Archive for the ‘Kitap’ Category

FURUĞ FERRUHZAD..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“furuğ ferruhzad’ın ismine ilk kez yıllar önce sevgili onat kutlar ustamızın bir yazısında rastlamıştım.. araştırdım, sağda solda bir iki şiirini buldum ve çok etkilendim.. ancak kitaplarına bir türlü ulaşamadım..

sonra bir gün ‘furuğ ferruhzad’ın ismiyle tekrar ‘abbas kiarostami’nin ‘the wind will carry us’ (rüzgar bizi sürükleyecek) adlı filminde karşılaşınca onun kitaplarına ulaşmanın artık şart olduğuna karar verdim..

türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını büyük çaba sarf ederek buldum ve okudum..

son olarak da ‘furuğ’un elimde olmayan iki kitabını sevgili ‘zaferimiz’ yüce gönüllüğüyle seçkin kitaplığından çekip verince elimde toplam altı kitabı olmuş oldu ve sanırım türkçe’ye çevrilmiş tüm kitaplarını okumuş oldum..

bu kitaplar genelde çeşitli çevirmenlerin ‘furuğ’un kitaplarından derledikleri şiirlerinden oluşan kitaplar.. umarım bir gün tüm külliyatı da dilimize kazandırılır..

‘furuğ’u, türkçe’ye ilk kazandırmaya çalışan onunla aynı sene doğan ve yine onun gibi erkenden kaybettiğimiz sevgili ‘onat kutlar’ ustamızdır.. çok sevdiği arkadaşı ‘celal hosrovşahi’yle birlikte ‘furuğ’un şiirlerini çevirmek için büyük emek sarf etmişlerdir..

‘furuğ ferruhzad’ 33 yıllık kısa yaşamına dört şiir kitabı sığdırmış, sinema ve tiyatro alanında da çalışmalar yapmıştır.. 30 yaşına geldiğinde iran şiirini derinden etkilemiş ve unutulmazları arasına girmiştir.. 1952 yılında tutsak (esîr), 1957 yılında duvar (dîvar), 1959 yılında isyan (isyân) , 1964 yılında ise yeniden doğuş (tevelludî diger) adlı şiir kitapları yayınlanmıştır.. ‘furuğ ferruhzad’ın 33 yıllık kısa yaşamı en verimli çağında trajik bir trafik kazasıyla sona ermiştir..

istanbul günlerdir kar altında.. aslında bu toprakların doğusunda lafı bile edilmeyecek kadar az olan bu kar yağışı istanbul’da nedense hep bir felaketmiş gibi algılanır.. ben de bu kar taarruzu (!) altında yaklaşık altı gündür evde mecburi hapis hayatı yaşıyorum.. ihmal ettiğimiz grip başımıza iş açmaya ve ciğerlere inmeye başlayınca mecburen evde tedavimizi yapmaya başladık.. bu süreçte kendimi yormadan evin iki odasına yayılmış olan binlerce kitabı elden geçirmeye, yeni bir düzenleme yapmaya çalıştım fakat elime aldığım her kitabı en az on, yirmi dakika kurcalayıp oyalanınca bizim düzenleme işi kaplumbağa hızıyla devam etti.. aynı zamanda dün gece evde hasta halimle yalnızdım.. babam ufak bir operasyon geçireceği için hastaneye yatmıştı, annem de yanındaydı.. hasta halimle evin sessizliği içinde yapayalnız kalınca hüzün çığ gibi üstüme düştü.. hasta vücudum yorgun düştü kitaplarla uğraşmaktan, gidip cam kenarına oturup, perdeleri açtım..

sokak lambalarının ışığında yağan tipinin güzelliğini görünce birden aklıma ‘furuğ’un ‘yalnızlığın hüznü’ şiiri geldi..  koştum kitaplıktan ‘furuğ’un ‘yky’den çıkan ve ‘cavit mukaddes’in mükemmel çevirisiyle dilimize kazandırılan ‘sadece ses kalıcıdır’ kitabını açtım ve ‘yalnızlığın hüznü’ şiirini okumaya başladım arkada ‘natacha atlas’ın hüzünlü sesiyle : ‘camın arkasında kar yağıyor / camın arkasında kar yağıyor / bir el, yüreğimin sessizliğine / hüzün tohumları ekiyor..’

içim ‘furuğ’un hüzünlü dizeleriyle doldu taştı.. tüm kitaplarını elimin altına aldım sabaha kadar okudum ve okumamın sonunda ‘furuğ’un elimdeki tüm kitaplarından şiirler paylaşmak istedim aylaklarla..

‘furuğ ferruhzad’ı es geçmeyin, onun dünyasını keşfetmenizi ve bulabileceğiniz tüm kitaplarını edinmenizi öneririm.. ‘furuğ’, iran’ın bereketli topraklarının bizlere armağan ettiği en önemli şairdir bence..

şiirle ve ‘furuğ’la kalın..” 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GECENİN SOĞUK CADDELERİNDE

 

Pişman değilim

Düşünürken yenilgiyi, o acı yenilgiyi

Çünkü ölüm tepsinin doruğunda

Öptüm yazgımın çarmıhını

Gecenin soğuk caddelerinde

Hep tedirgin ayrılıyor çiftler

Birbirlerinden

Bir tek fısıltı duyuluyor : hoşça kal! Hoşça kal!

Gecenin soğuk caddelerinde

 

Pişman değilim

Zamanın ötesinde akıp gidiyor benim yüreğim

Yaşam yeniden doğuracak onu

Yeniden yaşatacak beni rüzgârların

Göllerinde yüzen haberci gülü

 

Bak, görüyor musun

Nasıl çatlıyor tenim

Süt nasıl oluşuyor mavi damarlarında soğuk memelerimin

Nasıl filizlenmeye

Başlıyor kan

O çok sabırlı çizgisinde belimin?

 

Ben senim

Seven

Ve kendi içinde olan kimse o

Belli belirsiz bir bağlantı buluyor birden

Binlerce garip ve belirsiz şeyle

Koyu isteğiyim ben toprağın

Yeşersin diye uçsuz bozkırlar

Kendine çeken bütün suları

 

Uzaklardan gelen sesimi dinle benim

Gör beni koyu sisinde sabah dualarının

Ve aynaların dinginliğinde

 

Bak, gene de nasıl dokunabiliyorum

Kalıntısıyla ellerimin karanlık düşlerin dibine

Nasıl bir dövme yapabiliyorum yüreğime kan lekesi gibi

Suçsuz mutluluklarından yaşamın?

 

Pişman değilim

Benden konuş ey sevgilim bir başka benle

Gecenin soğuk caddelerinde

Gene aşk dolu gözlerini gördüğün

Benden!

Ve hatırla beni, kederle öperken o

Gözlerinin altındaki çizgileri…

 

FURUĞ FERRUHZAD 

‘SONSUZ GÜNBATIMI..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsçadan Çevirenler : ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, ADA Yayınlar, Şubat 1989, 61 Sayfa, 1600 adet basılmış ve tümü numaralandırılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

YALNIZLIĞIN HÜZNÜ

 

Camın arkasında kar yağıyor

Camın arkasında kar yağıyor

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

Sonumu böyle gördükten sonra

Saçların ağardı ey kar,

Ama yüreğime yağdın ne yazık

Mezarıma değil.

Bir fidan gibi titriyor gövdem

Yalnızlığın soğuğundan.

Süzülüyor kalbimin karanlığına

Yalnızlığın korkunçluğu

 

Artık içimi ısıtmıyorsun Aşk

Ey donmuş güneş

Gönlüm ümitsizlik çölü

Yorgunum, aşktan yorgun.

 

Ey aldatıcı şeytan, şiir

Senin de sevinçli goncan kurudu,

Sonunda;

Ruhum, bu kederli uykudan uyandı.

Ondan sonra neye baktıysam

Baş döndürücü

Şarabı görüm,

Ne yazık aradığım bir rüyanın hayaliydi.

 

Tanrım, cehennemi,n kapılarını benim için aç

Ne zaman kadar gizleyeceğim yüreğimde

Cehennem sıcağı arzumu.

 

Batıda batan güneşi çok gördüm,

Ne yazık güneyde soldu

Benim batamayan güneşim.

 

Ondan sonra ne arıyordum,

Ondan sonra neyi gözetliyorum?

Soğuk bir damla gözyaşı

Sıcak bir mezar gerek benim için uyumaya.

 

Camın arkasında kar yağıyor,

Camın arkasında kar yağıyor,

Bir el, yüreğimin sessizliğine

Hüzün tohumları ekiyor.

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘SADECE SES KALICIDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : CAVİT MUKADDES, YKY Yayınları, Ocak 1997, 42 Sayfa, 1000 adet basılmıştır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GEREKSİNİMİN YENİLGİSİ

 

bir ateşti ve söndü

yürek senin bağlarından kurtulunca

bir bağdı ve koptu

üzüncün tılsımlı camı kırılınca

 

sarılayım diye sana geldim

oysa gördüm yapraksız bir dalsın

umudumun gözünde sen

ölümün gülümsemesisin

 

ah ne denli tatlıdır

mezarının başında senin, ey gereksinimli aşk

dans etmek

ah ne tatlıdır

ey yakan ölümcül öpüş,

senden vazgeçmek

 

ah ne denli tatlıdır

senden kopup başkasına varmak

kapıyı yürek üzüncüne kapamak

cennet burdadır

yemin olsun tanrıya, bulut gölgesi ve ekin kıyısı burdadır

 

sen hiç düşünme en iyisi

beni ve harlanan acımı

ben acıdan yakınmam

ben yalazdan yanmam

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘YARALARIM AŞKTANDIR..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, TELOS Yayınları, Mart 2002, 208 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

OYUNCAK BEBEK

 

Evet, daha fazla

daha fazla sessiz kalınabilir,

ölülerin donuk ve sönük bakışlarıyla

uzun saatler, bir sigaranın dumanına,

renksiz bir çiçeğe, bardağın şekline, halıya,

düş çizgisine, ve bir duvara bakılabilir.

