Archive for the ‘Sinema’ Category

‘beni izlersen hayallerin neyden yapılmış olduğunu sana gösteririm..’ – GENJI (takashi miike, crows zero -1..)

“sizlere göre kel alaka bir başlık belki fakat bana göre on numara bir başlık.. başka zaman tartışırız başlığı.. içimden geldi öyle attım başlığı.. anlayan anlar..

sıkıntılı günler geçiriyorum.. moraller hep bozuk.. sevdiğimiz insanların yaşadığı ciddi hastalıklar uykusuz, stresli günler geçirmemize yol açıyor, üzüntüden boğuluyoruz.. neyse ki güzel yapımlar, güzel kitaplar, umut veren notaların oluşturduğu besteler güç verirken,  böyle günlerde bir dost gülüşü de sizin moralinizi bir an olsun düzeltiyor, yaşadığınız anı unutturabiliyor.. büyük usta ‘özcan alper’in ‘gelecek uzun sürer’indeyiz günlerdir.. mekanda varsa yoksa ‘gelecek uzun sürer’ var.. arka planda devamlı onun müziği çalıyor.. yüreğe işleyen, umut veren notalar..

bu güzel, umutlu notalar gibi bizim ayrıca öyle güzel dostlarımız var ki sağ olsunlar bizleri yalnız bırakmadıkları gibi her zaman arayıp soruyorlar, gelip sohbetleriyle bize nefes oluyorlar.. hele hele bazıları var ki gelirken elleri kolları dolu dolu geliyor.. dergiler, kitaplar ve muhabbet şerbeti içecekler.. işte bizim ‘zafer’imiz de gönlü en zengin dostlarımızdan birisi.. her gelişinde poşetler dolusu kitap, dergi ve içecekle geliyor.. hele son gelişinde tatlı poşetinden çıkan keşkül ve profiteroller getirdiği kitapların, dergilerin tadına tat katmıştı..

‘zaferim’ sinemaya olan ilgimi bildiği için kitapların yanı sıra milliyet sanatın birisi ben doğmadan önce çıkmış çok eski iki sayısını getirmişti.. birisi ‘sinemada sansür’ dosyasını diğeri de ‘türkiye sinemasında seks furyası’ dosyasını içeriyordu.. yıllar öncesinden gelen bu iki dergi de son günlerde merakla eğildiğim sansür ve yasaklar konusundaki okumalarıma destek olmuştu.. hele sansür dosyasında zamanında ülkemizde yasaklanan filmlerin listesine bir göz atınca gülmekten yerlere yattım.. ve yasaklanma nedenleri olmadığından dolayı merak da ettim.. mesela ‘truffaut ve godard’ın hemen hemen tüm filmleri yasaklanmış.. akıl sağlığı yerinde olan bir insan mesela ‘truffaut’un ‘400 fırça darbesi’ni neden yasaklamak ister.. nasıl bir psikolojisi vardır bu yasakçı, sansürcü insanların.. behey zalimler bu filmleri yasaklarken ne içiyordunuz, bize söyleyin biz de içelim o yaşadığınız kafaları yaşayalım da, biz de görelim, anlayalım yasaklama nedenlerinizi..

neyse bir gün ‘zafer’imin getirdiği dergilerdeki bu yasaklanan filmlerle ilgili birkaç yazı yazarım.. yazı çok çıkar bu konudan.. yeter ki insan yazmak istesin kafa yorsun..

bugün burada anlatmak istediğim sansür hikayeleri geçen sene elime geçen, gerçekten özenli ve kapsamlı bir çalışma olan ‘doç dr. şükran kuyucak esen’in hazırlayıp, yazmış olduğu “sinemamızda bir ‘auteur’ ömer kavur” adlı kitabının sonunda yer alan iki resmi belgeyle ilgili.. ‘ömer kavur’ usta eski kuşak yönetmenlerden ‘metin erksan’ ustayla birlikte en çok saygı duyduğum yönetmenlerden birisidir..

işte bu kitabın sonunda ‘ömer kavur’ ustanın yönetmenliğini yapmış olduğu ‘yatık emine’ ve ‘gizli yüz’ adlı filmlerine denetleme kurullarınca hangi şartlarla gösterim izni verildiğine yani nasıl sansürlendiğine dair iki resmi belge var.. filmlerin işletim, yani gösterim belgeleri bunlar..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmlerden birincisi ‘YATIK EMİNE..’ 15.10.1974 tarihinde denetleme kurulunda izleniyor ve şartlı olarak gösterim izni veriliyor.. karardan önce kurul üyeleri kimler bir ona bakalım.. denetleme kurulunun beş üyesi var.. birisi içişleri bakanlığından, birisi emniyet genel müdürlüğünden, bir diğeri genelkurmaydan, birisi basın yayın genel müdürlüğünden ve sonuncusu da milli eğitim bakanlığından.. sinemayla ne alakalı meslek grupları değil mi.. olur mu canım milletin bekası, geleceği, yeni nesillerin zihinleri söz konusu öyle demeyin.. neyse ana karar şöyle kelimesi noktasına dokunmadan :

‘günaydın film kurumuna ait YATIK EMİNE adlı film 15.10.1974 tarihinde merkez film kontrol komisyonu tarafından görülmüştür.

FİLMİN SONUNDA ATTİLLA ERGUN’UN YENİ GÜVEY İLE BERABER YATIK EMİNE’NİN EVİNE GİTTİĞİNDE, ÖLEN YATIK EMİNE’YE ‘HENÜZ DAHA SICAK’ DEYİP, OMUZLARINI VE ELLERİNİ OKŞAYARAK ÜZERİNE KAPANDIĞI SAHNE İLE, KAPIDAN ÇIKARKEN SÖYLEDİĞİ ‘DAHA HALA SICAK BE’ SÖZÜNÜN ÇIKARILMASI ŞARTLARI İLE HALKA GÖSTERİLMESİNDE VE YURT DIŞINA ÇIKARILMASINDA BİR SAKINCA BULUNMADIĞINA EKSERİYETLE KARAR VERİLMİŞTİR..’

görüyorsunuz değil mi, halka gösterilmesine ve yurt dışına çıkarılmasına sağ olsunlar akla zarar olsa da bazı şartlarla izin veriyorlar. ama ekseriyetle.. yani oybirliği yok.. karara muhalif kalan ve şerh düşen üyelere geçelim şimdi..

‘içişleri bakanlığının üyesi’nin verilen ana karara muhalefeti yok.. yukarıdaki bölümlerin çıkartılması yeterli demiş..

‘basın yayın genel müdürlüğünün üyesi’nin şerhinde bir şartı daha var : ‘AYRICA HAMAM SAHNESİNİN DE ÇIKARILMASI ŞARTI İLE KABULÜ REYİNDEYİM..’ bak bak diğer üyelerin atladığı bir sahnenin de zararlı olduğuna karar vermiş ve hamam sahnesinin de çıkarılmasını istemiş bu koruyucu ve kollayıcımız.. ne kadar teşekkür etsek azdır.. hamam sahnesini izlersek belki aklımıza kötü şeyler gelip azıp mesela devrim, sosyalizm, özgürlük gibi şeyler de düşünebiliriz maazallah..

komisyonumuzun değerli üyelerinden ‘milli eğitim bakanlığının üyesi’ de ‘HAMAM SAHNESİNİN ÇIKARTILMASI ŞARTI İLE KABULÜ REYİNDEYİM’ demiş.. ama bu iki üye beş üyenin arasında azınlıkta kalmış ve neyse ki hamam sahnesi makası yemekten kurtulmuş..

ee doğal olarak emniyetle genelkurmay üyeleri ne demiş, şerh düşmüşler mi diye soracaksınız.. evet tabi ki şerh düşmüşler bu karara.. hem de nasıl.. işin trajik yanı da bu şerhler zaten..

evet bu üyelerin şerhlerini sizlere aynen yazıyorum şimdi :

‘emniyet genel müdürlüğünün üyesi’ : ‘filmin ŞARTSIZ KABULÜ REYİNDEYİM..’

‘genelkurmayın üyesi’ : ‘filmin ŞARTSIZ KABULÜ REYİNDEYİM..’

EVET ŞAKA DEĞİL BU İKİ ÜYE FİLMİN ŞARTSIZ ŞURTSUZ, MAKASLANMADAN, OLDUĞU GİBİ AYNEN GÖSTERİLMESİNİ İSTİYOR AMA KOMİSYONUN SİVİL ÜYELERİNİN ÇOĞUNLUĞUNUN OYLARIYLA FİLM 3’E 2 OYLA MAKASLANIYOR.. inanmayanlar kitaptan aldığım belgelerin fotoğraflarını büyüterek okuyabilir..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

gelelim diğer filme : ‘GİZLİ YÜZ..’ senaryosu ‘orhan pamuk’a ait ‘gizli yüz’ü 1990 yılında çekiyor büyük usta ömer kavur.. başrollerde ‘fikret kuşkan, zuhal olcay, rutkay aziz, sevda ferdağ’ var..

bu film de çekildikten sonra 90’lı yılların sansür otoritesi olan kültür bakanlığı’nın komisyonuna giriyor ve sinema eseri işletme belgesi alıyor.. ‘gizli yüz’e verilen belge tarihi 27.03.1991.. belgenin altında imzası olan o dönemin telif hakları ve sinema müdür olan şahsiyet.. filmin iki kopyası olduğunu belgeden anlıyoruz.. şimdilerde bazı yerli filmlerin 300 kopyayla gösterime girdiğini düşününce ne günler yaşamış, ne zorluklar çekmiş sinemamız diye üzülüyor insan.. neyse konumuza dönelim bu filmin de gösterimi için bir şart konuluyor belgenin sonuna yüce komisyonca, noktasına virgülüne harf yanlışlıklarına dokunmadan aynen yazıyorum :

‘FİLMİN BAŞINDA; KONSAMATRİS KADININ BİR KADIN İÇİN : ‘İNGİLİZ KRALİÇESİ İLE İRAN ŞAHININ PİCİYMİŞ’ SÖZÜNÜN KALDIRILIP ÇIKARTILMASI ŞARTIYLE..’

güler misin ağlar mısın.. inanmayan yine aşağıda okuyabilir belgenin aslını.. işte bu ülkeyi hep böyle uçan kafalar yönetmiş.. halkı halktan çok düşünen, seven insanlar..

değerli hocamız şükran kuyucak esen’in büyük usta ‘ömer kavur’ üzerine kaleme aldığı bu kapsamlı kitabını bence her sinemaseverin okuması ve elinin altında bulundurması gerekir..

