Archive for the ‘Hayata Dair’ Category

Psiko-sosyal itiraflar – 1

Sevgili Toplum,

Boyumdan büyük “kallavi” sözcüklerle ahkam kesmek istemiyorum. Bu şekilde davrandığımda, hem lafı gereğinden fazla uzatmış oluyorum hem de baharda derisinden soyunacakken, ona dolanan sakar bir yılana benziyorum. Seninle aramdaki zorunlu ilişkiyi keyifli bir hale dönüştürmeme engel olan durumları/tutumları/önyargıları kısaca şu şekilde özetleyebilirim:

1-      Çocuk benin çağrısına uyup, içimden geldiği gibi davrandığımda, duygularımı dile getirdiğimde beni olumsuz bir biçimde eleştirmenden hoşlanmıyorum. Yani sen bu kadar aciz misin ki, benim en doğal yanımı ketleyerek, istediğin gibi “iyi huylu” çocuk olmadığım için beni “asi” olarak yaftalayarak kendini tatmin ediyorsun? Bana ebeveynlik yapıyorsun sözüm ona. Buna ihtiyacım olup olmadığına aldırmadan, benim yerime karar veriyor ve kendince bana “haddimi bildiriyorsun.” O zaman söyleyeyim, bence kötü bir ebeveynsin. Bunun nedeni de ne biliyor musun? Bir zamanlar dilediğin gibi, sevilmemekten korkmadan çocukluğunu yaşamana izin vermemişler. İçinde hala bunun acısını taşıyorsun ve bu şekilde gerekli gereksiz olumsuz mesajlar veren bir ebeveyn gibi hareket ederek, çalınan doğal çocukluğunun intikamını alıyorsun. Yanılıyorsun sevgili toplum, bu şekilde rahatlayamazsın. Kaç insanı ketlersen ketle bu sebepten, içinde hep o ilk ketlenişin, kendi ketlenişinin üzüntüsü olacak. Bir de üzerine sebepsiz yere üzdüklerinin kötü enerjisi eklenecek ve doğal bir felaket olarak yine gelip seni vuracak.

2-      Eril ve dişi olarak doğan biz insan yavrularını, “kadın ve erkek” olarak sınıflandırıyor ve bizi zorla soktuğun bu sınıfların doğamıza aykırı davranışlarını, duygularını ve tutumlarını sırtımıza yüklüyorsun. Bir kız çocuğu olarak ben mesela, ağaca tırmandığımda ya da yüksek duvarları aşmaya “cüret ettiğimde” bana erkek çocuğuymuşum gibi davranıyorsun. Erkek olmayı, fallusu yücelttiğin için de, bana açık ve gizli şu iletiyi gönderiyorsun: “Memelerine ve kukuna rağmen, erkek çocuklarına biçilmiş işleri en az onlar kadar iyi yaptığın için iyisin, güçlüsün vs.” Ammawelakin, “Ben kız çocuğuyum, erkek değil” diye ısrar ettiğimde, beni “ucube” olarak yaftalıyorsun. Hadi, biz kız çocukları duygularımızı ifade etmede, erkek çocuklarına göre daha özgür olduğumuzdan daha şanslıyız. Peki ya kardeşlerimiz? Hiç onların yerine kendini koyup düşündün mü ağlayamamak, güçsüzlüğünü, çaresizliğini, mutluluğunu vs. tüm o doğal ve değerli duygularını, kısaca insanlığını, doğrudan ifade edememenin nasıl bir kördüğüm olduğunu? İçlerinden cesur olanlar çıkıp, bir-iki kadehle kafayı cilalamadan ya da ölmeyeyazdığı aşklar yaşamadan doğrudan, “Ne laaa tik tak sadece düşünce-analiz-eylem adamı mıyım ben? İşe, aşa, başarıya koşulu at mıyım la ben? Ağlıyorum, çünkü kendimi güçsüz hissediyorum. Ağlıyorum, çünkü sevilmek istiyorum. Ağlıyorum, çünkü yalnız olmak istemiyorum. Ağlıyorum, çünkü taştan değilim. İnsanım ve erkenden kriz geçirip yaşama hevesi kursağımda kalmasın diye, duygularımı yaşayarak beslemem gereken bir kalbim var.” diyerek içlerinden geldiği gibi duygularını yaşadıklarında, onları “kız gibi” güçsüz, zayıf ve ağlak olmakla yargılıyorsun.  Sana söyleyeyim, sen güce tapıyorsun. Duygularını doğrudan ve bağlamına uygun olarak yaşayamadığın için, enerjin iktidar istemine, ihtirasa dönüşüyor. Bundan ötürü de, ya birilerini düzmektesin ya da birileri tarafından düzülmektesin. Bu kadar homofobik olmanın sebebi de bu olabilir diye düşünüyorum. İçinde konuşlanmış gizli eşcinselliğin baskısı o kadar dayanılmaz ki, bunu kendisiyle yüzleşmeye cesaret edenleri inciterek gidermeye çalışıyorsun. Öfken korkundan bil diye söylüyorum. Kardeşlerime duygularını korkmadan özgürce yaşama ortamı sunmadığın, bizleri doğayla aramızdaki göbek bağımız olan doğal yanımızdan kopardığın için, onlar büyüseler de zorunlu-çocuklar olarak kalıyorlar. Ben ve kız kardeşlerim ise kadınlığımızı sandıklara kaldırıp zorunlu-anneler olduruluyoruz. Doğadaki en dolayımsız ilişki insanın erili ve dişili arasındaki ilişki iken, bizi birbirimize tanımsız, anlaşılmaz ve korkutucu rakiplere dönüştürüyorsun. Öyle patolojik bir hal ki, sembiyotik bir yazgıyla yutulma korkusu olmadan değil aşkı, iki özerk birey olarak yan yana dostça yürümeyi veya ihtiyaç duyduğumuzda birbirimize sevgiyle sarılmayı bile beceremiyoruz.

(Devamı var…)

 

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(görsel : tiffany bozic.)

‘PENCERE..’ – YANNIS RITSOS

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“Sonra sessizlik, hareketsizlik. İkiyüzlülük bile diyebilirsin,

çünkü, belki de bilirsin, kaç çarmıha gerilmiş çığlık,

kaç diz çöküş gizlidir

o dikey saydam görkemin gerisinde.

Hele akşam olurken, şu bahar günlerinde, ve liman

uzakta bir yangınken, yaldızlı ve kızıl,

gemi direklerinin karanlık ormanında, balıkları

duyarsın, suların basıncında, küçük üçgen ağızlarıyla

derin bir soluk almak için suyun yüzüne çıkan. Dikkat ettin mi?

Böyle zamanlarda suyun yoğun aydınlığı kırılır

küçük balıkların binlerce ağzıyla. Kimse dayanamaz

hiç ara vermeksizin o sınırsız tekinsiz manzaraya bakmaya bunca

suyun ağırlığı altında,

bu masalsı denizin ormanlarında, bu soluk kesici saydamlıkta.