 

Perdeyi bir kenara iterek görebilirsin sokaktaki hızlı yağan yağmuru;

renkli uçurtmalarıyla duran çocuğu,

ve köhnemiş at arabasının

büyük gürültüsüyle sokağı terk edişini,

ama, olduğun yerde

perdenin kenarında, hem kör, hem sağır

kalabilirsin de.

Bağırabilirsin, yapay, yabancı bir sesle:

‘Seni seviyorum’.

 

Bir erkeğin kollarında hoş bir kadın olarak

iri, tok memelerinle bir deri safra gibi yayılabilirsin;

veya bir sarhoşun, delinin, serserinin yatağında

aşkı kirletebilirsin.

Bütün sırları küçümseyerek, bir bulmacayı

boş yanıtlarla çözerek sevinebilirsin,

boş yanıt, evet BEŞ veya altı.

 

Bir ömür, boynu bükük

türbe önünde diz çökerek

tanrıyı görebilirsin meçhul bir mezarda,

küçük bir sikke ile imana gelip

cami avlularında yıpranabilirsin, dua okuyan

yaşlı adam gibi.

 

Artı, eksi ve çarpma işleminde hep aynı kalabilirsin,

tıpkı sıfır gibi.

Su gibi kendi çukurunda kuruyabilirsin de.

 

Gülünç vesikalık siyah-beyaz fotoğraf gibi

sandığında gizleyebilirsin  güzel bir anını.

Çarmıha gerilmiş, yenilmiş bir mahkûmun

resmini, boş kalmış bir günün çerçevesine

koyabilirsin, veya

camdan gözlerle

dünyaya bakabilirsin,

oyuncak bebekler gibi.

işe yaramaz ellere dokunduğunda,

Boş yere bağırabilirsin :

‘AH ÇOK MUTLUYUM’

 

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : CAVİT MUKADDES

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İBRAHİM GOLESTAN’a gönderilen mektuplardan..

“… derimin altında başımı döndürecek bir baskı olduğunu duyumsuyorum. her şeyi delmek istiyorum ve olabildiğince içime dalmak istiyorum. yerin derinliklerine varmak istiyorum. benim aşkım oradadır. tanelerin sürgün verdiği yerde, köklerin birbirine vardığı ve yaradılışın kendini çürümüşlükle sürdüren noktada. benim tenim sanki onun geçici bir biçimidir. temeline varmak istiyorum. kalbimi bir meyve gibi tüm ağaçların dallarına asmak istiyorum..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“… başkalarının tutsak olan benlerinden ayrı olarak kendi özgür ve dingin benine varmadıkça hiçbir şeye varmayacaksın.. kendini tam ve tüm bir şekilde yaşamını insanın ölümü ve yok oluşundan alan o güce bırakmazsan, kendi yaşamını yaratmayı başaramayacaksın.. sanat en güçlü aşktır ve insan tüm varlığı ile ona teslim olduğunda insanın onun tüm varlığına kavuşmasına izin verir..”

FURUĞ FERRUHZAD

Çeviri : HAŞİM HÛSREVŞAHİ..

‘AŞK ŞİİRLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, KIRMIZI Yayınları, Haziran 2006 , Yayıma Hazırlayan : FAHRİ ÖZDEMİR, Kitaptaki seçkinin çevirileri : FAHRİ ÖZDEMİR, HAŞİM HÛSREVŞAHİ, ONAT KUTLAR, CELAL HOSROVŞAHİ, CAVİT MUKADDES, 146 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SEVMEKTEN

 

bu gece gözlerinin göğünden

şiirime yıldız yağıyor

kâğıtların beyaz sessizliğinde

kıvılcım ekiyor pençelerim

 

sıtmalı, divane şiirim

arzuların yarığından mahcup

yeniden yakıyor vücudunu onun

ateşlerin ebedi susuzluğu

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

karanlıktan sakınmak niye

gece elmas damlalarıyla doludur

geceden geriye kalansa

sarhoş eden leylak kokusudur

 

ah, bırak kaybolayım sende

benden iz sürerek bulamasın artık kimse izimi

yakıcı ruhun ve nemli ahın

şarkımın gövdesinde essin dursun

 

ah bırak bu açık pencerenden

rüyaların ipkeleri üzerinde uyuyarak

ışıltılı bir kanatla uçayım

dünyanın hisarlarından geçeyim

 

hayattan ne istiyorum biliyorsun

ben sen olayım, sen, tepeden tırnağa sen

bin defa gelmek mümkün olsa dünyaya

her defasında sen, her defasında sen

 

bir denizdir bende saklı olan

ne zaman güç bulacağım saklamaya kendimi

keşke sana bu korkulu tufanı

anlatacak gücüm olsaydı

 

öyle doluyum ki seninle

çöllerde koşmak

dağa taşa vurmak başımı

gövdemi dalgalara atmak istiyorum

 

öyle doluyum ki seninle

kendimden döküleceğim toz gibi

bastığın yere baş koyacağım usulca

uçarı gölgene asılıp kalacağım

 

evet, sevmenin başlangıcıdır bu

gerçi belirsizdir yolun sonu

ama ben artık düşünmüyorum sonu

sevmektir güzel olan çünkü

 

FURUĞ FERRUHZAD

‘YERYÜZÜ ÂYETLERİ..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Farsça aslından çeviri : MAKBULE ARAS, CAN Yayınları, Şubat 2008, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DUVAR

 

soğuk anların ivmeli geçişinde

yabanıl gözlerin senin,

kendi suskunluğunda

çevreme duvar örüyor

 

kaçıyorum senden yol sapaklarında

kırları ay ışığı tozunda göreyim diye

yıkanayım diye ışık pınarlarında

sıcak yaz sabahının alaca sisinde

eteklerimi kır çiçekleriyle doldurayım diye

köy kulübeleri damından horoz sesleri duyayım diye

kaçıyorum senden, çöl ortasında ölesiye

yeşilliklere basayım diye

otların soğuk çiyini içeyim diye

kaçıyorum senden, terk edilmiş bir kıyıda

karanlığın bulutunda yiten kayalar üstünden

deniz fırtınalarının dönen danslını göreyim diye.

 

uzak bir günbatımında

yaban güvercinler gibi kanatlarımın altına alayim diye

gökyüzünü, dağları, kırları,

kuru çalılar arasından

çöl kuşlarının sevinç şarkılarını

duyayım diye

kaçıyorum senden, senden uzak, açayım diye

istek kentinin yolunu

ve kentin içinde

düş sarayının ağır altın kilidini

 

ancak senin gözlerin suskun çığlıklarıyla

yolları gözlerimde bulandırıyor

gizinin karanlığında durmadan

çevremde duvar örüyor

 

sonunda bir gün…

kuşku gözünün büyüsünden kaçarım

saçılırım alaca düş çiçeklerinden saçılır gibi

gece esintisi saçlarının dalgasından süzülürüm

giderim güneş kıyılarına değin

sonsuz dinginliğinde uyuyan bir dünyada

usulca kayarım altın renkli bir bulut yatağına

dökülür ışık sevinçli gökyüzüne

dökülür yığınla şarkının tarhı

 

ben oradan,, esrik ve özgür

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

yollarını gözümde bulandırdığı

bakarım dünyaya, senin büyülü gözlerinin

gizemli karanlığında durmadan

çevresinde duvar ördüğü.

 

FURUĞ FERRUHZAD

 

‘SES, SES, YALNIZ SES..’ , FURUĞ FERRUHZAD, Çeviri : HAŞİM HÜSREVŞAHİ, KAVİS Yayınevi KAR Kitaplığı, Şubat 2011, 116 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“teldeki bir kuş gibi / eski bir gece yarısı korosundaki sarhoş gibi / kendimce denedim özgür olmayı..” – LEONARD COHEN

ERKEKLER VE KADINLARA SAHİP OLAN ERKEK VE KADINLARA

 

Biz dünyaya aşıklar olarak gelenler

Sizi hiç bağışlamayacağız

Gövdelerimizi ve zamanımızı harcadığınız için

 

Bir şiir üzerinde çalışmayınca

Cezalandırılıyorum

Ya da bir şey keşfetmeyi deneyince

Ben kölelerden biriyim

Siz de işverenlerden

Bu yüzden nefret ediyorum işinizden

 

Herkesin

Devrime ihanet etmek için

Ayrı bir yolu vardır

Bu da benimkisi

 

Ölüyorum

Sen benim için

Ölmedin çünkü

Ve dünya

Hala seni seviyor

 

Bunları yazıyorum çünkü

Biliyorum öpüşlerin

Ölü doğuyor

Sana dokunan şarkılarda

 

Hayatında bir amaç olmak istemiyorum

Yalnızca düşüncelerin arasında

Kaybolmak istiyorum

New-York şehrini dinlediğin gibi

Uykuya daldığın zaman

 

Beni şiire çeken

Şiirlerden birini

Okumak istiyorum sana

Tek bir dize bile anımsamıyorum

Ya da nerede arayacağımı

 

Aynı şeyler

Parayla da oldu

Kızlar ve sohbet geceleriyle de

Nerede o şiirler

Beni uzaklaştıran

Sevdiğim her şeyden

 

Burada dikilip kalmak

Seni bulmak düşüncesiyle çıplak

 

LEONARD COHEN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HİÇ YOLDAŞI OLMAYAN KALP

 

Şimdi seni acı ve umutsuzluğun öte yanından

Selamlıyorum, öylesine geniş ve paramparça bir aşkla ki

Sana her yerde ulaşılabilir.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık

Beşiği hâlâ boş anne için söylüyorum bu şarkıyı,

Yoldaşı olmayan kalp, kralı olmayan ruh,

Dans edecek bir şey bulamayan

Baş balerin için.