ülkemizin neden hep aynı sorunlar ekseni etrafında yüz yıldır dönüp durduğunun cevapları da var bu kitapta.. tabi anlayana..

sansürsüz yarınlar dileğiyle..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(kitap fotoğrafları : ‘kenanım’..)

 

“Sinemamızda bir ‘auteur’ ÖMER KAVUR” , Doç. Dr. ŞÜKRAN KUYUCAK ESEN , ALFA Yayınları, Kasım 2002, 468 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘KÖPRÜDEKİLER’e bin selam sinema yazmaya devam..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Köprüdekiler..’ – Aslı Özge 

‘köprüdekiler’ filmini atlamış, izleyememiştim..

üzerine pek çok yazı, eleştiri okudum.. merak ediyordum.. geçenlerde dvdsi çıkmış sonunda, alalım izleyelim dedim..

bir kere filmin kendisinden önce duyduklarımdan, okuduklarımdan dolayı yarattığı hava zaten büyük beklenti içine sokuyordu insanı..

bu film katıldığı ‘adana altın koza’da ‘en iyi film ödülü’nün yanı sıra katıldığı sene sanırım 40 filmin yarıştığı ‘istanbul film festivali’nde de ‘altın lale en iyi film ödülü’nü almıştı.. ben ödüllere hiç bakmam, hatta ödüller çoğunlukla ters etki yaratır, ödüllü filmlere karşı önyargıyla bakarım..

ee bizde bu haleti ruhiye içinde başladık filmi izlemeye..

filmin ana eksenini istanbul boğaz köprüsünde değişik meslek gruplarında çalışan insanlardan üçünün hayatından kesitler sunuyor.. gül satıcısı ‘fikret’, trafik polisi ‘murat’, taksim-bostancı hattında minibüste şoförlük yapan ‘umut..’ bunların üçünün hayatlarının bir şekilde kesişmesi ve günlük yaşam mücadeleleri anlatılıyor..

filmdeki oyuncular aslında kendi hayatlarını oynuyorlar.. oyuncular profesyonel oyuncular değiller.. yönetmen profesyonel oyuncularla çalışmak yerine senaryoda canlandırılacak kişilerin kendilerini oynatmış filmde.. riskli bir tercih fakat oyuncuların çoğu iyi iş çıkarmış.. yanılmıyorsam gül satıcısı ‘fikret’ bir film festivalinde en iyi oyuncu ödülünü almış.. oyuncuların performansında pek sıkıntı yok ama bazen repliklerde aksama ve oyunculuklarda hatalar olduğu da gözden kaçmıyor..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

filmimizde ‘fikret’ boğaz köprüsünde her gün karşımıza çıkan seyyar gül satıcılarından birisidir.. duran trafikte gelen geçen arabalara gül satarak hem kendi cep harçlığını çıkarmak hem de evine destek olmak istemektedir.. bir yandan da başka bir iş bulma derdindedir çünkü gül satıcılığı bir yere kadar katlanılabilecek bir iştir.. mazot, benzin atıklarını solurken arabaların arasında bir de cambazlık yapmak zorundadırlar.. ancak hangi iş yerine başvursa okul okumadığından dolayı ve roman olmasından dolayı önyargıyla kendisine yaklaşılır ve iş verilmez..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘umut’ ise yeni evli bir dolmuş şoförüdür.. gece gündüz demeden uykusuz şekilde istanbul’un akmayan trafiğinde yolcularla, trafikle, polisle, diğer araç şoförleriyle cebelleşerek ekmek parası kazanmak peşindedir.. bir yandan karısının daha güzel yaşam şartları istemesi, bir yandan çalıştığı araç sahibinin bitmek tükenmek bilmeyen kaprisleri yorgunluktan, stresten bitme noktasına gelen umut’u daha da umutsuzluğa iter.. karısının da aslında istediği çok fazla bir şey değildir.. daha güzel bir ev istemektedir.. kocası ‘umut’a destek olabilmek için o da çalışmak istemektedir.. ancak bilgisayar açıp kapamayı bile bilmez.. kursa gitmek ister parası yeterli gelmez.. evde bu meselelerden tartışmalar çıkmaya başlar..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘murat’ ise boğaz köprüsüne atanmış bir trafik polisidir.. vardiyası boyunca boğaz köprüsünde, bağlantı yolarında araçların arasında trafiğin akışını sağlamaya çalışır ekip arkadaşıyla.. kayseri’lidir.. annesiyle arada telefonla görüşür.. tek sosyal faaliyeti akşamları arkadaşıyla kaldığı bekar evinde internet üzerinden kız arkadaş aramaktır.. arada bazılarıyla buluşur ancak sonuç hep hüsran olur.. çünkü gelen bayanlar sevgiye değil doğal olarak olası bir sevgililik veya evlilik durumunda ortaya çıkabilecek sonuçları değerlendirirler.. ‘murat’ hiç kendisini değişik gösterme çabasına girmez, neyse öyle davranır.. kredi kartlarında borca battığını ve doğuya mecburi hizmete gideceğini anlatır bu bayanlara.. bayanlar ise önlerindeki çayı bitirmende kalkar giderler genelde..

film işte bu üç insanın hayatlarının bir şekilde köprü üstünde her gün kesişmelerini ve yaşam mücadelelerini ve umutsuzluklarını anlatıyor..

ha bu arada oyuncular gerçek oyuncular dedik ama filmdeki trafik polisi gerçek polis değilmiş çünkü malum 657 sayılı yasaya göre polisler memur olmalarından dolayı filmlerde oynayamıyorlar..

filmi izledim bitti.. ne hissettim, ne gördüm filmde diye kendi kendime sordum.. cevabım belliydi : hayatı gördüm..

her gün istanbul’da yaşananları anlatıyordu.. olduğu gibi günlük yaşamı anlatıyordu film.. ne bir abartı ne bir eksiklik.. eleştirilecek çok yönü olabilir filmin ama bence izlenmeli ve desteklenmeli bu film.. herkes şunu diyebilir ‘bunu ben de, biz de çekebilirdik..’ hatta ‘aynısını çekebilirdik’ diyebilirsiniz.. ama benim de diyeceğim şu : size zahmet siz de çekin, sizin filmi de izleyelim.. herkes çeksin..’

filmin yönetmeni ‘aslı özge’, serdar akbıyık’la yaptığı bir söyleşi de bu filme nasıl başladığını şöyle anlatıyor : ‘boğaz köprüsü trafiğinde uzun süre beklerken satıcıların fotoğrafını çekiyordum.. bir gün aklıma onlardan birisiyle buradan kalkıp evlerine gitsem nasıl olur dedim.. sonra burada her gün polisin, satıcıların ve şoförlerin birbirlerinden habersiz yolunun kesiştiğini fark ettim ve birbirine teğet geçen paralel hayatlar üzerine bir film yapmak istedim.. 2006’dan itibaren bu projeyi hayata geçirmek için çalıştım.. bana ilginç gelen karakterleri uzun süre takip ettikten sonra senaryoyu yazdım..’

abartıya kaçmadan sabah gün doğumundan ertesi gün doğumuna kadar neler yaşanıyorsa onu anlatmış yönetmen filminde.. gerçek oyuncularla gerçek hayatlara kamerasını çevirmiş..

‘ticari film çekme derdim, ticari başarısızlık korkum yok’ diyen yönetmenin gerçekten cesaret isteyen bu filminde umutsuz hayatların içine hapsedilmiş insanları yani kendimizi izleyelim ve hapsedildiğimiz bu hayatlardan artık yeter diyip kurtulabilmek için neler yapabilmeliyiz düşünelim..’

 

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Köprüdekiler..’

 

Yönetmen : Aslı Özge

Senaryo : Aslı Özge

Oyuncular :  Fikret Potakal, Murat Tokgöz, Umut İlker, Cemile İlker

Yapım : Türkiye, 2009

Süre :90 dakika..

‘Drunkboat..’ – Bob Meyer

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yeter, yeter ağladıklarım; artık doymuşum

fecre, aya, güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz,

aşkın acılığı dolmuş içime, sarhoşum;

yarılsın artık bu tekne, alsın beni deniz.’

 

ARTHUR RIMBAUD (Sarhoş Gemi’den..)

 

“yönetmen ‘bob meyer’in imzasını taşıyan film ismiyle, hikayesiyle, ‘john malkovich’li kadrosuyla ve filmin girişindeki  ‘arthur rimbaud’nun ‘sarhoş gemisi’nden dizeler başta olmak üzere şiire yakın duruşuyla küçük bütçesine rağmen hayli iddialı bir film..