 

Bence bir bakıma fotoğraflar da dayanamaz çerçeve camlarının

ardında,

nasıl poz verilmiş olursa olsun, ne kadar güzel olursa olsun

duruşları,

hayatlarının durdurulmuş bir anında, gururlu bir saflık içinde,

eşsiz güzellikte bir el fotoğrafçının stüdyosundaki

zarif masanın ya da dizlerinin üzerinde dururken

yakalarında (tabii) solmayan bir çiçek,

ne kendini beğenmişliklerini ele verecek kadar yaygın,

ne de yazgılarına boyun eğmişçesine büsbütün tutuk

belli belirsiz bir zafer gülümseyişi dudaklarında.

 

Oysa zaman tümüyle pusuya yatmıştır onlar için, onların bu güzel

anlarının önünde ve ötesinde.

ve onlar tümüyle isterler bu zamanları, taşıllaşmış

saygınlıklarını, önceden tasarlanmış olup olmaması fark etmeyen

görkemli duruşlarını yitirecek olsalar bile,

bu canlı öyküleri mum gibi eriyecek olsa bile bakışlarının

alevinde,

ışığın saydamlığında beliren gençlikleri yalanlanacak olsa bile.

 

Ne var ki, onların isteğinden daha büyük ya da eşit olarak

görünür korku; sonra gülümseyişleri de

denizin dibinde, iki kaya arasında uzanmış duran

gümüşten bir balık gibidir – ya da havada,

kendi uçuşuna asılı, kanatları kımıltısız

kül rengi bir kuş gibi. Fotoğraflar da

öyle kapalı kalır, bütün pişmanlıkları, düşmanlıklarıyla,

çerçevelerinin, isteklerinin ve korkularının dışına çıkamadan,

bakarak usandırıcı göğe ve uçsuz denize.

 

Bu yüzden daracık bir yer seçeriz korunmak için

kendi sınırsızlığımızdan.. Belki de bu yüzden

burada oturuyorum ben, bu pencere önünde, bakmak için

gemicilerin rıhtımda, kaldırım taşlarında kalan

ayak izlerinin bir peri masalındaki sıra sıra,

dikdörtgen aylar gibi yavaş yavaş silinişine..”

 

YANNIS RITSOS..

 

(‘PENCERE’ adlı şiirinden..)

‘ALIŞKANLIKLAR DA DEĞİŞİR..’, YANNIS RITSOS, Çeviri : CEVAT ÇAPAN, ADAM Yayınları, 1984, 96 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

her dönemin faşizmine karşı : romanıyla : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ – VASSILI VASSILIKOS.., filmiyle : COSTA GAVRAS, müziğiyle : MIKIS THEODORAKIS..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“akşamın başta gelen konuşmacısı, tarım bakanı, pas hastalığıyla mücadele konulu konuşmasını tamamlamak üzereyken general saatine baktı :

-sonuç olarak konuşmamızı şöyle özetleyebiliriz : bağlara sıvı halindeki bakır sülfat püskürtmekle pas hastalığının önüne geçilebilir.. en bilinen terkipler de bordaux ve burgonya karışımı adı verilen, sıvı halindeki ilaçlardır.. ikinci karışım, adını hazırlandığı bölgeden, burgonya’dan alır.. burası aynı zamanda, gerçek bir ün kazanmış şarapların çıktığı bölgedir.. bordaux karışımı ise, sönmemiş kireç katılarak hafifletilmiş yüzde iki ya da iç oranındaki bakır sülfattan meydana gelir.. birinci karışım ikincisinden, sönmemiş kirecin yerine bakır karbonat konmasıyla ayrılır.. bu çok bilinen karışımlara çeşitli jelatinimsi maddelerin katılmasıyla yağmur suyundan eriyip gitmeleri önlenir..

özel kalem müdürünün bir hademeyle yolladığı bulanık sudan bir bardak içip (bu 22 mayıs 1963 günü, bir haftadan beri devam eden sıcak, ağzını iyice kurutup sözlerini anlaşılmaz hale getirebilirdi) sözlerine devam etti :

‘yine aynı hastalığı önlemek için, bakır tuzlarından yapılan toz halindeki ilaçlardan yararlanılır ki, bunlar çok daha kullanışlıdır.. bu ilaçlar, özel tulumbalarla yılda üç kere püskürtülür.. ilk püskürtme, filizler on iki ile on beş santim yükseldiği sıra; ikincisi çiçeklenmeden az önce ya da hemen sonra, üçüncüsü de ikincisinden bir ay sonra yapılır.. ama yağmurlu geçen yıllarda ya da rutubetli bölgelerde püskürtme işlemi sık sık tekrarlanmalıdır..

çoğunluk vali ve jandarma komutanlarının doldurduğu salondaki dinleyiciler uyuklamaya başlamışlardır.. iyi adamdı şu tarım bakanı ama, konuşma yeteneğini ilk kez deneyden geçiriyordu sanki! her şeyden önce dili bilim adamı diliydi.. hem pas hastalığıyla kim ilgilenirdir? bakan, makedonya ve özellikle bu toplantının yapıldığı selanik şehrinde bağların, kendi seçim bölgesi peloponez’deki kadar önemli yeri olmadığını unutmuştu sanki.. burada en önemli tarım ürünü tütündü ve bakan bu konuya değinmemişti bile.. oysa hepsi, alınacak tedbiri biliyordu.. pas hastalığından anlamazlardır ama kendi il ya da ilçe merkezlerine bağlı köylerde doğrudan doğruya doğu ülkelerinden gelme bir hastalığın söz konusu olduğunu yaymış, sözlerine inanan pek çok köylü çıktığından, komünizmle mücadelede başarı sağlama olanakları iyiden iyiye artmıştı.. ne yazık ki, tüm köylüler sözlerini dinlemiyorlardı.. yine de çürütülmez bir kanıt vardı ellerinde : tarlalara yayılıp ürünü mahveden pas hastalığı komünizmle aynı zamanda ortaya çıkmıştı.. aynı yaştaydılar.. uçaklarda attırdıkları beyannamelerde –bu uçakları, tütün tarlalarına ilaç püskürtmekte kullansalar daha iyi ederlerdi ya- kocaman kırmızı harflerle, pas hastalığının bir komünist hastalığı olduğu belirtilmekteydi..

‘patron’un bu çok parlak bilimsel incelemesini, yalnız, kuzey yunanistan bakanlığı tarım servisinde görevli müdürler büyük bir ilgi ve dikkatle dinliyorlardı..