Yaklaşan utanç günleri boyunca, yabani sıkıntıyla dolu

Geceler boyunca, vaatlerin hiçbir işe yaramasa da,

Yine de yerine getirmelisin onları.

Gemisi inşa edilmemiş kaptan, kafası karışık,

Beşiği hâlâ boş anne için yerine getirmelisin.

Yoldaşı olmayan kalp,

Kralı olmayan ruh,

Dans edecek

Bir şey bulamayan baş balerin için. 

LEONARD COHEN

“ŞARKILAR, ŞİİRLER..” , LEONARD COHEN , Çeviri : MUSTAFA YILMAZER, AYRAÇ Yayınevi , Mayıs 1996, 112 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“soluk alıp verir gibi çekerim : sonsuzluk ve bir gün..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gabrielle schulz : son filminiz “sonsuzluk ve bir gün” daha öncekilerden daha duygusal ve şahsi.. bu film bir otobiyografi mi..

theo angelopoulos : benim bütün filmlerim biyografimin ve hayatımın birer parçası ve ifadesidir.. deneyimlerim ve gördüğüm rüyalar.. bazıları zihni meşgalelerime, bazıları gerçek hayatımdaki olaylara daha yakındır.. orada burada okuduğum sözcükler ve cümleler vardır.. “sonsuzluk ve bir gün”, öteki filmlerimden daha fazla otobiyografik değildir ama, düşüncelerimden çok duygularımı ifade ettiği için daha şahsidir.. son filmlerim hep yaratma sürecindeki oyuncular ve krizler üzerine olduğundan otobiyografik yanı daha ağır basmaktadır.. eğer ısrar edecek olursanız, “megalexandros”tan sonra ve “kitara’ya yolculuk”la başlayan bütün filmlerimin belli bir derecede otobiyografik olduğunu söyleyebilirim.. aslında yaptığım altı filmi iki ayrı üçlü olarak ayırıyorum.. benim için “kitara’ya yolculuk” tarihin suskunluğu’dur.. “arıcı” sevginin suskunluğu, “sisli manzara” ise tanrı’nın suskunluğu’dur.. “sisli manzara”da küçük çocuk, ablasına, “sınırların anlamı nedir..” diye sorar.. ondan sonraki üç filmde onun sorusuna bir cevap bulmaya çalıştım.. “leyleğin adımı” ülkeleri ve insanları ayıran coğrafi sınırlarla ilgilidir.. “ulysses’in bakışı” insan vizyonunun sınırlarından, hatta kısıtlamalarından söz eder.. “sonsuzluk ve bir gün” hayat ile ölüm arasındaki sınırları tartışır..

gabrielle schulz : bu filminizin kahramanı şair “alexander” derin bir kriz içindedir.. bütün ömrünü geçirdiği deniz kıyısındaki evinden ayrılmak zorundadır.. ağır hastadır ve ertesi gün ameliyat olmak üzere gireceği hastaneden sağ çıkamayacağını bilmektedir.. bu durumdayken küçük arnavut çocuğuna rastlar ve onunla birlikte hayatının önemli anlarında bir yolculuğa çıkar.. bize “alexander’ın iç çatışmasını anlatabilir misiniz..

theo angelopoulos : filmin tümü zaman içinde, günümüzde ve geçmişte sürekli bir yolculuktur.. gerçek ile hayal arasında kesin sınırlar yoktur.. “alexander”ın yolculuğu gerçekte başlar.. çocuğu, çocukları zengin ailelere satan bir çetenin pençesinden kurtarır.. ancak zamanda belli bir noktaya kadar yolculuk, içsel bir yolculuktur.. örneğin, ikisi birlikte arnavutluk sınırına vardıklarında.. sizler içindeki sahneyi hatırlarsınız; tel örgüye asılı insanlar vardır.. kuşkusuz sınır öyle değildir.. bu olaylar ve görüntüler sadece “alexander”ın hayalindedir.. bu bir hayaldir.. tehdit edici dikenli teliyle sınır “alexander”ın içindedir.. çocuk sadece onun iç çatışmasıyla yüz yüze gelmesine yardımcı olur; ona hayatının önemli anlarında yolculuğa çıkması, ölmüş karısı “anna”yla mutlu anlarını hatırlaması için bir sebep verir..

gabrielle schulz : bir monologda “alexander”, “hiçbir şeyi tamamlamamış olmaktan pişmanım” der.. bu monologda kendimizden mi söz ediyordunuz..

theo angelopoulos : hiçbir şeyi istediğim şekilde bitiremediğimi itiraf ederim.. hep fiziksel ve duygusal engeller, beni tam bir tatmine erişmekten alıkoyan engeller olmuştur.. yüzeysel bir bakışla, “alexander” hiçbir şeyi tamamına erdiremeyen bir insana benzemektedir, ancak kendi içine bakmaya başladığında, hedeflerinin hep elde ettiği sonuçlardan büyük olduğunu görür.. ben de kendi payıma aynı şeyi söyleyebilirim..

gabrielle schulz : daha önce bu filmin hayat ile ölüm arasındaki sınırlar hakkında olduğunu söylediniz.. ama aynı şey “arıcı” için de söylenebilir..

theo angelopoulos : aynı şey değil.. “arıcı”da kahraman ölmeye karar verir.. “sonsuzluk ve bir gün”de “alexander”, ölümü aşmasına izin verecek bir köprü bulmayı umar ve bu köprünün kendisi yaşasa da yaşamasa da onu canlı tutacak sözcükler olduğuna inanır..

gabrielle schulz : zamanın sizin gözünüzdeki anlamı nedir..

theo angelopoulos : “zaman, bir kumsalda çakıllarla oynayan bir çocuktur..” filmimin karakterleri zaman ve mekân içinde, sanki zaman ve mekân yokmuşçasına yolculuk ederler.. en önemli soru şudur : ‘yarın ne kadar sürecek..’ ve cevap : ‘sonsuzluk ve bir gün..’ talihliysek, bugün yanımızda taşıdığımız geleceğin görüntüsüne ulaşabiliriz..

gabrielle schulz : bu filmdeki rol dağılımı.. “bruno ganz”a nasıl karar verdiniz ve “ahilleas skevis” adındaki çocuğu nasıl buldunuz..

theo angelopoulos : senaryo bittikten sonra aklımda “marcello mastroianni” vardı.. “arıcı”da birlikte çalıştıktan sonra çok yakındık birbirimize.. “ulysses’in bakışı”nda oynayamadığı için düş kırıklığına uğramıştı ve rol için ideal görünüyordu.. italya’da sahnedeyken kendisine rastladığımda sağlığının çok bozuk olduğunu gördüm.. bunu kendisine söyleyemezdim ama sonunda o bana oynayamayacağını söyledi.. bu onu son görüşüm oldu.. kısa süre sonra da öldü.. “ganz”ı paris’te sahnede “ulysses”i oynarken gördüm ve bunun hayırlı bir işaret olduğunu düşündüm.. hele rol için düşündüğüm tipe çok benziyordu.. çocuğa gelince, birlikte çalıştığım insanlara benzer deneyimleri yaşamış birini istediğimi söyledim.. pek çok kişiyi denedik, bir gün “ahilleas” içeri girdi.. o anda aradığım kişiyi, bulduğumu anladım.. gerçekten de kendisi en iyi seçim olmanın yanı sıra bütün film boyunca gerçek bir profesyonel gibi davrandı..

gabrielle schulz : bu filmde “ganz” gibi yunanca konuşmayan ama yunanlı karakterleri oynayan aktörlerle bir sorununuz oluyor mu..

theo angelopoulos : “mastroianni”yle nispeten kolaydı. kendi sesiyle oynamakta ısrar ederdi ve yunanca diyalogları doğru telaffuz etmesini öğrenmişti.. “harvey keitel”la daha güçtü ama “ulysses’in bakışı”ndaki karakterin bir mazereti vardı; uzun yıllar amerika’da kaldığı için çoğunlukla ingilizce konuşabilirdi.. “ganz” çekimde almanca konuştu -en rahat konuştuğu dil odur- , bir yunan aktörüne dublaj yaptırttık.. aslında onun ağzından başkasının sesinin çıktığını duyunca hâlâ huzursuzluk duyarım..

gabrielle schulz : geçmiş filmlerinizin özellikle hatırladığım bir sahnesi var.. “sisli manzara”da küçük kızın, ‘korkuyorum’ demesi.. oğlan ‘korkma, sana bir hikâye anlatacağım’ der.. ‘başlangıçta kaos vardı, sonra ışık karanlığı deldi..’ sis dağılır, ufuk görünür ve çocuklar bir ağacın gövdesine sarılırlar.. filmlerinizle kaosa biraz ışık getirmeye mi çalışıyorsunuz..

theo angelopoulos : evet, film yapma sebebim bu.. ben misyoner değilim.. insanları eğitmek istemiyorum; kaostan aydınlığa giden bir yol bulmak istiyorum.. değerlerin artık var olmadığı karışık bir dünyada.. karışıklık ve yönünü şaşırmışlıkla melankoli el ele gidiyor.. ama insanalar kendilerine hâlâ aynı soruyu soruyorlar.. nereden geldim, nereye gidiyorum.. hayat, ölüm, sevgi, dostluk, gençlik ve yaş hakkında sorular..

sözünü ettiğiniz sahnenin sonu özgün haliyle daha karamsardı.. çocukların sisin içinde kaybolmalarını istiyordum.. ama senaryoyu okuyan kızlarımdan biri, ‘çocukların babaları nerede.. evleri nerede..’ diye sordu.. bunun üzerine daha iyimser bir son yazdım.. iki çocuk yolculuk boyunca kendi dünyalarına inanmayı öğrenirler.. ayrıca, ilk bakışta görülmeyen şeyleri görmeyi de..