‘mort’ (john malkovich) insanlardan ve dünyadan kaçarak kendisini alkole vermiştir.. aynı zamanda bir şair olan ‘mort’ alkolün derinliklerine gömüldükten sonra şiirden de uzaklaşmıştır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir gece içip içip kendinden geçtiği bir barda yıllardır görmediği ve evden kaçmış olan yeğeni ‘moo’yla (steve haggard) karşılaşır.. kardeşi ‘abe’ (jacob zachar) ve annesi ‘eileen’le (dana delaney) yaşayan ‘moo’ hayatın monotonluğuna, anlamsızlığına isyan edip kendisini yollara vurmuştur.. yeğeniyle karşılaşması kötü bir olayla kesilen ‘mort’ kendine geldiğinde yeğen ‘moo’nun kullandığı damak protezi elindedir.. aylar sonra ‘mort’un yolu diğer yeğeni ‘abe’ ve annesi ‘eileen’nin yaşadığı şehre düşer.. elinde ‘moo’nun damaklığı vardır ve ‘mort’ içkiyi bıraktığını iddia etmektedir.. buna inanmayan ‘eileen’, ‘mort’un kalacak yer istemesi üzerine ona bir şans daha verir ve eve alır..

amcası ‘mort’ gibi şair olan ‘abe’ ise bu sırada arkadaşıyla birlikte ucuz bir tekne alarak nehir göl bağlantılarını kullanarak okyanusa çıkmayı ve dünyayı gezmeyi planlamaktadır.. ellerindeki az parayla ancak çok eski bir tekne alabileceklerdir.. tekne satın almak için araştırmalar yaparken en kötü satıcıya çatarlar : ‘bay fletcher..’ (john goodman..)

‘fletcher’ kullanılamayacak durumdaki tekneleri uzak kentlerden ya çok ucuza ya da bedavaya alarak atölyesine getirip orada üstünkörü bir tamirat ve boyayla yenileyerek insanlara satmaktadır..  tekne ticareti dışında viski ticareti de yapan ‘fletcher’in tek düşündüğü kazanacağı paradır ve  insanların hayatını tehlikeye atacak kadar pervasızdır.. ‘abe’ ve arkadaşının ‘fletcher’in eline düşmesiyle olaylar gelişir..

monoton bir akışı olan ancak bazı yönlerden ilgi çeken bir film.. bir kere ‘john malkovich’in oyunculuğu yine üst düzeyde.. sırf ‘malkovich’ yüzünden bile izlenmesi gereken bir film.. şiirden bahseden filmlerin azlığı, hatta yokluğu diyelim daha doğru olur, işte bu da filmi izlememiz için bir sebep.. ha filmin şiirsel bir dili yok, baştan aşağı şiirle başlayıp biten bir film değil onu da baştan söyleyeyim de sonra sadece bu kadar mı demesin kimse.. bence tüm eksikliklerine rağmen izlenmesi gereken yapımlardan birisi..

son bir uyarı : film dediğim gibi ‘arthur rimbaud’nun ‘sarhoş gemisi’nden dizelerle başlıyor.. ancak filmdeki çeviri bence çok kötü.. siz bu şiirin ‘sabahattin eyüboğlu’ gibi çevirilerini bulup okuyun filmin başında daha iyi olur bence..

şiirle ve sinemayla kalın..”

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘Drunkboat..’

Yönetmen : Bob Meyer

Senaryo : Bob Meyer, Randy Buescher

Oyuncular :

‘Mort’ : John Malkovich

‘Abe’ : Jacob Zachar

‘Moo’ : Steve Haggard

‘Eileen’ : Dana Delaney

‘Fletcher’ : John Goodman..

Yapım : 2010,  ABD..

‘JEAN SEBERG..’ – Maurice Guichard

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘yazacak çok şey var.. bir önceki yazıda ‘bir zamanlar anadolu’danın ‘altyazı’ dergisinin okurlarına bir hediyesi olarak yayınladığı ‘kurgu günlüğü’nde ‘nuri bilge ceylan’ ustanın yazdığı gibi hayatı o kadar hızlı yaşıyoruz ki yazılması gerekenler, yapılması gerekenlerin çoğu erteleniyor ve ertelendikçe bir kısmı zamanın derinliklerinde kaybolup gidiyor..

hayatta istediğim şeylerden birisi de güzel insan ve büyük sinema oyuncusu ‘jean seberg’le ilgili bir şeyler üretebilmek ya da yapabilmek.. hayatımda bazı şeyleri değiştiren nadir insanlardan birisi ‘jean seberg’.. ona bir şeyler borçlu olduğumu hissediyorum ve bunun ağırlığı altında eziliyorum hep..

kırk yıllık yaşamına sığdırdığı onca filmiyle, siyasi konulardaki tavrı, ödün vermez dik duruşuyla ve şüpheli ölümüyle herkese örnek olması gereken bir insan..

bu lanet dünyadan erken ayrılışı hepimize, dünyaya çok şey kaybettirmiştir..

onsuz bir dünya gerçekten eksik bir dünya..

fotoğraflarına bakmadığım gün yok..

odamdaki ‘godard’ın ‘a bout de souffle’ filminin posterine gözümün her takılışında dakikalarca ondan gözümü ayıramayışım.. ve gözlerimin dolması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘jean seberg’le ilgili bir şeyler yapabilmek için yakın zamanda çalışmaya başlamıştım.. ufak ufak kaynak taramaları ve okumalar yapıyordum.. onunla ilgili bir kısa film yapabilmek ya da bir yazı dizisi yazabilmek bile biraz rahatlatacaktı belki beni..

cuma günü ‘seberg’in fotoğrafları arasında dolanırken mekanın telefonundan ‘zaferim’ aradı, ‘başkan akşama mekanda mısın, müsait misin’ diye sordu.. ben de onun için her zaman müsait olduğumu söyledim..

‘zaferim’ akşama kalbime güç veren birbirinden güzel ve güzel oldukları kadar hiçbir yerde bulamayacağım, baskıları tükenmiş kitaplarla ve bizleri daha da güzelleştiren ateş suyuyla gelmişti.. biz gürselle bira ve ‘asbach’ takılırken onun viskisi de güneş gibi doğmuştu.. ‘zaferim’le içmek bir şenliktir, sizi dolu dolu sohbetiyle neşelendirdiği kadar verdiği bilgilerle, anekdotlarla sizlere çok şey katar.. hele şiir okumaya başladığında bulutların üzerinde gezinmeye başlarsınız onunla birlikte..

neyse işte ‘zaferim’ ve diğer arkadaşlarla o gün çok güzel içtik.. herkes bir şekilde mekandan ayrıldıktan sonra ‘zaferim’le içmeye devam ettik.. zaman nasıl geçmiş fark edemedik bile.. sabaha doğru mekanı nasıl kapattık, nasıl eve gittik bilmiyorum ama güzeldik ve neşemiz yerindeydi.. bize de bu gerekli zaten.. ne kadar içtiğimiz değil nasıl içtiğimiz önemli bizim için.. ‘en kısa zamanda yine……..’ diye ayrıldığımızda bile yüzümüzde hüzün yerine gülümseme vardı..

eve geldim ‘zaferim’in getirdiği kitaplara daldım.. dalış o dalış öğlene doğru uyanmışım kitaplarla kucak kucağa.. neyse ki kitaplara zarar vermemişim iki kuruşluk uykum sırasında..

uyandığımda kitapları gördüğüm anda aklıma mekan geldi direk.. eyvah dedim ulan nasıl bıraktık acaba mekanı.. ‘ciğerim’ gelmeden mekana yetişip ortalığı toplamam gerekiyordu.. yirmi dakika sonra mekandaydım.. oh neyse ki bir şekilde mekanı toparlayıp çıkmışız ve ben geldiğimde henüz kimse gelmemişti..

camları açtım, güzel bir çay demledim.. kafam kazan gibiydi, bunun tek ilacı iyi demlenmiş bir çay ve sıkı bir kahvaltı.. kimyasal ilaçlar ağrılara sadece bir perde çeker.. mecbur kalmadıkça ilaç içmiyorum uzun süredir..

çay, kahvaltı derken yakın zamanda edindiğim ganimetleri okumaya başladım.. sessizlik bir an rahatsız etti beni.. bir gün önce sabah saatlerinde her şeyim  ‘komşi’m ‘fran(sı)z’ ile keşif ataklarımız sırasında rastladığımız ‘ibrahim maalouf’ üstadın yeni albümü ‘diagnostic’i dinlemeye başladım.. henüz kimse yoktu o yüzden sesi açtım bayağı.. sonra lan komşular dedim.. adamlara geceleri rahat vermiyorsun sabahları da.. güldüm ama ‘uyanma vakitleri gelmiştir, hem böyle bir müziğe bayılırlar’ dedim kendi kendime..

‘abidin dayı’ geldi önce, sonra da ‘ciğerim’.. sabah sohbeti.. akşam raporlarımızı birbirimize verdik.. benim raporumu dinleyince ‘ciğerim’ keşke ben de olabilseydim sizinle dedi.. şans işte..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sabah sohbetinden sonra gittim oturdum ‘jean seberg’ dünyasına attım kendimi yine.. telefonun titremesiyle kendime geldim, arayan ‘kenanım’dı.. kadıköy’e ineceğini ve istersem beraber kitapçılarda beraber keşif yapabileceğimizi söyledi.. reksin önünde buluştuk kitaplara, dergilere doğru yola çıktık.. gecenin ağırlığını en çok bacaklarımda hissediyordum, sanki on saat falakada kalmış gibiydim, yorgunluktan yürüyecek halim yoktu aslında.. ama ‘kenanım’ın omzuna elimi attım çocukluğumuzda hepimizin arkadaşların omzuna eline atıp yürümesi gibi yürümeye başlayınca ‘kenanım’ aldı tüm yorgunluğumu..

neyse ilk girdiğimiz kitapçıda kitapların arasında kaybettik birbirimizi.. daha doğrusu kaybetmişiz.. çünkü ben elimde tuttuğum kitabı ona heyecanla göstermek için etrafımda döndüğümde fark ettim ki o dergi reyonunda ben yeni kitapların arasındayım..

neşeyle ona doğru kitabı sallayarak ‘hey jean seberg bu, jean seberg kenanım’ diye bağırdım.. sevinçten gözlerim dolmuştu, ‘jean seberg’le ilgili bir kitabı agora kitaplığı basmıştı.. inanamıyordum, şaka gibi gelmişti..