-püskürtme sırasında yaprakların ilaçla sıvanmasına dikkat edilmelidir.. püskürtme, hastalığı önleyici nitelikte olmakla birlikte hiçbir zaman da ihmal edilmemelidir. baylar, pas hastalığıyla mücadelede izlenecek yollarla ilgili konuşmama burada son verirken, konuşmam boyunca gösterdiğiniz ilgiye candan teşekkürlerimi sunarım..

tek tük akış sesleri duyuldu ve bakan kürsüden indi..

general yerinden kalktı.. konuşmacının, dinleyiciler arasında yerini, almasını bekledikten sonra, sırtı kürsüye dönük, çoğu kabak kafalı ve şişko, vali ya da emri altındaki jandarma subayı olan kalabalığın küçük bir bölümünü, tarım kesiminde görevli müdürleri hiçe sayarak şunları söyledi :

-sayın bakanın büyük ilgiyle izlenen sözlerine ben de birkaç şey katmak istiyorum.. ben, içimizdeki pas hastalığından, komünizmden söz edeceğim.. kuzey yunanistan jandarma kuvvetlerinin başkomutanı sıfatıyla siz, devlet hizmetindeki yüksek memurlara, ülkemizi kırıp geçirmekte olan ideolojik pas hastalığını anlatmak, benim için çok güç ele geçen bir fırsattır..

şahsen komünistlere hiçbir düşmanlığım yok.. her zaman onlara acımışımdır.. onları hep, hristiyan –elen uygarlığımızın doğru yolundan sağmış, yolunu kaybetmiş zavallılar olarak görmüşümdür.. her zaman da onlara yardım etmek, yol göstermek ve milliyetçiliğin doğru yoluna sokmak için çalışmışımdır.. hepimiz çok iyi biliriz ki, yunanistan ve komünizm, özü itibarıyla birbirleriyle uyuşamayan iki kavramdır..

pas hastalığı gibi komünizm de, baş vermeden ezilmelidir.. pas hastalığı gibi komünizm de, çeşitli asalak unsurların yol açtığı mariz bir şeydir.. bağlara, üç ayrı devrede ilaç püskürtmekle pas hastalığının önüne geçildiği gibi, komünizmi önleyici bir takım ilaçların da insanlara püskürtülmesi zorunludur.. bu yönde, okullar ilk dönemi teşkile derler.. sayın bakanın kullandığı terimlere başvurmak gerekirse, bu dönem filizler daha on iki ya da on beş santimi bulmamıştır.. ikinci püskürtme dönemi –jandarma kuvvetlerinin yıllardan beri başında bulunmanın bana sağladığı tecrübelere dayanarak, bu dönemin en güç dönem olduğunu söyleyebilirim- çiçek açmadan kısa bir süre önce ya da sonrasına rastlar.. söz konusu, bir takım sorunları bulunan öğrenciler, işçiler ve gençlerdir.. bu ikinci püskürtme işlemi başarılı sonuç verirse, pas-komuna hastalığının, yıkıcı eylemiyle elen özgürlüğünün ağacına yayılıp onu soldurması, imkansız demesek de çok güçtür.. üçüncü ve son püskürtmenin bir ay sonra yapılması gerektiğini sayın bakandan öğrendik.. bir aylık sürenin yerine beş yıllık bir süre koyun, bu kuralın söz konusu durumda geçerli olduğunu görürsünüz..

vardığımız sonuç şu : bu yöntemle, yunan toprağının verimli tarlaları hep sağlam meyve verecek çağımızın komünizm ve pas gibi iki önemli hastalığı da, bir daha ortaya çıkmamak üzere  yenilecektir.. hepinize, gerek pas hastalığı ve gerek komünizmle mücadele gibi bu oldukça güç işte cesaret vermek için söyleyeceklerim bu kadar..’

generalin söylevi bir alkış tufanıyla karşılandı.. toplantı sona erdi.. büyük bir düzenle, valiler, komutanlar, bakanlık müsteşarları yerlerinden kalktılar, sigaralarını yaktılar, gerindiler ve üstlerinin ardından dışarı çıkmaya hazırlandılar..”

 

VASSILI VASSILIKOS

 

‘ÖLÜMSÜZ..’ , VASSILI VASSILIKOS, Çeviri : AYDIN EMEÇ, E Yayınları, Şubat 1970, 420 Sayfa..

Filmi : ‘Z.. ÖLÜMSÜZ..’ , Yönetmen : COSTA GAVRAS, Senaryo : Vassili Vasssilikos’tan uyarlayan Jorge Semprun ve Costa Gavras, Oyuncular : Yves Montand, Jean-Louis Trintignant, Irene Papas, Jacques Perrin, Müzik : Mikis Theodorakis, 1969..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘İNTİHAR.. KAN DÖKÜCÜ TANRI..’ – A. ALVAREZ

“içsel bir trajediyi sanatsal bir biçimde anlatmak ve böylece boşalmak, kendi trajedisini yaşarken duygulanımlarını soruşturan ve izlenimlerinin zarif kozasını dokuyan, kısacası yaratıcı düşüncelerinin tohumlarını atan bir sanatçının erişebileceği bir şeydir.. böyle bir çılgınlık fırtınasını sonuna kadar yaşamak, bastırılmış duyguları bir sanat eserinde dışa vurmak, intihara karşı sunabileceğimiz tek gerçek alternatiftir.. bunun ne kadar doğru olduğu şu olgudan da görülebilir : başlarından geçen birtakım trajik olaylar sonucu kendilerini gerçekten öldüren sanatçılar, önemsiz şarkıcı kızlar, duygusallığı sevenler ve kendilerini yiyip bitiren bir kanser tanısında bile acılarını belli etmeyen kimselerdir.. bundan öğreneceğimiz şey, uçurumdan kaçmanın tek yolu ona bakmak, onu ölçmek, derinliklerine seslenmek ve kendini ona bırakmaktır..”

CESARE PAVESE

 

“ ama şimdi acılara boyun eğdim :

umursamadan yağma edilişine şenliğimin :

ama ah! her geliş

durdurur doğanın bana doğuştan verdiğini,

imgelemin biçimlendirişini ruhumu.

düşünmemek için düşünmemem gerekeni,

beklemek ve sabretmek, tek yapabildiğimse;

ve şansına köşe bucak arayıp gizlice çalmak

kendi doğamdan bütün doğal insanları-

bu benim biricik kaynağım, tek planım :

bir parçaya gireni bütüne bulaşana dek sürdüreceğim,

ve şimdi ruhumun alışkanlığı nerdeyse doğmak üzere.

bundan böyle, zehirli düşünceler…”

SAMUEL TAYLOR COLERIDGE , (Keder : Bir Övgü..)

 

“ tüm çağ yazanlar ve yazmayanlar diye ikiye ayrılabilirdir.. yazanlar, karamsarlığı anlatıyor, okuyanlar ise bunları beğenmiyor ve kendilerinin daha üstün bir kavrayışa sahip olduklarına inanıyorlar ki, mümkün olsaydı aynı şeyleri yazarlardı.. genel olarak herkes karamsar, ama birisi karamsarlığını kullanarak önemli olan fırsatından mahrumsa, karamsarlığı dert edindiğini etrafına göstermesi çok önemli.. karamsarlığın fethedilmesi bu muydu acaba?”