her neyse, ben zamanımızın karışıklığından çıkma yolları bulabilmemiz konusunda aynı derecede karamsar ve iyimserim.. ama insanların yeniden hayal kurmayı öğrenmelerini yürekten diliyorum.. hiçbir şey hayallerimizden daha gerçek değildir..

gabrielle schulz : filmlerinizin ana motifi yunanistan kırsalı.. manzaraları bir kadastrocu gibi ölçüyorsunuz âdeta, sonra da anlar aracılığıyla karakterlerinizin duygusal yansımalarını açıklıyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanlılar bana çok kere şunu sormuşlardır : bu manzaralarda görülen yerler nerede.. aslında filmlerinde gördüğünüz manzaralar yoktur.. doğru, bazı kısımları gerçektir.. ben yunanistan’ı karış karış dolaştım.. bu yolculuklarda hoşuma giden yerler keşfettim : bir ev, bir sokak, bir tepe, bir köy.. bütün bunları bir kolaj içinde topluyorum.. kimi zaman renkler, kimi zaman biçimler birlikte uyum sağlıyor.. bir bakıma bir ressam gibi görüntü yaratıyorum, böylece hayalimi bir tuvale yansıtıyorum.. ben gerçeği anlattığım iddiasında değilim; kendi hayalimi gerçeğe yansıtıyorum.. sonuç ikisinin arasında bir şey  oluyor.. sürekli olarak kendi kendime sorduğum bir soru var : kişisel deneyimlerimi şiire nasıl dönüştürebilirim..

gabrielle schulz : şiirden söz ettiniz, “sonsuzluk ve bir gün”de on dokuzuncu yüzyıl şairlerinden yunanistan’ı dolaşıp şiirleri için sözcük satın alan “dyonisios solomos”un harika bir hikâyesi var.. bu gerçek bir hikâye mi..

theo angelopoulos : kısmen.. “solomos” büyük bir şairdi, iyonya adalarından bir soylunun oğluydu, zamanında italya kültürünün ve aşağı sınıftan bir kadının etkisi altında kalmıştı.. proleter köklerini kesmek isteyen babası, henüz dokuz-on yaşlarında bir çocukken onu eğitimi için bir italyan manastırına gönderdi.. “solomos” orada yetişti, tam eğitimini tamamlamak üzereyken ve italyanca şiir yazmaya başlamışken yunanlıların türklere karşı ayaklandıklarını duydu.. çocukluğunun anlarını, annesini, annesinin kendisine söylediği şarkıları hatırladı ve yurduna dönüp milli mücadeleye katılmaya başladı.. ancak bir şair olduğu için elinden yazmaktan başka bir şey gelmezdi.. devrimci şiirler, kahramanların ölümlerine ağıtlar yazması, unutulmuş özgürlük imajını canlandırması gerektiğini düşündü.. yunanca’sı çok kıt olduğundan ülkede dolaşıp hiç bilmediği sözcükleri toplayıp defterine yazdı.. gerçek budur işte.. her sözcüğe para  vermesini ben uydurdum.. burada benzetme açıktır.. ana dilimiz, tek gerçek kimlik kartımızdır.. “heidegger”in bir sözü vardır : “tek meskenimiz, dilimizdir..” her sözcük onu kullanana yeni kapılar açar ama o kapıdan geçmek için bedelini ödemeniz gerekir..

gabrielle schulz : filmlerinizin her birinde öne çıkan ve insanın soluğunu kesen tılsımlı, unutulmaz anlar var.. bu filmde, o yağmurlu gecede selanik’teki otobüs yolculuğu..

theo angelopoulos : bu sekans senaryo da çok farklıdır.. perdede gördüğünüz setteki doğaçlamanın sonucudur.. özgün halinde hem görüntü hem de ses olarak da çok gerçekçi bir sekans olacaktı.. ama çekerken buraya zamanın durduğu hissini vermemin daha doğru olacağını düşündüm.. özgün sahnenin değişme sebebi buydu..

gabrielle schulz : filmlerinizde yolculuklar ve eve dönüşler çok sık yer alıyor.. bunların sizin için anlamı nedir..

theo angelopoulos : yolculuk değişiklik, yeni başlangıçlar getirir.. kendinizi daha iyi tanırsınız.. ben yolculuğa çıktığımda iç dünyamda dolaşırım.. yolculuk arzum aynı zamanda dönüş isteğimi de belirtir..

gabrielle schulz : yunanistan sizin yurdunuz mudur.. yoksa kendini bütün ömrünü sürgündeymiş gibi geçirdiğini söyleyen “alexander” gibi mi düşünüyorsunuz..

theo angelopoulos : yunanistan’da hâlâ kendi yurdunu arayan bir yabancı gibi hissediyorum kendimi.. hep bunu hissettim ve sebebini bilmiyorum.. kendi içimde tekrar sınırlar aşıyorum.. ve soru hâlâ aynı : hedefime varana kadar daha kaç sınır aşacağım.. yunanistan’da kendimi yabancı hissetmeme rağmen buradan ayrılamam.. her yerde aynı duygulara kapılacağımdan eminim..

gabrielle schulz : bir keresinde soluk alıp verir gibi film çekiyorum demiştiniz.. nasıl soluk alıp verirsiniz..

theo angelopoulos : film çekerken hiçbir şeyi zorlamam.. zaman mekân, mekâna da zaman katmak için çok uğraşırım.. çekim sırasında soluk alıp vermeye zaman tanırım..

gabrielle schulz : cannes’ın en büyük ödülü altın palmiye’yi neden “ulysses’in bakışı”na değil de, “sonsuzluk ve bir gün”e verdiklerini anlayabiliyor musunuz..

theo angelopoulos : altın palmiye’yi almak bir kadınla buluşmaya benzer.. “ulysses” ile ben randevu yerindeydik, ama palmiye gelmedi.. bu defa herhalde beklemediğim için olacak, geldi işte..

Theo Angelopoulos

Röportaj : “Theo Angelopoulos” – “Gabrielle Schulz”, Şubat 1999 , Die Zeit..

“THEO ANGELOPOULOS” , Derleyen : “DAN FAINARU”, Çeviri : “MEHMET HARMANCI”, AGORA Yayınevi, Şubat 2006, 199 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Lili Brik’e Mektuplar..”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“lilik,

kolya’nın yanında cevap veremediğim için şimdi yazıyorum.. hemen yazmalıyım ki, sonradan sevincim olup biteni anlamamı engellemesin..

mektubun bana, şöyle ya da böyle güvenmeye cesaret edemediğim, etmek de istemediğim umutlar veriyor; çünkü bana karşı takındığın eski tutuma bakarak yapılacak her türlü hesap yanlış olur, yeni bir tutumsa ancak beni şu andaki kişiliğimle görmeyi öğrendiğin zaman doğabilir..

benim o değersiz mektuplarımı da hesaba katmamalısın, katamazsın, çünkü ortak yaşamımızla (böyle bir şey varsa tabii) ilgili kararları ancak 28 şubata doğru vermeliyim, verebilirim.. bu dediğim yüzde yüz doğrudur, çünkü yaşamımızla ilgili kesin bir karara hemen şimdi varabilme hak ve olanağına sahip bulunsaydım, bu kararın doğruluğunu sana gösterip inandırabilseydim, soruyu bana bugün sorar, karşılığını da yine bugün verirdin.. ve ben, bir anda mutlu bir adam olur çıkardım.. bu düşünce de çökerse, bunca iğrençliğe dayanmak gerektiği konusundaki güç ve inancımı yitirirdim..

küçük bir çocuğun şiirsel öfkesiyle saldırdım mektubuna..

yalnız şunu bilmelisin ki, 28 şubatta, yepyeni bir adamla karşılaşacaksın.. onunla senin arandaki her şey geçmiş kuramlara göre değil, 28’inden sonra uygulanacak yeni tutuma, ‘edimler’e, senin ve onun edimlerine göre biçimlenecek..

bu mektubu sana yazmak zorundayım, çünkü şu anda, senden ayrılalı beri görmediğim kadar şiddetli bir sinir bunalımı geçirmekteyim..

seni nasıl sevdiğimi, bu mektubu hangi duygularla kaleme aldığımı anlayacaksın..

bir zamanlar epey sevimli, neşeli bir oğlan olduğumu işittiğin biriyle yapacağın serüven dolu, küçük bir gezintiden korkmazsan, yaz, hemen iki satır yaz bana..

yalvarıyor, dört gözle bekliyorum.. kapıda, ‘anuşka’yla göndereceğin iki satırı bekliyorum.. senden karşılık almadan yaşayamam.. seni tehlikeli bir arkadaşlığa karşı ‘uyaran’ can sıkıcı bir ahbaba cevap verir gibi yaz bana : ‘hadi oradan, üstünüze görev değil bu sizin : ben bu işten hoşlanıyorum..’

büyük bir ihtiyaç duyduğum zaman yazabilmeme izin vermiştin, o büyük ihtiyaç şimdi belirdi işte..

kendi kendine : ‘iyi ama, neden hâlâ mektup yazıyor, her şey açık seçik ortada diyebilirsin.. böyle bir şey düşünürsen, durum iyi demektir.. başın bunca kalabalıkken yazdığım için bağışla beni : mektubumun sinirliyken, hayal gücüne dayanılarak yazılmasını istemedim.. yarınsa, öyle olacaktı.. ömrümün en ciddi mektubu bu.. mektup değil ‘yaşamın’ ta kendisi..

bütün varlığımla yalnız serçe parmağını sıkarım..”

 

ÇEN (Mayakovski..)