‘maurice guichard’ın, ‘jean seberg’ adlı kitabını ‘ender bedisel’ türkçe’ye kazandırmış ve agora kitaplığı da bizlere ulaşmasını sağlamıştı.. o anda yeniden doğmuş gibi oldum.. uzun zamandır bu kadar neşelendiğimi hatırlamıyorum.. kitabı uzun süre karıştırıp mıncıkladım ve tabi ki hemen aldım ve gece içinde kayboldum bu güzel çalışmanın..

kitabın yazarı ‘maurice guichard’a ve bizlere bu kitabı okuma imkanı sağlayan ‘ender bedisel’ ve agora kitaplığının tüm çalışanlarına ne kadar teşekkür etsek azdır.. ayrıca sizlerle bir şey daha paylaşayım : yine agora kitaplığının yayını ‘mesele’ dergisinin kasım ayı sayısında kitabın yazarı ‘maurice guichard’ın kitapla ilgili bir yazısı var.. ‘jean seberg’in kendisiyle paris’te tesadüf eseri karşılaşıp, tanışmasını da anlatıyor bu yazıda.. kitabı da, dergiyi de kaçırmayın..

ödün vermeyen sanatsal duruşu, politik tavrı, ‘kara panterler’i desteklerken hayatını bile ortaya koyabilecek kadar korkusuz kişiliği, amerikan istihbarat servisi tarafından takibe alındığını öğrendiği zaman hamile olduğu ikinci çocuğunu düşürüp kaybetmesi, yaşadığı bunun gibi onlarca kötü olaydan sonra pençesine düştüğü alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, intiharı ve kısa saçlarıyla o bizim unutmamamız gereken yüce insanlardan birisi..

kendisini çok seven ‘jean seberg’in eşi ünlü fransız yazar ‘romain gary’ eşinin ölümünden sonra düzenlediği basın toplantısında eşinin ölümünden direk amerikan iç istihbarat servisi federal polis fbi’ı sorumlu tuttu ve açık açık ‘onun ölümüne sebep, abd’nin federal polisidir’ dedi.. yine bu basın toplantısında şunları diyor ‘romain gary’ :

‘büyük bir amerikan gazetesi kendisinin fbi tarafından takibe alındığını açıkladığı zaman jean çılgına dönmüştü.. doğacak çocuğunu bu yüzden düşürdü.. çocuğun camdan yapılı şeffaf bir tabutta gömülmesini istedi; onun ‘beyaz’ olduğunu göstermek istiyordu.. o olaydan sonra, psikiyatrik tedavi için hastane hastane dolaştı, intihardan intihara teşebbüs etti.. yedi kez kendini öldürmek istedi; bunu özellikle küçük kız çocuğunun ölümünün yıldönümlerinde yapıyordu..’

bu acı açıklamaları ve daha nice bilgileri ‘maurice  guichard’ın kitabı ve agora kitaplığı sayesinde okuyoruz..

ve beni en çok yıkan yerlerden birisi de ‘jean seberg’in kocası ‘romain gary’nin yaptığı basın toplantısından dolayı bazı çevrelerce kendi reklamını yapmakla suçlanmasıydı.. peki basın toplantısından sonra ne mi oluyordu.. ‘jean seberg’le sahip oldukları tek çocuk olan ‘diego’nun okulunu bitirmesini ve reşit olmasını bekliyor ‘romain gary’.. ve ve ve ‘jean seberg’in ölümünden yaklaşık bir sene sonra 1980’nin aralık ayında ‘romain gary’ de tabancasının namlusunu ağzına dayayarak intihar ediyor..

ne hayatlar değil mi..

lafı fazla uzatmadan sizlere kitabı ve mesele dergisinin kasım ayı sayısını kaçırmamanızı tekrar öneriyorum ve ‘gülten akın’ın unutulmaz dizeleriyle bitiriyorum..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘saçlarımı hep kestim

tutacak kadar kalmasın dedim

çünkü bir başkaldırma ancak

saçlarından tutulur..’

GÜLTEN AKIN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘JEAN SEBERG..’ , MAURICE GUICHARD, Çeviri : ENDER BEDİSEL , AGORA Kitaplığı, Kasım 2011, 224 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA..

01 Ocak 2010, Cuma

‘yeni yıla girdik.. bugün öğleden sonra normalde pek yapmadığım şekilde, adeta yılların yorgunluğuyla, yatağa uzandım.. öylece elbiselerimle birkaç saat uyuyakalmışım.. gözlerimi açtığımda çok tuhaf hissettim.. deyim yerindeyse, yeni bir algılama biçimine uyanmışım gibi geldi.. öyle güzeldi ki.. sessizliğin içinde gözümün önünde flu bir şekilde hareketsiz duran odamın nesneleri beni sonsuz bir şefkatle kuşatıyor gibiydi.. beynimde farklı bir algılama düzeyinin kapıları aralanmış gibiydi.. bir saat kadar daha orada öylece gözlerim açık olarak yattım.. gözlerim flu kitapların üzerinde öylece dolanırken kitaplardan biri usul usul netleşti.. ne zaman aldığımı ya da oraya nasıl geldiğini bile hatırlamadığım bir kitap adeta bir vahiy gibi varlığını bana gösterdi.. yalçın koç’un yazmış olduğu ‘anadolu mayası’.. yalçın koç yanlış hatırlamıyorsam boğaziçi üniversitesi’nde okurken kendisinden bir iki ders almış olduğum biri.. kitabı öylesine okumaya başladım.. 20 sayfa kadar su gibi okudum.. algılarım o kadar açıktı ki.. bu açıklık hayattan öyle derin bir haz almamı sağlıyordu ki.. yaşadığımız hayat ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, onu algıladığımız oranda onu yaşadığımız gerçeğini derinden duyumsadım.. hayat, kendi irademiz dışında bile değişecek olsa algılama şeklimizin de ona bir şekilde ayak uyduracağını kabul etmek lazım.. hayatın bir şekilde yavaşlaması algılama gücümüzü nasıl da arttırıyor.. çok hızlı yaşadığımız için yaşadığım hiçbir şeyin hazzının layıkıyla duyumsanmaması değil, aynı zamanda acı vermesi gereken bir durumun da daha doğru dürüst varlığını hissettirmeden başka bir olay tarafından unutturulması söz konusu oluyor.. algılarımızın keskinliğini arttırmak için hayatımızın temposunu düşürmemiz gerektiği aşikar.. neden yavaş tempolu filmleri sevdiğim ve böyle filmler yapmak istediğimin nedenleri de buralarda yatıyor zaten.. bugün uyandığımda varlığını hissettiren ruh hali, ancak nazlı bir yavaşlık temposu içinde ortaya çıkabilir çünkü..’

NURİ BİLGE CEYLAN

 

‘BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA, KURGU GÜNLÜĞÜ..’, NURİ BİLGE CEYLAN, ALTYAZI Aylık Sinema Dergisi Yayını, Ekim 2011, 40 Sayfa..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(büyük usta nuri bilge ceylan’ın ‘bir zamanlar anadolu’da filmine sinemada hâlâ gitmeyenler için son günler olabilir çünkü yavaş yavaş gösterildiği sinemalarda gösterimden kalkmaya başladı mesela istanbul’da şu anda sanırım sadece iki sinemada oynuyor.. sinemada izleyin 14 oyuncunun 14’üne birden hayran kalın derim, kaçırmayın.. crockett..)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yaşasın sinema..

‘yaşadığımız cinnet ortamında bir gün  bana da sıra gelecek diye beklerken sığınaklarımdan biri olan sinemaya iyice boğdum kendimi.. bu aralar  ‘peter sellers, blake edwards , louis de funes, julio medem, fernando solanas’ üzerine çalışma yaparken bir yandan da deli gibi film izliyorum..

kısa filmler arasında gezinti :

sinema üzerine çalışmalarım sırasında sinema emekçisi bir kardeşim tarafından bana verilen onlarca yeni kısa filme de göz atma fırsatım oldu.. gerçekten çok değişik ve zeka ürünü üretimlere rastladım aralarında.. ama çok kötüleri de vardı.. kamerayı çalıştırıp iki sis, bir ışık ve yürüyen bir insan figürü koyup arka planda da bilinen bir klasik müzik ya da tanınmış film müziği çalınca iyi bir film yapacağını sanan arkadaşlar var.. şevklerini, umutlarını kırmamak için isim vermiyorum.. ama izlediğim kısa filmler arasında bir film var ki onu burada es geçemeyeceğim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bu film ‘fırat yavuz’un ‘toros canavarı’ adlı kısa filmi.. gerçekten on numara bir film.. özgün senaryosu, tekniği, kurgusu ile çok çarpıcı bir konuya, çok değişik bir yaklaşım getirmiş fırat yavuz.. benim de bir zamanlar gördüğüm anda irkildiğim ‘toros’ marka otomobillerle ilgili bir film.. camları siyah kaplıysa eğer korkunuza korkular katan arabalar.. 1990’lı yılların adam kaçırma, faili meçhul ve gözaltında kayıplarının büyük çoğunluğunun gerçekleştirildiği araçlar bunlar.. fırat yavuz bu konu üzerinden güzel bir senaryoyla çok özgün bir çalışma yapmış.. kendisini buradan kutlarken aylak adamız olarak teşekkürlerimizi sunuyor ve her zaman takipçisi olarak ürünlerinin arkasında ve destekçisi olduğumuzu belirtiyoruz.. izlediğim kısa filmler arasında anlatmak istediğim başka filmler de var ama onlar başka zamana.. şimdi daha önemli uzun metrajlı filmlere geçelim..