SOREN KIERKEGAARD

 

“yaşam gerçekten bir savaştır.. kötülük arsız ve güçlü; güzellik büyüleyici ama az; iyilik çok çabuk bitiyor; aptallık almış başını gidiyor; günler adiliklerle dönüyor; budalalar büyük görevler için, duyarlı insan az ve insanlar genellikle mutsuz.. ama gördüğümüz bu dünya ne bir yanılsama ne bir hayal ne de kötü bir kâbus.. gene de sonsuza dek ona uyanırız; onu ne unutabiliriz, ne yadsıyabiliriz, ne de vazgeçebiliriz..”

HENRY JAMES

 

“yeni doğmuş bir bebeğin çığlıklarını dinle – son saatteki ölüm çırpınışlarına bak ve sonra, böyle başlayıp biten şeyin zevk verip vermediğini söyle..

biz insanoğlu bu uçlardan olabildiğince çabuk kaçmak için, doğum çığlığını hemencecik unutup hayattan zevk almak için elimizden gelen her şeyi yaparız.. ve biri öldüğünde hemencecik şöyle deriz : usulca ve kibarca ayrıldı aramızdan, ölüm bir uykudur, sadece bir uyku- konuşmalarımız nasıl olsa ona yardım edemez diye öleni anan bir şeyler katmayız, ama her sözcük kendi adımızadır, hayattan alabileceğimiz hiçbir hazzı kaçırmamak için, doğum çığlığıyla, ölüm inleyişleri, annenin kıvranışlarıyla çocuğun onu tekrarları arasındaki sürede, ta ki çocuk bir gün ölene dek hayatın her anına hep yeni bir çeşni katmak için..

eğlenmek, hoşça vakit geçirmek için hiçbir şeyden çekinilmeyen kocaman, şaşaalı bir salon düşünün – ama odaya çamurlu, tozlu, berbat bir merdivenle girilebiliyor ve iğrenç bir şekilde pisliğe bulaşmadan oraya varmak mümkün değil ve ancak kendinizi alçalttığınızda oraya kabul ediliyorsunuz ve şafak sökünce eğlence bitiyor ve kovuluyorsunuz- ama bütün gece boyunca istediğiniz kadar eğleniyor, istediğiniz her şeyi yapabiliyorsunuz!

böyle bir durumda ne düşünürdük? en basitinden şu soru gelirdi aklımıza: buraya nasıl geldim ve nasıl çıkacağım, nasıl bitecek? ne incelik.. böyle çılgınca bir unutkanlık içinde, boğulurcasına girişe ve çıkışa çevrilmek, girişi ve çıkışı görmemeye, örtbas etmeye çalışmak, yeni doğmuş bir bebeğin çırpınmalar içinde son nefesini verene dek doğum çığlığı ile tekrarları arasında yitmesine benzer..”

SOREN KIERKEGAARD

 

“yaşam korkusu ölüm korkusuna ağır bastığında genellikle insanın yaşamını bitirdiği görülmüştür.. ama ölüm korkusu önemli bir direnç gösterir; bu dünyadan götürmek için kapıda bekleyen bir gözcü gibidir.. belki de yeryüzünde, hayatına zaten bir nokta koymamış hiçbir insan yoktur; eğer bu bitirme tümüyle olumsuz özellikteyse, varoluşun ani bir tıkanması şeklindeyse.. bunun birtakım olumlu yanları vardır; bu bedenin yok edilmesidir ve insan böyle bir şeyden çekinir, çünkü bedeni yaşama isteğinin bir bildirisidir..

ancak.. büyük zihinsel acılar bedensel acıları unutturur; bedensel acıyı küçümseriz; yok, eğer ötekinden ağır basarsa, düşüncelerimiz dağılır ve zihinsel acı bir sekteye uğrar ve bu durumu memnuniyetle karşılaşırız.. intiharı kolaylaştıran bu duygudur..

korkutucu ve kâbuslu bir rüyadan en çok korktuğumuz anda uyanırız; gecenin ürkütücü görüntülerini böylelikle başımızdan kovarız.. ve yaşam bir düştür : korku doruğuna ulaştığında bizi onu kırmaya zorlar ve aynı şey olur..

intihar bir deney olarak da algılanabilir – insanın onu yanıt vermeye zorlayarak, doğa’ya sorduğu bir sorudur.. soru şudur : ölüm insanın varoluşunda ve şeylerin doğasına yönelik görülerinde ne tür değişiklikler yaratır? bu beceriksiz bir deneydir, çünkü soruyu soran ve yanıt bekleyen bilincin kendisi yok edilir..”

ARTHUR SCHOPENHAUER

 

“en önemli olanla başlamak gerekirse : intiharla sonuçlanan içsel işkencenin herhangi bir kavramına sahip değiliz.. fiziksel işkence gören insanlar bilinçlerini yitirir, acıları öyle büyüktür ki, bu dayanılmaz şiddet sonu kısaltır.. ama işkencecinin insafına kalmış böyle bir insan acıdan bayıldığında yok edilmemiştir, çünkü kendi ölümünde hazır bulunur, geçmişi ona aittir, anıları onunladır, isterse onlara sığabilir, ölmeden önce ona yardım edebilirler..

ama intihar etmeye karar veren biri varlığına koca bir nokta koyar, geçmişine yüz çevirir, çöküşünü ilan eder ve anıları gerçekliğini yitirmeye başlar.. bunlar ona hiçbir şekilde yardım edemez veya onu kurtaramaz, kendini onların erişemeyeceği bir yere koymuştur.. içsel yaşamının sürekliliği parçalanmıştır, kişiliği bir sondadır.. ve belki sonunda kendini öldürmesine yol açan çözülüşün durdurulmazlığı değil, kimseyi ilgilendirmeyen acısının dayanılmazlığıdır, acı çekenin yokluğunda çekilen acı, bu bekleyişin boşluğudur, çünkü yaşam durmuştur ve bu boşluğu asla doldurmaz..

‘mayakovski’ bence kendini gururu incindiği için vurdu, çünkü özsaygısının kabullenmediği bir şeyleri içinde mahkûm etmişti ya da hapsetmişti.. ‘yesenin’ yaptığı işin sonuçlarını doğru dürüst düşünmeden kendini astı, sesini tüm içtenliğiyle duyuyoruz : ‘kim bilir? bu belki bir son değil.. henüz hiçbir şey kararlaştırılmadı..’ ‘maria tsvetayeva’, şiiri her zaman kendisiyle yaşamın gündelik gerçekliği arasında taşıdı durdu ve bunun kendi araçlarını aşan bir lüks olduğunu görünce, oğlunun hatırı için bir süre şiirle olan tutkulu uğraşını bırakmaya karar verdi, etrafına şöyle bir baktı, sanatın artık gizleyemediği kaosu gördü, durağan, alışılmadık, kımıltısız ve dehşetten nereye kaçacağını bilemeden ölüme saklandı, gizlenmek istercesine yüzünü yastığa gömdü.. ‘paola yashvili’, 1937’nin ‘şigalevciliğiyle’ büyülenmiş, aklı karışmıştı ve bana öyle geliyor ki, gece uyurken kızına baktı ve onu seyredecek kadar değerli olmadığına karar verdi, sabahleyin bir arkadaşının evine gitti ve top mermisiyle kafasını uçurdu.. ve bana öyle geliyor ki, ‘fadeyev’, politikanın bütün dalaverelerine rağmen yüzünden eksik etmedi gülümsemesiyle tetiği çekmeden hemen önce kendi kendine şöyle dedi : ‘peki, şimdi bitti.. elveda sacha..”