 

‘bundan sonraki mektup, daha şimdiden, 27’sindeki bir adamın mektubu olacak..’

(moskova, ocak başı, 1923)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“sevdiğim, sevgili lilionok,

bundan böyle sana geceleyin mektup yazmayı ya da seninle ilgili şeyler yapmayı kesin olarak yasakladım kendime.. o saatlerde hep azıcık çılgın oluyorum çünkü..

senden aldığım iki satırlık mektuptan sonra, bende bir ‘gevşeme’ belirdi, şimdi artık oturup sakin sakin yazabilirim sana ve yazmak da istiyorum..

buluşmalarımız sırasında, kafam benim değil sanki, kendi kendimden tiksiniyorum..

ayrıca, bunun bana zarar verdiğini de biliyorum.. bu durumda hiçbir işe yaramadığımı, kimseye yararım dokunmadığını anlıyorsun sanırım..

korkma, yavrum.. bir daha öyle olmayacağım.. eğer öyleysem, senin o minik gözlerine görünmemeye çalışacağım..

bir şey daha var : senden zorla sevgi dolu sözcükler koparmaya çalışırsam, sakın korkma benim minik güneşim.. onları özellikle ben dertlenmeyeyim diye yazdığını biliyorum.. onlara dayanarak hayal kurmuyor, senin yönünden herhangi bir ‘bağlanma’ uydurmuyor, onlar aracılığıyla bir sonuca varmayı ummuyorum..

üzme kendini, rahatına bak.. günün birinde beni yine bütün sözleşmelerin dışında, bütün o garipliklerimden arınmış olarak beğenirsin belki..

başın üstüne yemin ederim ki, bütün kıskançlıklarıma rağmen, onlarla birlikte, şen ve esen olduğunu öğrendiğim zaman büyük bir mutluluk duyuyorum..

bu mektuplardan ötürü fazla azarlama beni..

seni ve küçük kuşları öperim..”

 

Senin ÇEN’in..’ (Mayakovski..)

(Moskova, Ocak ortası, 1923..) 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“benim canım lilionok’um, sevgilim, sevgili güneşçiğim.

şu salak ‘liovka’ dün, benim o boktan sinirlerimle ilgili öyküler anlatıp canını sıktı galiba (inşallah ‘galiba’dır).. sen neşeli olmaya bak.. sen neşeli olursan, ben de olurum.. beş para etmeyen , incir çekirdeğini doldurmaz şeyler bunar… bugün, azıcık üzgün olduğunu öğrendim.. yapma, ‘luçik’ yapma..

eğitilmiş bir adamın, sensiz yaşayamayacağını anlıyorsundur sanırım.. ama bu adamın seni görebilme konusunda ufacık umudu varda, çocuk gibi sevinir, ayakları yerden kesilir.. azıcık gülesin diye, bunun on katı bir armağan verebilirim sana..

beş küçük mektubun var bende, ölesiye seviyorum onları, yalnız en sonuncu, hani şu üstünde ‘teşekkür ederim, volossik’ yazılı olan beni üzüyor, öbürlerinde birkaç cümle daha var, bunun için de onları yeğliyorum..

benim bu sersemce mektuplarım seni pek çok kızdırmıyor demek.. kızdırıyorlarsa bile kızma, en büyük sevincim onlar çünkü..

her yere seninle gidiyor, her yazdığımı seninle yazıyor, senin o yumuşacık adını söyleye söyleye uyuyorum ve bu hep böyle..

kuduz bir köpek tarafından ısırılmaktan korkmazsan, öperim seni..”

 

Senin ÇEN’in (Mayakovski..)

ya da Oscar Wilde,

ya da Cillon mahpusunun ta kendisi..’

 

‘parmaklıkları ardında –

zindanımsın, – bir deri bir kemik.. (bir deri bir kemik kalan benim, ama gerektiğinde, senin için palazlanırım..)

hep beni sev, beni düşün.. ‘çapraz gaga’yı öp benim yerime.. uslu durmasını söyle – bak, ben nasıl uslu oturuyorum..’

(Moskova, okuma hapishanesi,19.01.1923..)

“LİLİ BRİK’e MEKTUPLAR..” , VLADİMİR MAYAKOVSKİ, Çeviri : BERTAN ONARAN, DE Yayınevi,232 Sayfa, Ekim 1970..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘kapılar sizin kibiriniz bende olmayacak, yeryüzü üstünde adımlarımın sesini sonsuzlukların tecavüzüne tercih ediyorum..’ – antonin artaud

“hayır, intihar daha bir varsayımdır.. bütün gerçeklikten olduğu gibi intihardan da şüphe etmek hakkına sahip olduğumu öne sürüyorum.. şu anda ve yeni bir emre kadar korkunç bir biçimde şüphe etmek gerekiyor, yalnızca varoluşumun kendisinden değil- bunu herkes yapabilir- ama şeylerin, eylemlerin, gerçekliğin içsel sarsılmasından ve derin duyarlığından da.. düşünen ve sanki meteorik bir ipin duyarlılığıyla bağlı olmadığım hiçbir şeye inanmıyorum, oysa biraz fazla eksikliği içindeyim eylem halinde meteorların.. her insanın kurulmuş ve duyan varoluşu beni rahatsız ediyor, ve her çeşit gerçeklikten yürek vererek tiksiniyorum.. intihar yalnızca iyi düşünen insanların masalsı uzak bir fethidir, ama intihar durumunun kendisi benim için anlaşılmaz bir şeydir.. sinirleri zayıf olan birinin intiharının hiçbir gösteri değeri yoktur, ama bu, intiharını, maddesel koşulları, tansıklı devinime geçiş dakikasını iyi belirlemiş olan birin ruh halidir.. şeylerin ne olduğunu bilmiyorum, hiçbir çeşit insanın durumunu bilmiyorum, dünyaya ait hiçbir şey benim için, bende dönmüyor.. korkunç bir biçimde yaşamdan acı çekiyorum.. erişebileceğim hiçbir durum yok.. ve pek şüphesiz ki çoktan beri öldüm, daha önce intihar ettim.. yani intihar ettirildim demek istiyorum.. ama önce olan bir intihara ne dersiniz, bizi geriye döndüren bir intihara, geriye ama varoluşun öteki yanına, ölümün yanına değil.. bir tek böylesinin benim için değeri olur.. ölümün hevesini duymuyorum, olmamanın hevesini duyuyorum, hiçbir zaman düşmemiş olmanın bu budalalıklar, el çekmeler, vazgeçmeler ve kalın rastlantılar çukuruna – antonin artaud’nun benliği olan, ondan çok daha güçsüz.. bu gezgin sakatın benliği, ve kendisinin bile ve çoktan beri üstüne tükürmüş olduğu gölgesini arada sırada ileri süren, bu koltuk değnekli benlik, ve sürünen, bu güçlü benlik, olanaksız olan, ama yine de kendini gerçekliğin içinde bulan.. hiç kimse onun gibi kendi güçsüzlüğünü duymamıştır, insanlığın başlıca, özsel güçsüzlüğü olan.. yıkmak, var olmamak güçsüzlüğü..”

ANTONIN ARTAUD..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“insan yüzü boş bir güçtür, bir ölüm alanıdır..

hiçbir zaman gövdesine uygun düşmemiş, gövdeden ayrı bir şey diye işe başlamış bir biçimin devrimci isteğidir..

bundandır ki hâlâ şu saatte insan yüzünün çizgilerini olduğu gibi vermekte direnen bir ressama akademiktir diye kızmak saçmadır.. çünkü oldukları gibi bu çizgiler gösterdikleri ve belirttikleri biçimi daha bulamamışlardır – ve onun ilk taslağını çizmekten öte, sabahtan akşama kadar ve on bin düş arasında, hiç yorulmayan bir tutkusal titreşmenin eritme kabında gibi onu dövüp durmaktadırlar..

bu demektir ki insan yüzü daha doğru yüzünü bulmamıştır ve ressamın onu ona vermesi gerekmektedir.. ama bu demektir ki olduğu insan yüzü hâlâ kendini aramaktadır iki göz, bir burun, bir dudak ve iki kulak çukuruyla ki gözlerin çukurlarına uygun düşmektedir, yakın ölümün mahzenin dört deliği gibi..

insan yüzü bir çeşit sürekli ölüm taşımaktadır yüzünde

ressamın onu kurtarması gereken

kendi öz çizgilerini geri vererek..

çünkü bin yıldır ki insan yüzü konuşur ve soluk alır..

sanki daha ne olduğunu ve ne bildiğini söylemeye başlamamış gibi bir duyguya kapılıyoruz..

ve ben, ‘holbein’dan ‘ingres’e kadar sanat tarihinde bu insan yüzünü konuşturmayı başarmış bir ressam tanımıyorum.. ‘holbein’ ya da ‘ingres’in portreleri kalın duvarlıdır, göz kapaklarının tonoz kemerlerinin altına dayanan, ya da kulakların iki duvar deliğinin silindir biçimindeki tüneline giren eski ölümcül mimari konusunda hiçbir şey açıklamamaktadır..

bir tek ‘van gogh’ çıkarmasını bilmiştir bir insan kafasından, dağılmış bir kalbin atışının patlayıcı füzesi olan bir portreyi..

kendi kalbinin..”

ANTONIN ARTAUD..

‘SUÇ ORTAKLARI VE İŞKENCELER..’ , ANTONIN ARTAUD, Çeviri : AHMET SOYSAL, NİSAN Yayınları, 128 Sayfa, Ocak 1992..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk.. ve iyilik hiç değilim ama..’ – anna ahmatova

İLK UYARI

 

Aslına bakılınca her şeyin yokluğa

Dönüşmesinden bize ne.

Yaşadım ben nice aynalarda,

Nice şarkılar söyledim uçurumlar üzerinde.