‘press’ :

son süreçte izlediğim filmlerin sayısını hatırlamıyorum ama hepsini isimleriyle, konularıyla hatırladığıma göre hep kaliteli, güzel yapımlar izlemişim..

sinemada izlemeyi kaçırdığım sedat yılmaz’ın ‘press’ini o günleri tekrar yaşayarak izledim..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sedat yılmaz 1990’lı yıllarda ‘özgür gündem’ gazetesini baz alarak muhalif gazeteci olmanın sonuçlarını yaşananlardan, gerçek olaylardan kesitler sunarak çok güzel bir iş çıkarmış bence.. oyuncuları öncelikle tebrik etmek istiyorum.. en ufak rolde bile özenle çalışıldığı görülüyor.. birçoğunu daha önceki kazım öz’ün ‘bahoz’ filminden de hatırlıyoruz.. ‘özgür gündem’ gazetesinin diyarbakır bürosunda çalışan 7 kişinin başından geçenleri anlatan sedat yılmaz o günlerin ortamını sinemanın kullanabildiği tüm imkanlarından faydalanarak anlatmaya çalışmış..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kaybedilen, infaz edilen, işkenceler, tehditlerle yıldırılmaya çalışılan, hapislerde çürütülen gazeteciler, gazete dağıtımcıları, gazete bayilerinin hayatlarından kesitler filmin her saniyesinde teker teker kalbinizin ortasına bir kor gibi düşüveriyor.. filmi izledikten bir süre sonra filmle ilgili eleştirileri  okudum.. yine bazıları acımasızca infaz etmiş filmi.. üzüldüm.. oturdukları yerden o kadar kolay harcıyorlar ki harcanan emekleri, alın terini inanamıyorum.. ‘sedat yılmaz’a da buradan teşekkür ediyorum bu cesur ve özgün filmi için.. kendisinin yeni üretimlerini sabırsızlıkla bekliyoruz..

‘behzat ç. – seni kalbime gömdüm..’ :

onlarca filmin arasından bu yazıda değinmeden geçemeyeceğim bir film daha var : ‘behzat ç. – seni kalbime gömdüm..’ bu filme daha sonra ayrıntılı bir şekilde değineceğim fakat burada birkaç cümle de olsa değinmek istiyorum çünkü filmin de, ekibin de üzerine o kadar gidiliyor ki bu aralar artık yapılan eleştirileri aklım almıyor.. elbirliğiyle yok etmeye çalışıyorlar ‘behzat ç.’ karakterini.. çünkü türkiye televizyon tarihinde daha önce yaratılamamış, daha doğrusu yaratmaya cesaret edilememiş bir karakter çıkartıldı ortaya.. hele filmin yapımcılarının inisiyatifinde olan ‘van depremine ilk günlük hasılat yardımı vakasından’ yola çıkarak öyle bir yüklendiler ki ‘behzat ç.’ye dedim bu sefer nefesini keserler yapımın..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

hele hele bu eleştiriler arasında sol çevrelerden bazı dergilerde ‘behzat ç’nin neden polat alemdar ve deli yürekten farkı yoktur’ gibi yazıları okuyunca kafayı yiyorum.. ya arkadaş yazılarınızı vaktimi harcayarak okuyorum, sonra dönüp tekrar okuyorum,  tekrar ve tekrar.. inanamıyorum.. dizinin bir iki bölümünü izleyerek ya da yarım yamalak izleyerek eleştiri yapıyorsunuz.. 38 bölüm ve bir sinema filmi çekilen bir yapımı iki bilgi kırıntısı ve kulaktan dolma bilgilerle yerin dibine gömüyorsunuz.. yüzlerce insanın emeğini hiçe sayıyorsunuz.. nasıl bu kadar pervasız olabiliyorsunuz anlamıyorum.. daha önce bunu kendinden menkul özgürlük anlayışları olan bir sol çevrenin yayın organında ‘kaan arslanoğlu’ usta yapmıştı.. ‘behzat ç.’ konulu yazısına karşı yazdığım eleştiri yorumunu nedense yazının altına koyma yürekliliğini ne kendisi ne yayın organı gösteremedi.. ve bu yazısına kadar sayın ‘kaan arslanoğlu’nu o kadar sevip, eserlerini (hem kitaplarını, hem blogundaki, hem de değişik yayınlardaki yazılarını) merakla takip etmeme rağmen bu yazısı ve yorum yazıma karşı verdiği tepkiyle yıkıldım.. sayın kaan arslanoğlu ne farkınız kaldı diğer düdük çalınca hizaya giren medya mensuplarından.. hala bir özür bekliyorum.. ama önce yazısından dolayı ‘behzat ç.’ ekibinden.. kaan arslanoğlu bu yazısında iki, yada üç bölümünü izlediğini beyan ettikten sonra veryansın ediyor diziye..

ya el insaf kardeşim.. türkiye televizyon tarihinde hangi yapım daha önce gözaltında kayıplardan, hrant dink cinayetine, devlet kurumlarındaki değişik illegal derin yapıların örgütlenmesinden, kot işçilerinin yakalandığı silikosiz hastalığına, derin devlet yapılanmalarının işlediği cinayetler, suikastlardan ve daha birçok el yakan, yaşam söndüren, cesaret isteyen konulara kadar işlemiş, deşifre etmiştir söyler misiniz..

eleştirmek çok basit : dizinin birkaç bölümünü izle.. ‘behzat ç.’ iki tokat atıyor, bir iki küfür çakıyor, bir iki bayanı öpüyor diye vay efendim faşist polis tiplemesini halka benimsetiyor, sevdiriyor.. ya arkadaşım ne yapsalardı dövmeyen, sövmeyen, sevmeyen, öpmeyen bir polis tiplemesi koysalardı bu sefer de hiç gerçekçi değil diyecektiniz.. ne yapsınlar yani nasıl bir şey istiyorsunuz anlamıyorum.. ortaya karışık mı.. ‘stockholm sendromu’ tanısı koyan bile oldu ‘behzat ç.’ karakterinin sevilmesine (özellikle de sol düşünceye inanan insanlar arasında) neden olarak..

geçenlerde yine agora yayınevinin çıkardığı ve devamlı takip ettiğim ‘mesele’ dergisinden bir arkadaş yerden yere vurmuş diziyi.. ve yine doğru dürüst izlemeden kıymış, biçmiş bütün yapıma.. ve eklemiş ‘deli yürekten ve polat alemdardan farkı yok..’ yok canım, yok ya bana kalırsa kanuniden de, bihterden de, difteriden de, depremden de farkı yok dizinin.. derhal yayından kaldırılmalı.. cümbür cemaat ‘arka sokaklar’ dizisini izlemeli herkes.. kusuruna bakmayın siz behzat’ın..

ya insaf edin diyorum tekrar.. beğenirsiniz beğenmezsiniz ama bu bir edebi eserin ekrana uyarlanmış hali.. sizin keyfinize, politik görüşlerinize göre şekillenecek değil.. ve okuyan, eleştiren (ama öyle bir iki yaprak çevirerek, bir iki bölüm izleyerek değil tüm eseri okuyarak, yapımı görerek, izleyerek  eleştiren) kitleler zaten kitaba da, diziye de, filme de yeterince destek ve yapıcı eleştiri getiriyorlar rahat olun.. sizin yüzlerce insanın emeğini bir iki bölüm izleyerek yok saydığınız ve acımadan yerin dibine batırdığınız dizinin her bölümü 90’lı yılların kayıplarını, yargısız infazlarını dile getirmeye devam edecek ve birilerini rahatsız etmeye devam edecek..

‘behzat ç. seni kalbime gömdüm’ filmine gelince diziden dolayı filmden bayağı bir beklentiye girdi insanlar.. polisiye bir hikayeden bir sinema şaheseri çıkmasını umanlar dizinin uzun ve sinemasal öğelerle desteklenmiş bir halini görünce hayal kırıklığına uğradılar.. ne bekliyordunuz.. bir ‘tarantino’ filmi mi.. ‘behzat ç.’ dizisinden elbette farkı olmayacaktı.. sadece tek bir hikaye ekseninde biçimlenen uzun bir sinema filmi..

hayır filme yapıcı eleştiriler gelse deseler ki filmdeki konuya yedirilmiş ‘araba reklamı’ çok sırıtmış ve rahatsız etmiş dense, sahneler arası geçişlerde kopukluklar var, bazıları çok acemice olmuş dense yanmayacağım ama yok, yapıcı tek bir eleştiri yok..