BORIS PASTERNAK

 

‘İNTİHAR.. KAN DÖKÜCÜ TANRI..’, A. ALVAREZ, Çeviri :ZUHAL ÇİL SARIKAYA, ÖTEKİ Yayınevi, Mart 1999, 264 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ – PIER PAOLO PASOLINI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GRAMSCI’NIN KÜLLERİ..

 

III

 

Kırmızı bir bez, direnişçilerin

boyunlarına sardıkları gibi,

ve çanağın yanında, kül rengi toprakta

bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan

o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına

düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla

kuşku arasında varıyorum mezarının başına,

rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,

yeryüzünün özgür insanlar arasında

kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,

daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,

yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında

esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede

-burada mezarların sessizliğinde- nerede

yanıldığını- ama nasıl da haklı

olduğunu duyumsuyorum kaygılı

yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde

kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de

yüzyılların ötesine uzanan

bir mülke bağlı bu ölüler

eskil egemenliğin tohumlarının

yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-

gizliden gizliye yükselen

boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri

sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde

vitrinlerin kaba ışığında yoksulların

gözlerini kamaştıran giysilerle.

bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının

beni güne yabancılaştıran

kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide

azalıyor yaşam kavgası içinde;

ve sevecek olursam dünyayı,

çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle

seviyorum, tıpkı vaktiyle

şaşkın yeniyetmeliğimde,

burjuva hastalığı burjuva benliğimi

sardığında ondan nefret ettiğim gibi :

ve şimdi –seninle- bölünen dünya,

iktidarı elinde tutan bölümün kininin,

neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,

seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,

bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında

bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından

tiksindiğim- bu dünyayı

severek…

 

PIER PAOLO PASOLINI

‘GRAMSCI’NİN KÜLLERİ..’ , PIER PAOLO PASOLINI, Çeviri : REKİN TEKSOY, NİSAN Yayınları, Ekim 1993, 32 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(‘gramsci’nin külleri’ -1957- italyan faşizminin yıllarca zindanlarda çürüttüğü ve zindanlarda 46 yaşında ölümüne sebebiyet verdiği büyük marksist düşünür ANTONIO GRAMSCI’ye adanmıştır..

ha bu kitabın yazarı büyük yönetmen ve şair pasoloni’nin sonu ne olmuştur bilmeyeniniz varsa kısaca yazalım.. ‘hepimiz tehlikedeyiz’ adlı bir röportajı ‘la stampa’ gazetesine verdikten birkaç saat sonra feci şekilde dövüldükten sonra kafası kendi arabası kullanılarak ezilerek 1975 yılında öldürülmüştür.. komünist, eşcinsel ve antifaşist ‘pasolini’ sanki kendi ölümünü yazar gibi gül biçimli şiirler adlı kitabında şunları yazmıştır :

‘diri diri yakılan,
bir kamyon lastiği altında ezilen
çocuklar tarafından bir incir ağacına asılan
ama hala alınacak yedi, sekiz canı bulunan
bir kedi gibiyim.
çünkü ölüm,
başkalarıyla iletişimde bulunamamak değil, anlaşılamamaktır başka insanlar tarafından..’

 

pasolini ve gramsci’ye bin selam olsun.. Crockett..)

‘.. tıpkı iyileşmiş bir yaranın altında aranan bir kurşun gibi çok derinlerde aranması gereken bir hikâyedir bu, çünkü unutmak, olayların üstünde kabuk bağlayarak onları görmemizi engelleyen hatta nerede olduklarını bile unutturan canlı bir et parçası gibidir..’ – BARBEY D’AUREVILLY

‘öyle tutkular vardır ki durumun nazikliğiyle daha da alevlenirler ve yarattıkları bu tehlike olmadan var olamazlar… bir dönemin olabileceği en tutku dolu bir yüzyıl olan XVI. yüzyılda en fevkalade aşk nedeni, aşkın içinde bulunduğu tehlikenin ta kendisiydi.. bir metresin koynundan çıkarken hançerlenme tehlikesiyle burun buruna geliyordunuz; ya da koca, karısının o öptüğünüz ve üstünde akla gelecek her türlü saçmalığı yaptığınız manşonuyla (eldiven benzeri aksesuar) zehirliyordu sizi; ve bu dur durak bilmeyen tehlike, aşkınızı yıldırmak şöyle dursun, onu kızıştırıyor, alevlendiriyor ve dayanılmaz hale getiriyordu.. tutkuların yerini yasaların aldığı şu can sıkıcı modern yaşam biçimimizde yasada kabaca tanımlandığı gibi, ‘metresini evlilik hanesine sokmakla’ suçlanan kocaya uygulanan yasa hükmü oldukça rezil bir tehlikedir ama soylu ruhlar için sırf rezilce olduğu içindir ki, bu tehlike bir o kadar da yücedir; kendini bu tehlikeye atmakla belki de savigny, güçlü ruhları gerçekten sarhoş eden o tedirgin şehvete ulaşmaktaydı..’

‘evet.. ister inanın ister inanmayın, azizim, emin olduğum bir cinayetle lekelenen bu mutluluktaki saflığın bir gün, bir dakika bile solduğunu demeyeyim ama, gölgelendiğini görmedim.. mutluluklarının uçucu maviliğinde, kana bulanmak yürekliliğini gösteremeyen alçakça bir cinayetin çamurlu izlerini bir kez bile fark etmedim.. o hoş, cezalandırılan kötülük ve ödüllendirilen erdem ilkesini icat eden dünyanın tüm ahlakçılarını tepetaklak edecek bir şey bu, değil mi.. öylece terk edilmiş ve yapayalnızdılar, sadece benimle görüşüyorlardı ve gide gele, neredeyse bir dost olmuş bir hekimden fazla rahatsız olmadıklarından, kendilerini denetlemeyi bir yana bırakmışlardı.. beni unutuyorlar ve yanı başımda hayatımın hiçbir anısıyla kıyaslayamayacağım bir tutkunun sarhoşluğu içinde yaşıyorlardı, anlıyor musunuz.. demin siz de tanık oldunuz; şuradan geçtiler de beni fark etmediler bile, üstelik burunlarının dibindeydim.. hayatımın onlarla birlikte olduğum dönemlerinde de bundan fazla fark etmemişlerdi beni.. nazik, sevecen ama çoğu zaman mesafeli, bana karşı tutumları böyleydi işte, öyle ki onların inanılmaz mutluluklarını inceden inceye inceleyeceğim ve kendi araştırmalarım için, bir kum tanesi kadar bile olsa bir bezginlik, bir acı, haydi daha büyük konuşayım, bir vicdan azabı kırıntısı yakalayacağım diye tutturmasam, savigny’ye dönmezdim hiç.. ama yok, yok.. aşk onlardaki her şeyi, sizlerin dediği gibi ahlak ve vicdan duygusunu alıyor, her şeyi dolduruyor, her şeyi tıkıyordu; vicdan da söz ederken, şunları söyleyen eski dostum broussais’nin şakasındaki ciddiyeti ben bu bahtiyarlara bakarken anlamışımdır : ‘otuz yıl var ki didik didik ediyorum onu ama hâlâ bu küçük hayvanın tek kulağını bile bulmuş değilim..’