Sayalım ki ne düşüm ben, ne de mutluluk

Ve iyilik hiç değilim ama

Belki gereğinden daha sık

Anımsamak düşüyor sana

Hem dinen dizelerin tınısını,

Hem gözü, gizleyen dibinde

O dikenli ve paslı

Çelengi tehlikeli sessizliğinde.

 

ANNA AHMATOVA..

 

“Artık aynı bardaktan içmeyeceğiz

Ne suyu ne tatlı şarabı,

Erken sabahlarda öpüşmeyeceğiz,

Ve birlikte gözlemeyeceğiz camdan akşamı.

Sen güneşle soluklanıyorsun, ben ayla,

Ama yaşamadayız biz aynı sevdayla.

 

Benim yanımda hep candan, sevecen dostum,

Seninleyse canlı, şen sevgilin.

Ama gri gözlerde ürküyü ben anlıyorum,

Ve sensin suçlusu benim derdimin.

Sıklaştırmıyoruz kısa görüşmelerimizi,

Böyle korunmaya yargılıyız erincimizi.

 

Dizelerimde bir senin sesin şakır,

Benim soluğum eser senin dizelerinde.

Ah, bir ateş var ki el değmeye

Ne korku, ne unutuş kalkışır.

Ve bilsen şimdi nasıl doyamadığımı

İzlemeye, senin kuru, pembe ağzını..”

 

ANNA AHMATOVA..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“İnsanların yakınlığında gizemli bir çizgi var,

Bu çizgiyi aşamaz tutku ve ölesiye sevmek.

Korkunç. Bir ıssızlıkta varsın birleşsin ağızlar

Ve çatlasın, parça parça dağılsın yürek.

 

Dostluk da güçsüzdür burada, yılları da

Yüksek mutluluk ateşinin,

Ruh özgürdür ve yabancıdır burada

Ağırkanlı bitkinliğine şehvetin.

 

Çılgındır koşanlar buna erişmek için,

Erişenlerse bir özlemle uğramıştır bozguna.

İşte şimdi anladın sen, niçin

Çarpmıyor artık yüreğim avuçlarında.”

 

ANNA AHMATOVA..

‘SEÇİLMİŞ ŞİİRLER..’ , ANNA AHMATOVA, Çeviri : AZER YARAN, ADAM Yayınları, 78 Sayfa, Mayıs 1984..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde..’ – fernando pessoa

Lisbon Revisited (1923)

 

Hayır : hiçbir şey istemiyorum.

Hiçbir şey istemiyorum dedim.

 

Sonuçlarınızla gelmeyin bana!

Tek sonuç ölmektir.

 

Estetik getirmeyin bana!

Ahlaktan söz edilmesin!

 

Uzak tutun benden ne varsa metafizik adına!

Eksiksiz sistemlerin çığırtkanlığını yapmayın bana, fetih defilesi yapmayın önümde

 

Bilimler (bilimler, Tanrım! Bilimler) –

Bilimler, sanatlar, modern uygarlık!

 

Ne kötülük yaptım ben tanrılara?

Hakikat onlardaysa, kendilerine saklasınlar!

 

Teknisyenim ben, ama tekniğin içindedir benim tekniğim.

Deliyim ben bunun dışında, mutlak bir deli olma hakkıyla.

Mutlak bir deli olma hakkıyla , işitiyor musunuz beni?

 

Bunaltmayın beni, tanrı aşkına!

 

Evli, işe yaramaz, sıradan ve nazik olmamı mı istiyorsunuz benim?

Bunun tersi olmamı mı istiyorsunuz, herhangi bir şeyin tersi?

Başka biri olsaydım eğer, kapris yapardım hepinize.

Ama böyle, kendim gibi, sabırlı olun!

Bensiz gidin cehenneme,

Ya da bırakın beni tek başıma gideyim cehenneme!

Niçin beraber gidecekmişiz?

 

Koluma girmeyin!

Koluma girilmesini sevmem. Yalnız olmak isterim.

Söyledim size yalnızım ben!

Ah, ne sıkıcı size eşlik etmemi istemeniz!

 

Ey mavi gökyüzü  -çocukluğumunki gibi-

Boş ve kusursuz ezeli hakikat!

Ey ata yadigarı, sessiz, uysal tejo,

Gökyüzünün yansıdığı küçük hakikat!

Ey yeniden kavuştuğum acı, dünün ve bugünün Lizbon’u!

Bana bir şey vermiyorsun, benden bir şey almıyorsun, hissettiğim hiçliksin sen.

 

Rahat bırakın beni! Gecikmem, ben ki asla gecikmem…

Ve geciktikçe Dipsiz Derinlik ve Sessizlik yalnız kalmak isterim ben! 

‘FERNANDO PESSOA’ (Alvaro De Campos..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘SAYISIZ varlıklar yaşar içimizde,

Düşünsem de, hissetsem de, bilmem

Kimdir düşünen hisseden kim.

Ben sadece bir mekânım

Hissedilen ya da düşünülen.

 

Birden fazla ruhum var benim.

Benden fazla ben var bende.

Yine de varım

Herkesten farksız olarak.

Sustururum onları : ben konuşurum.

 

Kesişen içgüdüleri

Hissettiklerimin ya da hissetmediklerimin

Tartışırlar içimde.

Bilmiyorum onları. Hiçbir şey yazdırmazlar

Var olduğum ben’e : ben yazarım

 

YALNIZSIN. Kimse bunu bilmiyor. Sus ve aldat.

Ama aldatıcı görünmeden aldat.

Asla umma sende daha önce var olmayan bir şeyi,

Herkes kendisiyle hüzünlüdür.

Güneş senindir güneş varsa, dallar eğer dalları arıyorsan,

Şans eğer şanssa sana düşen.

 

BEKLİYORUM, sakince, meçhulü-

Kendi geleceğimi ve her şeyinkini.

Sonunda her şey sessizlik olacak,

Hiçliğin yüzeceği denizden başka.

 

HİÇTEN hiç kalır. Hiçiz biz.

Biraz güneş biraz hava ardımızda bırakır

Üstümüze çöken solunmaz karanlığını

Mütevazı ve kaçınılmaz toprağın,

Ertelenmiş cesetlerdir yaratılan.

 

Yapılan yasalar, seyredilen heykeller, yazılar odlar-

Hepsinin kendi mezarı var. Eğer biz,

Bir iç güneşin kan verdiği tenler,

Yaşlanıyorsak, onlar niye yaşlanmasın?

Hikâyeler anlatan hikâyeleriz biz, hiç.

‘FERNANDO PESSOA’ (Ricardo Reis..)

‘SIRLARIN CEBRİ..’ , FERNANDO PESSOA, Çeviri :IŞIK ERGÜDEN, NİSAN Yayınları,38 Sayfa, Kasım 1995..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

fernando pessoa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“fernando pessoa,

dr. pancracio,

luis antonio congo,

eduardo lança,

a. francisco de paula angard,

pedro de silva salles,

jose rodrigues de valle,

pip,

dr. caloiro,

morris theodor,

diabo azul,

parry,

galliao pequeno,

accursio urbano,

cecilia,

jose rasteiro,

tagus,

adolph moscow,

marvell kisch,

gabriel keene,

sableton-kay,

dr. gaudencio nabos,

alvaro de campos,

nympha negra,

professor trochee,

david merrick,

lucas merrick,

willyam links esk,

charles robert anon,

ricardo reis,

horace james faber,

navas,

alexander search,

charles james search,

herr prosit,

jean seul de meluret,

pantaleao,

torquato mendez fonseca da chuna rey,

gomes pipa,

ibis,

joaquim moura costa,

faustino antunes (a. moreira),

antonio gomes,

vicente guedes,

gervasio guedes,

carlos otto,

miguel otto,

frederick wyatt,

rev. walter wyatt,

alfred wyatt,

bernardo soares,

antonio mora,

alberto caeiro,

sher henay,

barao de teive,

maria jose,

abilio quaresma,

pero botelho,

efbeedee pasha,

thomas crosse,

i.i. crosse,

a.a. crosse,

antonio de seabra,

frederico reis,

diniz da silva,

coelho pacheco,

raphael baldaya,

claude pasteur,

joao craveiro,

henry more,

wardour,

j.m. hyslop,

vadooisf..”

Kaynak : ‘SIRLARIN CEBRİ..’ , FERNANDO PESSOA, Çeviri :IŞIK ERGÜDEN, NİSAN Yayınları, 38 Sayfa, Kasım 1995..

(‘fernando pessoa’ bence dünyanın en yalnız insanlarının başında geliyor.. kalabalık yalnızlıklarda yaşamış, değişik isimlerle binlerce sayfa yazmıştı.. 1935’te öldüğünde arkasında yayınlanmamış sayısız eser bırakmıştı.. ölümünden sonra derlenmeye başlayan eserleri arasında tamamlanmamış yapıtlarda bulundu.. yapıtlarını yazarken kendi adının dışında kendi iç dünyasında yarattığı insanların adlarıyla yazdığı eserleriyle gelmiş geçmiş en gizemli yazardır kendisi..  iç dünyasında yarattığı başka isimlerle yazdığı eserlerinin çoğu ölümünden sonra yayınlanmıştır.. yarattığı bu kişilikler sadece birer isimden ibaret değildi, hepsi birer geçmişi,  dünya görüşü olan kişiliklerdi..

ben ‘pessoa’yı çok geç keşfeden insanlardan birisiyim.. ‘bernardo soares’ takma adıyla yazdığı ‘huzursuzluğun kitabı’yla tesadüfen  karşılaştığımda kendisinin iç dünyasından ve düş gücünden müthiş etkilenmiştim.. hele hele hayat hikayesini okuduğumda derinden bağlanmıştım ona.. gittiğim her yere benimle giden kitaplardan birisi olmuştu ‘huzursuzluğun kitabı..’

geçen ‘zaferim’i ziyarete gittiğimizde yıllar önce ‘ışık ergüden’ çevirisiyle zamanının en güzel yayınevlerinden ‘nisan yayınlarından’ çıkmış ‘sırların cebri’ adlı kitabıyla karşılaştım.. işte bu kitabın başında çok güzel bir çalışma yapılarak ‘fernando pessoa’nın yazarken kullandığı isimlerin bir kısmının listesi verilmişti.. bunu herkesle paylaşmak gerektiğini ve ‘fernando pessoa’nın neden çoğunlukla hayali isimler altında yazma gereğini duyduğunu hepimizin düşünmesi ve sorgulaması gerektiğini düşündüm.. huzursuzluğunuzla kalın.. Crockett..)