şimdi de bazıları seyirci sayısından vurmaya çalışıyor filmi.. yok efendim beklenenin çok altında kalmış.. 500 bin kişiye yakın kişi izlemiş şimdilik filmi, belki daha fazla.. daha ne istiyorsunuz.. aylarca reklamı yapılan abuk sabuk komedi filmlerine mi yetişmeliydi rakam.. neymiş ‘anadolu kartalları’ filmine geçilmiş gişede.. tüh be yazık yenildik desenize, nasıl da yendiler bizi tühhhhhhhhhhhh.. gülüyorum be kardeşim bu eleştirilere..

filmi ayrı ayrı zamanlarda iki kere izledim, ‘behzat ç.’ yine aynı.. kaldığı yerden devam ediyor.. bu sefer ‘red kit’ adlı karakterin işlediği cinayetleri çözmeye çalışıyor.. seksenli yıllarda anne babası ve kız kardeşi derin devletçe infaz edilen ‘red kit’ pervasızca intikam peşinde koşuyor, behzat ve ekibi de onu yakalamaya çalışıyor.. film konusuyla zaten ilgi çekici.. oyunculuk üst düzeyde.. ekibin olağan kadrosu yine işlerini çok iyi yapmış.. ama bu filmde ‘kolsuz ahmet- süleyman’ karakterini canlandıran ve birçok dizi ve sinema filminden tanıdığımız (özellikle serdar akar’ın ‘bar’da filminden) ‘hakan boyav’ filme esas itici gücü veren karakter olmuş..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

açık söyleyeyim filmin konusunda ‘behzat ç.’den sonraki en önemli karakter olan ‘tardu flordun’un canlandırdığı  ‘red kit’ karakteri ‘kolsuz ahmet-süleyman’ karakterinin çok çok gerisinde kalmış.. ‘hakan boyav’ı tebrik ediyorum performansından ötürü..

filmde rahatsız olduğum, eksik gördüğüm birçok yer var, başka bir yazıda daha ayrıntılı yazacağım.. ama en büyük eksiklik diziye büyük katkı veren ‘cem kısmet-pilli bebek’ müziklerinin filmde pek kullanılmamış olmasıydı.. bence görsel etkiyi daha fazla arttırırdı pilli bebek müzikleri daha fazla kullanılmış olsaydı..

ama yukarıda da yazdım beni en çok rahatsız eden ‘harun’ karakterinin cinayet şubeye verilen yeni arabalarla ilgili çok uzun ‘sponsor reklamı repliğiydi’.. filmin ekibini ve yapımcısını uyarmak istiyorum : filmler, diziler içine yedirilmiş sponsor reklamları bazen çok kötü etki yapıp, yıpratıcı olabiliyor, seyirciye itici geliyor.. filmden çıktık reklamlara geçtik sandım tıpkı filmdeki bu araba reklamında olduğu gibi.. en sevdiğim tiplemelerden olan ‘harun’ karakterine neredeyse gıcık olacaktım.. bitmek bilmedi arabayı övüş sahnesi.. neyse ‘angaralılara’ burada ara vereyim daha anlatacak çok film var.. bir iki cümle dedim sayfa oldu..

‘gelecek uzun sürer’ :

gelelim ‘gelecek uzun sürer’e.. fransız komünist düşünür ‘althusser’in ünlü kitabıyla aynı ismi taşısa da kendine özgü, bir hikayeler bileşkesi olan bir film ‘gelecek uzun sürer’..

türkiye sinemasına ilk uzun metrajlı filmi ‘sonbahar’la çok şey katan genç yönetmen ‘özcan alper’ ikinci uzun metrajlı çalışmasında ülkemizin doğusunda 30 yıldır süren savaşa, kürt sorununa ve ülkemiz genelinde kaybedilmiş, infaz edilmiş 17500 insana kamerasını çevirmiş bu sefer..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

yer yer belgesel görüntülerle ve gerçek karakterlerin röportajlarıyla desteklenmiş film bir tren yolculuğu sahnesiyle açılıyor.. baş karakterimiz ‘sumru’ (gaye gürsel) sevgilisi ‘harun’un kendisinden ayrılıp dağa gitmesinin ardından ülkenin değişik yerlerine yöresel ağıtları toplamaya gider.. etnomüzikologdur ‘sumru’.. sıra ülkenin doğusuna gelmiştir.. kendisi karadenizli olan ‘sumru’ annesinin tüm uyarısına rağmen diyarbakır’a doğru yola çıkar.. tren diyarbakır garında durduğu andan itibaren apayrı bir dünyaya adım atar ‘sumru’.. bir nevi ‘acının kalbine’, acının olağanlaşıp, cisimleştiği yere gelmiştir ‘sumru’.. çeşitli kanallar ve tanıdıkları aracılığıyla daha önce tesadüfen diyarbakır  sokaklarında karşılaştığı bir sinema sevdalısı ‘ahmet’ (durukan ordu) ile irtibata geçer.. ‘ahmet’in elinde yıllar önce topladıkları ve çektikleri belgesel görüntüler vardır.. bir yandan bu görüntüler üzerinde çalışıp bir yandan da yakınlarını kaybeden kişilerle birebir görüşmeler yapan ‘sumru’ya, ‘ahmet’ bir yakınlık duymaya başlar ve olaylar gelişir.. ‘sumru’nun yolculuğu aslında bir nevi kendi ağıtına yolculuktur..

‘özcan alper’ ilk filminin büyük başarısının baskısının, ağırlığının altında ‘gelecek uzun sürer’e başlamıştı.. uzun ve yorucu ön çalışmalar, hazırlıklar yapan, özellikle karakteri canlandıracak oyuncular bazında çok titiz çalışan ve karakterleri kimin canlandıracağını seçtikten sonra onları uzun bir eğitim sürecinden geçiren ‘özcan alper’ bu filminde de karakterler üzerine çok çalıştığını açıkça hissettiriyor..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

edebiyatı ve özellikle de şiiri filmlerinin her saniyesine katıp işleyen ‘özcan alper’ bu filminde de aynı şekilde yola çıkmış, şiirsel dilinden ödün vermemiş.. ilk filminde ‘sergey yesenin’in dizeleri, ‘çehov’un ‘vanya dayı’sı anılırken, ‘gelecek uzun sürer’de ‘andrey voznesenski’nin ‘oza’ kitabı ve şiiri seyirciyi filmin değişik yerlerinde selamlıyor ve sarsıyor.. 

karakterlerden özellikle ‘sumru’ karakteri ilk film ‘sonbahar’ın ‘yusuf’una çok yaklaşmış.. ‘gaye gürsel’i bu ilk sinema deneyimdeki oyunculuğundan dolayı kutlamak istiyorum.. diyalogların pek fazla olmadığı, genelde görüntünün, mimiklerin, duyguların ön plana çıktığı senaryolar oyunculuk açısından çok zordur.. ama özellikle ‘gaye gürsel’ başarıyla vermiş bu sınavı..

‘ahmet’ karakterini canlandıran ‘durukan ordu’ da ilk filminde elinden geleni yapmaya çalışmış.. onun da üstlendiği karakter gerçekten zor bir karakter.. zaman zaman bazı yerlerde takıldığı ve yetersiz kaldığı görülse de sırf ‘fransız yeni dalgası akımının’ unutulmaz filmlerinden ‘godard’ın ‘a bout de souffle’ (serseri aşıklar – breathless) filminde ‘jean-paul belmondo’nun canlandırdığı ‘michel’ tiplemesine gönderme yaptığı sahnelerde döktürdüğü için bile teşekkür etmek gerekir kendisine.. ‘durukan ordu’nun oyunculuğu da gelecek için umut vaat ediyor..

cemaatini sürgünlerle, katliamlarla kaybetmiş ama o toprakların altında yatan kemikleri terk edip gidemeyen diyarbakır ermeni kilisesinin papazını canlandıran ‘sarkis seropyan’ın anlattıkları ve annesinin söylediği ağıt gerçekten yürekleri yakıyor.. hele virane kilisenin bahçesine yağmur yağarken annesinin ağıdını ‘sumru’yla beraber dinledikleri sahne sinemamızın unutulmaz sahnelerinden birisi olacaktır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sevgili erdal kırık’ın canlandırdığı ‘kuto’ karakteri de on numara.. beki sahneleri daha fazla olsaydı filme daha fazla şey katardı.. ‘erdal kırık’ oynadığı üç sahnede de döktürmüş.. hele büyük usta angelopoulos’un filmini ‘ahmet’le birlikte izlerken söyledikleri böyle yürek yakan bir filmde seyirciye bir an olsun nefes aldırıyor..

filmi üç kere izledim gösterime girdiği andan itibaren.. bu kadar güncel ve can alıcı konusunun olduğu bir filmin gişesinin düşük olmasını insan anlayamıyor.. üstelik ilk filminde türkiye sinemasına bir başyapıt kazandırmış ‘özcan alper’in filmi bu.. hele konusunun yakıcılığı, güncelliği karşısında daha da şaşırıyor insan.. üç izleyişimin birisinde iki kişi, birisinde dört kişiydik sinemada.. neyse ki üçüncü izleyişimde yüze yakın koltuk doluydu..

filmin müzikleri de yine özenli bir çalışmanın ürünü.. hele final sahnesindeki ağıt belli ki yine ince bir çalışma sonucu seçilmiş..

filmdeki çekimler ve görüntüler yine ‘sonbahar’ filmindeki görsel başarıyı aratmıyor.. ‘özcan alper’ burada döktürmüş her zaman ki gibi.. yukarıda da bahsettiğim kilisedeki ağıt dinleme sahnesi, filmin girişindeki ve finalindeki atların sahneleri ve bir kayıp yakınının ‘biz kemiklerimizi istiyoruz’ dediği sahneler sinema tarihinde unutulmayacak sahneler olacak..

bir de ana hikayenin içine yedirilmiş yan hikayeler filmin içeriğini, anlatım gücünü daha da kuvvetlendirmiş..

‘sonbahar’dan beri yakından takip ettiğim ‘özcan alper’ çok birikimli bir insan olduğu kadar son derece de mütevazi birisi.. her filminde kendisinin de bir öğrenim ve keşif sürecinden geçtiğini söyleyen ‘özcan alper’ ülkemiz sinemasında iki filmde kendine has bir sinema dili oluşturan ve kendi sinema dili olan nadir yönetmenlerimizden birisi.. kendisine ve filmin tüm ekibine bu özenli çalışmadan dolayı sonsuz teşekkürlerimizi sunarken yüreklerine sağlık diyoruz.. bu filmi sakın dvdsi çıksın diye beklemeyin sinemada izleyin, kaçırmayın derim..