koca şeytan doktor torty, düşüncelerini okurmuşçasına, ‘bu söylediğim bir sav.. gerçekliğine inandığım ve broussais gibi vicdanı açıkça reddeden bir öğretinin kanıtı olarak düşünmeyin..’ diye devam etti.. ‘burada bir sav yok.. görüşlerinizi sarsmak iddiasında değilim.. beni de sizin kadar şaşırtan olaylar var sadece.. sürekli bir mutluluk, gitgide büyüyen ve asla çatlamayan bir sabun köpüğü vakası var karşımızda.. sürekli bir mutluluk zaten şaşırtıcı bir şeydir; ama suçlulukta yaşanan bu mutluluk insanı afallatıyor ve yirmi yıl oldu afallamam hâlâ geçmedi.. yaşlı doktor, yaşlı gözlemci, yaşlı ahlakçı (gülümsediğimi görünce ekledi) ya da ahlaksız, yıllardır tanık olduğu manzaradan şaşkına dönmüştür ve bunu size tek tek anlatamaz çünkü sakız gibi söylenip duran şu beylik söz ne kadar doğrudur.. mutluluk anlatılamaz.. tarif edilemez.. nasıl damarlarda dolaşan kanın resmi yapılamazsa, mutluluğun da, yaşama daha yüce bir yaşamın doluşunun da resmi yapılamaz.. atardamarların her atışında kanın dolaştığını hissederiz, demin gördüğünüz şu ikilinin mutluluğunu, nabzını nice zamandır tuttuğum o anlaşılmaz mutluluğu işte ben de böyle hissettim..’

 

‘JULES-AMÉDÉÉ BARBEY D’AUREVILLY’

‘SUÇTA MUTLULUK..’ , JULES-AMÉDÉÉ BARBEY D’AUREVILLY, Çeviri : AYSEL BORA, METİS Yayınları, Ekim 1992, 160 sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’

“30.

neden kişisel özgürlük fantezilerimizin pek çoğu – tıpkı en utanmaz fantezilerimiz gibi-  kontrolünü kaybetme üzerinedir.. kendimizi ne sanıyoruz.. hayallerimizdeki kahramanlar pervasız, içinden geldiği gibi davranan, tutkulu kişiler; nefsine hâkim olamayanlar ise olumsuz idealimiz..

alt tarafı kendi özgürlüğümüzden korktuğumuzu, en iyi halimizle davrandığımız zaman hayal kırıklığına uğradığımızı, her bağlılığın fazla bir bağlılık olduğunu söylemek biraz cüretkârca olacak..

 

31.

tekeşlilik yanında daima sadakatsizliği de getirir; bir ihtimal olarak da olsa.. bu durum, sinik ya da naif, bilgiç (yani ironik) ya da salakça (yani fazla dürüst) olmadan tekeşlilik hakkında yazmayı çok güçleştirir.. sanki ardında yatanları göremezsen, kendisini de göremezmişsin gibi..

tekeşlilik hakkında yazmak, cinsel sapkınlıklar hakkında yazmak gibidir.. önemli olan yazının tondur daima.. içerik çoğunlukla bir duman perdesinden ibarettir.. örneğin, yazar haklı mı diye sormamalıyız; üslubu acı mı diye sormalıyız.. eğer öyleyse tam olarak ne yüzünden.. neye inanıyor diye sormamalıyız; onu dehşete düşüren ne diye sormalıyız..

 

47.

var olmayan bir şey uğruna mı yarıştığımızdan, yoksa bizden başka kimsenin yarışmadığı bir yarışı kazandığımızdan asla emin olamayız.. evlilikte kimin keleğe geldiğinden tam olarak emin olamama nedenimiz budur.. bizi başarı kadar yenik düşüren başka bir şey yoktur.. başarı her zaman yenilgiden daha kafa karıştırıcı, esas olarak daha ironiktir..

 

93.

Hiçbir şeyden tedavi olup kurtulamaz insan, yalnızca kafasını taktığı şeyler değişir.. belli düşünceler bize haber vermeden yok oluverirler.. aynı şekilde, insan ancak tekeşlilik sorun olmaktan çıktığı zaman gerçekten tekeşli olur : yani aşıkken..

aşık olmak, tekeşlilik sorununu onu geçersiz hale getirerek çözer.. ya da, daha doğrusu, kişinin kendi tekeşliliği sorununu çözer.. ben aşık olduğum zaman, sadakatsiz olabilecek olan ötekidir yalnızca.. ben sadakatsiz bir fiilde bulunsam bile – tuhaftır ki artık daha özgürüm bunu yapmakta- bu masum, zararsız, anlamsız olacak.. en sonunda mutlak bir tekeşli olmuşumdur.. kendi arzumun daha önceki serseriliği artık düşünülemez bile..

derin bir zevkle – ya da, başka bir deyişle, inançla – aşkımdan söz ederim, belki inanılıyordur bana.. ama gene de ötekinin sadakatine kendimi inandıracak kadar ikna edici olamam.. bir de bakarım, tekeşlilik tek kişilik bir dinmiş..

 

97.

hep aynı kalmak isteriz ve hep farklı bir şeye dönüşüyoruz.. kendimizi herkesten daha iyi aldatmamız gerek, çünkü en korktuğumuz sadakatsizlik değişim.. gözlerimiz kapalı kendimizden önde gidiyoruz; sanki ölüm orada, bizi hayal kırıklığına uğratmak üzere bekliyormuş gibi..

bu yüzden, kendimizi birine adadığımızda, zaman üzerinde istibdat kuruyoruz, saçma bir biçimde sahip çıkıyoruz ona.. böyle davranabilmek için insanın bir şeye ikna olmuş olması gerek..”

ADAM PHILLIPS

‘TEKEŞLİLİK.. sadakat ve ihanet üzerine aforizmalar..’ , ADAM PHILLIPS, Çeviri : BÜLENT SOMAY, METİS Yayınları, Ekim 1997, 136 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Absürd Ayı

Çok değil bundan üç-beş yıl önce, bizim semte komşu semtlerden birinde, kendini balon sanan kesegözlü japon balığımı arıyordum. Zavallı balık, varoluşunu sorguladığı huzursuz bir gecede, endişesini azaltmak için ağzını öyle çok açıp kapamıştı ki, sabahın ilk ışıklarıyla bir balon gibi havalanıp, mutfağın açık penceresinden dışarı uçmuştu. 

