma iddiasındaki, sistematik düşüncesinin başlığını attı: “Hikmet … !”

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

Denizin bekleyiş olduğu yerde düşe-yazmak…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sevgili düş,

Biliyor musun, kaç yaşında olursam olayım, ne zaman adını ansam, biliyorum kalbim hep böyle yerinden fırlayacakmış gibi atacak. Elimde değil, kırılmış onca düşten sonra, durup dinlenmeden, eski bir dostu anmanın tadında, seni tespih taneleri gibi parmaklarımın arasından geçirmemek. Öğretti, çünkü hayat, düşün kırılıp ayaklarımın etrafına saçılması diye bir şey yok, bu sadece zihnin kapıldığı bir zehab.

Aklıma bu aralar, sık sık Tezer geliyor. Tezer’in metinleri, kalabalıkların ortasında, kahvelerde, mezarlıklarda vs. hayat bulmuş tanımlamalar/betimlemeler/durum tespitleri. Suyu bile içişim değişiyor, hiçbir şey eskisi gibi değil. Öyle kana kana içmek istemiyor özefagusum, “ağırdan al” diyor, yaşama dair her ne var ise sana değen/temas eden ağırdan al… Öyle, bu sebepten suyu bile yudum yudum içiyorum. İçindeki su soğukken, sıcak havanın temas ettiği bardağın yüzeyi tatlı tatlı terlerken, parmaklarımla haritalandırmak yüzeyini… Wesselam düş-bozumu, tıpkı bağ bozumu gibi, bozulmuş düşlerden kendime cennet şarapları yapacağım. Sonra… Sonra dostlarla oturup bahçemde, sıra sıra devireceğiz şişeleri, Füruğ mesela bize, tüm yaralarının aşktan olduğunu dizelerken.

Tezer, evet Tezer, 20’li yaşların başında karşılaştım onunla. İlk karşılaşma, evet o bir çarpışmaydı ve o an için yeryüzünde hiçbir çokluğun bağıntılarıyla o denli bitişemezdim. Ve o da diğerleri gibi ölüydü. N’apalım nasip böyleymiş! Hiç ara vermeden, derslere girmeden o küçük külliyatı devirişim. Bilhassa, “Hayat nerede?” sorusunun cevabına işaret eden cümlelerin altını çizişim… Şimdi, 40’lı yaşlara merdiven dayamış, usul usul tırmanırken, tekrar aynı soruyu soruyorum kendime, “Hayat nerede?” Yok, ama bu saatten sonra oturup da Kundera okuyacak değilim. Ammawelakin, Benjamin’in o dalgın bakışları, onlardan medet umabilirim. Kendime, düş bakışlı putçuklar yapıp şekerli kaymaktan, kan şekerim düştüğünde ilk onları yiyebilirim.

Evet, hayat nerede sayın bayım? Bir gün, kalabalığın ortasında, bir pazar yerinde oturup insanlara bakarken, filesini taşıyan yaşlı adamda, limonatasını yudumlayan roman çocukta ya da oturmuş insanlara bakarak çay-tütün yapan kadında onu gördüğümü düşünürken, hayat Mekke, Kudüs ya da Bezm-i elestten çıkıp gelir mi? Niye olmasın ki? Beklentisiz bekleyiş denilen ne ki? Bekleyiş makbulse, kabul görmeyen bekleyişe bir kılıf uydurmak, ona bir isim vermek mi? Olması gereken, salt soyut ışık olmak mı? Cibran’ın bakışlarındaki gibi beklemiş bekleyişin hüznüyle sağa doğru profil vermek mi? Yok, bilmiyorum, en iyisi hiçbir ad koymadan, öylece akışına bırakmak galiba bilinci dehrin. Belki de,  tam da bu bilinç düzeyinin adıdır, ashab-ı kehf?

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Dibin tadına vurulduk !!!

Sadece iki satır bişey yazıp çıkacağım diye düşünüyorum zaten işler acayip bir şekilde yoğun Crockett devamlı sitem ediyor iki satır bişey yaz diye . Yazamıyorum bir sürü yazar arkadaş bile benden çok yazdı siteye sanıyorum . Takip de ediyorum sağlam yazıyorlar yüreklerine sağlık .

 

Dün yine çöplükte içiyorduk bu Crockett’ın ısrarlarını anlamıyorum bazen kafam zaten trilyon olmuş hala iç te iç . İçiyoruz da ne zaman bırakacağız karaciğer ‘ i masaya merak ediyorum .

Bu aralar vucudumun sinyal verdiğini hissetmiyor değilim ama durmak yok içmeye devam !

Bir kaç satır da aylakadamiz için bişeyler söylemek istiyorum . Nerden başladık nasıl başladık nerelere geldik . Bugün geldiğimiz noktaya ben bile şaşırıyorum . Sitenin istatistiklerini gördükçe yaptığı hit sayılarını gördükçe gururlanmamak içten değil sevgili dostlar . Ve biz hala bu siteye reklam almıyoruz . Bu alana o kadar çok reklam vermek isteyenler var ki anlatamam . Ama inatla reklama karşıyız !!!

 

Sıcaklarla da başımız epey dertte bu sıcak havada çok sert içkiler içmemenizi tavsiye ediyorum ki ben bu ettiğim tavsiyeye hiç bir zaman uyamayacağım bunu da biliyorum .

Dipte kendimizi bulduk , dibin tadına vurulduk !!!

 

BLACKHAWK (Aga’nın tabiri ile REİS)