‘bir zamanlar anadolu’da’ :

yazı çok uzadı belki ama son olarak da her zaman çok saygı duyup, filmlerine taptığım ‘nuri bilge ceylan’nın ‘bir zamanlar anadolu’da’ filmine değinmek istiyorum..

ben masalsı anlatıları çok severim.. bir hikayesi olan ve bu hikayenin gerçek hayatla birebir örtüşebileceği kurmacalara bayılırım..

teknik olarak çok büyük aksaklıklarının olduğu ‘nuri bilge’nin bu filmi yine de sinema dünyamıza kazandırılmış başarılı bir çalışma..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

kurgusunda, sahneler arası geçişlerde ve makyajda büyük problemlerin olmasına rağmen filmde en başta senaryo ve oyunculuk en üst düzeyde.. kamerası da her zaman çok güçlü olan ve muhteşem görüntülerle hikayeyi desteklemiş, güzel bir yapım çıkarmış ‘nuri bilge ceylan’..

özellikle ‘yılmaz erdoğan’ canlandırdığı ‘komiser naci’ karakteri ile oyunculuğun ve kendi oyunculuğunun doruğuna çıkmış..

‘katil kenan’ı canlandıran ‘fırat tanış’ adım adım sinema dünyasının unutulmazları arasına  adını yazdırmaya başlıyor.. özellikle yakın plan çekimlerde ‘fırat tanış’ı izlerken ürperdim.. bir karakter nasıl canlandırılır öğrenmek isteyenler ‘yılmaz erdoğan ve fırat tanış’ı dikkatle izlesin.. sanırsın ‘yılmaz erdoğan’ kırk yıllık komiser..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘savcı nusret’i oynayan ‘taner birsel’ her zaman ki oyunculuğunu konuşturmuş yine.. ancak özellikle ‘savcı nusret’in yüz makyajındaki yüzdeki kalıcı yara ya da hastalık izleri çok kötüydü.. sanki bir günlük zaman dilimi içinde yara bir artıyor, bir azalıyordu.. kaçırdığım veya anlamadığım bir nokta mı diye düşündüm, izleyen arkadaşlarıma sorduğumda onlar da makyajda hatalar olduğunu söylediler..

diğer karakterlerden ‘doktor cemal’i canlandıran ‘muhammet uzuner’, ‘arap ali’yi canlandıran ‘ahmet mümtaz taylan’ ile aslında doktorluk da yapan ve filmde anlatılan hikayenin de sahibi olan ‘köy muhtarı’nı canlandıran tecrübeli oyuncu ‘ercan kesal’ın oyunculuklarını da anmadan geçemeyeceğim burada.. hepsine sonsuz teşekkürler.. çok zorlu bir hikayenin çekimi sürecinde gerçekten muazzam oyunculuklar çıkarmışlar..  filmin en önemli gücü oyunculuk ve karakterlerin bu sert hikayenin içine sizi çekip alması..

anlatılan ise ‘bir zamanlar anadolu’da gerçekleşen ve anadolu’da her gün karşılaşılabilecek adli bir olayın ekseninde yurdumuz insanın derinliklerine doğru bir kazı.. belki de filmin en önemli sahnesinde olduğu gibi yurdumuz insanının detaylı bir otopsisi.. kurgudaki ve makyajdaki aksaklıklar da olmasaydı ne iyi olurdu diyesi geliyor insanın ama filmi düşündükçe unutmaya başlıyor insan o aksaklıkları..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bu filmi kaç kere izlediğimi bu kez söylemeyeceğim ama sizlere ‘gelecek uzun sürer’ gibi lütfen gösterimden kalkmadan bu filmi de sinemada izleyin diyeceğim.. kaçırırsanız çok şey kaybetmiş olacaksınız bilesiniz.. son anlattığım iki filmle ilgili çok şeyler yazacağım daha çünkü sürekli bahsedilmeyi hakkeden ve kendilerinden bahsettirecek gücü olan filmler bunlar..

neyse bugünlük yeter sanırım sinema lafazanlığı.. sevgili ‘fran(sı)z’a da buradan selam çakıp yaşasın edebiyat, yaşasın sinema diyorum..

sinemayla ve gülüşünüzle kalın..’

Crockett..

İÇİNDEN İSTANBUL GEÇEN FİLMLER 5

Muhsin Bey / 1986

Sahiplendiğim filmler için çok iddiali söylemlerden özellikle çekinirim. Lakin kredimin sonsuz olduğu ve bu tanımlamanın dışında tuttugum mühim bir kaç yapım var. Onlar için futursüzca söz söyleme hakkı tanıdım kendime. bunların başlıcalarından birisi de Beyoğlu Kuledibi’ni kendine mekan edinmiş Muhsin Bey. Kendi zamanında oldukça bol, ucuz çekilen Arabesk şarkıcı filmlerinin aksine oldukça seçkin, duygusal gerçekliği olan filmde; iç mekan çekimlerinde pavyon, gazino piyasasının kalesi diyebileceğimiz Unkapanı tercih edilmiştir. Muhsin Bey, yozlaşmaya başlayan şehirden kurtulup, popüler değerlerin dışında kalan İstanbul semtleri’nde yaşamayı diler. Nesli tükenen Muhsin Bey’e baki selam.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Teyzem / 1986

Ankara’da yaşayan Umur anne ve babasıyla İstanbul’a gelerek dedesinin evine yerleşir. Teyzesi Üftade’yi (Müjde Ar) ilk kez gören Umur onunla yakınlaşmaya başlar. Üftade ile Umur’un Eminönü-Kavaklar hattı turları, Kapalıçarşı ve İstanbul Arkeoloji Müzesi gezileri ile tarihsel güzelliğe tanık olmak mümkün. Bunun yanısıra yapılaşmanın getirdiği ahşap evlerle yarışan beton evlerde şehre egemen olmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sis / 1988

Farklı siyasi görüşlere sahip iki kardeşten biri öldürülür. Hakimlikten istifa eden baba, suçlanan diğer çocuğunu saklamakla birlikte kendisi de kuşku duymaktadır. Bu temelde sürecin siyasi havasını oldukça iyi aktaran Zülfü Livaneli, filmde de sisli bir İstanbul’u kendine mekan edinmiştir. Erol’un (oğul) saklandığı Eminönü’ndeki eski han’dan Süleymaniye Camii ve Galata Kulesi’ni görürüz.

‘Herdem’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            

‘zanan-e bedun-e mardan / erkeksiz kadınlar / women without men..’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

‘iran sineması üzerine yaptığım çalışmalarım da ‘shirin neshat’ eserlerine yeni giriş yaptım.. ve pek bir memnun oldum kendisiyle tanışmaktan.. ‘shirin neshat’ın ilk izlediğim eseri de yine arşivimde uzun süredir bekleyen ‘women without men’ adlı yapımı oldu.. filmin afiş ve kapağı bayağı etkileyici olsa da ben onu arşivimde demlenmeye bırakmıştım.. ve sıra ona geldi.. mekanda tek başıma takıldığım, moralimin sıfır olduğu bir anda izlemeye başladım.. daha ilk sahnelerle ‘munis’ adlı karakterin olağanüstü çekimlerle kendini boşluğa bırakmasıyla ben de kendimi boşluğa bıraktım gözlerimden akan yaşlarla.. iran sineması kadar insan ruhunu sinema perdesine bu kadar güzel yansıtan bir sinema yok yeryüzünde..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

oyunculuklarıyla, yönetmenleriyle, müziğiyle, kurgusuyla her şeyiyle bir sarsılmaz kale iran sineması.. bizim ülkemiz gündeminin de ilk sıralarında yer alan ‘kadın’ın ezilmişliği, yok sayılması üzerine bir destan ‘shirin neshat’ın bu çalışması..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(yönetmen : shrin neshat..)

 

hikayemiz 1950’lilerin iran’ında geçiyor.. dört kadının hikayesi var birbiriyle benzeştiği için çakışan.. ha şimdi sadece bu dört kadın mı eziliyor hayır.. hikayemizde bu dört kadın var.. çeşitli sınıflardan gelen dört kadın.. birisi evde zorla evlendirilmeyi bekleyen ve benim oyunculuğuna hayran kaldığım ‘munis’ karakteri.. diğeri kendisini terk eden sanatçı arkadaşından sonra mecburen üst düzey bir generalle evlenen kadın karakterimiz.. bir diğeri ise genelevde çalışan ama yaşadığı hayata bir gün  isyan eden.. bir diğeri ise sevdiği erkeği başkasına kaptırmak üzereyken elinden geleni ardına koymamaya çalışırken başına gelmeyen kalmayan ve bana en itici gelen karakter.. ha neden sadece ‘munis’in ismini verdin diye soracak olursanız ‘munis’ benden torpilli ondan derim..

neyse filmimizin geçtiği 1950’lilerin yaşamsal ve siyasi ortamına bakalım.. o sıralarda iran’ın başbakanı ‘musaddık’tır.. iran petrolünü millileştirmiştir.. bu durumdan rahatsız olan emperyalist ülkeler ‘musaddık’ı devirip eli kanlı şah’ı yine etkin kılmaya çalışmaktadır.. ulusalcılar ve ülkenin solcuları ayaktadır.. her gün ülkenin dört bir yanında başbakan musaddık yanlısı gösteriler yapılmaktadır.. ancak emperyalist ülkelerin gazı verdiği iran ordusu darbe yapmak üzeredir.. eve kapatılmış ve zorla evlendirileceği erkeğini beklemeye zorlanan ‘munis’ evde radyodan gündemi her an takip etmektedir.. bir gün yine heyecanla radyo dinlerken odaya giren abisi radyonun fişini kopartır ve akşam gelecek görücü tayfası için hazır olmasını yoksa bacaklarını kıracağını söyler.. abisiyle sert bir tartışmaya giren ‘munis’ tartışmanın ardından evin çatısına çıkar, kulaklarında çınlayan musaddık yanlısı göstericiklerin sesleri arasında ve gökyüzünde kayan bulutların altında kendini boşluğa bırakır.. ve film burada başlar.. herkesin öldü zannettiği ‘munis’i abisi tam da kendisi evleneceği sırada böyle bir rezaletle düğünü lekelenmesin diye gizlice evinin bahçesine gömer.. üstelik bu duruma şahit olan ve ‘munis’in abisinden hoşlanan munis’in arkadaşı da göz yumar.. ‘munis’in abisi namaz kıldığı yerden kalkar kendisi yüzünden intihar eden kız kardeşini kimse çakmasın diye evlerinin bahçesine gömer.. hepimizin öldü sandığı ‘munis’ kötülere inat en olmayacak zamanda topraktan fışkırır..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(munis..)

filmdeki dört karakteri buluşturan şey ise uğradıkları zulümlerden sonra şehrin dışındaki duvarlarla çevrili sislerle örtülü bir bahçe içindeki evdir..

film kadınların her devirde her ortamda nasıl ezildiğine dair çarpıcı gözlemler, tespitler sunuyor.. sağcı, solcu, ulusalcı, gerici, dinci, faşist her yapı ve yönetim içinde kadınların ikinci sınıf vatandaş-birey vs olmadığını çok güzel anlatıyor.. kadın sadece bir araç..