Gideyazarken suyun üzerine hava kabarcıklarıyla, “Beni bul!” diye yazmıştı. Giyinip hemen evden çıktım. Yokuş aşağı koştum, koştum, koştum… Ciğerlerim tıkanmıştı. İç tabi o kadar sigarayı, pof pof pof, olacağı buydu. Bir ara durup, kendime acıyasım geldi. Anında aklıma, tarafımdan bulunmayı bekleyen kesegözlü balığımın çaresizliği düştü. Vazgeçtim sızlanmaktan, tekrar koşmaya başladım. Gözlerim gökyüzünde, komşu semtin sınırlarına vardım.

Çok yorulmuş, terden sırılsıklam olmuştum. Ellerim diz kapaklarımda, iki büklüm nefesimin düzelmesini beklerken, birden yıllardır tanıdığım o çaresizlik hissi, göğsümü iki eliyle kavradı. Tıkandım. Gözlerim yaşardı. Ağlamadım, ama kalbimin boynu büküldü. Orada öyle, salak salak “n’apcağını” bilemeden salınırken, karşımda gözlükleri burnunun üzerine inmiş bir ayı belirdi: “Evladım, burası neresi?”

Şaşkınlıktan, küçük dilimi yutayazdım. “Nasıl ya?” dedim kendime, kafam karıştı, kafam illa ki çok karıştı. Ayı bilge tabi, halinden belliydi halden anladığı:

-      Sen hiç konuşan ayı görmedin herhalde, hı?

-      Yok valla, nerede göreyim. İnsanlara göre ayılar konuşamazlar ki… Bir diliniz varsa bile bize bilinir değil. En azından öyle varsayılır…Tabi sen bunu çürütmüş oldun şimdi.

-      Ha ha ha! Takma kafana. Çingeneler’den öğrendim sizin gibi konuşmayı. Hem biliyor musun, Artvin’den geliyorum ben. Orada yıllarca, bir Çingene boyu olan Lomlar’la iç içe yaşadım. Sen kaç yaşındasın?

-      30.

-      Ha bak işte, sen çocukluğunda mutlaka görmüşsündür, oynayan, hamamda bayılan kadın taklidi yapan ayıları. Görmedin mi yoksa?

-      Gördüm, görmez olur muyum? Ama sonra gittiler… Ayı oynatan Çingeneler, eski terlik veya plastik kap karşılığı horoz şeker veren eskiciler, mahalle aralarında dolaşıp geçimini sağlayan ne kadar zanaatkar, küçük satıcı varsa hepsi gittiler. N’oldu onlara, haberin var mı?

-      Uzun hikaye. Buralarda oturabileceğimiz bir yer var mı?

İlk defa bir ayıyla hem de görmüş geçirmiş bir ayıyla hasbihal ediyordum. Kesegözlü balığım çoktan aklımdan uçup gitmişti. Köşede, on iki metrekarelik bir çay ocağı vardı. Bilge ayıyla gittik, masalardan birine oturduk, iki çay söyledik. Bilge ayı, önce masa örtüsünün kenarıyla gözlük camlarını temizledi. Sonra usulca anlatmaya başladı:

“Lom bir ailenin yanında yaşamaya başladığımda çok ufaktım. Beni bizim oranın ormanlarından birinde bulmuşlar. Yalnız başıma bir ağacın altında oturuyormuşum. Etrafta kimse yokmuş. Ailemin olmadığını düşünüp, beni de yanlarına alarak şehre dönmüşler. Bu aile o zamanlar, bahsettiğim yıllar 1970’ler, hem elekçilik hem de ayı oynatıcılığı yapıyordu. Şehirde, çoğunluk Lomlar’ın ikamet ettiği bir mahallede yaşıyorlardı. Zaten Çingeneler’in genel özelliklerinden biridir bu. Kapalı bir toplulukturlar. Gacolarla, yani diğerleriyle, alışveriş dışında bir ilişkileri yoktur. Sonra değişti bu durum tabi. Neyse… Elek yapıp, köy köy geziyorlardı grup olarak. Gittikleri yerlerde elekleri satıp, karşılığında paradan çok, un, bulgur, şeker vs. alıyorlardı. Bu şekilde geçimlerini sağlıyorlardı. Çingeneler tok gözlü insanlardır. İnanma sen anlatılanlara. En azından yeryüzünde kapitalizme, modernleşmeyip geleneksel dokusunu koruyarak en uzun süre direnen halklardan olmuşlardır. Biriktirmezler, günlerinin çoğunu başkalarının işinde çalışıp tüketmezler, yaşamları ne kadar zorluk ve acı ile dolu olsa da, hep mutludurlar. Onlar, neşeyle, dansla ve birbirinden keyifli ezgileriyle direnirler hayatın ayazına. Neyse… 1980’lere kadar durum iyiydi. Yanlarında mesleğimle ilgili bayağı bir şey öğrendim. Ben de aileden biriydim. Hiç bir zaman farklı/dışarıdan biri gibi hissetmedim. 80li yıllarla birlikte, küreselleşme ve teknolojik gelişmelerin etkisiyle, çoğunluk el zanaatlarıyla geçinen Çingeneler’in çoğu işsiz kaldılar. Hep geçimlik düzeyde yaşadıkları için öncesinde eğitim yaygın değildi. Bu sebepten çoğunluk okuma yazma bilmiyorlardı. Böylece, el emekleri pazarda karşılık bulamayınca, nitelikli işlere de giremediler. Ya hamallık ya mevsimlik işçilik yaptılar ya da apartman yıkayıp başkalarının evlerini temizlediler. Sonuçta, iyi eğitim almış rol modelleri de yoktu etrafta. Yırtmış birileri var idiyse de, gacolar tarafından dışlanmamak için kimliklerini gizliyorlardı. Şimdilerde takip ediyorum, yeni yeni onlar da modernleşiyorlar. Yeni dünya düzeni işte, neo-liberalizm kapalı hiçbir kapı istemiyor. Orada burada tek başına duran toplumsal adaları, entegrasyon masalıyla asimile ediyor.