‘linç en aşikâr medeniyet kaybıdır.. linçin sıradanlaştığı, kolektif bir utanç yaratmadığı, infial uyandırmadığı bir toplum, toplum olma vasfını yitirir..’ – TANIL BORA

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“linç güruhu..

öncelikle sözü ettiğimiz örgütlü grupların, yaygın ve medya tarafından daha da yaygınlaştırılan toplumsal öfkeyi fanatik bir saldırganlık diline ve linççi bir seferberliğe kanalize etmeye çalıştıklarını görüyoruz.. ‘durumu’ belirli sloganlarla lânetlemeyi, tayin edilmiş andları tekrarlamayı, ‘bizden’ sayılmayanın mükellefiyeti gibi dayatıyorlar.. yeteri kin coşkusuyla katılım göstermeyenlere ‘bakınan’ bir tehditkârlıkla yapıyorlar protestolarını -.. bizzat kınama ve protesto gösterileri, insanları ‘hain değil bizden’ sayılmak için iştirake zorlayan bir sembolik linçe dönüşüyor..

sembolik linçin fiili linç biçimini alabildiğini de biliyoruz.. zaten bu geçiş çok zor değildir.. bu linçin öngörülmüş, standart mecraları zaten var.. ‘kürt’ kimliğiyle özdeşleştirilmiş kuruluşlar, mahalleler hatta tek tek insanların evleri, dükkanları yanında, birçok yerde solcu partiler, dernekler fırsattan istifade hedef alındılar.. örgütlü grupların provoke ettiği bu saldırılar yanında, aralarına kuşkusuz fırsatçıların, yağmacıların da karıştığı ‘kendiliğinden’ patlamalar vuku da bulabiliyor – vuku bulması her zaman an meselesidir..

malum : ‘kitle psikolojisi’ denen ‘şey’.. öfkeli sloganlarla ajite olmuş vaziyette akan bir kitle, çokluk/çoğunluk olmanın verdiği güç duygusuyla, hele ‘sabrımız taştı’ haklılığıyla hukuki ya da başka ‘sosyal’ kontrollerden azâde olduğunu hisseder hale gelmişse, korkutucu bir kolaylıkla bir linç güruhuna dönüşebilir.. kendine kurban bakınır hale gelebilir.. küçük bir yanlış anlama, bir işaret, kimden geldiği bilinmeyen bir emir – ve vururlar ‘abalı’ya.. zaten faşizmin ‘kitle’yle buluşmasını sağlayan bir ilkel güdüdür bu : günah keçisi aramak.. beşeri sorunları karmaşıktır, baş etmesi zor hatta kısa zamanda halledilemeyecek yanları da vardır, en önemlisi kendimizle ilgili yanları vardır; oysa günah keçisi, bütün sorumluluğun üzerine yıkılabileceği bir hedeftir.. günahı ona yükleyerek, onu ortadan kaldırarak, her şeyi halledebileceğinizi sanırsınız..

‘milli refleks’ ve onun zımnındaki linç tehdidinin bir siyaset etme yöntemi olarak kullanılması, politikanın inkarıdır.. bizzat ‘devlet olma’nın inkarıdır.. asıl önemlisi, toplum olmanın inkarıdır.. toplum olmak (‘millet olmak’ da diyenler olabilir), kendini ortak değerlerle, ama ‘biz iyiyiz, biz üstünüz’le değil evrensel, insani, ahlâki değerlerle tanımlamak ve bu temelde kendini birbirinden sorumlu hissetmek demektir.. tek ortak bağı kendi ‘biz’liğinin üzerine kapanıp aidiyet yemini törenleri yapmak haline gelen, intikam peşinde bir linç güruhuna dönüşen bir toplumun, her şeyden önce toplum olma vasfı (‘millet’ de diyenler olabilir) tahrip olur.. bu tahribat, o toplumun insanlarının kendilerine sahici bir güven duymasına da manidir..

linç rutinimiz..

türkiye’de linç girişimleri, kendine göre bir rutine oturmuş durumda.. en çok kürtleri, zaman zaman solcuları, bir de eşcinselleri ve ‘sapkın’ sayılan başka cinsiyet gruplarını hedef alıyor.. (ideolojik bir maksada hamledilemeyecek, özel alanda cereyan eden teşebbüsler, cabası..) emniyet güçlerinin de linç durumlarında aşağı yukarı oturmuş bir tatbikatı var.. linççi gruba anlayışla davranılıyor; birçok durumda, aşağı yukarı öldürme kasıtlı darp eşiğine kadar, fiziki şiddete de müdahale edilmiyor.. linç güruhları, kendilerini anladıklarını anladıkları ancak resmi sıfatları veya formel hukuk icapları nedeniyle elleri kolları bağlı olduğunu düşündükleri emniyet görevlilerine, ‘onları bize verin’ diye yükleniyorlar.. linç tehdidi altındakilere hitabene, ‘dua edin polise’ sloganı atıyorlar.. dualık polis, linç saldırısına uğrayanları ‘koruma’ amaçlı olarak ‘alıp’ işaretliyor.. bazı örneklerde sonradan mağdurlar aleyhinde dava da açılıyor.. çünkü linçe maruz kalanlar, neredeyse bir doğal hukuk varsayımıyla, ‘tahrikçi’ kabul ediliyorlar.. linç, bu gibilerin esasında hak ettiği, ancak ‘hoş (şık) olmayan’ veya ‘ülkemizi dünya kamuoyunda (ab ve abd komiserleri karşısında) zor durumda bırakacak’ bir milli refleks ifadesi olarak örülüyor.. linç teşebbüslerinin, devletin şiddet tekelinin altını oyduğu ve ‘devlet otoritesini zaafa uğrattığı’ ise anlaşılan pek o kadar düşünülmüyor, pek fazla dert edilmiyor..

şiddetin tekinsizliği..

şimdi biraz kabullerimizi sorgulayalım : şiddetin teşhiri ve pornografikleştirilmesi, gerçekten şiddeti körükler, özendirir mi.. yoksa şiddet içerikli dizilerin yaptığı toplumda ‘zaten olanı’ yansıtmaktan mı ibarettir.. hatta şiddet potansiyelini oyalayıcı, massedici bir işlev gördükleri dahi söylenebilir mi..

uzun yıllardır savaş, terör ve asıl olarak şiddet üzerine antropolojik bir dikkatle çalışan sosyolog ‘wolfgang sofsky’, şiddetin dinamiği ile onun âmili sayılan sebepler arasında araçsal ve otomatik bir ilişki kurma alışkanlığına karşı uyarıyor.. kan revan içindeki filmlere tutkun olan, milliyetçi-ırkçı propagandadan etkilenen herkesin cinayete ve ‘darpa’ tevessül etmediğini; şiddete başvurmanın, bu saiklerden özerk bir tercih, bir seçiş, bir edim olduğunu hatırlatıyor..

saik olarak görülen birçok etkenin, aslında şiddet eylemini akabinde açıklamaktan veya meşrulaştırmaktan; en fazlası, ona vesile sunmaktan öte bir işlev görmediğini düşünüyor.. şiddetin ‘kendine özgü’ bir dinamiği olduğunu vurguluyor, kısacası..

şiddetin ‘kendine özgü dinamiğini’, yine şiddetin görselleştirilmesi üzerinden filmlerden takip edelim.. ‘kurtlar vadisi’ne kısılmayalım; ‘kill bill’i hatırlayalım mesela.. ‘kill bill’ler ya da genel olarak ‘quentin tarantino’nun filmleri, ‘şiddetin estetiği’ ile tanımlanıyor.. itinalı bir koreografiyle çekilen şiddet sahnelerinde, bale kıvamında dövüşlerle kafalar gözler yarılıyor, omuz üstünde baş konmuyor.. ‘kill bill’deki ‘yüksek’ estetiğin ve fantastik ortamı, güncel arka planın ve ‘ertürk yöndem’ belgeselciliğinin uç verdiği ‘kurtlar vadisi’nden farkının şiddeti soyutlamak olduğu söylenebilir sanırım.. onun kurduğu evren, patlayan dalağı ‘güçlü bir imge’, akan kanı etkili bir kırmızı patlaması olarak soyutlayarak tahayyül etmeye elverebiliyor.. ‘süblimasyon’ da diyebiliriz (‘yücelme’ değil de, ‘uçunma’, ‘soyutlanarak evrilme’ sözcükleriyle karşılayalım süblimasyonu).. malûm, şiddetin –ehlileşmesi değil- süblimasyonu, sanatın ve yaratıcı insan faaliyetinin kaynağındaki enerjiyi üretmiyor mu zaten..