‘munis’ten sonra en etkilendiğim karakter genelevde çalışan ‘zarin’ karakteri.. yabancı bir oyuncunun canlandırdığı ‘zarin’ karakteri genelevden kaçıp önce hamam gider.. burada kadınların şaşkın bakışları arasında derisini parçalayarak ve vücudunun  her tarafını kan içinde bırakarak temizlenip, arınmaya çalışır.. insan olan herkes derisinde ‘zarin’in yaşadığı acıları hissederken kalbinde, beyninde yaşadığı fırtınaları da hissetmesi kaçınılmaz oluyor bu sahnelerde..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

iran doğumlu ‘shirin neshat’ın yine iranlı yazar  ‘shahrnoush parsipour’un aynı adlı romanını okuduktan sonra mutlaka bunu sinemaya aktarmalıyız diye düşünmesi üzerine ortaya çıkan bir film bu.. filmi birkaç defa izledikten sonra üzerine yaptığım çalışmalarda sağda solda film hakkında yazılıp çizilenleri incelediğimde erkek egemen yazar-çizer takımının nasıl insafsızca eleştirip filmi yerin dibine batırdığını görünce güldüm geçtim.. bu filmi bu kadar acımasız infaz edenlerin iran’da aynı adlı romanı ve filmi yasaklayan erkek egemen molla yönetiminden hiçbir farkı yok benim için.. utanmadan çekinmeden ‘soraaya’yı taşlamak’ filmini yerlere göklere sığdıramayan tayfa bu filmi yerin dibine sokmuş.. şaşırdım.. ‘shrin neshat’ın babasının şah yanlısı olduğu iddia edilerek, shrin neshat’ın feminist olduğu ve soruna sınıfsal bakamadığı iddiasıyla (feminist olmak bile suçmuş öğrendik) bile bu film kötülenmeye çalışılmış.. sadece yazıklar olsun demek bile az geliyor bu duruma..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

bir kere konu, çekimler, oyunculuk ve her türlü sinemasal kriter açısından üst düzey bir çalışma olan ‘women without men’ filmi ders olarak her sinemacıya izletilmesi gereken bir film.. ve unuttuğumuz insanlığımızı yüzümüze haykıran bir film..

‘shirin neshat’ın tüm çalışmalarında (fotoğraf, sinema vs) olduğu gibi ‘kadınlar’ gözümüzün içine içine dimdik bakıyor.. o bakışlar hepimize suçlu olduğumuzu, utanmamız gerektiğimizi anlatıyor.. ‘cennet anaların ayakları altında’ymış.. bu cümle bile kadınlar için cenneti düşünmeyen, sadece anasına iyi davranan kişinin cennete girebileceğini ama anaların, kadınların cennete giremeyeceğini dolaylı olarak ifade ediyor.. cennette kadının, anaların yeri yok.. kadınlar sadece acı çekmek, analık yapmak için, üremek için varlar.. gerisi hikaye.. olay bu kadar basit.. yüreğiniz yetiyorsa ‘shrin neshat’ın filmlerindeki karakterlerinin, fotoğraflarındaki kadınların gözlerine bakın..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

utanmadan sıkılmadan kalkmışlar bu filmi yerin dibine batırmışlar.. bunuel sinemasından nasiplenmemiş, gerçek-hayal kurgusundan haberleri olmayan kendinden menkul sinemacılar erkek egemen yaşama tarzlarına halel gelmesin diye buyurmuşlar ve infaz etmişler filmi..

‘shrin neshat’ın yaşam hikayesi iran’da başlıyor.. okumak için gittiği amerika’da bulunduğu sıralarda eli kanlı şah devriliyor.. mollalar, stalinist solun her zaman ki basiretsizliğinden yararlanıp iktidara geliyor, iktidara gelir gelmez önce şahı devirirken omuz omuza mücadele verdiği solcuları kesip biçiyorlar.. sonra sıra diğer muhaliflere geliyor.. molla devrimi sırasında yurt dışında bulunan ‘shrin neshat’ ülkesine dönemiyor.. neyse humeyni’nin ölmesinden sonra iran’a dönen ‘shrin neshat’ molla devrimin kadınlar üzerindeki etkisini gözlemleyip, çeşitli araştırma ve çalışmalar yapıyor.. fotoğraf, video, kısa film çalışmalarından yaptığı sergileri iran dışında açan ‘shrin neshat’ 2009 yapımı bu filmiyle zamanın ve mekanın önemli olmadığını, her yerde her zaman kadının ezildiğini ve ezilmeye devam ettiğini bıkmadan usanamadan yine haykırıyor.. anlayana..

insanlığınızla ve gülüşünüzle kalın..’

Crockett..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(ve herkese inat yine filmden aynı kare : MUNİS..)

 

Filmin Künyesi :

Yönetmeni : Shoja Azari, Shirin Neshat

Senaryosu : Shoja Azari, Shirin Neshat, Steven Henry Madoff,

Eser :  Shahrnoush Parsipour

Oyuncular :

Bijan Daneshmand,

Essa Zahir,

Mina Azarian,

Navíd Akhavan,

Orsolya Tóth


Türü : Politik, dram..
Yapım Yılı ve Yapımcı Ülkeler : 2009  Almanya, Avusturya, Fransa

Yapımcısı : Shoja Azari, Peter Hermann
Görüntü Yönetmeni : Martin Gschlacht
Müzikleri : Ryuichi Sakamoto
Süresi : 96 dakika..

Camino…

gölgeli ve sıkıntılı günlerimin bumerangı bir filmden bahsetmek istiyorum sizlere.
harika ötesi bir dram, gözyaşı yetmezliğinden ölebilirdim…
izlerken iki yanı da muazzam keskin jiletlerin içinde kalmış gibi çok canım yandı, çok kanadım…
filmimizin adı ‘camino’, ispanya 2008 yapımı bir film.
senaryosunu ve yönetmenliğini javier fesser yapmış.
oyuncu kadrosu ise nerea camacho, carme elias, moriano venancio.
özellikle ‘camino’ rolünü üstlenen nerea camacho çok başarılıydı hayran kaldım.
yüzüne mutluluğu, aşkı, hüznü, acıyı, umudu ve umutsuzluğu o kadar başarılı yansıtmış ki mest oldum.
11 yaşındaki camino’nun; aşkın ve ölümün kusursuz kesişiminde yaşadıklarını konu alan film, başlarda hristiyanlık sempatisi taşıyan bir film mi acaba dedirtse de aslında tam aksine din dayatmasının aşırı ve ölçüsüz dinciliğin tehlikesine  ve çirkinliğine dem vuruyor.
film o çirkinliği öyle kuvvetlice seriyor ki gözlerinizin önüne, dinin; beynini akraba evliliği ürünü haline getirdiği anneyi, olaylara müdahale edemeyen edilgen babayı, acısını, aşkını cesurca, sabırla sahiplenen camino’yu kendinizi tırmalayarak, didikleyerek izliyorsunuz.
film sonunda belki bir sır kutusu da sizler edinirsiniz…
iyi seyirler…

‘BULUT’

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SONBAHARIN EN GÜZEL YANI

Müdavimi olanlar dışında pek bir kalabalığın rağbet 14. İstanbul Uluslararası 1001 Belgesel Film Festivali yarın salonlarda bizleri bekliyor olacak. Bu yıl “DarAlanlar” temasıyla organize edilen festivalde 70’e yakın filmi ücretsiz olarak izleyebilmek mümkün. Bir çok festival için merkez mekan haline gelen Beyoğlu bir çok sinema alanını bu festivale açmış durumda. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Fransız Kültür Merkezi bunlardan bir kaçı. Bunun yayında karşı yakada olup festival takipçisi olmak isteyen izleyici profili de düşünülmüş. Uğrak mekanım Nazım Hikmet Kültür Merkezi festivalle akrabalık bağlarını kurmuş bile. Program için siteye girmek yeterli bir çaba.

Daralan temasının bir hikayesi’ne baktığımızda; Yunanistan’ın kalabalık bir semtinde yaşayan ve top oynayabilmek için alan talepleri olan çocuklardan yola çıkan ‘Daralan’  çocukları konulu filmle açılış yapılacak. Sadece sinema eksenli olmayacak festivalde seminerler, sinema laboratuarları, belgesel arkası bölümler ve çocuklar için belgeseller diğer zenginlikleri.

1001 hikayeyle‚ 1001 emekle‚ 1001 heyecanla hazırlanan bu festivale uğrayın.

‘HERDEM’