-      Biliyorum haberim var. Çok acı değil mi? Yeryüzünde nefes alıp verebileceğin tek bir insan topluluğunun kalmaması. Herkes giderek daha fazla birbirine benziyor. Sen ne yaptın peki sonra? Yıllar oldu sokaklarda tek bir ayı oynatıcısı görmedim…

-      Ne yapacağım, 2000 yılına kadar ailece direndik. Sonra baktık olmuyor, bizimkiler İstanbul’a, oradaki Rom-Çingeneler’in mahallelerinden birine göç etmeye karar verdiler. Bana da ısrar ettiler; ancak istemedim. Artvin’den, doğduğum topraklardan kopma fikri içimi acıttı. Zaten yeterince yarılmış, doğama yabancılaşmıştım. Buna bir de büyük şehrin huzursuzluğunu ekleyemezdim. Kendi yoluma gitmeye karar verdim. Ormana dönecektim. Kendime bir mağara bulup, ashab-ı kehf gibi, kalbimi dışımdaki dünyanın yüzünden öteye, içime çevirecektim. Bizimkilerle vedalaşıp, yanıma tüm kutsal kitapları aldım. Okuma-yazmayı sonradan kaymakam çıkan; ancak dediğim gibi ayrımcılık korkusu ile kendini gizleyen komşunun oğlu Ferit’ten öğrenmiştim. En çok Tanrı’yı merak ediyordum. Kitaplardaki simgesel dilin şifresini, içimdeki denizden çıkardığım incilerle çözecektim. Bunu da en yalın biçimde, doğada gerçekleştirebilirdim. Neyse, vedalaştıktan sonra uzun bir süre yürüdüm. Sonunda Şavşat yakınlarında bir ormana sığındım. Dışarıda geçen bir-iki geceden sonra, girişini örten çalılardan terk edilmiş olduğu belli olan bir mağara buldum ve orayı kendime yuva yaptım. Tam da senin yaşındaydım bunları yaptığımda.

-      Doğana dönmek zor olmadı mı? Son kertede sen doğasına yabancılaşmış bir ayısın. O çelişkiyi bertaraf etmek sancılı olmuştur?

-      Öyle. Kimse bu işlerin kolay olduğunu söyleyemez. Ancak ne var biliyor musun? Bilinç sahibi olmak sahibine onulmaz bir yük yüklüyor. Değişen/geçip giden/helak olan milyonlarca şey arasında değişmeyecek/geçip gitmeyecek/baki kalacak olanı aramak, bulamayacağını bile bile gaybi yürüyüşünde ısrar etmek, bence bana bahşedilmiş bu bilinç nimeti için şükretmemin yolu buydu. Acım derinleştikçe şifam çoğalıyordu. Doğamla, bana yüklenenlerle çatışmam, evet çok zor oldu; ancak şimdi iyiyim. Kendimi tamamlanmış, tek ve biricik bir bütün olarak hissediyorum.

-      Kırk yaş civarı yakaladın bu hali o zaman?

-      Yaklaşık. Zaten 40 yaş zirvedir. Oldun oldun, olamadın boşver git kendini sok münasip bir deliğe. Bu işler zor evladım. Oluş, bambaşka bir hikaye. Bilinçaltında ne kadar kapalı kutu varsa açman gerekiyor. Tabi, farkında olabildiğin kadarını. Bak şimdi kendimi ölmeye gerçekten hazır hissediyorum. Ölebilirim; çünkü ben öleli zaten iyi-kötü bir zaman oldu. Bakma sen, çoğu ölmez sadece telef olur. Unutma sen buradasın; çünkü tamamlanmalı, beynine kat kat dokudukları zarları yırtmalısın. Çok didaktik oldum di mi?

-      Boşver, sen herhangi biri değilsin. Basbayağı konuşan, düşünen hatta seyr-ü süluk yaşayan derviş bir ayısın. Kahve içer misin?

-      Sağol evlat almayayım. Sen napıyordun benle karşılaştığında?

-      Ben mi, napıcam, açık penceremden balon olup uçan kesegözlü balığımı arıyordum. Sahi napıyordur şimdi?

-      Sen de az absürd değilmişsin. Hadi kalk da aramaya devam et zavallıyı!

-      Sen? İstersen bize gel?

-      Yok, yürünecek yolum var daha. Hadi tutma beni, kal sağlıcakla.

-      Hoşça kal…

Ayıdan ayrıldıktan sonra içim sıkılmış, balığımı aramaktan vazgeçmiştim. “Belki o da kendi yolcuğuna çıkmıştır” diye düşünüp, kendi yoluma gitmeye karar verdim. İşte o an ilk defa, bana fısıldayan gölgemle göz göze geldim: “Absürdmüş! Karşımda insan mı ayı mı ne idüğü belirsiz bir oluşla duruyor, bir de kalkmış bana absürd diyor. Absürd senin yarılmış bilincindir!”

‘İbn-i Zerabi’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(Fotoğraf : Andy Prokh..)

Sesleniş

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken, bizler bir mumun ışığında bitirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini, yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım unutma bizi!..

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize, çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik, diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabamız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı, köylüyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını, birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep.

Öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı gözbebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terkedildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı, bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden.

Hücrelere atıldık ey halkım unutma bizi!..

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde, öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezartaşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..

Kanserdik. Ölüm her gün bir sinsi yılan gibi, dolaşıyordu derilerimize. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşındaki kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce kolumuzu, omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da otuz iki yaşında, bırakıp gittik bu dünyayı ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi!..      

Giresun’daki yoksul köylüler. Sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da paramparça elleriyle, ak pamuk toplayan işçiler sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım unutma bizi!..

Bağımsızlık, Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle, başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz-sualsiz vurdular.

Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi!..

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk: Komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşında, emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı, daha da dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi.

Bir kez anlamak istemediler bizi…

Vurulduk ey halkım, unutma bizi!..

Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline, değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, pranga vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki, korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik, boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi!..

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı, ya da susmuşlardı, bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile karşısındakilere bağırmamış insanların gözleri önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, batı uygarlığı adına, bizleri bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım unutma bizi!..

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir  gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi.

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…

 

Uğur Mumcu

 

Cumhuriyet, 25 Ağustos 1975

Elleri deniz, gözleri mavi, bakışı güneş…

Hala oradaysan eğer, nefes alıyor olmanın devamlılığını sağladığı bir hayattaysan hala… Bir selam diyorum belki, hak ediyorumdur ara sırada olsa.                                                                    

Ben, burnumda kokunla uyanıyorsam senli rüyalardan,  aynaların  karanlığında gördüğüm tek aydınlık gözlerinse hala, başlangıcında ve sonunda hep aynı cümle dökülüyorsa ağzımdan ıslak kaldırımlı yollara…

Buradayım daha…

Geçerken bunca zaman, usulca çekip giderken aramızdan, bakarken ben öylesine, sessizliğinde bir çığlık arıyorsam hala. Uzanıp kimsesizliğime, adına bütünleşen harflere dokunuyorsam ellerimdeki bu yoksulluğa sadaka diye…

Kimdeyim hala…

Bir selam diyorum hani belki, hiç yoktan bir ağız boşluğuna denk gelen.                 

Yorgun akşamlarında mırıldandığın şarkıların gibi. Bir kıpırtı gibi dudaklarında, refleksten öteye geçmeyen…

Şimdi ben..

Bu gri şehrin kalabalığından uzak bir kıyıda, sol yanımda bir çocuk beslemekteyim sana. Elleri deniz, gözleri mavi, bakışı güneş…

Denizin mavisine sakladım düşlerimi,  kıyıdaki bütün taşlar ağırlığınca taşıyor anılarımı…

‘Öteki’