‘tarantino’nun bilhassa eski filmlerinde baskın olan, – ve kuşkusuz onun sinemasına has olmayan-, ‘sebepsiz şiddet’ motifi de önemli.. büsbütün sebepsiz olmayan ama onu tetikleyen sebeple ‘patlayan’ şiddet arasındaki ilişkinin fevkalâde oransız olduğu durumlar.. ‘max aub’un ‘örnek suçlar’ı misali : ‘sakızını ağzında çevirip durması sinirime dokunduğu için öldürdüm onu..’ yine büsbütün sebepsiz olmayan, bir yerlerde kaynayıp fokurdayan ama olmadık yerde fışkıran, olmadık birilerini hedef alan şiddet.. anlık bir tepkiyle ‘açığa çıkan’ bir kez ucu görününce de arkası alınamayan, çığ gibi büyüyen şiddet.. sarhoşluk gibi.. cezbeye kapılmak gibi.. ‘insanlıktan çıkma’ durumu değil de, bir başka boyuta geçme’, bir ‘aşma’ hali olarak şiddet..”

TANIL BORA..

‘TÜRKİYE’NİN LİNÇ REJİMİ..’ – TANIL BORA, BİRİKİM Yayınları, 2008, 72 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

zeki müren ve bülent ersoy’a iyi niyetli ‘mersiye’..

zeki müren’den bülent ersoy’a müziğimizde bir şeyler oluyor.. müzikle ilgilenenler, bu iki sanatçımızın, belki de hormonal yapılarının kazandırdığı bir üstünlükle, ‘surdine’ bir ses rengine sahip olduklarını söylerler; ayrıca, özellikle zeki müren’in tenor ve bas’ın yanı sıra kadın seslerinden alto’dan da ses alanı ‘çalabildiği’ ileri sürülür.. ‘surdine’ ses ise çaykovski’nin canzonetta’sında kemanlara takılıveren küçük bir aparatla elde elden hüzünlü seslerde olduğu gibi romantizm’in ilk zamanlardaki hırçınlığından usanıp sığındığı yumuşak başlı ama ‘dünyadan’ artık hafifçe uzaklaşmaya başlamış kendi ‘iç mekanının’ sesidir..

cumhuriyet döneminden önce istanbul’un orta sınıf kesimlerinin oturduğu güngörmüş –ama artık düşüş içine giren semtlerindeki evlerin sokağa bakan dar cephelerinin ardına çekilmiş arka bahçelerinde hekimler, katipler, memurlar toplanır; kanun cümbüş, ud ve kemanla meşkederlerdi.. bu  musikide uslu, terbiyeli, nezaketli bir hüznün yaşandığını ve bu iç mekanın sesinin ‘arandığını’ biliyoruz.. ‘zeki müren’ ise, 1950’lerden itibaren kentlerimizdeki yeni insanların ‘arandığı’ bu içmekanın sesini getirdi bize.. altıyol’un kuşdili çayırı’nda, kurbağalıdere’ye çıkan sokakların, her biri kendi ‘uzletinin’ sessizliğine çekilmiş eski evlerindeki musiki alemlerinin tersine, ‘zeki müren’, kentlerde kalabalıklara dönüşen yeni insanlarımızın hem gürültülü hem de biraz ‘işveli’ içmekanının sesini sundu bize..

alıştığı mekanlarını, yakınlarını, coğrafyasını yitirip kentlerin yeni oluşan hayatına karışan insanlarımız çoğalıyordu.. onların bu geleneksizleştirici kalabalıklaşma içinde sığındıkları uzleti dile getirmek için, tane tane, her kelimesi ilk kez duyulduğunda da bu geleneksiz kalmış insanların bile hemen anlayıvereceği bir müzik dili oluşturdu ‘zeki müren..’ yeni uzletin bu ilk ortak dillerinden birini oluşturduktan sonra, çoğumuzun hayatta hiç görmediğimiz ’manolyalardan’ söz ederken, kentin ‘hiçleştirici’ hayatında artık idealize ettiğimiz, erişilmezleştirdiğimiz aşklarımıza sunacağımız çiçekleri de soyutlamamızı öğretti bize.. sevgililerimizi ‘madonnalar’ olarak yaşamaya başladığımız bu ilk yıllardan sonra biz de ‘zeki müren’ de değiştik.. kentlerimiz , kentlerimizin dışındaki hayat alanlarımız hırçın bir hüzne bürünmeye başladı.. ‘ahmet hamdi tanpınar’ın deyişiyle, kendi kültür tarihinde dram geleneği oluşturamamış bir toplumken, 1950’lerde melodramlara merak sardık.. sonraları, bizi yitirmekte olduğumuz geleneksel dünyamıza bağlayan ‘türkan şoray’ların ‘gözlerinden’ de koparak, ‘vamp kadınlara’ oradan da, ‘soyunan’ ve ‘horlanırcasına hemen yere yatırılan’ kadınlarla dolu porno filmlere yöneldik..

1950’lerin başlarında bile ‘okuyanın adam olacağına’ ve ‘çalışanın zengin olacağına’ inanılan bir dünyamız varken.. 1960’ların sonlarında, okumakla çalışmakla değil, fırsatlardan yararlanmayı bilmekle, güçlülerin önünde fırsatlar kollamakla ‘adam’ olabileceğimizi düşünmeye başladık..

1970’lerin sonlarına doğru ise toplumumuz  her gün yeni ‘şoklar’ yaşamaya başladı.. bu yeni hayatımızda insanca yeni gelenekler oluşturamadık; ‘kural’ diye toplumumuzun önüne konulanlar, her yönü ile her gün değişen bir toplumsal gerçeklik karşısında, mitlerinden yoksunlaşmış bütün ritüeller gibi, içimizi ısıtmayan, bizi inandırmayan şeylerdi.. toplumun baskı ve denetimi altındaki hayat alanlarımızda uyar gibi gözüksek de, kendi içmekanımıza çekildiğimizde, içimizde bulanık bir isyan ve eziklik vardı.. okumuşumuz, okumamışımız, birbirimizden ayrı düşüp, işimiz, ekmeğimiz, ilk kez duyabildiğimiz beklentilerimiz uğruna çok şeylere ses çıkarmadan katlanmaya çalıştık..

şimdi, işte bunun içindir ki, bize ‘zeki müren’ de yetmez oldu! 1950’lerin altın çerçeveli gözlükler takmış, pırıl pırıl yüzlü, saçları sıkı sıkıya taranmış, hakkında ‘duyduklarımızı’ yüksek sesle söyleyemediğimiz bir ses sanatçısı olan ‘zeki müren’in ardından, birdenbire ortaya çıkan / çıkarılıveren ‘bülent ersoy’a ‘merak sardık..’ ‘bülent ersoy’, kendisine ‘sanat güneşimiz’ dememizi bile istemiyordu.. ‘zeki müren’ gibi, ilk ün kazandığı günlerde, toplumun geniş kesimlerindeki yaygın etiğin dışında bir özel hayat sürdürmenin zahmetini bile çekmiyordu.. gazino endüstrisine ve bu endüstrinin ‘meşrulaştırıp’ toplumsal hayatımızın ‘açık’ (overt) davranışlar alanına ‘bulaştırılan’ yeni etiğine teslim olmuş; kazanılması mümkün bir ünün, zenginliğin, ‘kalabalıktan’ sıyrılıp ‘bireyleşmenin’ simgesiydi..

bizi de bu tür ‘yolların ağzına’ getirip bırakan bir hayatın içinden çıkmamızın güçleştiğini gördükçe, onu bu yeni kimliğini ortaya koymakta aşırılıklara iterek, onunla bizim aramızdaki ‘mesafenin’ varlığını sürdürmeye çalıştık.. bu süreçte, ruhsal durumumuzun çelişkili yapısnı sezinleyen boyalı basın, magazinler ve ‘komedi’ geleneğinden yoksunlaşmış mizah dergileri, bülent ersoy’u, içimizdeki bulantıyı dışa vurmakta kullanacağımız bir ‘husumet nesnesi’ ya da ‘günah keçisi’ olarak da önümüze koydu, zaman zaman.. ‘bu ne kadın, ne erkek..’ dediler.. kimliğini netleştirmek için ameliyat olmasını ‘önerdiler..’ ‘ham’ bir endüstrinin elinde olduğu için, bir yanlışlık oldu bu.. biz, ‘bülent ersoy’un kimliğinde böyle bir netlik aramadık.. bizim adımıza da edindiği eski bulanık kimliği, belirli bir ölçüde, belki de toplumumuzun birçok kesiminde başlayan ‘kimlik bulanıklığının’ çok daha ileri, çok daha yoğun bir biçimi olduğu için bize daha ilginç ve anlamlı geliyordu..

sabahları evden çıkıp ‘işe giderken’ günün ilk sigarasını aldığımız gazete bayii büfelerinin önünden geçerken gözümüze iliştiğinde, ‘bülent ersoy’un da, bütün ‘saltanatına’ rağmen ve bütün ‘iticiliğine’ rağmen yalnızca ‘aynaya düşürülmüş bir görüntü’ olduğunu kavramamız gerekiyor..

‘bülent ersoy’a gösterdiğimiz ‘hastalıklı ilgiden’ onun ‘örselenmiş insan’ kimliğini hor görmemizin nedeni olan kaba ergilciliğimizden ‘aşksızlığımızın’ ürünü olan ve kelimeleri bile üçü-beşi geçmeyen güftelerin tekrarlandığı müziklerden, içimizin ezikliğini bile ölgünleştiren’ bu soğuk ve ‘acımasız’ yaşama üslubumuzdan da kurtulamaz, ‘aynanın’ dışındaki dünyamıza bakmamızı bekliyor..

‘zeki müren’i, ‘bülent ersoy’u ‘rahat bırakmamız’ hiç de sandığımız kadar zor değildir, aslında !

 

ÜNSAL OSKAY

Cumhuriyet, 3 Mart 1982

 

‘YIKANMAK İSTEMEYEN ÇOCUKLAR’ OLALIM.. , ÜNSAL OSKAY, YKY Yayınları, Haziran 1998, 372 Sayfa..